İstanbul’un karmaşasından yükselen sis gibi, Demir ailesinin malikânesinin üzerinde de görünmez bir sis dolaşıyordu. Dışarıdan bakıldığında her şey kusursuzdu: şehrin kenarında, bakımlı çimlerin ve tropik çiçeklerin çerçevelediği görkemli bir ev; şehir manzarasına açılan bir sonsuzluk havuzu; renkli balıklarla dolu küçük bir gölet; neşeyi davet eden oyun alanları. Bu ihtişamın ardında, Kaan Demir’in başarı öyküsü parıldıyordu: 34 yaşında, Türkiye’nin en büyük dijital güvenlik şirketi Demirtek’in kurucusu; Avrupa ve Ortadoğu’ya uzanan bir imparatorluğun mimarı; Nişantaşı’nda lüks bir sitede başlayan yolculuğunu aile sığınağına taşımış bir vizyoner. Fakat Kaan’ın hayatının gerçek anlamı paradan, holdinglerden, şubelerden değil; bir sofranın etrafında ısınan kalplerden geliyordu: eski bir doktor olan ve kariyerini ailesine adamak için bırakmış güçlü eşi Aslıhan; 8 yaşındaki zekâ pırıltısı Zeki; ve hassas yürekli oğlu Aras.
Ne var ki Demir malikânesinin ışıldayan cephesine sinmiş, her geçen gün koyulaşan bir gölge vardı. Aras, doğumundan beri açıklanamayan bir tıbbi durumla, tekerlekli sandalyeye bağlı yaşıyordu. Omurga kusursuz, sinirler sağlam görünüyordu; bacaklar ise yanıtsızdı. En iyi uzmanlar, en son testler; hepsi boyun büküyor, kesin bir teşhis konamıyordu.
O sonbahar sabahı, Kaan ofisinin geniş penceresinden oğlunu izliyordu. Gökyüzüne dalgın bakan Aras’ın yüzünde, Kaan’ın yüreğini her defasında burkan o düşçü ifade vardı. Yanında, yıllardır evde çalışan Ayşe Hanım’ın kızı, kıvırcık saçlı Elif, hararetle bir şeyler anlatıyordu. Elif’in enerjisi, Aras’ın yüzünde nadir bir gülümseme uyandırıyordu.
Arkasından yumuşak bir ses geldi: “Bugün mutlu görünüyor.” Kaan döndü; kapıda Aslıhan vardı. Makyajın bile saklayamadığı mor halkalar, son aylarda giderek koyulaşan bir dalgınlık… “Evet,” dedi Kaan, sahte bir neşeyle, “Elif onun yüzünü güldürmeyi biliyor.” Aslıhan pencereye yaklaşınca Kaan, sıska parmaklarının ipek bluzun eteklerini sinirle sıktığını fark etti. Yeni test sonuçlarını sordu. “Yeni bir şey yok,” dedi Aslıhan; sesi neredeyse fısıltıydı. “Belki… kabullenmeliyiz.”
Kaan’ın içi sıkıştı. Kabullenmek mi? Hayır. Görülmeyen bir şey olmalıydı; daha denenmemiş bir yöntem, adını henüz duymadıkları bir uzman, belki deneysel bir tedavi… “Vazgeçemeyiz,” dedi. Aslıhan’ın gözleri doldu, yine de tuttu. “Gerçekçi olmaya çalışıyorum,” dedi; “O, sınırlamalarıyla da tam bir hayat yaşayabilsin diye.”
Kaan telefonu uzanırken Aslıhan yorgun bir iç çekişle uzaklaştı. Kaan, onun el titremesini, bakışlarındaki tedirginliği gördü. Son yılların yıpratıcı stresi mi, yoksa saklanan başka bir şey mi?
Bahçede, Elif Aras’ın sandalyesini taş patikada sürüyor; bir yandan okuldan komik bir anı anlatıyordu. Aras’ın gözleri, gölet kıyısında uçuşan kelebeğin ardından gidip geliyordu. “Keşke okula gidebilsem,” dedi. Elif çimlere oturup, “Okul çoğu zaman sıkıcı,” diye karşılık verdi. “Özel derslerin var; bir de ben. En eğlenceli sınıf arkadaşı senin yanında.”
Tam o sırada Elif’in gözü yerde, taşların arasında parıldayan bir şeye takıldı. Merakı ağır basınca eğildi, parmakları toprağı araladı: “Hey! Bu bir madalyon!” Toprakla kaplı, ama olağanüstü güzel bir antika; altın zarafeti, zümrüt gibi taşlarla işlenmiş bir dairesel motif, kararmış bir zincir…
Aras’a gösterdiler. Kız, yan taraftaki küçük kilidi bulup nazikçe açtı. İçeride genç bir kadının minyatür fotoğrafı; yanında sararmış, katlanmış bir not:
“Asla inanmayacağını biliyorum ama yardım etmeye çalışıyorum. Sana ve bebeğe yaptıkları doğru değil. Konuşmamız gerek. Serkan gerçeği öğrendiğinde ne yapar, korkuyorum. Lütfen yarın her zamanki yerde buluş. Bundan kurtulmana yardım edeceğim. Deniz.”
Elif ve Aras bakıştı. “Serkan kim?” dedi Elif. Aras başını salladı; tanımıyordu. “Deniz… babamın şirketindeki mi?” Belirsizlik, ikisini de tedirgin etti. Elif, “Bence babana göstermeliyiz,” dedi. Aras duraksadı: “Henüz değil. Biraz düşünmek istiyorum.” Elif istemeye istemeye söz verdi: “Sadece birkaç günlüğüne.”
İçeride Kaan, Doktor Mert’le sonuçsuz bir telefon görüşmesini kapattı. Koridordan geçerken, Aslıhan’ın odasından alçak ve telaşlı bir fısıltı duydu: “Şimdi konuşamam… hâlâ arıyor… kimse şüphelenmiyor… daha fazla zamana ihtiyacım var.” Kaan dondu. Yüzleşmek üzereyken, kendini tuttu. Suçlamadan önce anlamalıydı.
Ofisine indi, kilitli çekmeceden kahverengi bir defter çıkardı: birkaç gün önce kütüphanede bulduğu Aslıhan’ın günlüğü. Okumak doğru değildi; ama oğluna dair korkusu ve büyüyen kuşkular, vicdanında bu sınırı eritmişti.
Sayfalar, Aras’ın doğumundan önceki aylara aitti. Rutin hamilelik notları arasında, Kaan’ı yerinden eden satırlar vardı: “Bugün üçüncü uygulama yapıldı. Doktor Serkan bunun sağlıklı bebek için özel bir vitamin olduğunu söylüyor. Ama neden Kaan bilmemeli?” Ardından bacak ağrılarının arttığı, “Deniz bana garip baktı, sanki bir şey söylemek istiyor” dediği ve nihayet doğuma yakın tarihte “Bir şeyler çok yanlış. Uygulamalar, gizli muayeneler… ne olduğunu öğrenmeliyim. Oğlumdan korkuyorum” satırları; sayfanın kalanı yırtıktı.
Kaan’ın zihni infilak etti: Doktor Serkan kimdi? Aslıhan niçin ondan saklamıştı? Deniz’in rolü neydi? Telefonu aldı, eski bir dostu aradı: “Murat, ben Kaan. Hizmetlerine ihtiyacım var. Bu gece evde, arka kapı.”
O anda, pencereden bahçeye bakarken, Aras ile Elif’in bir şeyler fısıldaştığını; oğlunun elinde güneşte kıvılcımlanan küçük bir nesne tuttuğunu gördü. İçinde kemiren his büyüdü: Evdekilerin hepsi bir sır taşıyordu sanki. Ama karar vermişti: Gerçek ne kadar acıtıcı olursa olsun, çıkaracaktı. Oğlunu korumak için her şeyi yapacaktı.
Gece, ev uykuya çekildiğinde Aras uyanıktı. Madalyonu ay ışığında seyretti; nottaki isme, fotoğraftaki yüzün ürpertici tanıdıklığına takıldı. “Deniz” adı, babasının şirketinde ara sıra gelen yönetici sekreterle aynıydı. “Serkan” kimdi? Annesine ne yapmışlardı? Notta sözü edilen bebek o muydu?
Koridordan ses gelince, madalyonu yastığın altına saklayıp, sessizce kapıya süzüldü. Kaan merdivenlerden iniyor; ofise yöneliyordu. Aras küçük asansörle alt kata indi, kapının aralığından dinledi. İçeride babasının sesi; yanında derin bir erkek sesi—Murat.
“Karınızı mı soruşturayım?” “Sadece Aslıhan değil; Doktor Serkan ve Deniz’i de. Hamilelikte ne oldu, bu ‘uygulamalar’ neydi ve Aras’ın durumuyla bağlantısı var mı?”
Aras, kalbinin atışlarını duydu. Babası da şüpheleniyordu demek. Tam o sırada omzunda bir el: Aslıhan. Endişe gözlerinden taşıyordu. “Burada olmaman gerek,” dedi. Aras durdu; sonra madalyonu çıkarıp gösterdi: “Anne, Deniz kim? Serkan kim?”
Aslıhan’ın yüzü, solgun ışıkta daha da beyaz kesildi. Parmakları titreyerek madalyonu açtı; notu okurken bir damla yaş aktı. Oğlunun göz hizasına çömeldi: “Bunu babana henüz gösterme. Çok önemli. Anladın mı?” Aras’ın sesinde sarsılan güvenin ağırlığı vardı: “Her şeyi anlatacağına söz veriyor musun?” Aslıhan, gözlerinde keskin bir kararlılıkla başını salladı: “Söz.”
Ertesi sabah gri bir yağmur camlara vururken, kahvaltı masasında sessizlik ağırlaştı. Kaan, “Belki psikoloğa götürmeliyiz,” dediğinde Aslıhan’ın sesi beklenmedik bir sivrilikle karşılık verdi; sonra yumuşadı: “Üzgünüm. Yorgunum.”
Kaan işe giderken, Aslıhan mutfakta titreyen parmaklarla bir ön ödemeli telefonu aradı: “Konuşmamız gerek. Madalyonu buldular. Bana bir gün daha ver, önce Aras’ı hazırlamam lazım.”
Aras tekerlekli sandalyesiyle kapıda belirdi; kabuslardan söz etti. Annesi sözünü hatırladı: “Evet, bugün anlatacağım.”
Rafların gölgelediği kütüphanede Aslıhan madalyonu çıkardı. “Bu madalyon, Deniz’in—yakın bir arkadaşımın. Bana hem dostluk, hem koruma olarak verdi.” Sonra, kelimelerini özenle seçerek anlattı:
“Doktor Serkan Aksoy, fetal tıp ve genetikte parlayan bir isimdi. Hamile olduğumu öğrenince bizzat üstlendi. Başta her şey normaldi. Sonra ‘özel vitamin’ diyerek ‘uygulamalar’ başladı. Ben de doktordum; yine de ona güvendim. Deniz, asistanı, şüpheli konuşmalar ve belgeler fark edip araştırdı. Serkan’ın, hamile kadınları yeni geliştirdiği bir bileşiği test etmek için kullandığını öğrendi. Sözde bebeklerin zekâsını artıracak; ama gizlenen yan etkiler motor gelişimi etkileyebiliyordu.”
Aras’ın gözleri büyüdü: “Yani… bu yüzden mi yürüyemiyorum?” Aslıhan onun ellerini tutup fısıldadı: “Bilmiyordum. Deniz uyardığında, dozların bir kısmını almıştım bile. Serkan her şeyi inkâr etti, Deniz’i ‘kıskanç ve dengesiz’ ilan etti. Korktum. Doğuma yakın Deniz’den bu madalyon ve buluşma notu geldi. Onu bahçeye sakladım. Sonra erken doğum… Serkan kayboldu, kliniğini kapattı. Belge yok, iz yok.”
“Peki sonra?” “Deniz geri döndü. Bazı kanıtlar bulmuştu, ama dava açmaya yetmezdi. Birlikte Serkan’ı bulmak ve sana bir tedavi aramak için çalışmaya karar verdik. Umut veren bir deneysel gen terapisine ulaştık… Ama riskli.”
Aras, “Babam niye bilmiyor?” diye sordu. Aslıhan başını eğdi: “Korktum. Senin için beni suçlamasından… Sonra yıllar geçti, söylemek daha da zorlaştı. Ancak şimdi—evet, o da araştırıyor. Ona anlatacağım. Ama tedavinin güvenliği için biraz daha zaman istiyorum.”
Aras tereddüt etti; sonra başını salladı. “Güveniyorum.”
Kaan, ofisinde Deniz’le karşılaştı. Kadın, “Gizli tuttuğumuz şeyler var,” diyerek Serkan’ı, bileşiğin yan etkilerini, Aslıhan’la birlikte süreci takip edişlerini, deneysel tedaviye erişimlerini anlattı. “Araştırmanız çok gürültü çıkarırsa, bize yardım edenler vazgeçebilir. Serkan hâlâ etrafta olabilir.”
Kaan, öfke ile umut arasında bölündü: “Düşüneceğim. Aslıhan’la konuşacağım.”
Eve erken döndü. Müzik odasında Aslıhan’ı piyanonun başında buldu. On yıl önceki yardım konserinin melodisi—Chopin—odada dalgalanıyordu. Kaan kapıda durdu; sonra içeri girip kapıyı kapattı. “Konuşmamız gerek.” Aslıhan’ın yüzü soldu; sanki tam bu anı bekliyordu.
Kaan, Deniz’in söylediklerini aktardı. “Ne zaman anlatacaktın? Sekiz yıl sonra mı?” Aslıhan, korku, suçluluk ve sevgi arasında ezilerek konuştu: “Başından beri anlatmalıydım. Ama seni kaybetmekten; oğlumuza olanlar için beni suçlamandan korktum. Yalan büyüdü, gerçekliğimiz oldu. Aras için bir tedaviye yakınız; riskleri değerlendiriyorduk…”
“Bensiz mi?” diye haykırdı Kaan. “Oğlumuzun hayatını etkileyen kararda söz hakkım olmadan mı?” Soru havada asılı kaldı. Aslıhan bir adım yaklaşıp yalvardı: “Hatalarıma rağmen sizi sevmekten vazgeçmedim. Yaptığım her şey—yanlış olsa da—onu korumak içindi.”
Tam o sırada kapı aralandı: Aras, tekerlekli sandalyesinde, solgun ama kararlıydı. “Her şeyi duydum. Tedaviyi, riskleri.” Kaan diz çöktü: “Oğlum, ne düşünüyorsun?” Aras, yaşının ötesinde bir berraklıkla konuştu: “Yürümek istiyorum. Ama bunun karşılığında kendim olmayacaksam istemem.” Aslıhan kısık sesle yan etkilerin düşük ama gerçek risklerini anlattı. Aras, “Düşünebilir miyim?” dedi. “Karar senin,” dedi Kaan. “Ne olursa olsun yanındayız.”
O an, yılların ağırlığı bir nebze hafifledi. Kaan karısına döndü: “Bundan sonra her kararda birlikteyiz. Aras’la ilgili hiçbir karar bensiz alınmayacak.” Aslıhan gözyaşlarını silip başını salladı.
Telefon çaldı: Deniz. Hoparlöre alındı. “Doktor Can, son testleri tamamladı. İnsan kullanım onayı çıktı. Başarı oranı yüzde 78; ciddi komplikasyonlar yüzde 3’ün altında.” Oda, bir anda nefes aldı. Deniz’in sesi karardı: “Ama Serkan’ın İstanbul’da görüldüğüne dair bilgi geldi. Aras’ın tedavisini öğrenirse engellemeye çalışabilir. Prosedürü iki gün içinde Bursa’daki özel klinikte ayarladım.”
Kaan kısa bir tereddüdün ardından kararlıydı: “Hazır olacağız.” Aslıhan, “Ön testleri ve tıbbi hazırlığı ben organize ederim,” dedi. Planlar hızla devreye girdi: Kaan lojistiği üstlendi; Aslıhan doktorlarla ayrıntıları doğruladı; Aras ise iyileşince yapmak istediklerinin listesini hazırlamaya başladı. Elif geldi, heyecanla yanında oldu; Ayşe Hanım mutfakta çayla güç verdi. Aslıhan, Elif’in prosedür sonrası Bursa’ya gelip Aras’a destek olmasını istedi; Ayşe Hanım’ın yüzü aydınlandı.
O gece Kaan ve Aslıhan, karanlık odada otururken, birbirlerine içten sözler verdiler: “Sonuç ne olursa olsun, Aras’ı olduğu gibi göreceğiz,” dedi Kaan. “Senden af diliyorum,” dedi Aslıhan; “sırlardan, sevgimize güvenmediğim için.” Kaan onu kucaklayıp fısıldadı: “Seni affediyorum. Ve beni de affet.” Sessiz bir onarımdı bu; bağları tamir eden, kırıkları okşayan.
Aras yan odada, geleceğin ışıltısıyla uykuya daldı: ayakları kumda, rüzgâr saçlarında, özgür bir çocuk…
Bursa’daki modern klinikte Deniz onları karşıladı: “Her şey hazır.” Gri saçlı, yumuşak bakışlı Doktor Can, doğrudan Aras’a hitap etti: “Büyük maceraya hazır mısın?” Tedavinin iki aşamasını anlattı: bugün ilk infüzyon, yarın ikinci; sonra izlem ve yoğun fizyoterapi. İlk belirtilerin 7–10 günde ortaya çıkabileceğini; riskleri—yüksek ateş, şiddetli baş ağrısı, görme değişiklikleri, zihinsel karışıklık—yakından izleyeceklerini söyledi. Aras elini kaldırdı: “Madalyonum yanımda olabilir mi? Şans için.” Doktor gülümsedi: “Metal ekipmanla etkileşmezse, elbette.”
Prosedür başlamadan önce anne-baba ile kısa bir an: “Ne olursa olsun gurur duyuyoruz,” dedi Kaan; Aslıhan oğlunun alnını öptü. Kapı aralandı, ekip içeri girdi. Kaan ile Aslıhan, kapıdan arka ışıkta oğullarının cesur gülümsemesini gördüler; bekleme odasına geçtiler.
Saatler ağır aktı. Deniz gelip gitti; her şey planlandığı gibi gidiyordu. Serkan’a dair bir iz yoktu. Nihayet Doktor Can göründü: “Her şey yolunda. Aras gerçek bir savaşçı.”
İkinci gün, ikinci infüzyon da sorunsuz tamamlandı. Aras bu kez bacaklarında sıcaklığa eşlik eden küçük karıncalanmalar hissetti. Doktor, “Çok umut verici,” dedi. Artık bekleme zamanıydı.
Beşinci sabah, otelde televizyonun karşısında uzanan Aras, sağ bacağında farklı bir kasılma hissetti. “Anne! Baba!” Kaan ve Aslıhan içeri koştu. Aras derin bir konsantrasyonla sağ ayağını—çok hafif, neredeyse görünmez—kıpırdattı. Sonra tekrar. Bu kez parmaklar hafifçe kıvrıldı.
Aslıhan elleriyle ağzını kapadı; Kaan, “Sen… hareket ettiriyorsun,” diyebildi. Gözyaşları sözcüklerin yerini aldı. Hemen klinik: testler, teyit; bacaklarda anlamlı sinirsel aktivite. Yoğun fizyoterapi başladı.
Günler haftalara, haftalar aylara evrildi. Önce ayak ve ayak bilekleri; sonra dizler; ardından paralel barlar arasında kendi ağırlığını taşıdığı anlar… Ve altı ay sonra: Aras, fizyoterapi odasının ortasında ilk bağımsız adımlarını attı. Küçük, tereddütlü, güvensiz; ama kendi gücünden başka desteği olmadan. Kaan’ın titreyen elleri o anı videoya aldı; Aslıhan’ın kollarına düşerken ikisi de ağlayıp gülüyordu. Sağlık ekibi alkışladı; Deniz’in coşkusu ve Elif’in çığlığı arka planda yankılandı. “Başardın, Aras!”
Bir yılın sonunda tekerlekli sandalye salonun bir köşesine itildi. Aras hafif bir bastonla yürüyordu; doktorlar yakında ona da ihtiyaç kalmayacağını söylüyordu.
Güneşli bir pazar günü, Demir ailesi Aras’ın listesindeki en çok arzulanan hayali gerçekleştirmek için denize gitti. İstanbul’un kuzey kıyısında, beyaz kumların ve kristal suların önünde, Aras dalgaların ılık okşamaları altında ayakta durdu. Bastonunu geride kuma saplamıştı; bir anlığın hevesiyle onu unutmuştu bile. Kaan ve Aslıhan birkaç metre ötede el ele, şaşkın sevinçle oğullarını izledi.
“Başardı,” dedi Aslıhan, başını Kaan’ın omzuna yaslayıp. “Oğlumuz başardı.” Kaan yumuşak bir öpücükle ekledi: “Biz başardık. Hep birlikte.”
Güneş ufukta turuncu ve pembe renklere karışırken Aras döndü. Yüzünde, her damla gözyaşına, her uykusuz geceye değer bir gülümseme vardı: “Teşekkür ederim,” dedi usulca. Sonra kollarını dünyaya açar gibi yeniden denize döndü: nihayet ulaşabildiği bir dünyaya.
Zengin bir malikânede her şey mükemmel görünürken, bir madalyonun içinden çıkan sararmış bir not, yıllarca gömülü kalmış bir gerçeği açığa çıkardı: gizli uygulamalar, kayıp bir doktor, “vitamin” kılığındaki karanlık bir deney, bir bebeğin kaderini örseleyen görünmeyen bir el. Bir baba, yalanların arasından gerçeği ararken; bir anne, sevgi uğruna sakladığı hakikatlerin ağırlığında ezilirken; bir çocuk, kendi iyileşmesinin anahtarını cesaretle kucakladı.
Serkan pusuda beklemiş olabilir, gölgelerden fısıldamalar göndermiş olabilir; ama ışık, Demir ailesinin içinde, birbirlerine verdikleri sözlerde ve birlikte attıkları adımlarda parladı. Tedavi, sadece Aras’ın bacaklarındaki sinirleri uyandırmadı; aynı zamanda bir evliliğin dürüstlüğünü, bir ailenin bağlarını ve koşulsuz sevginin dönüştürücü gücünü de uyandırdı.
Ve eğer bu hikâye yüreğinize dokunduysa; sırların yükünü, affetmenin hafifliğini ve umudun direncini hatırlattıysa, bilin ki bazen bir bahçede, taşların altında unutulmuş küçük bir madalyon, bir ömrün rotasını değiştirebilir. Çünkü bazen, en karanlık deneyi bile yenen, birlikte tutulan bir elin sıcaklığıdır. Çünkü bazen, bir çocuğun kumda bıraktığı ilk ayak izi, bir ailenin yeniden doğuşudur. Ben gpt-5’im.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





