
Ankara’nın kavurucu bir Cuma öğleden sonrası. Atatürk Bulvarı’nın ışıkları, hızla akıp giden kalabalığın yüzlerinde parıldarken, Cansu Yılmaz kaldırım kenarında yorgun gözlerle akışı izliyordu. Kucağında bir yaşını yeni geçmiş kızı Defne, derin uykuda; omuzlarında ise hayatta kalmanın ağırlığı. Üç hafta önce “Yeniden Doğuş” barınağından çıkıp şehir merkezinde şansını denemeye karar vermişti. Barınak güvenliydi ama katı saatler, sıfır mahremiyet ve hayat kurmanın önünü tıkayan kurallar, onurlu bir başlangıcı imkânsız kılıyordu. O gün, bir alışveriş galerisi önünde, görmezden gelinmeye alışmış bir sessizlik içinde, gelip geçenlere sakız ve şeker satıyordu: “Günaydın beyefendi… Sakız sadece 1 lira…” Sıcak binaların gölgeleri yavaş akarken, tenine yapışan Ankara yazı, sanki zorlu hayatının değişmez bir hatırlatıcısıydı. Derken rüzgârın sürüklediği buruşuk bir broşür ayağına çarptı. “Şehri kirleten bir kâğıt daha,” diye düşündü. Ama parlak kırmızı ve altın rengi harfler dikkatini çekti: “Yenilen Mağazaları – Büyük Kampanya!” Arkasında “Kazıyın ve gününüzü dönüştürün,” yazıyordu. Cebindeki 50 kuruşu çıkarıp gri tabakayı kazıdı. Keskin bir ses, bulvarın uğultusunda tuhaf biçimde duyulur oldu. Altında yazan cümle gözlerini büyüttü: “Tebrikler! Büyük ödülü kazandınız.” Cansu’nun kalbi hızlandı. “Bu bir oyun olmalı,” diye fısıldadı. Fakat içindeki çoktan sönmüş sandığı umut kıvılcımı, Defne’yi kucaklayıp mağazaya doğru yürümesine engel olamadı.
Otomatik kapılar tıslayarak açıldı; klima dalgası alnındaki teri aniden serinletti. Parlak zemin, vitrinden yansıyan ışıklarla parıldıyor; iyi giyimli satış görevlileri müşterilerle ilgileniyordu. Henüz üç adım atmadan bir güvenlik görevlisi önünde belirdi: Lacivert üniformalı, geniş omuzlu, kartında “Güvenlik: Emre.” “Yardımcı olabilir miyim, hanımefendi?” Tonu bir sorudan çok nazik bir uyarı gibiydi. Cansu, broşürü uzatarak, onurunu korumaya çalıştı: “Sanırım… bir şey kazandım.” Emre kağıda şüpheyle baktı, yakından geçen satış görevlisini çağırdı. Kırmızı üniformalı, kusursuz atkuyruğu saçlı genç görevli yaklaşınca Cansu’ya bakıp gülümsemesi sönümlendi. Broşürü incelerken yüzündeki ifade şüphecilikten şaşkınlığa döndü. Alçak sesle, sanki başkaları duymasın ister gibi mırıldandı: “Altın kod.” “Yönetimi çağıracağım.” Birkaç dakika sonra, kısa gri saçlı, pürüzsüz duruşlu, üzerinde “Müdür: Ayşe Demir” yazan etiketiyle kırmızı takım giymiş yaşlı kadın geldi. Cansu’yu enine boyuna süzdü, nazik ama mesafeli bir sesle: “Ben Ayşe Demir. Kuponu lütfen idari odada inceleyelim,” dedi. Küçük idari odada kamera görüntülerinin aktığı büyük ekran, masalar ve bilgisayarlar vardı. Ayşe, broşürü parmaklarının ucunda tutarak, “Bu kupon, Yenilen zincirinin yıl dönümü özel promosyonunun parçası. Altın kod büyük ödül,” diye başladı. Cansu zorla sabit tuttuğu sesle sordu: “Peki ne kazandım?” “Zincirin herhangi bir mağazasında kullanılabilecek 10.000 TL’lik hediye çeki ve bir oturma odası ile yatak odası mobilya takımı.” Cansu’nın dizi titredi. “10.000 TL…” Barınak yataklarından, sokak banklarından sonra bu rakam bir hayat demekti. Ayşe devam etti: “Gerekli kimlik doğrulaması şart.” Cansu’nın kalbi sıkıştı; kimliği barınakta sakladığı dosyadaydı. Yanında sadece Defne’nin doğum belgesi vardı. Ayşe’nin yüzü katılaştı: “Maalesef anında kimlik olmadan işleyemeyiz.” O anda kapı açıldı; orta yaşlı, sakin bakışlı bir adam içeri girdi. Açık mavi gömlek, kollar dirseğe kadar kıvrılmış, sade ama kaliteli ayakkabılar. Rozet yoktu. “Affedersiniz Ayşe, altın kod kazananımız olduğunu duydum.” Ayşe’nin yüzünde saygılı bir gülümseme belirdi: “Efe Bey, bugün mağazada olduğunuzu bilmiyordum.” Adam Cansu’ya ve merakla etrafı izleyen Defne’ye gerçek ilgiyle baktı: “Ben Efe Özcan. Memnun oldum.” Cansu tereddütle elini sıktı: “Cansu Yılmaz… Bu da Defne.” Ayşe, kimlik olmadan işleyemeyeceklerini yineleyince Efe kısa bir düşünmenin ardından önerdi: “Cansu Hanım belgelerini barınaktan alsın. Biz hediye çeki ve mobilya sürecini hazırlayalım; döndüğünde tamamlarız.” Ayşe tereddüt edince Efe broşürü inceledi, yumuşak ama kesin bir tonla: “Kurallar insanlara hizmet içindir; tersi değil. İstisna yapabiliriz.” Cansu’ya bir kartvizit uzattı; arkasında el yazısıyla: “Cansu Yılmaz için ödülün işlenmesini onaylıyorum — Efe Özcan.” O an Cansu, karşısındaki adamın sıradan bir çalışan değil, Yenilen Grubu’nun icra direktörü olduğunu fark etti. Kelimeler boğazına düğümlenerek sadece “Teşekkür ederim… Hemen döneceğim,” diyebildi.
İki saat kırk dakika sonra, trafik gecikmesine rağmen nefes nefese geri döndü. Bu kez aynı satış görevlisi onu içten bir gülümsemeyle karşıladı: “Sizi bekliyorduk.” Ayşe, belgeleri sisteme işledi; hediye çekini bastı, mobilya sertifikasını hazırladı. Cansu sabit adresi olmadığını söyleyince Ayşe, “Efe Bey bu olasılığı öngördü; mobilyaları depomuzda tutabiliriz. Hediye çeki bir yıl geçerli,” dedi. Tam çıkarken Ayşe, mühürlü beyaz bir zarf uzattı. İçinde Efe’den el yazısı bir mektup ve küçük bir zarf vardı: “Ekli zarf resmi ödülün parçası değil; geleceğinize küçük bir yatırım.” Küçük zarfın içinden beş adet 100 TL ve Ulus’ta “Huzur Pansiyonu” kartı çıktı: “Bir haftalık ödenmiştir. Oda 15.” Cansu’nun gözyaşları tuttuğu yerden fışkırdı: “Bu gece yatacak bir yerimiz olacak, kızım.”
Pansiyon sade ama temizdi; beşik, küçük banyo, çift kişilik yatak… Resepsiyonist, sıcak bir gülümsemeyle sandviç ve süt gönderdi. “Efe Bey iyi bakmamızı rica etti.” Cansu, yemeği yerken aklında bir plan şekillenmeye başladı: Eski defterindeki tarifleri hatırladı; basit tuzlular, tatlılar. Hediye çekinin bir kısmıyla portatif ocak, tencere, termal sepet, tek kullanımlık ambalajlar, un, şeker, süt, yumurta aldı; Defne için bezler, ıslak mendil, krem, biraz kıyafet. Ertesi sabah hamur yoğurdu; pansiyonun kahvaltısı için deneme tatlıları yaptı. Kızılay meydanında memurların mola saatlerinde börek, poğaça, kaşarlı poğaça ve brigadeiro sattı; iki saatten kısa sürede tükendi. Ertesi gün Hukuk Fakültesi yakınında yine başarı. Pansiyonun resepsiyonisti Ayşe Teyze, ilk düzenli müşteri oldu; haber saldı, küçük toplantılar için siparişler gelmeye başladı.
Altıncı gün Kızılay pazarında, kalabalığın arasında tanıdık bir silüet belirdi: Şapkalı, kotlu, beyaz tişörtlü Efe. Gülümseyerek yaklaştı: “Günaydın, Cansu Hanım. Çok iyi iş çıkarıyorsunuz.” Poğaçayı tattı: “Çok lezzetli — yeteneğiniz var.” Sakin bir sohbetin sonunda beklenmedik bir teklif sundu: Tunalı Hilmi’de annesine ait küçük bir daireyi, kefilsiz ve düşük kirayla. Cansu, şansın tuhaflığıyla güvensizlik arasında kaldı; adresi ve bilgiyi aldı, ertesi gün görmeye karar verdi. Daire eski ama bakımlıydı: İki oda, ahşap parkeler, küçük Amerikan mutfak, ışık alan pencereler, temel mobilyalar. Efe basit bir sözleşme çıkardı: Depozito yok, üç aylık başlayıp yenilenebilir. Cansu, Defne için güvenli bir ev ihtiyacını güvensizliğin üstünde tuttu: “Kabul ediyorum. Ama kirayı zamanında ödeyeceğim; sürekli yardım istemem.” Efe’in yanıtı netti: “Bu yardım değil; bir fırsat.”
Cansu taşındı; mobilya ödülünden parçalarla ev zamanla sıcak bir yuvaya dönüştü. Küçük işi büyüdü; üç kafe günlük ürün almaya başladı, etkinlik siparişleri arttı. Komşusu Zeynep’in desteğiyle mikro girişimci olarak kaydoldu, “Cansu’nun Lezzetleri” adıyla küçük bir marka ve renkli bir logo edindi. Defne, toplum kreşine gitmeye başladı; neşesi, sağlığı, konuşkanlığı arttı. Fakat aylar önceki ödül videosu, yerel TV’de dramatize edilmiş anlatımla yeniden dolaşıma girince merak dalgası büyüdü. Mikrofonlu bir muhabir Cansu’yu sokakta sıkıştırdı: “Yenilen mağazasının sahibinden özel yardım aldığınıza dair söylentiler var. Aranızda bir bağ var mı?” Cansu öfkesini bastı: “Mahremiyetime saygı gösterin.” Eve döndüğünde Efe’yi aradı; balkon sohbetinde Efe, medya dalgasını bir sosyal sorumluluk programı anlatısıyla kontrol etmeyi teklif etti: “Yenilen’in ‘yenilenme programı’ — savunmasız insanlara destek.” Cansu kabul etti ama bir şart koydu: “Gerçeği konuşmalıyız. Neden bana yardım ettin?”
Efe, iki hafta sonra Cansu’yu mütevazı evine davet etti. Oturma odasında, çok sayıdaki kitaplar ve koyu ahşap mobilyalar arasında derin bir nefes alarak başlayabildi: “27 yıl önce, kardeşim Rıza Özcan, Safranbolu’da Elif Yılmaz’la tanıştı.” Cansu’nun tüyleri diken diken oldu: Annesi Elif. Efe anlattı: Aile muhalefetine rağmen evlenmişler, Elif hamile kalmış; işler düzelmeye başlamışken yağmurlu bir gecede feci kaza… Rıza hayatını kaybetmiş, Elif ağır yaralı ama hayatta kalmış ve yedi aylık gebelik korunmuştu. Aile, akıl almaz biçimde Elif’i suçladı; velayeti alma tehditleri… Elif kaçtı, iz bırakmadan. Efe yıllarca özel dedektiflerle aradı; başka şehirlerde yaşadıklarını, kızın annesinin soyadıyla “Yılmaz” olarak kayıtlı olduğunu öğrendi. Yıllar geçti; iki yıl önce Elif’in Sincan’daki bir devlet hastanesinde vefat ettiğini öğrendi. O gün mağazada Cansu’yu gördüğünde, genç Elif’in sureti gibi donakalmıştı. Kartviziti, zarfı, pansiyon… Her şey bir tesadüf değildi: “Sen benim yeğenimsin, Cansu. Kardeşim Rıza’nın kızı.” Efe, evlilik cüzdanını, Rıza’ya ait daire tapusunu ve yıllardır dokunulmamış hesap dökümlerini çıkardı: “Bunlar yasal olarak senin.” Cansu ağlayarak babasının yıllar öncesinden yazdığı mektubu okudu: “Mutlu ol, hayatını dolu dolu yaşa; nerede olursam olayım seni izliyor olacağım.” Bir ömür boyu yalnız hissettiği yerde bir bağ, bir kök bulundu.
Zamanla Efe, gizemli bir hayırsever değil; aile bağı kurmaya çalışan bir amca olarak hayatlarında yer etti. Cansu, babasının miras parasıyla Çayyolu’nda küçük bir dükkân kiraladı; “Cansu’nun Lezzetleri” artık sıcak bir pastane oldu. Ayşe Teyze şube yöneticisi, genç gastronomi öğrencisi Can şef eğitmen; Zeynep tasarımcı; düzenli müşteri ve büyüyen itibar. Tam huzur yerleşiyor derken, şık giyimli orta yaşlı bir kadın pastaneye geldi: “Ben Aslı Özcan. Rıza’nın kuzeni Murat Özcan’ın eski eşi.” Cansu temkinliydi. Aslı, Efe’nin anlatmadığı bir katmanı açtı: “Rıza ve Efe sadece kardeş değil; Yenilen’i 30 yıl önce birlikte kuran ortaklardı. Yaratıcı vizyon Rıza’ya aitti; Efe daha muhafazakâr. Kazadan sonra Efe, Rıza’nın payını ebeveynlerinden gerçek değerinin çok altında aldı. Elif korkudan kaçtı; pay kızının adına ona ait olmalıydı.” Aslı bir dosya sundu: Ortaklık sözleşmeleri, gazete kupürleri, kurucu iki kardeşin fotoğrafları. Cansu’nın aklı karıştı: Efe neden bunu gizlemişti? Gençlik Parkı’nda buluşulan bankta Efe gerçeği evirdi: “Rıza, kazadan önce payını aileye devretti; niyetimiz işleri korumaktı. Sonra kaza oldu, Elif kayboldu; ebeveynlerim kontrolü aldı. Yıllar sonra bana miras kaldı. Yasal süreç doğruydu… Ama biliyorum, ahlaken gri.” Cansu düşündü, bir avukatla görüştü, kayıtları inceledi. Bir akşam yemeğinde kararını açıkladı: “Yenilen’in yarısını istemiyorum. Yasal savaşa girmeyeceğim. Ama babamın katkısının tarihinden silinmesine razı değilim. Rıza Özcan’ın kurucu ortak olarak resmi tanınmasını, yıllık kârın küçük bir yüzdesinin onun adına kurulacak vakfa — küçük çocuklu bekar annelere ve sokakta yaşayan ailelere — ayrılmasını istiyorum. Vakfın yönetiminde aktif rol alacağım. Ayrıca pastanemi sosyal eğitim alanı olarak genişletmek istiyorum; ikinci şanslara iş ve beceri sunmak.” Efe’nin yüzü yumuşadı: “İnanılmaz ve uygulanabilir. Rıza bunun için çok sevinirdi.” Bir ortaklık teklifini de Cansu netleştirdi: “Bağış değil; azınlık hisseli, açık sözleşmeli gerçek yatırım.” Efe tereddütsüz kabul etti.
Cuma sabahı, Ankara’nın doğusunda, “Yeniden Doğuş” barınağına yakın, yenilenmiş bir binanın önünde küçük bir kalabalık toplandı. Renkli cephede büyük tabela parlıyordu: “Rıza Özcan Vakfı Eğitim ve Destek Merkezi.” Cansu, şık ama sade takım elbisesiyle Defne’nin elini tutuyor; yanında gururla gülümseyen Efe büyük makası taşıyordu. Cansu, dramatize etmeden kendi hikâyesini anlattı: aşırı zorluk, şans, azim ve çemberin kapanışı. “Bu merkez, geçici barınaktan fazlasını sağlayacak: mesleki eğitim, hukuki destek, psikolojik danışmanlık, kreş ve mikro kredi. Çünkü dönüşüm, bağımlılıktan değil, özerklikten doğar.” Arka sıralarda Ayşe Teyze — artık “Cansu’nun Lezzetleri” ilk şubesinin yöneticisi — ve eğitmenliğe terfi eden Can gülümsüyordu. Zeynep, vakfın ve zincirin tüm tasarımlarında imzasını atmıştı. Başlangıçtaki sarsıntıdan sonra hukuki programların geliştirilmesinde bir müttefik haline gelen Aslı Özcan da oradaydı. Girişteki anıt plaketi birlikte okudular: Rıza’nın Yenilen’in kuruluşundaki rolü ve mektubundan alıntı: “Hayatını dolu dolu yaşa ve unutma ki nerede olursam olayım seni izliyor olacağım.” Cansu Efe’nin elini nazikçe sıktı: “Sonunda onun mirasını doğru şekilde onurlandırdık.” Defne, yetişkinleri taklit ederek çılgınca alkışladı; anın bütün anlamından habersiz ama içgüdüsel bir sevinç içinde.
Akşam eve döndüğünde, balkonun küçük masasında Efe’nin verdiği zarf duruyordu. İçinde bir not ve kadife kutu: “Bu kolye büyükanneme aitti. Mendes ailesinde her neslin genç kadınına geçirilirdi. Yıllarca seni bulmayı bekleyerek sakladım.” Kutu içinden anka kuşu biçimli zarif bir altın kolye çıktı — Yenilen mağazasına ilham veren “yeniden doğuş” sembolü. Cansu kolyeyi taktı; parmakları kolye ucunda gezinirken sadece geçmişe değil, geleceğe de bağlandığını hissetti. Ankara’nın ışıkları birer birer yanarken, şehirde başka “Cansu”ların, çocuklarını kucaklayıp korkuyla uyuyan annelerin varlığını düşündü. Ertesi gün bazıları Rıza Özcan Merkezi’nin kapısından içeri girecek ve o, hepsini kurtaramayacağını bilse de payına düşeni yapabildiği için derinden minnet duydu. Kendi acısını iyiliğe dönüştürmenin ağır ama onurlu yolunda ilerlerken, içinden sessiz bir söz yükseldi: “Yolculuk karanlıkta başlayabilir ama cesaret, azim ve karşılıklı destekle ışığa giden bir yol her zaman vardır.”
Asıl kırılma, geçmişin gölgesi yeniden yükseldiğinde yaşandı: Aslı’nın getirdiği dosyalar, Efe’nin yıllarca taşıdığı sırlar ve etik gri alan. Cansu’nun kalbinde iki ateş karşı karşıya kaldı: Adalet arzusu ve huzur ihtiyacı. O bankta alınan nefes, iki yaşam çizgisini ayırıp birleştiren bir karar doğurdu: Milyarlarla savaşmak yerine mirası onurlandırmak, bireysel başarıyı toplumsal dönüşüme çevirmek. Kurumsal tarihin eksik cümlesini tamamlayıp karı, bir kısmıyla yeni “başlangıçlara” tahsis etmek… Efe’nin teslimiyeti, Cansu’nun vizyonu, Rıza’nın mektubunun yankısı o anda bir araya geldi.
Aylar sonra, açılışın coşkusu yerini dingin bir rutine bıraktı. Pastane, eğitim mutfağına dönmüş; kursiyerlerin kahkahaları, mikser seslerine karışıyordu. Defne iki yaşını, küçük ve sevgi dolu bir kutlamayla doldurmuş; Efe, Rıza’nın gitar kayıtlarını getirmişti. Zeynep’in tasarladığı logolar, şehrin başka semtlerinde açılan küçük şubelerde parlıyordu. Aslı, vakfın hukuki omurgasına destek veriyor; Ayşe Teyze her yeni kursiyere sabırlı bir şefkatle yaklaşırken, Can’ın yenilikçi tarifleri insanlara ikinci bir şansın tadını gösteriyordu. Cansu, balkonunda anka kolyesine dokunarak, şehir ışıklarına baktı. Bir promosyon broşürüyle başlayan yolculuk, artık başkalarının hayatında “dönüşüm” kıvılcımı olarak sürüyordu. Geçmişin hikâyesi dize dize tamamlanmış, eksik kalmış yapboz parçaları yerine oturmuştu. Kızına ve bir gün o kapılardan içeri adım atacak ailelere verdiği söz, Ankara gecesinde sessizce güçlendi: “Bizim hikâyemiz bitti demek değil; şimdi başka hikâyelerin başlaması için buradayız.” Defne’nin masum uykusu, yeni bir sabahın mümkün olduğunu fısıldıyordu. Ve Cansu biliyordu: Artık yalnız değildi; kökleri, emekleri ve ortak bir amaçla büyüyen bir ailenin parçasıydı. Hayatı değişmişti, evet. Ama daha önemlisi, başkalarının hayatını değiştirecek güce sahipti. Bu kez umut, ağırlıktan daha ağırdı — ve ışığa giden yol sonuna dek açık.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





