
Bursa’nın eski sanayi bölgesinde, pas kokan bir atölyenin arka köşesinde Ahmet Usta, yorgun parmaklarıyla bir motorun son vidasını sıkarak işi tamamladı. Çatısından sızan güneş ışığı yağ lekeli betona ince çizgiler çiziyordu; belindeki sızı, haftalardır susmayan bir ağrı gibi inatla hatırlatıyordu kendini. Tam o sırada kapıda titrek bir ses duyuldu: “Oğlum, affedersin, yardım edebilir misin?” Bastonuna dayalı, başörtüsü çatkılı, elleri titreyen yaşlı bir kadın… Yüzündeki çaresizlik, Ahmet’in içindeki merhameti harekete geçirdi. “Buyurun, teyze, ne oldu?” dedi, anahtarını bırakıp önlüğüne ellerini silerek. Kadın kendini Nuriye olarak tanıttı; arabası köşede bozulmuş, tansiyon ilacı bitmiş, eczaneye yetişmesi gerekiyordu.
Ahmet’in zihninden evdeki borçlar, eşinin sözleri, çocuklarının okul masrafları bir anlığına geçti; ama babaannesinin öğüdü daha gür duyuldu: “İnsanlık borç ödemekle bitmez, evladım.” Alet çantasını kaptığı gibi kadının peşine takıldı. Eski bir Murat 131’in kaputunu açtığında arızayı hemen gördü: Alternatör kayışı kopmuştu. “Yarım saate biter,” dedi. Nuriye Hanım, içinde birkaç buruşuk banknot olan cüzdanını tedirginlikle açtı. Ahmet yumuşadı: “Sen ilaçlarına ayır, teyzeciğim. Parayı dert etme.”
Ahmet kayışı değiştirip motoru çalıştırdığında, Nuriye Hanım’ın gözleri doldu. “Borç mu…” diyecek oldu; Ahmet kesti: “Yok teyze, borç yok.” Kadının elleri Ahmet’in yağlı avuçlarına dokunurken, alçak sesle bir şey dedi: “Gün gelir anlarsın.” Ahmet başını eğdi, tamirhaneye döndü. Serkan ve Turgut uzaktan olanları görmüş, birbirlerine takdirle gülümsemişlerdi. Ahmet depoya girip kayışın kaydını dürüstçe deftere işledi: “Ödenmiştir.” Cebinden karşılayacaktı.
Öğleye doğru, Nuriye Hanım yeniden göründü; bohçasında bir tatlı, cebinden de birkaç kağıt para uzattı. Ahmet almadı. Kadın ısrar etmedi; yine o gizemli söz: “Hiçbir iyilik karşılıksız kalmaz.” O an bunun sıradan bir teselli olmadığını sezdi Ahmet, ama çözemedi.
Akşamüstü, tamirhanenin demir kapısı sertçe gürledi. Kırmızı Tofaş’tan inen Murat Usta depoya daldı. Rafların önünde bir eli kayış kutusunda, diğeri stok defterinde öfkeyle titreşiyordu: “Bu alternatör kayışını kim aldı? Ödenmiştir yazıyor, kasada para yok!” Sessizlik. Serkan yere baktı. Turgut ensesini kaşıdı. Ahmet bir adım öne çıktı: “Ben aldım, ustam. Bir müşterinin işiydi.”
Kimlik, fiş, tahsilat soruları peşi sıra geldi. Ahmet, yaşlı kadının halini anlattı. Murat Usta’nın yüzü kızardı, sesi duvarlarda yankılandı: “Burası hayır kurumu mu? Merhamet göstereceksen cebinden göster!” Ahmet usulca, “Zaten öyle yaptım,” dedi. “Deftere ödenmiştir yazdım.” Ama Murat Usta saymaya başladı: “İzinsiz işi bırakmak, stoktan mal çekmek, para almamak… Bunun adı hırsızlıktır!”
O kelime, Ahmet’in vicdanına bir bıçak gibi saplandı. On yılın emeği, bir anda “hırsızlık” sözüne kurban edilivermişti. Ahmet yalvardı: “Maaşımdan kesin. On yıldır burada çalışıyorum.” Ancak Murat’ın kararı kesindi: “İki haftalık maaşın. Yarım saate eşyalarını topla. Çık!” Dahası, sektörde kötü haber uçsuz bucaksız yayılacaktı: “Referans yok. Üstüne üstlük diğer ustaları da ararım.”
Ahmet alet çantasını göğsüne bastırıp kapıdan çıkarken güneşin altında bir an afalladı. Bir iyilik yüzünden işsiz kalmıştı. Çınarlı Mahallesi’ne ağır ağır yürüdü. Mahalleli selam verdi; o “işler erkendi” diyerek yuttu içindeki acıyı. Bahçe kapısında durdu; hanımeli kokusu eski huzuru çağırsa da, içindeki yük ağırdı. Çocuklarının gözleri pırıl pırıl; sevgi dolu evin sıcaklığı… Ama söylemesi gereken sözler boğazında kocaman bir düğümdü. Eşi Sevgi, onun boş bakışını, titreyen dudaklarını görünce anladı. Ahmet her şeyi anlattı; yaşlı kadın, kayış, iyilik, iftira, kapının gösterilmesi… Sevgi’nin yüzünde şaşkınlıktan korkuya, sonra sarsılmaz bir kararlılığa dönüşen bir ifade belirdi: “Sen doğru olanı yaptın. Halledilir.”
Gece boyunca Ahmet uyuyamadı. Borçlar, çocukların okul masrafları, ev kirası… Ay ışığı kayısı ağacının yapraklarını gümüşe boyarken, babasının sesi kulağında çınladı: “Dünya bir terazidir. İyilik de kötülük de er ya da geç karşılığını bulur.” “Ben iyilik yaptım,” diye fısıldadı, “nerede karşılığı?” Şafak söküp de kahvaltı masasında çocuklar babalarının evde oluşuna sevinirken, Ahmet dışarıda iş aramaya, Sevgi de mahallenin evlerinde temizliğe gitmeye karar verdi.
Birkaç saat sonra, şehrin büyük bir tamirhanesinde, Osman Usta onu kapıda dinledi; sonra telefona sarıldı. Murat’ın “malzeme çalıp müşteri tahsilatı yapmayan” diye yaydığı iftira, kapıları tek tek yüzüne kapattı. Ahmet her geri çevrilişte biraz daha ezildi. Çay ocağında bir yabancı ihtiyar konuşmayı açtı; “Hırsız mısın?” diye sordu; Ahmet “Estağfurullah” deyince bir kağıda adres yazıp “Yarın git” dedi.
Ertesi sabah, lüks semtlerden birinde, mermer sütunlu, çiçekli bahçeli bir konakta kapıyı bir hanımefendi açtı: Hatice. “Sizi bekliyorduk.” Ahmet’in şaşkınlığı büyüdü. Salona alındığında gözleri kristal avizelerde, duvarlardaki yağlı boya tablolarda dolaştı. Sonra kapı açıldı: İçeri Nuriye Hanım girdi; yanında dün çay ocağında konuştuğu yaşlı adam, Kemal Bey. “Hoş geldiniz, Ahmet Bey.”
Nuriye Hanım sakince anlattı: O gerçekten dünkü yaşlı kadın, ama aynı zamanda Anadolu Otomotiv Şirketler Grubu’nun sahibiydi. “İnsanların yüzüne değil kalbine bakmak istiyorum,” dedi. “Sizin kalbiniz temiz.” Murat’ın iftiralarını dinler dinlemez araştırmış, Ahmet hakkında “Dürüst ve çalışkan” referansları bulmuş, Murat’ın da yıllardır ustalarını haksız yere kovan bir zorba olduğunu öğrenmişlerdi. “İntikam istediniz mi?” diye sordu Nuriye Hanım. Ahmet içtenlikle, “Kızdım; ama ailemi geçindirme derdinden başka bir şey istemedim,” dedi.
Nuriye Hanım bir dosya uzattı: “Size bir teklifim var: Bursa’daki tüm tamirhanelerin genel müdürlüğü. Yirmi servis, yüz elli çalışan.” Ahmet’in nefesi kesildi. “Ben yalnızca bir tamircim,” dedi. Kemal Bey gülümsedi: “Teknik bilgin var. Adalet ve dürüstlük sende. Yöneticilik öğrenilir.” Nuriye Hanım, Ahmet’e bir kutu daha verdi: Rehinlere düşmüş, çöpe gidecek aletlerini tek tek bulmuş, parlatmışlardı. İçinde babasının İngiliz anahtarı, Sevgi’nin hediye ettiği tornavidalar, çocuklarının resmiyle süslü çekiç… Ahmet’in gözleri doldu.
Ahmet, eşine danışacağını söyleyip zarfları alarak evine döndü. Sevgi, haberleri duyunca sevinçten ağladı; çocuklar neşeyle zıpladı. Şirket lojmanından yeni bir ev anahtarı da vardı; yine de Ahmet, eski evlerini “anılarımız kalsın” diyerek elde tutmayı önerdi. Gece, kayısı ağacının altında, sevgiyle omuz omuza otururken, “Murat beni kovmasaydı hâlâ orada olacaktım,” dedi; “Bazen zarar gibi görünen şey hayır getirir.” Ertesi sabah abdestini alıp dua etti; “Allah’ım, utandırma” diye niyaz etti. Eski ama tertemiz takım elbisesini giyip Lale Sokak’taki konağa döndü: “Kabul ediyorum,” dedi. Nuriye Hanım tebessümle başını salladı: “Biliyordum. Çünkü sorumluluk sahibi bir adamsın.”
Şehrin merkezindeki cam yüzlü plazaya vardıklarında, 15. kattaki ışıl ışıl koridor Ahmet’i karşıladı. Duvardaki fotoğraflar, bir aile tamirhanesinden dev bir ağa uzanan hikâyeyi anlatıyordu. Yeni ofisinde onu, şirketi avucunun içi gibi bilen Aslı karşıladı. “Teknik bilginiz hazır,” dedi, “ben de yanında olacağım.” Öğle yemeğinde Nuriye Hanım, vizyonlarını anlattı: “İnsana hizmet, Hakk’a hizmettir. Para değil, insan kıymeti peşindeyiz.” Bir ara Murat konusuna döndüler: Borçları nedeniyle atölyesini satmak zorunda kalmış, Sivas’taki serviste usta olarak çalışıyordu artık. Ahmet’in yüzündeki tek ifade meraktı: “Ona adil davranılıyor mu?” Nuriye Hanım netti: “Adil, ama sert bir ustanın yanında. İyi bir insan olmayı da öğrenecek.”
Ahmet için günler yeni ritmine otururken, bir akşam lüks aracını durdurup yolda kalan yaşlı bir adama, temiz takım elbisesini yağ içinde bırakmayı göze alarak yardım etti. “Ne kadar borcum var?” diye soran adama, “Yok amca,” dedi: “Bana da zor günümde el uzatanlar oldu.” Şoförü Hüseyin, aynadan bakıp “İnsanlık ölmemiş,” diye mırıldandı. Ahmet, “Ölmemeli de,” dedi.
Ertesi gün büyük toplantı vardı. Müdürler salonda yerini almış, Ahmet yeni vizyonu anlatmaya başlamıştı ki kapı açıldı: İçeri Murat girdi. Zayıflamış, omuzları düşmüş, bakışlarında eski kibirden eser yoktu. Toplantı sonunda Ahmet yanına gidip “Nasılsın, Murat usta?” dedi. O “usta” hitabı, aralarındaki geçmişi bir anlığına onardı. Kafeye geçtiler. Sivas’ın soğuğundan, insanların sıcaklığından söz ettikten sonra Murat gözlerini kaldırdı: “Özür dilerim. Sana yaptığım her şey için.” Ahmet sakinlikle, “Kabul ediyorum. Geçmişte kaldı,” dedi. Murat ısrar etti: “Bu kadar kolay olmamalı. Haksız yere kovdum, yalan söyledim, kapıları kapattım.”
Ahmet başını salladı: “Belki de tüm bunlar olmasaydı bugün burada olmazdım. Bazen zarar gibi görünen şey hayır getirir.” Murat, Sivas’ta yanında çalıştığı usta Ali’den öğrendiklerini anlattı: “Ben usta olduğumu sanıyordum; meğer sadece patronmuşum.” Ahmet bir an düşündü, sonra teklif etti: “Merkez servis için yeni bir tamirhaneler müdürü lazım. İster misin?” Murat’ın gözleri doldu. “Söz,” dedi, “seni utandırmayacağım.” O tokalaşma, eskisinden bambaşkaydı: Patron-işçi değil; insan-insan, saygı ve anlaşma bağıydı.
Beş yıl geçti. Ahmet Anadolu Otomotiv’in genel müdürü oldu; Nuriye Hanım hak ettiği emekliliğine ayrıldı. Şirketin bahçesindeki çınarın gölgesinde, ikisi çay yudumlarken Ahmet, “O gün size yardım ettiğimde hayatımın değişeceğini düşünmemiştim,” dedi. Nuriye Hanım gülümsedi: “Sana söylemiştim: Gün gelir anlarsın.” Uzakta, Murat bir çırağın yanında diz çökmüş, motorun inceliklerini sabırla anlatıyordu. Emre mühendislik fakültesinde okuyor, Pınar öğretmen olma hayalini büyütüyor, Sevgi kadınlara yönelik bir sosyal sorumluluk projesini çekip çeviriyordu. Nilüfer’deki bahçeli evlerinde, akşamüstleri kayısı yapraklarını okşayan esinti, Ahmet’in içini bir kez daha dolduruyordu: İyiliğin karşılığı gecikse de gelir; adalet bazen mahkeme kapısında değil, bir insanın kalbinde ve bir kadının verdiği ikinci şansta tecelli eder.
Ahmet, yeni ofisinin geniş penceresinden Bursa’ya baktı; şehrin zanaatkâr ruhu, çarşıların hareketi, Uludağ’ın serin mavisi… Düşündü: Bir yaşlı kadının yolda kalmış arabasına eğilmekle başladı her şey. O gün düştü; sonra biri el uzattı, sonra o, başkalarına uzattı. Zincir böyle kuruldu. Artık biliyordu: Bir insanı tanımlayan, parası ya da makamı değil; zor durumdakine nasıl davrandığıydı. Ve kendi iç sesini, yıllar önceki hâliyle, aynı berraklıkta duydu: “İyilik, bu dünyanın en büyük gücü.”
O günün akşamı, Ahmet yine mahallenin çay ocağından geçerken, yeni bir çırakla göz göze geldi. Çocuğun gözlerinde hem çekinme hem umut vardı. Ahmet gülümsedi, omzuna dokundu: “Yarın serviste ol. Okulunu da ayarlayacağız.” İçinden bir dua yükseldi: “Allah utandırmasın.” Ve biliyordu, utandırmayacaktı; çünkü bu yol doğruydu, bu yol insandı. İyilik bazen bir alternatör kayışı kadar küçüktü; ama o küçük kayış, koca bir hayatı döndürecek kadar kuvvetliydi.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





