Yoğun bakım ünitesinin steril sessizliği… Ekranların yeşil çizgileri, makinelerin ritmik uyarıları arasında, incecik dudaklar usulca aralandı: “Osman.” Bu tek kelime, duvarları aşındıran bir fısıltı değil; yılların yükünü, hiç dinmeyen hasreti, insanı diri tutan ve parçalayan aynı aşkı taşıyan bir sesti. Nazmiye’nin kırışmış yüzünde, kapalı göz kapaklarının ardında bir film şeridi dönmeye başladı. Sahne değişti: tozlu, güneşli bir köy günü; çalı süpürgelerinin, harman yerinde paylaşılan sevinçlerin ve kederlerin kokusu. Yıl 1970’lerin başı. Anadolu’nun ortasında bir köy. Toprağın ritmine göre akan bir hayat.
Nazmiye üç abisi ve iki ablasının arasında en sessizi. Annesinin dokuduğu basma elbiselerin içinde, uzun siyah saçlarını örüp göğe bakan, sessiz bir genç kız. Gözlerinde söylemekten çekindiği her şeyin izleri. Ortanca abi, gözü pek ve delikanlı; gönlünü komşu köyden bir güzele kaptırmış. Sevdanın ateşi önce onun yüreğine düşmüş, sonra bütün evi sarmış. Ne var ki o sevdanın önünde bir engel var: Kızın abisi evlilik çağında. Eski bir gelenek yeniden dillere düşüyor. Berdel.
Büyükler toplanıyor, söz bir oluyor. Ortanca abi sevdiğine kavuşacak; karşılığında Nazmiye, o kızın abisi Osman’a verilecek. Nazmiye, Osman’ı tanımıyor. Tarlada uzaktan bir-iki kez görmüş: esmer, boylu poslu, yüzünde yorgun ama ciddi bir ifade. Kalbi, abisinin mutluluğu uğruna kendi hayatını feda etmenin korkusuyla hızlanıyor. Babasının keskin bakışları, en büyük abinin sert duruşu, itirazı susturan bir duvar olup dikiliyor. Aynı günde iki düğün kuruluyor. Bir yanda halaylar, sevinç naraları; öte yanda Nazmiye, yüreğindeki sızıyla gelin oluyor.
Osman’ın evine adım atarken başı eğik. Korkuyor: Bu tanımadığı adam ona nasıl davranacak? Bu ev yuva olabilir mi? Osman, onun korkusunu sezmiş gibi. Nazik ama mesafeli duruyor. İlk gece, odanın bir köşesinde, yumuşak bir sesle: “Korkma benden,” diyor. “Sana zorla dokunmam. Bu bir mecburiyet. Ama madem aynı çatı altındayız, yoldaş olalım.” Bu birkaç kelime, Nazmiye’nin yüreğindeki buzu çatlatan ilk kıvılcım oluyor. Günler birbirini kovalıyor. Osman sabah tarlaya gidiyor, akşam yorgun dönüyor; ama her dönüşte küçük bir hediye: bir dağ çiçeği, bir yaban armudu. Az konuşuyorlar; bakışlar her şeyi anlatıyor. Zorunlulukla başlayan evlilik, usul usul filizlenen bir sevdaya dönüşüyor. Nazmiye, utangaç bir tebessümle bir bardak su uzatıyor; Osman içerken gözlerini ondan ayırmıyor. İkisinin de kalbi ortak bir ritme bağlanıyor. Artık onlar sadece “berdel” değil; birbirlerinin kaderi.
Bir yıl su gibi geçiyor. Nazmiye, Osman’ın evinde mutluluğu buluyor. Korku yerini özleme bırakıyor; Osman’ın bir gülüşü dünyaları veriyor. Ta ki kara bir haber çökene kadar: Ortanca abinin karısı—yani Osman’ın kız kardeşi—bir sabah çekip gidiyor. Köyde kıyamet kopuyor. En büyük abi öfkeyle kükrüyor: “Onun bacısı bizim evde durmuyorsa, benim bacımın da o evde işi yok!” Baba destek oluyor. Onur meselesi, gelenek böyle emrediyor.
Nazmiye ve Osman karşı çıkıyorlar. Osman defalarca babanın ve abinin kapısını çalıyor: “Bizim suçumuz yok. Birbirimizi sevdik, alıştık. Ayırmayın.” Cevap kapı yüzüne kapanıyor. Günlerce ağlıyor Nazmiye. Bir sabah, en büyük abi iki adamıyla geliyor. Bohçalar bağlanıyor. Nazmiye, Osman’ın arkasına sığınıp “Bırakın beni, kocamı seviyorum,” diye haykırıyor. Osman onun elini bırakmıyor: “Onu size vermem.” Fakat güç kaba kuvvette. Kolundan çekilip dışarı sürüklenirken, kapının önünde Osman’ın gözlerinden süzülen yaşları görüyor. O tek bakış—bir vedadan fazlası. Yarım kalacak bir sevdanın, hiç bitmeyecek bir hasretin başlangıcı.
Baba evine dönerken gelin değil, onuru kırılmış bir mahkûm gibi hissediyor. Odasına kapanıyor. Günlerce lokma geçmiyor boğazından. Gözlerini kapadığında abinin öfkesini değil, Osman’ın merhametli fısıltılarını duyuyor. Bu sırada Osman pes etmiyor. İlk hafta her gün kapıya dayanıyor. İmamı, muhtarı araya sokuyor: “Namus meselesi değil; günahımız yok. Eşimi geri verin.” Büyük abi duvar gibi; hakaret, tehdit, hatta köyün gençleriyle Osman’ın yolunu kesip tartaklamalar. O yine de vazgeçmiyor. Çeşmeden dönen kadınlarla, tarladan geçen çocuklarla küçük notlar yolluyor: “İyiyim. Bir haber sal. Seni alacağım. Bekle.”
Nazmiye, gaz lambasının cılız ışığında o notları yorgan altında okuyor. Her kelime, yüreğinde umut tohumu. Fakat abi gardiyan. Bir not yakalanıyor; evin içinde fırtına kopuyor. Herkesin içinde atılan tokat, gürleyen ses: “O herifin adını bir daha ağzına almayacaksın!” Kısa bir süre sonra resmen boşanıyorlar. Bir kağıt parçasıyla bir yıllık evlilik, anılar, sevgi yok sayılıyor. Şimdi “bekâr” ama kalbi Osman’a bağlı.
Büyük abi dedikoduları susturmak için kararlı: Gözden uzak, yaşça büyük, ilk karısı ölmüş, yürüme engelli ama zengin bir adam. Tarlaları, hayvanları… Abiye göre “mükemmel.” Nazmiye haykırıyor: “Beni diri diri mezara mı koyuyorsunuz?” Yalvarıyor; kimse duymuyor. İkinci düğün daha da sessiz, kederli. Gelinlik, sanki kefen. Göz pınarları kurumuş; beden hissiz.
Yeni koca kötü bir insan değil; sakin, acısını içine gömmüş. Nazmiye’ye saygılı. Ama Nazmiye’nin gözünde bir yabancı. Geceleri yan yana uzandıklarında aklı Osman’a gidiyor: Kokusu, sıcaklığı, nazik dokunuşları… Gündüzleri evin işleri, üvey kızların soğuk bakışları; geceleri sessiz bir yabancılıkla geçen saatler. Her gece yastığa baş koyduğunda aynı soru: Osman ne yapıyor? Beni düşünüyor mu?
Bir gün tarlada, Osman’ın yakın arkadaşı uzaktan görünüp etrafı kolaçan ediyor, Nazmiye’nin eline bir mektup sıkıştırıyor: “Osman’dan. Seni unutmadı. Seni kaçıracak. Hazır ol.” Nazmiye’nin kalbi yerinden fırlayacak gibi. Mektup Osman’ın kalbinden kopmuş gibi: “Nazmiyem… Yarın ikindi, köy çıkışındaki pınar. Yanına sadece bir bohça al. Birlikte uzaklara. Kimse bulamaz.” O gece uyku girmiyor gözüne. Sabahı zor ediyor. Evden “tarlaya gidiyorum” diye çıkıyor. Fakat köyün girişindeki evlerden geçmek zorunda… Yol ayrımında abiyi karşısında. “Nereye?” “Tarlaya.” Abi “Ben de geliyorum,” deyip yanına takılıyor.
Pınarın başından geçerken, ağaç ardında bekleyen Osman’ı görüyor. Göz göze geliyorlar. Nazmiye’nin gözlerinden süzülen yaşlar bütün hikâyeyi anlatıyor: “Gidemem.” Osman’ın yüzündeki hayal kırıklığı kalbine hançer gibi saplanıyor. Osman yine vazgeçmiyor. Dağların ardından birkaç kere daha deniyor; her seferinde yakalanıyorlar. Nazmiye evde daha sıkı denetim altında; tarlaya bile yalnız gidemiyor. Ev artık bir zindan.
Son bir umutla Osman, “Almanya” diyor. “Pasaport işleri tamam. Büyük çınarın altında bekleyeceğim. Bu son şansımız.” Nazmiye karar veriyor. Gece herkes uyuyunca kalkıyor, bohçasını hazırlıyor, kapıya süzülüyor. Kapıda tekerlekli sandalyesinde kocası. Öfke yok, derin bir keder: “Gitme. Kan dökülür. Bırakmazlar. Kendini de beni de yakma.” Nazmiye duruyor. Gözlerindeki çaresizlik, kendi çaresizliğini yansıtıyor. Ağır adımlarla yatağa dönüyor. O gece, kaçma umudunu ve birlikte bir gelecek hayalini toprağa gömüyor.
Birkaç hafta sonra acı haber: Osman Almanya’ya gitmiş, ailesinin bulduğu biriyle evlenmiş. Nazmiye için son hançer. Artık renkler soluyor. Vücudu, ruhunun acısına dayanamıyor. Şiddetli ağrılar; önce eklemler, sonra bütün kemikler. Ellerinde kaşınıp kanayan yaralar—egzama diyor doktorlar; o biliyor: Hastalığın adı Osman. Yıllar içinde sessiz bir ölüye dönüşüyor. Gündüzleri makine gibi, geceleri dipsiz karanlık. Gözyaşları kuruyor; feryatlar içine hapsoluyor. Kocası merhemler sürüyor; nafile. Dert tende değil, candadır.
Zaman akıyor. Nazmiye beş evlat dünyaya getiriyor—iki erkek, üç kız. Her doğum bir mucize; aynı zamanda bir pranga. Evlatlarının masum gülüşleri tek ışık. Onlar büyüdükçe Nazmiye yaşlanıyor. Gözaltında halkalar, alın çizgileri; hepsi hasretin haritası. Artık “beş çocuk annesi” namuslu bir kadın. Üzerindeki şüphe kalkmış. Hapishanenin parmaklıkları görünmez olmuş, kaderine boyun eğmiş görünen bir dinginlik. Yine de kalbinin derinliklerindeki köz sönmemiş; sadece küllenmiş.
Bir yaz günü rüzgâr külü aralıyor. En küçük çocuğu kucağında pazardan dönerken, köy girişindeki yol ayrımında bir gölge beliriyor. Osman’ın kardeşi. Yıllar geçmiş; çizgiler derinleşmiş. Tedirgin bakışlarla yaklaşarak bir zarf uzatıyor: “Yenge, bu abimden.” Üzerinde dış memleket pulları. “İyi mi?” diyebiliyor Nazmiye. “İyi. Seni hiç unutmadı,” diyor adam ve uzaklaşıyor. Nazmiye mektubu göğsüne bastırıyor. O gece herkes uyuyunca ahıra iniyor; saman kokusunun, hayvanların sıcak nefesinin içinde zarfı açıyor. İçinden birkaç sayfa mektup ve küçük bir kutu: kremler, ilaçlar. Osman’ın eli, Osman’ın kokusu, Osman’ın sözleri: “Nazmiyem… Bir gün bile unutmadım. Evlendim—çaresizlik. Kalbim sende. İki evladım oldu; bizim olmayan çocuklarımızı düşündükçe içim yanıyor. Çok hastalanmışsın. Ellerindeki yaralara bu krem, ağrılarına şu ilaç… Ne olur kullan. Belki bir gün kader güler. Seni hep sevecek olan kocan, Osman.”
Mektup defalarca okunuyor; gözyaşları mürekkebi dağıtıyor. O gece, yıllar sonra ilk huzurlu uyku. Rüyada tarlada el ele yürüyüş. Bu mektup bir başlangıç oluyor. Her yaz, Osman’ın kardeşi Almanya’dan geliyor ve aynı yol ayrımında ya da artık daha güvende olsun diye evin yakınındaki çeşme başında buluşuyorlar. Nazmiye, tüm yıl biriktirdiği sözleri bir mektuba döküp gizlice veriyor; Osman her mektupta şifa, söz ve sevda gönderiyor. Nazmiye’nin ağrıları hafifliyor; ellerindeki yaralar iyileşiyor. Kağıt ve mürekkepten bir köprüde buluşuyor iki yaralı kalp. Kendi yaşamadıkları hayatı, kelimelerle birbirlerine anlatıyorlar: İlk adımlar, ilk kelimeler, hayaller, pişmanlıklar. Yıllar geçtikçe mektuplardaki ateş, derin ve sakin bir sevgiye dönüşüyor. Artık kaçma hayalleri yok; imkânsız bir aşkı kendi yöntemleriyle yaşatmayı öğreniyorlar. Mektup beklemek—vuslatın bir başka biçimi.
Yıllar, sabırlı bir su gibi taşı oyarak akıp gidiyor. Nazmiye’nin saçlarına aklar düşüyor; yüzündeki her çizgide bir anı. Torunlar avluyu şenlendiriyor. Kocasıyla aralarındaki bağ, sevgi değil ama vefalı bir yoldaşlık. Kök saldığı evde dallar evlat ve torunlarla yeşeriyor; en derin kökse hep Osman’a uzanıyor. Yaz ortası o buluşma—Nazmiye’nin sarsılmaz ritüeli. Çeşmenin başında, bir su güğümü eşlik ediyor gizli teslimata. Birkaç dakikalık sessiz karşılaşma, koca bir yıla yayılıyor.
Bir kış, yürüme engelli kocası yatağa düşüyor ve sabahın erken saatlerinde sessizce göçüp gidiyor. Nazmiye son vazifesini eksiksiz yerine getiriyor. Gözyaşları, kederden çok bir yoldaşlığın bitişi ve belirsizliğin tuhaf hissi. Artık “dul.” Yıllardır onu bu eve bağlayan en kalın zincir sessizce kopuyor. O yıl Osman’a mektubunda vefatı, boşluğu, yalnızlığı anlatıyor. Yaz ortasında cevap geliyor; kardeşin yüzünde farklı bir hüzün: “Başın sağ olsun yenge. Abimin de başı dertte.”
Mektup: Osman’ın eşi uzun süredir kanserle mücadele etmiş ve birkaç ay önce vefat etmiş. “Nazmiyem… Aynı kaderi paylaşıyoruz. Ben de yoldaşımı toprağa verdim. Çocuklar kendi hayatında; ben dört duvar arasında anılar ve senin hasretinle yaşıyorum.” O mektuptan sonra, yıllar sonra ilk kez aralarındaki tüm engeller kalkmış gibi oluyor. İkisi de yalnız. Çocuklar büyümüş, yuvalarını kurmuş. Ne bağ var ne engel. Küllerin altındaki umut birden alevleniyor. Bir sonraki mektupta büyük soru geliyor: “Artık bizi tutan bir şey kalmadı. Ne dersin? Ömrümüzün son demlerinde yarım kalan sevdamızı tamamlasak? Gelsem alsam seni—ya da sen gelsen. El âlem ne der bilmem; biz birbirimize yeteriz. Bir yuva kurup şu üç günlük dünyada yaralarımızı sarsak?”
Nazmiye’nin nefesi kesiliyor. Yıllar boyu hayalini kurduğu şey, şimdi kâğıt üzerinde. Haftalarca düşüncelerle boğuşuyor. Geceleri uykusuz. Evlatlar, torunlar, gelin-damatlar… Köyün dili, “Bu yaştan sonra koca peşine düştü” diyecekler. “Ölü kocasının kemikleri sızlar” diye fısıldayacaklar. Çocuklarına ne diyecek? “Babanızın arkasından yıllarca başka birini sevdim” mi? Bunca emeği, hayatı kirletir mi? Kalemin ucu titriyor; cevap yazılıyor:
“Osmanım, gönlümün sahibi… Bu sözlerin çölde susamışa sunulan bir testi su. Ama ben o suyu içemem; içsem herkesi yakarım. Bizim sevdamız bu dünyaya sığmayacak kadar büyük ve temizdi. Onu kimsenin kirli diline düşüremem. Çocuklarımızın, torunlarımızın yüzünü yere eğdiremem. Bizim vuslatımız mektuplardı; yuvamız birbirimizin kalbiydi. Gelirsen başımın üstünde yerin var—ama bir misafir gibi, bir dost gibi. Eski günleri yad ederiz. Bilesin: Biz birbirimize haramız; sevdamız ebedidir. Beni anla, ne olur. Senin hayalinle yaşayan Nazmiyen.”
Bu mektup, son umudun ölüm fermanı. Osman anlıyor ve saygı duyuyor. Aşkları, gerçek olamayacak kadar saf. Belki vuslat, büyüyü bozacaktır. O günden sonra mektuplar devam ediyor; artık kavuşma umudu taşımadan. “Nasılsın?” “Torunlar nasıl?” İki eski dost gibi, iki yaralı ruh gibi uzaktan yoldaşlık. Yılların külleri arasındaki koru kimseye göstermeden, sessizce sonsuzluğa uğurlama kararı.
Cao Trào: Bedduanın Tohumu, Son Hediyenin Ağırlığı
Yıllar, acı bir huzur içinde geçiyor. Nazmiye’nin hayat pınarı, her yaz gelen kâğıt parçasıyla damla damla besleniyor. O yaz, kapı tıklanıyor; Osman’ın kardeşi bu kez çeşmede değil, evin eşiğinde. Gözleri kan çanağı, yüzü çökmüş. Elinde zarf yok. Nazmiye’nin içine ateş düşüyor; o an anlıyor. “Osmanım,” diye fısıldıyor. Kardeş başını eğiyor: “Kaybettik, yenge. Abimi kaybettik. Uykusunda, sessizce.”
Nazmiye’nin dizlerinin bağı çözülüyor. Ne çığlık, ne gözyaşı. Kapı eşiğine yığılıp kalıyor. Dünya sessizliğe bürünüyor. Torun sesleri, traktör homurtusu, rüzgârın uğultusu—hepsi susuyor. Kalbinin tedirgin vuruşu dışında hiçbir şey yok. Osman yok artık. Mektuplar gelmeyecek. Kremler, ilaçlar bitiyor. Her şey bitiyor.
O günden sonra Nazmiye yatağa düşüyor. Yıllardır biriktirdiği acı, şimdi sel gibi bedenini sarıyor. Kemikler kırılıyormuş gibi; et lime lime. Egzama kollarına yayılıyor. En güçlü ağrı kesiciler faydasız. Gözleri tavanda tek noktada; yemiyor, içmiyor, konuşmuyor. Evlatlar pervane; ama görünmez duvarı aşamıyorlar. Nazmiye, Osman’ıyla birlikte kendi içinde ölüyor.
Haftalar sonra, sessiz çöküşün yerini buz gibi bir öfke alıyor. Bir sabah, o bitkin beden nasıl doğruluyor kimse bilmiyor. Üzerine bir şal alıp yalınayak dışarı fırlıyor. Hedef belli: Her şeyin nedeni—onu sevdiğinden koparan büyük abinin evi. Artık beli bükülmüş, tespih çeken bir ihtiyar. Nazmiye’nin gözlerinden ateş saçarak geldiğini görünce şaşırıyor. Karşısına dikiliyor. Yıllardır ilk kez bu kadar güçlü ve pürüzsüz çıkan ses: “Sen benim hayatımı çaldın. Beni sevdiğimden kopardın. O, gurbet elde öldü. Ben kokusuna doyamadan, ellerini tutamadan kaldım. Şimdi sen de gün yüzü görme!”
Parmağıyla abiyi işaret edip, yüzyıllık bir bedduayı haykırıyor: “Keçi pisliğini yolda, torun yüzünü elde gör!” Anlamı ağır: Malın mülkün pul olsun; elinde avucunda bir keçi pisliğinden başka kalmasın. Soyun kurusun; üç oğlun da olsa kucağına alacağın bir torunun olmasın. Abi önce gülüyor: “Aklını yitirmişsin.” Ama o gözlerdeki korkunç ifade içine sızıyor.
Beddua, toprağa düşen zehirli bir tohum gibi filizleniyor. O yıldan sonra işler ters gidiyor. Kuraklık en verimli tarlayı vuruyor; ahıra hastalık giriyor, sürüler telef oluyor. Üç oğul evli; çocuk yok. Doktorlar, adaklar—nafile. Yıllar içinde büyük abi her şeyini kaybediyor. O heybetli adam, fakir ve soyunun tükenmesi gerçeğiyle yüzleşen bir ihtiyara dönüşüyor. Beddua harfi harfine tutuyor.
Osman’ın ölümünden yaklaşık bir yıl sonra, kardeşi son kez geliyor. Veda ziyareti. Elinde resmi mühürlü bir zarf. “Yenge, bu son emanet. Abim ölmeden vasiyet bıraktı. Yıllarca Almanya’da biriktirdiği parayla Bursa’dan küçük bir arsa aldı. Senin üzerine yaptı. ‘Ben göremedim, o görsün; başını sokacak bir yeri olsun. Kimseye muhtaç kalmasın benim Nazmiyem,’ dedi. Tapu burada.” Nazmiye titreyerek kâğıda dokunuyor. Üzerinde kendi adı. Bursa’da bir arsa. Bu, bir toprak parçasından fazlası. Hiç kuramadıkları yuvanın temeli; Osman’ın sevgisinin en somut, en ağır kanıtı.
Ağlamıyor, bağırmıyor. Yüreğine kızgın bir demir basılmış gibi. İçinde bir yerlerde Osman’ı hâlâ yaşatıyordu; bu son hediye, bu veda, her şeyin gerçekten bittiğini fısıldıyor. Mutluluk değil; mezar taşı. “Seni seviyorum” demiş Osman son kez; ama görememiş. Bu tapu—aşklarının büyüklüğünün ve imkânsızlığının acı anıtı. Nazmiye, gönlündeki mezara Osman’ı sonsuza dek gömüyor. Umut yok, hasret yok; sadece derin, dipsiz bir yara. Vasiyet, hayata tutunduğu son dalı da kırıyor. Bu belge, ölümsüz sevginin ve sonsuz imkânsızlığın mühürü.
Kötüleşme hızlanıyor. Yataktan kalkamıyor. Ağrılar dayanılmaz. Bazen acıdan bilincini kaybediyor; kendine geldiğinde saatlerce tavana bakıyor. Evlatlar yaşlı; yine de gece-gündüz başında. Biri çorba içirmeye çalışıyor, biri yaraları pansuman ediyor. Torunlar masal anlatıyor. Ama Nazmiye artık bu dünyadan çoktan ayrılmış; ruhu, Osman’ın peşinde gurbet yollarında. Evde bakım yetmiyor. Yemeyi içmeyi tamamen reddediyor. Bir gece nefesi kesilince ambulans çağrılıyor. Sedye avludan çıkarken, sanki cenaze uğurlanır gibi. Komşular kapıda, gözler yaşlı. Herkes “Nazmiye”yi tanıyor; hikâyesini değilse de yüzündeki hiç gitmeyen kederi.
Hastane koridorları, ilaç kokuları, makinelerin soğuk sesi. Toprağın sıcak kokusundan, odun ateşinin çıtırtısından uzak. Yoğun bakıma yatırılıyor. Organlar birer birer vazgeçiyor. Hikâye başladığı ana dönüyor. Yine o tek kelime düşüyor dudaklardan: “Osman.” Artık bu kelimenin yükünü biz biliyoruz: Bir yıllık mutluluğu, zorla koparılışı, umutsuz kaçışları, hasret mektuplarını, şifa niyetine ilaçları, eşiğinden dönülen vuslatı, ölüm haberini, edilip tutan bedduayı ve topraktan gelen son hediyeyi.
Zaman bulanıklaşıyor. Nazmiye’nin bedeni hareketsiz; zihni özgür bir kuş gibi anılarda dolaşıyor. Osman’ın tarlada ilk kez gülümseyişi; korku dolu ilk geceye merhametli sözleri. Abinin kollarından çekiştirip ayırdığı o dehşet. Yorgan altında gizlice okunan mektuplar. Yere yığılmasına neden olan ölüm haberi. Üzerinde kendi adının yazdığı tapu kâğıdı. Artık ne acıyı duyuyor ne makineleri. Anılardan ördüğü bir kozanın içinde vuslata hazırlanıyor.
Camın ardında çocukları, annelerinin küçülmüş bedenine yaşlı gözlerle bakıyor. Ellerinden hiçbir şey gelmemesinin çaresizliği. Annesinin ne yaşadığını, hangi derdin onu bu hale getirdiğini tam bilemeden. Monitördeki kalp ritmi yavaşlıyor. Yılların acıyla gerdiği çizgiler gevşiyor. Yüzüne, belki de hiç görülmemiş bir huzur yayılıyor. Sanki rüyasında esmer, boylu poslu bir delikanlı elini uzatıyor; gözlerinde sevgi. Nazmiye’nin ruhu o ele uzanıyor. Artık ne berdel var, ne abi baskısı, ne el âlem, ne mesafeler. Dışarıda çizgiler tek bir tona dönüyor; içeride, yarım kalmış sevdanın türküsü en parlak notasına ulaşıyor. Yorgun yürek duruyor; ama bir ömrün hasreti, sonsuzlukta kavuşuyor.
Hayat, kimi zaman başkalarının mutluluğu uğruna, bir başkasının kaderini yeniden yazar. Nazmiye, abisinin sevdiğine kavuşması için bilmediği bir adama verildi; sonra o bilmediği adamında sevgiyi buldu. Tam mutluluğu yakalamışken, aynı gelenek ve “namus” gerekçesiyle, kendi öz abisi tarafından sevdiğinden koparıldı. Bir insan kardeşinin mutluluğunu kendi elleriyle yıkar mı? Bu hikâye, bu sorunun ibret dolu cevabını fısıldıyor.
Yıllar boyu mektuplarla kurulan kağıt köprü, bir kadının hem bedenine hem ruhuna şifa oldu. Gidemedi; kaçamadı; bekledi. Bedduası, toprağın dili oldu; ağır ağır gerçekleşti. Ve en son, gurbette bir ömrü tüketen adam, sevgilisine bir arsa bırakarak “Bir yuvamız olsun—hiç olmadıysa da adına yakışır” dedi. O arsa, bir sevdanın mezar taşı; aynı zamanda ölümsüzlüğünün mühürü oldu.
Nazmiye’nin dudaklarında son kalan kelime—Osman—yalnızca bir isim değil, bir ömür demekti. Yarım kalan, fakat kirlenmeyen; kavuşamasa da yücelen bir sevda. Ne el âlemin dili, ne de zorbalığın gölgesi, o sevdanın içindeki saflığı silemedi. Son perdede, hayatın bütün uğultuları dindi; geriye sadece iki insanın kavuşmuş ruhlarının sessiz, berrak şarkısı kaldı.
Ve biz, bu hikâyenin ardından şunu öğrendik: İnsanın kaderini, başkalarının keyfiyle değil, kalbinin hakkıyla yazmak gerek. Yoksa gecikmiş hikâyelerin bedeli, masumların yüreğinde ödenir. Nazmiye ve Osman’ın hikâyesi, tam da bu yüzden unutulmaz: Çünkü sahip olamadığımız, ama asla kirletemediğimiz şeylerin en değerlisi olarak kalır—kayıtsız, koşulsuz, sessiz bir sevda.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





