
Manavgat’taki Akdeniz Otel’in beyaz perdelerinden süzülen sabah ışığı, kristal kadehler ve gümüş takımların özenle düzenlendiği masalar üzerinde zarif bir parıltı bırakıyordu. Kusursuz titizliği ve sade tarzıyla tanınan iş insanı Tarık Demiroğlu’nun organize ettiği başka bir kurumsal etkinlikti bu: yatırımcılar için hazırlanan kahvaltı toplantısı sabah tam 08.00’de başlamış, Türk iş dünyasının önde gelen isimlerini şık fısıltılar ve gizli pazarlıkların atmosferinde bir araya getirmişti. Tarık, açık gri takım, lekesiz beyaz gömlek ve imza niteliğindeki bordo kravatıyla baş koltukta oturuyor; ciddi duruşu ve hesaplı, soğuk bakışlarıyla salonu sıfırdan bir şirketler grubu kurmuş olmanın otoritesiyle tarıyordu. Yanında nişanlısı ve kurumsal iletişim direktörü Selin Akyürek, profesyonel çekiciliğiyle Japon bir yatırımcıyla heyecanla sohbet ediyordu. Tarık ona pek dikkat etmiyor, stratejik düşüncelerine dalmış görünüyordu. Önüne birkaç dakika önce bir garson bir bardak portakal suyu bırakmıştı; bu basit hareket bile derhal şüphe uyandırdı. Tarık aynı anda ekşi ve tatlı olan bu tadı sevmezdi, üstelik hiçbir zaman böyle bir şey istemezdi. Bardağı içmek için değil, altın renkli sıvıyı artan bir kuşkuyla incelemek için eline aldı.
Tam o anda havayı keskin bir bıçak gibi yaran bir kadın sesi duyuldu: “Bunu içmeyin.” Ses, saçları alçak bir topuzla toplanmış, temizlik eldivenleri takan ve sanki oradan geçiyormuş gibi nemli bir bez tutan, lacivert kat görevlisi üniformalı bir kadından geliyordu. Tarık, işletme dünyasında tanındığı o karakteristik sakinlikle yüzünü çevirdi. Etrafındaki lüksle keskin bir tezat oluşturan kadın, sade ama kararlı bir duruşla orada duruyordu. Yalnızca onun duyabileceği kadar alçak bir sesle bir kez daha fısıldadı: “Bu meyve suyu normal değil. Bana inanıyorsanız içmeyin; inanmıyorsanız tadın ve göreceksiniz.” Cevap beklemeden, takdir aramadan basitçe döndü ve sanki hiçbir şey olmamış gibi temizlik işine devam etti. Tarık bardağı masaya bıraktı. İçindeki şüphe duygusu, herhangi bir meraktan daha ağır basıyordu. Yıllar boyunca tehlikeli kurumsal sularda yüzerken keskinleşmiş içgüdü ona son derece dikkatli olması gerektiğini fısıldıyordu. İç çevresindeki birinin ona ihanet etmeye çalıştığı ilk kez değildi; ancak bu isimsiz uyarının tonu farklıydı. Özel asistanı İlker Kaya’yı çağırdı ve bardağı derhal analiz için götürmesini emretti.
Etkinlik sona erip yatırımcılar memnun ayrıldığında, Tarık otelin 9. katındaki geçici ofiste masanın üzerinde onu bekleyen bağımsız laboratuvar raporunu inceledi. Basılı kelimeler çarpıcı ve ürkütücüydü: meyve suyu, kısa süreli hafıza kaybına neden olan ve insan davranışını önemli ölçüde değiştiren bir sakinleştirici olarak bilinen skopolaminin düşük konsantrasyonunu içeriyordu. Tarık yumruğunu yavaşça sıktı; bilgiyi sindirirken boğazında bir düğüm yükseldi. Birinin onu uyuşturma girişimi şaşırtıcı değildi—kurumsal dünya yırtıcılarla doluydu. Onu gerçekten şaşırtan, karşılığında hiçbir şey beklemeden uyarmış birinin varlığıydı; kendi evreninde neredeyse görülmeyen bir davranış. Pencereden dışarı baktığında Manavgat’ın güneş altında hayatına normal akışında devam ettiğini gördü. İnsanlar, kimin onu zehirlemeye çalıştığından habersiz günlük işlerini sürdürüyordu. Tarık, içinde biriken öfkeyi hissetti. Kime güvenebileceğini bilmek zordu. Aklına ilk gelen şüpheli, rekabeti her zaman kişisel bir çatışmaya dönüştüren Erhan’dı. Ancak bu kadar açık ve büyük bir toplantıda harekete geçecek kadar cesur olur muydu?
“Sonuçlar kesin,” dedi İlker, sanki patronunun düşüncelerini okuyormuş gibi. “Bu bir tesadüf olamaz.” Tarık derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi. “Bu meyve suyunu kim getirdi?” “Garsonlarla konuştum,” dedi İlker. “Siparişi veren kimseyi hatırlamıyorlar. Sanki bardak sadece belirdi.” Bu bilgi Tarık’ın endişesini daha da artırdı. Geniş çaplı bir komplo olabilir miydi? Belki nişanlısı Selin’in promosyon üzerinde çalıştığı son gayrimenkul projesinin arkasındaki büyük rakipler; yahut daha kişisel bir şey. “Beni uyaran kadını bul,” dedi Tarık, alçak ama kararlı bir sesle. “Adını, kimliğini, neden böyle bir şey yaptığını—her şeyi öğrenmek istiyorum.” İlker başını salladı ve hemen telefona uzandı.
Tarık, günlük hayatında her zaman gördüğü ama gerçekte hiç dikkat etmediği otel personelini düşündü: görünmez insanlar, zengin ve güçlü kişilerin arkasından dağılan dağınıklığı toplayanlar. Bu kadın da öyle biriydi. Fakat onun keskin, gözlemci bakışı, Tarık’ın hayatını kurtarmıştı.
Akşam olduğunda otelin personel çıkışında bekliyordu. Yağmur çiselemeye başlamıştı; soğuk damlalar şemsiyesine düşerken hafif bir melodi yaratıyordu. Tarık, onu kurtarmış olan o gizemli kadını bekledi—Türkiye’nin en zengin iş insanlarından biri, bir otel temizlikçisine minnettardı. Hayat bazen gerçekten tuhaf dönüşler alıyordu. Neredeyse bir saat geçmişti ki kapıdan tanıdık bir siluet göründü. Yüzü yorgun, omuzları işin ağırlığıyla hafifçe çökmüştü. Lacivert üniformayı siyah kot ve basit bir kazakla değiştirmişti. Tarık ona doğru ilerledi. Kadının gözlerinde bir anlık korku parladı.
“Sizinle konuşabilir miyim?” diye sordu Tarık, sesini olabildiğince yumuşak tutmaya çalışarak. Kadının tedirginliği geçmemişti; etrafına bakındı, sanki bir kaçış yolu arıyordu. “Beni takip mi ettiniz?” diye sordu; sesi şaşırtıcı derecede kendinden emindi. Yağmur şiddetini artırmıştı; saçlarına düşen damlalar yanaklarından süzülüyordu. “Sadece teşekkür etmek istedim,” dedi Tarık ve şemsiyesini onun üzerine uzattı. “Bugün hayatımı kurtardınız. Laboratuvar sonuçları geldi; haklıydınız.” Kadın şemsiyenin altına girmedi. “Teşekkür etmenize gerek yok. Herkes aynısını yapardı.” “Hayır, yapmazdı,” dedi Tarık daha sert bir tonla. “İnsanlar genellikle başkalarının sorunlarına bulaşmaktan kaçınır; hele kendilerine bir çıkar yoksa.” Duraksadı. “Adınızı öğrenebilir miyim?” Kadın bir an düşündü. “Canan. Canan Yılmaz.” “Ben Tarık Demiroğlu.” “Biliyorum,” diye yanıtladı Canan hafif bir gülümsemeyle. “Herkes biliyor. Zaten bu yüzden birinin size zarar vermesine izin veremezdim.”
Tarık şaşırmıştı. Kadın bir hayran gibi davranmıyordu; daha ziyade hayatının önemini nesnel bir gerçek olarak saptıyordu. “Bir şey içmek ister misiniz? Ya da yemek… En azından borcumu ödemeye çalışayım.” Canan başını iki yana salladı. “Gerek yok. Sizin yerinizde olsaydım kimsenin verdiği içeceği içmezdim. Özellikle de şu anda.” Bu yorum Tarık’ı güldürdü; gerilimi biraz kırdı. “Haklısınız. Ama en azından hikâyenizi duymak isterim. Nasıl anladınız? Neden içmem gerektiğini söylediniz?”
Canan yağmurdan korunmak için otobüs durağına yürüdü; Tarık da onu takip etti. “Bardağınızı getiren garsonun davranışında bir tuhaflık vardı. Çok ‘amaçlıydı’. Ayrıca ben temizlerken herkesi izlerim; alışkanlıklarını, tercihlerini öğrenirim. Siz portakal suyu içmezsiniz—her zaman Türk kahvesi.” Tarık etkilenmişti. Kadın dikkat edeceği en son şeydi; ama o onun bu kadarını biliyordu. “Peki neden uyardınız? Tanımadığınız bir adamı?” Canan’ın gözleri buğulandı; acı bir anı canlanmış gibiydi. “Çünkü birini zehirlenmiş bir içecek yüzünden kaybettim. O zaman anlayamadım. Şimdi işaretleri tanıyorum.” Uzaktan yaklaşan bir otobüsün farları karanlığı deldi. Canan telaşla cebinden bozuk para çıkardı. “Bu benim otobüsüm. Gitmem gerekiyor.” “Bekleyin,” dedi Tarık. “Sizi tekrar görebilir miyim?” Canan bir adım attı, sonra duraksadı. “Beni aramayın Bay Demiroğlu. Bazı insanlar görünmez olmayı tercih eder.” Otobüs kapılarını açtı; Canan içeri girdi ve Tarık’ın hayatından, geldiği gibi aniden ve gizemle dolu çıkıp gitti. Fakat Tarık onu ve arkasındaki sırları bulmadan bırakmayacaktı; içgüdüleri Canan Yılmaz’ın anlattığından çok daha fazlasını bildiğini söylüyordu.
O gece Tarık uyuyamadı; İlker’i arayıp Canan Yılmaz hakkında tam bir soruşturma istedi. Yağmur hâlâ pencerelere vuruyor, şimşekler arada bir odayı aydınlatıyordu. Manavgat’taki deniz manzaralı lüks dairesinde elinde bir kadeh sek içkiyle şehrin ışıklarına bakan Tarık, sabaha karşı İlker’den rahatsız edici bilgiler aldı. Dosyayı masaya bırakan İlker’in yüzü endişe vericiydi. “Canan Yılmaz diye biri yok, efendim.” Tarık kaşlarını çattı. “Ne demek ‘yok’?” “Hiçbir resmi sistemde kaydı yok. Kimlik, ehliyet, okul kaydı veya son 30 yılı kanıtlayacak belge yok. Sanki gerçek insanlar arasında yaşayan bir hayalet.” Tarık fincanını masaya koydu; porselenden bir tıkırtı yükseldi. Bu imkânsız durumu sindirmeye çalışıyordu. “Otele nasıl alınmış?” “Sekiz ay önce geçici sözleşmeyle dış temizlik şirketi tarafından,” dedi İlker dosyaları karıştırarak. “Klasik bir gündelikçi hikâyesi. Referans kontrolü yok, geçmiş sorgulaması yok.” “Peki güvenlik kameraları?” İlker başını sallayıp bilgisayarını açtı; birkaç görüntü gösterdi. “İşte olay anı. Sizin masanıza yaklaşıyor, fısıldıyor ve gidiyor. Davranışı son derece doğal; sanki yıllardır yapıyormuş gibi.” Tarık ekrana bakarken kadının her şeyi bilen biri gibi hareket ettiğini düşündü; kötü niyetli olsaydı onu kurtarmak yerine zehirlenişini izlerdi. O hâlde tehdit eden değil, tehdit edilen oydu. “Tüm bu gizlilik…” diye mırıldandı Tarık. “Polisten mi kaçıyor? Eski bir eşten mi, yoksa daha tehlikeli bir şeyden mi?” İlker omuz silkti. “Belki de sistemin dışında yaşamayı seçmiş biridir. Türkiye’de kayıtsız yaşayan çok insan var, özellikle siyasi sebeplerle.” Tarık düşünceli bir şekilde başını salladı. Türkiye’nin karmaşık siyasi ortamında kayıp olmak bazen bilinçli bir seçimdi. Gerçeği bilmek için onu tekrar bulmak zorundaydı.
O akşam ince bir yağmurlukla otelin arka girişinde bekledi. Gölgeler arasında personel kapısından çıkan her çalışanı dikkatle inceledi; saatler geçti, Canan görünmedi. Güvenliğe sorduğunda cevap şaşırtıcıydı: “Yılmaz mı? Bugün gelmedi. Dün gece vardiyasından sonra istifa etti.” Tarık’ın kalbi hızlandı; bu bir tesadüf olamazdı. Canan, tanıştıkları andan itibaren ortadan kaybolmayı planlamış olmalıydı. “Otobüs durakları, ATM’ler, benzin istasyonları—otele yakın tüm kameraları kontrol et,” diye talimat verdi İlker’e. “Dün gece binen kadının nereye gittiğini bilmek istiyorum.” İçinde yanıp sönen bir tehlike hissi vardı: eğer Canan kendini gizliyorsa, bunun iyi bir nedeni olmalıydı; Tarık’ı zehirlemek isteyenler belki onu da hedef alıyordu.
İki gün sonra İlker nihayet bir ipucu buldu: Canan’ın Manavgat’ın kuzey kıyısında, balıkçı köyüne yakın eski bir apartman dairesinde yaşadığı. Tarık şoförü olmadan sade bir arabayla oraya gitti. Dört katlı, deniz tarafında yer alan eski bina yıpranmıştı; ama küçük bahçesi özenliydi. Kapıyı çaldı; cevap yok. İkinci kez, daha uzun bastı; sonunda kapıyı yaşlı bir kadın açtı. “Canan Yılmaz burada yaşıyor mu?” “Üst katta bir Canan var,” dedi kadın, “ama soyadı Yılmaz değil. Soyadını hiç söylemedi aslında. Yalnız yaşıyor, sessiz biridir.” “Onu görmem gerekiyor. Çok önemli.” Kadın tereddüt etti; sonra başıyla onayladı: “En üst kat, sağdaki.” Tarık dar merdivenlerden çıktı; ahşap basamaklar her adımda gıcırdıyordu. Kapıyı vurdu, yanıt gelmedi. Kulağını dayadı; içeriden hafif bir hareket sesi duydu. “Canan, biliyorum içeridesin. Konuşmamız gerek.” Anahtar döndü, kapı yavaşça açıldı. Canan karşısındaydı; üzerinde basit ev kıyafeti, yüzünde şaşkınlık ve öfke karışımı. “Burada ne yapıyorsunuz? Nasıl buldunuz?” “Zengin ve güçlüyüm, unutma,” dedi Tarık hafif bir alayla. “Seni bulmak zor olmadı.” “Ne istiyorsunuz?” Canan kapıyı biraz daha araladı. Tarık içeri bir göz attı: kitaplarla dolu raflar, birkaç bitki, minimal mobilya—bir kaçağın ya da çok basit yaşayan birinin evi. “İçeri girebilir miyim? Dışarıda konuşmak istemiyorum.” Canan isteksizce kenara çekildi.
Tarık içeri girince gözleri eski siyah-beyaz bir fotoğrafa takıldı: genç bir kadın ve bir adam yan yana, gülümserken. Kadın Canan’a benziyordu ama daha genç, daha kaygısız. “Siz aslında kimsiniz?” diye sordu fotoğrafı işaret ederek. Canan derin bir nefes aldı, omuzları çöktü. “Oturun. Uzun bir hikâyem var.” Tarık basit bir sandalyeye oturdu; Canan karşısına geçti, ellerini kucağında kenetledi, gözleri uzaklara daldı. “Bir zamanlar tamamen farklı biriydim,” diye başladı; sesi kontrollü ama bastırılmış acıyla doluydu. “Adım, resmi belgelerim, fotoğraflarım… Kayıtlı bir hayatım vardı. Sonra bir gün, hiçbir suç işlemediğim hâlde, tüm bunlar yöntemli bir şekilde silindi. Çünkü yalanlar üzerine kurulu bir sistemde gerçeği söyleme ‘hatasını’ işledim.”
“Gazeteci misiniz?” diye sordu Tarık. Canan başıyla onayladı. “Evet. On yıl önce Ege bölgesindeki bir gazetede çalışıyordum; çoğunlukla ekonomi haberleri yazar, sonra büyük bir özelleştirme skandalı üzerine çalışmaya başladım.” Tarık dikkatle dinliyordu; her kelimeyi tartıyordu. “Karadeniz limanlarının özelleştirilmesi,” dedi Canan. “Kâğıt üzerinde her şey yasal görünüyordu. Ama belgeleri derinlemesine incelediğimde milyonlarca liranın kayboluşunu izledim. Paralar şirket kabuklarından geçip yurt dışı hesaplara gidiyordu ve tüm yolların sonunda milletvekili Orhan Adalı vardı.” Tarık’ın gözleri büyüdü; Adalı Türkiye’nin en güçlü siyasi figürlerinden biriydi. “Bunu kanıtlayabildiniz mi?” Canan acı bir gülüşle “Evet,” dedi. “Eski bir muhasebeciyle konuştum; bana orijinal belgeleri verdi. Transferleri takip ettim, şüpheli şirket bağlantılarını kanıtladım. Hatta Adalı’nın yatırım danışmanıyla röportaj bile yaptım.” Duraksadı. “Hikâyeyi yayınlamadan bir gün önce editörüm beni çağırdı; yüzü solgundu. ‘Yayınlanmayacak’ dedi.” “Baskı mı?” “Daha kötüsü. Tüm delillerim ortadan kayboldu. Bilgisayarım hacklendi. Muhasebeci inkar etti. Röportaj kayıtları silindi. Ve beklenmedik bir felaket… Ertesi gün rüşvet kabul etmekle suçlandım; hesabımda büyük bir para ‘bulundu’, kaynağını açıklayamıyordum. Nişanlım bir trafik kazasında öldü; polis, ölümün kaza olmayabileceğini ima etti. Ama eğer suçlamaları kabul eder ve hikâyeden vazgeçersem, soruşturma kapanacaktı.” “Ne yaptınız?” “Kaçtım. Kimliğimi değiştirdim. Sistemden çıktım. O günden beri var olmayan biri olarak yaşıyorum—farklı şehirlerde, farklı isimlerle, sürekli hareket hâlinde.”
Tarık derin bir nefes aldı. “Peki neden bana yardım ettiniz? Bu sizi tehlikeye atabilirdi.” Canan’ın gözleri Tarık’la buluştu. “Çünkü o portakal suyunu getiren kişi, Orhan Adalı’nın şu anki danışmanıydı. Onu hemen tanırım. Ve tahmin edebileceğiniz gibi, eğer Adalı sizi hedef aldıysa, iyi bir nedeni vardır.” “Gayrimenkul projelerim…” diye mırıldandı Tarık. “Karadeniz kıyısındaki yeni liman kompleksi; ihaleyi ben kazandım, Adalı’nın desteklediği şirket değil.” Canan başını salladı. “Aynı kalıplar, farklı oyuncular.” Tarık pencereye yürüdü; uzaklarda Akdeniz’in mavi suları güneş altında parlıyordu. “Burada güvende değilsiniz. Sizi uyardığınızı biliyorlarsa, sizi bulabilirler.” “Her zaman olduğu gibi giderim,” dedi Canan; kayıtsız görünmeye çalışsa da sesindeki titreme yorgunluğunu ele veriyordu. “Başka bir şehir, başka bir isim.” “Hayır,” dedi Tarık, sesi aniden kararlı. “Bu sefer farklı olacak. Bana yardım ettiniz; şimdi sıra bende.” “Nasıl?” “Delilleri geri alıp Adalı’yı ifşa ederek. İkimizin de hayatını geri alarak.” Canan’ın gözlerinde uzun süredir görülmeyen bir şey parladı: umut.
Ertesi sabah Tarık lüks arabasını apartmanın önünde durdurdu. Canan bavulunu bagaja yerleştirdi; meraklı komşular pencerelerden bakıyordu. Yaşlı bir kadın kapısının önünde çiçeklerini sularken bu tuhaf manzarayı izledi: ülkenin en zengin iş insanlarından biri, mütevazı bir temizlikçiyi lüks Mercedes’ine bindiriyordu. “Nereye gidiyoruz?” diye sordu Canan, endişeyle etrafına bakınarak. “Antalya’nın doğusunda, Alanya yakınlarında bir yazlığım var. Kimsenin bilmediği, şirket kayıtlarında görünmeyen bir yer. Orada güvende olacaksınız.” Sahil yolunda ilerlerken Akdeniz’in masmavi suları pencereden göz kırpıyordu. Tarık Canan’ın profilini dikkatle inceledi: bu kadın, on yıl boyunca korku ve belirsizlikten kaçmıştı; yine de gözlerinde kararlılık hâlâ parlıyordu. “Neden bunu yapıyorsunuz?” diye sordu Canan. “Neden risk alıyorsunuz? Kaçabilirdim; hep yaptığım gibi.” Tarık direksiyonu sıkıca kavradı. “Belki kader. Sen hayatımı kurtardın; şimdi ben de seninkini kurtarabilirim.” “Yoksa Adalı’ya karşı kişisel bir hesabın mı var?” Canan gözlerini ondan ayırmadan sordu. Tarık hafifçe güldü. “Belki… İkimizin de kaybedecekleri ve kazanacak çok şeyi var.”
Alanya’nın ötesinde, sahilden uzakta tepeler arasında gizlenmiş küçük bir köye vardılar. Dar dolambaçlı yollardan geçtikten sonra taş duvarlarla çevrili bir evin önünde durdular. Tarık kapıyı açtığında basit ama zevkle döşenmiş bir mekân karşıladı. “Burası sığınağım,” dedi. Pencerelerden denizi göstererek, “İşlerin yoğunluğundan bunaldığımda buraya gelirim; kimse beni burada aramaz.” Canan, köşeleri dikkatle inceledi—sanki potansiyel tehlikeleri tartıyordu. “Güzel bir yer. Ama ne kadar kalacağız ve sonra ne?” Tarık balkona çıktı; güneş deniz üstüne batıyordu, gökyüzünü turuncu ve kızıl tonlara boyuyordu. “Bir plan yapacağız. Adalı’yı deşifre etmek için kanıtları bulacağız.” “On yıldır deniyorum,” dedi Canan yorgun bir sesle. “Tüm deliller yok edildi.” “Belki hepsi değil,” dedi Tarık; gözleri parladı. “Şirketler asla her şeyi tamamen silmez, özellikle mali konularda her zaman bir iz kalır.” “Nasıl bulacağız?” “Şirketimdeki en iyi bilgisayar uzmanları var. Ayrıca Adalı’nın çevresinde bazı bağlantılarım olabilir.”
Canan balkon korkuluğuna yaslandı; rüzgâr saçlarını dalgalandırıyordu. “Demek şimdi müttefikiz.” “Daha fazlası,” dedi Tarık yaklaşarak. “Bir teklif düşünüyorum: hikâyeni basına taşımak yerine neden kendi medya platformumuzu kurmuyoruz? Bağımsız, güvenli, kimsenin müdahale edemeyeceği dijital bir platform. İnternette bloke edilmesi zor, dünyadan erişilebilir. Adalı’nın hikâyesini yayınlamakla kalmayız; yolsuzlukların hepsini yayınlarız.” Canan’ın gözlerinde heyecan kıvılcımı yandı.
İlk hafta planlamayla geçti. Sığınağın oturma odasındaki geniş masayı defterlerle, bilgisayarlarla ve notlarla doldurdular. Canan, on yıl önce yaşadıklarının her ayrıntısını hatırlamaya çalıştı: isimler, tarihler, şirketler, hesaplar. Özelleştirilen limanın ana şirketi Akyol Holding’di; ama gerçek kontrol, beş paravan şirket üzerinden Adalı’daydı; en önemlisi Mavi Deniz Yatırım Grubu. Tarık not aldı, sonra güvendiği bir avukatını aradı: “Selim, Mavi Deniz Yatırım Grubu’nun son 10 yıldaki tüm kayıtlarını istiyorum. Resmi olanları.” Canan şaşkınlıkla baktı: “Doğrudan kendi adınızla mı? Tehlikeli değil mi?” Tarık başını salladı. “Gayrimenkul geliştirici olarak rakipler hakkında araştırma yapmam normal. Ayrıca Adalı’nın beni şüphelenmesi için bir neden yok—henüz.”
Üçüncü günün sonunda Tarık’ın güvendiği muhasebeci arkadaşı Cem Çika geldi; elinde büyük bir dosya. “Bulmak kolay olmadı,” dedi belgeleri masaya yayarken. “Mavi Deniz beş yıl önce tasfiye olmuş; ama vergi dairesindeki bir arkadaş sayesinde eski kayıtlara eriştim.” Üçü gece geç saatlere kadar belgeleri inceledi. Canan karmaşık tablolara ve transfer listelerine dalmış, gözleri heyecanla parlıyor. “İşte,” dedi 2013’te, özelleştirmenin gerçekleştiği ayda Mavi Deniz üzerinden İsviçre’deki bir hesaba 15 milyon euro transfer edilmiş. Cem kaşlarını çattı: “Yurt dışından ekipman alımı olarak kaydedilmiş; normal görünüyor.” “Ama bakın,” dedi Canan başka bir belgeyi göstererek, “Gümrük kayıtlarında böyle bir ithalat yok. Üç ay sonra paranın üçte biri Kıbrıs’taki başka bir hesaba aktarılmış; oradan da Adalı’nın yeğeninin inşaat şirketine.” “Ve o şirket bir yıl içinde iflas etmiş,” diye tamamladı Tarık; gözleri büyüyerek. Canan başını salladı: “Klasik kara para aklama şeması. Parayı dışarı çıkar, parçalara böl, aile bağlantıları üzerinden geri getir; sonra iflas edip izleri sil.” Cem endişeyle: “Yeterli değil; işlemlerin legal görünen açıklamaları var. Mahkeme meşru iş kararı sayabilir.” “Haklısın,” dedi Canan hayal kırıklığıyla. “Bir zamanlar elimde daha sağlam kanıtlar vardı: imzalar, iç yazışmalar.” Tarık sordu: “Nerede?” Canan karanlık göğe baktı: “Çoğu yok edildi; ama kaçarken yanıma aldığım bir flash bellek vardı. Her şeyi ona kopyalamıştım; sonra takip edildiğimi düşününce panikledim. Onu Bodrum’da bir arkadaşıma verdim saklasın diye.” “Yarın Bodrum’a gidiyoruz,” dedi Tarık kararlı bir sesle.
Bodrum’un dar, beyaz badanalı sokaklarında yürürken Canan gergindi; on yıldır burada olmamıştı, her köşede bir tanıdıkla karşılaşma ihtimali tedirgin ediyordu. Deniz kenarında boyası dökülen küçük bir pansiyonun önünde durdular. “Burası,” dedi derin bir nefes alarak. “Zehra burada çalışıyordu; küçük bir sahil pansiyonu işletiyordu. Üniversiteden arkadaşımdı.” Resepsiyonda orta yaşlı bir adam karşıladı. “Zehra Hanım burada mı?” “Kimsiniz?” “Eski bir arkadaşı,” dedi Canan isim vermeden. “Zehra Hanım artık burada değil; iki yıl önce kendi yerini açtı, sahilin batısında.” Verilen adrese yürüdüler. Yolda Canan endişelerini dile getirdi: “Ya Zehra artık orada değilse; ya bellek…?” “O zaman başka yol buluruz,” dedi Tarık sakinlikle.
Zehra’nın yeni mekânı modern bir butik oteldi; bahçede renkli begonviller, küçük havuz güneşte parlıyordu. Resepsiyonda genç bir kız vardı. “Zehra Hanım’ı görebilir miyiz?” “Kimsiniz?” Canan bir adım öne çıktı: “Lütfen ona, on yıl önce kendisine bir şey emanet eden arkadaşının geldiğini söyleyin.” Kız şaşkın baksa da içeri geçti. Birkaç dakika sonra 40’larının sonlarında şık giyimli bir kadın göründü. Zehra, Canan’ı önce tanımadı; sonra gözleri büyüdü. “Sen… gerçekten sen misin?” “Merhaba Zehra,” dedi Canan gergin bir gülümsemeyle. Zehra etrafına bakındı, onları arka bahçeye yönlendirdi. “Seni ölmüş sanıyordum,” dedi alçak sesle. “Gazetenin yakınında arabanın patlamasından sonra…” “O benim arabam değildi,” dedi Canan, gözlerinde acıyla. “Benim kullandığım bir arabaydı ama içinde değildim; beni içinde sandılar.” Zehra dikkatle onu inceledi, sonra Tarık’a baktı. “Bu kim?” “Bir dost,” dedi Canan. “Güvenilir biri.” Zehra’nın ifadesi sertleşti. “Ne istiyorsun benden?” “On yıl boyunca hiç haber vermeden sana emanet ettiğim şey. Hâlâ sende mi?” Zehra iç çekti: “Senin yüzünden başım belaya girdi biliyor musun? O belleği sakladığım için evim arandı, sorgulandım. Bir şey sakladığımı biliyorlardı ama bulamadılar.” “Özür dilerim,” dedi Canan samimi bir pişmanlıkla. “Seni tehlikeye attığımı bilmiyordum.” “Neyse,” dedi Zehra. “Hâlâ duruyor; bulmaları imkânsız bir yerde.” Arka bahçedeki küçük kulübeye gitti; birkaç dakika sonra elinde eskimiş bir flash bellekle döndü. “İşte.” Canan belleği aldı; gözleri minnetle doldu. Tam o sırada bahçede bir hareket oldu; iki adam göründü. Biri Zehra’ya seslendi: “Hanımefendi, biraz konuşabilir miyiz?” Panik yüzündeydi. “Arka kapıdan çıkın,” diye fısıldadı; bahçenin diğer ucundaki küçük kapıyı işaret ederek. “Ben onları oyalarım.”
Tarık, Canan’ın kolunu tuttu; begonvillerin arasından saklanarak arka kapıya yöneldiler. Kapı gıcırdayarak açıldı; dar bir sokakta buldular kendilerini. “Koş!” dedi Tarık; ikisi hızla sokakları geçti, turist kalabalığına karışarak iz bırakmamaya çalıştılar. Sahile vardıklarında kalabalık bir restoranın terasına girdiler; nefes nefese bir masaya oturdular. “Bizi takip ediyorlar,” dedi Canan titreyen bir sesle. “Nasıl buldular?” Tarık etrafı taradı: “Belki de hiç kaybetmediler; belki hep izliyorlardı.” “Zehra…” diye başlayacak oldu, Tarık: “Ona bir şey yapamazlar; çok tanık var.” Garson iki çay aldı. Canan’ın avucunda bellek sıkıca duruyordu—on yılın sırlarıyla dolu küçük bir hazine. “Bunu hemen kontrol etmeliyiz,” dedi Canan. “Burada değil,” dedi Tarık. “Güvenli bir yer lazım.” Telefonunu çıkarıp aradı: “Burak, ben Tarık. Bodrum’dayım; yardımına ihtiyacım var. Evet, acil.”
“Kim o?” diye sordu Canan. “Üniversiteden arkadaşım; burada teknoloji şirketi var. Güvenilir.” Bir saat sonra şehrin dışında modern bir binanın arkasından içeri girdiler. Burak, 30’larının ortasında, gözlüklü, keskin bakışlı bir adamdı. “Ne oldu Tarık? Bu gizlilik neden?” “Sonra anlatırım; şimdi internetsiz, tamamen izole bir bilgisayar lazım.” Üst kattaki laboratuvara çıktılar. “Bu bilgisayar tamamen güvenli; hiçbir ağa bağlı değil.” Canan belleği taktı: onlarca dosya—belgeler, e-tablolar, ses kayıtları. Burak dosyaları taradı: “Bunların çoğu şifreli; kırmak zaman alır.” “Şifreyi biliyorum,” dedi Canan; karmaşık bir parola girdi. Dosyalar açıldı. On yıl önce biriktirdiği tüm kanıtlar önlerinde belirdi. “İşte,” dedi Canan, parlayan gözlerle bir belgeyi işaret ederek. “Adalı’nın imzası; paravan şirketlere para aktarımını onaylıyor. Ve burada müdürüyle yaptığı telefon görüşmesinin kaydı.” Burak şaşkın: “Bunlar çok tehlikeli bilgiler; Adalı’yı tamamen bitirebilir.” “İşte bu yüzden beni susturmaya çalıştılar,” dedi Canan; “ve nişanlımı öldürdüler.” Tarık belgeleri inceledi, sonra Canan’a döndü: “Şimdi bir karar zamanı. Savcılığa gidebiliriz, ama Adalı’nın orada adamları olabilir. Ya da dijital platform fikrini hayata geçiririz.” “Bu, Adalı’nın tüm gücüyle üstümüze gelmesi demek,” dedi Canan düşünceli. Burak araya girdi: “Yardım edebilirim. Güvenli bir platform kurar, belgeleri dünya çapında yayarız.”
Tarık kararan gökyüzüne baktı; bu, hayatının en büyük riski olabilirdi. Ama Canan’ın yüzündeki, on yıldır adaleti bekleyen kadının ifadesine bakınca kararını verdi: “Yapalım. Adalı’yı deşifre edelim.” Burak gece boyunca çalıştı: çoklu sunucularda yedeklenen, anonim erişim sağlayan, Türkiye’deki engellemelere dirençli bir yapı kurdu. Şafak sökerken her şey hazırdı. “Yayınladığımız anda hayatlarımız değişecek,” dedi Canan; ekrandaki ‘Yayınla’ düğmesine bakarken. “Zaten değişti,” dedi Tarık yumuşak ama kararlı bir sesle. “On yıldır kimliksiz yaşıyorsun; belki şimdi gerçek kimliğine dönebilirsin.” Canan derin bir nefes aldı; parmakları titreyerek düğmeye bastı. ‘Gerçek Ses’ adlı platform yayına girdi. Aynı anda Burak’ın hazırladığı otomatik e-postalar Türkiye’nin önde gelen gazetecilerine, aktivistlere ve uluslararası medya kuruluşlarına gitti: “Milletvekili Orhan Adalı’nın liman özelleştirme yolsuzluğunun kanıtları.”
İlk tepkiler üç saat geçmeden geldi. Sosyal medyada Adalı etiketi yükselişe geçti; küçük haber siteleri konuyu yayınladı; öğleden sonra büyük medya kuruluşları hikâyeyi temkinli dille işlemeye başladı. “Bu yeterli değil,” dedi Canan kaygıyla. “Büyük medya çekiniyor; Adalı’nın etkisi çok güçlü.” “Bekleyin,” dedi Burak bildirimlere bakarak. “Platform saatte bir milyon ziyaretçi alıyor; belgeleri insanlar doğrudan okuyor. Gazetecilere ihtiyacımız yok.” Akşam olduğunda Adalı’nın ofisinden ilk açıklama geldi: “İddialar asılsız, belgeler sahte.” Ancak savunma zayıftı; internette yayılan ses kayıtları Adalı’nın kendi sesiydi ve inkâr edilemezdi. Gece yarısı Tarık’ın telefonu çaldı; Ankara’daki güvenilir bir kaynak: “Adalı panikte; ekip kriz toplantısında. İki savcı belgeleri incelemeye başladı.” Sabaha karşı büyük bir TV kanalı Adalı iddialarını ana haber yaptı; diğer kanallar da ardı ardına. Öğleye doğru muhalefet partileri mecliste soruşturma komisyonu talep etti. “İnanılmaz,” dedi Canan; on yıl boyunca kâbusu olan adam herkesin önünde düşüyordu.
Tam o sırada Burak içeri telaşla girdi: “Kötü haber—Adalı’nın adamları ofisimizin yerini tespit etmiş; birkaç siyah araç binayı gözetliyor.” Tarık perdeyi araladı; gerçekten de karşıda siyah bir araç duruyordu. “Buradan çıkmalıyız,” dedi hızla. “Nereye?” Canan’ın sesi gergindi. Tarık bir an düşündü: “İstanbul’a—doğrudan aslanın inine. Adalı’nın bizi en son bekleyeceği yer, kendi bölgesi olacak.” Burak bilgisayarları kapatırken endişeyle sordu: “Platformu kapatmaya çalışırlarsa?” “Artık çok geç,” dedi Canan gözlerinde kararlı ışıkla. “Gerçek bir kez serbest kaldı mı hapsetmek imkânsız.”
Bodrum’dan kaçış planlarını hızla yaptılar; Burak telefonları değiştirip takibi zorlaştırdı. Gece yarısı Burak’ın arkadaşına ait bir balıkçı teknesiyle limandan ayrıldılar. Kaptan, yaşlı ve az konuşan bir adamdı: “Dostların dostu, benim dostumdur.” Tekne, ay ışığının denizde çizdiği gümüş yolu takip etti. Canan tuzlu deniz kokusunu iç çekerek içine çekti; Tarık’a baktı—adamın profili ay ışığında sert hatlarla belirginleşmişti. “Bunu yapmak zorunda değildiniz,” dedi Canan alçak sesle. “Hayatınızı tamamen değiştirdiniz; şirketlerinizi, konumunuzu, her şeyi.” Tarık denize baktı; gözleri uzaklarda. “Belki içimde hep böyle bir anı bekliyordum; sistemin parçası olmaktan, sadece para kazanmaktan yorulmuştum. Hayatımın anlamı olmalıydı.” “Şimdi bir anlamı var mı?” Tarık ona döndü; bakışları buluştu. “Şimdi bir amacı var; bu daha iyi.”
Şafak sökerken Marmaris’e vardılar; oradan Burak’ın ayarladığı eski bir arabayla İstanbul’a yola çıktılar. Radyoda Adalı skandalı hakkında haberler çalıyordu; her saat büyüyor, yeni tanıklar çıkıyor, eski ortaklar konuşuyordu. “Yolsuzluk sisteminin zayıflığı budur,” dedi Tarık; “Herkes kendi çıkarını düşünür.” Yolda üç kez araç değiştirdiler; jandarma noktalarını sorunsuz geçtiler. Akşam, şehrin ışıkları Boğaz’ı bir ışık nehri gibi aydınlatırken Kadıköy arka sokaklarında küçük bir daireye geldiler. “Üniversite yıllarımda kullandım,” diye açıkladı Tarık. “Hiçbir kayıtta yok; aileden kalan eski bir mülk.” Daire küçük ama temizdi; minimal mobilya, eski kitaplar, birkaç antika; pencerelerden İstanbul’un silueti görünüyordu. “İstanbul’u özlemişsiniz,” dedi Canan; Tarık’ın gözlerindeki özlemi fark ederek. “Bu şehirde doğdum, büyüdüm,” dedi Tarık; pencereyi açınca serin rüzgâr, martı sesleri ve vapur düdükleri içeri doldu. “Ne kadar kaçsak da köklerimiz çağırır.”
“Yarın ne yapacağız?” “Yayını sürdüreceğiz; Adalı’nın düşüşünü tamamlayacağız.” Sabah kapıya sert vuruşlar uyandırdı; Canan’ın yüzündeki korku, yıllarca süren kaçışın içgüdüsel tepkisi olarak belirdi. Tarık sessiz ol işareti yaptı; gözetleme deliğinden baktı: “Serdar!” Kapıyı açtı; içeri giren 40’larında, keskin bakışlı, atletik bir adamdı; mütevazı ceket ve kot pantolonla, duruşundaki disiplin askeri geçmişini ele veriyordu. “İçeri girmem güvenli mi?” “Evet.” “Can, bu Serdar—özel kuvvetlerde binbaşıydı; şimdi özel güvenlik işlerinde.” Serdar başıyla selamladı: “Hikâyenizi dinledim; cesurca bir iş yaptınız. Haberler?” Tarık eski televizyonu açtı; “Adalı’nın düşüşü çığ gibi,” dedi Serdar; tabletini masaya koydu. “Savcılık resmen soruşturma başlattı; Adalı’nın üç yakın adamı gözaltında. En ilginç kısmı…” Duraksadı; etkiyi artırmak için. “Eski nişanlınız Selin dün gece Adalı’nın evinde görüldü.” Tarık’ın yüzü kasıldı; şaşkınlık ve ihanet gizlenemezdi. “Selin mi? Emin misin?” “Kesin,” dedi Serdar; güvenlik kamerası fotoğrafını gösterdi. “Saat 23:40’ta Nişantaşı’ndaki eve giriyor; çıkış görüntüsü yok.”
Canan, Tarık’ın yüzündeki acıyı gördü; bu adam kendisi için tüm hayatını riske atmıştı, şimdi en yakınının ihanetiyle yüzleşiyordu. “Demek beni zehirleyecek olan oydu,” dedi Tarık pencereden bakarken. “Muhtemelen,” dedi Serdar. “Liman projesi Adalı’nın yıllardır beklediği fırsat; sen olmasan ihale onun kontrolündeki şirkete gidecekti.” Televizyonda Adalı’nın Ankara ofisinin arandığı, savcıların kutular dolusu belge götürdüğü gösteriliyordu; muhabirler yeni gelişmeleri aktarıyordu—bir siyasi depremin ortasındaydılar. “Durum iyi görünüyor,” dedi Canan; “Adalı düşüyor.” Serdar başını iki yana salladı: “Böyle adamlar kolay düşmez; yaralı hayvan en tehlikelisidir.” Tam o sırada Tarık’ın yeni telefonu çaldı; Burak telaşlı: “Platform siber saldırı altında; güvenlik duvarlarımızı zorluyorlar. Bu profesyonel iş. Ne kadar zamanımız var bilmiyorum. Bir de—Canan’ın gerçek kimliğini bulduklarını düşünüyorum; internette biri eski fotoğraflarını ve adını arıyor.”
Tarık, Canan’a baktı; gözlerindeki korku, on yıl önceki travmanın hâlâ taze olduğunu gösteriyordu. “Hazırlanın,” dedi Serdar; silahını kontrol ederken. “Buraya geleceklerdir. Çıkmamız gerek. Telefonunuzu kullandılar; konumla sizi bulacaklar.” “Nereye?” Canan, telaşla birkaç parça kıyafetini çantasına koyarken. “Benim bir yerim var: Çatalca tarafında eski bir çiftlik evi. Kimse benimle ilişkilendiremez.” Tarık dizüstü bilgisayarı ve flash belleği güvenli bir çantaya koydu: “Adalı’ya karşı tüm belgeler burada; kaybedersek her şey biter.” On dakika içinde hazırdılar; Serdar arka çıkıştan dar merdivenlerle bodruma, oradan arka sokağa yönlendirdi. Köşede eski bir minibüs bekliyordu. “Buna mı bineceğiz?” diye sordu Tarık şüpheli bir bakışla. “Kimse bir iş adamının böyle bir araçta olacağını düşünmez; en iyi kamuflaj, en beklenmedik olandır,” dedi Serdar.
Şehirden çıkarken trafik seyreldi; Trakya’nın geniş tarlalarına doğru ilerlediler. Minibüsteki sessizlik gerginliği artırıyordu. “Bana gerçek adını hiç söylemedin,” dedi Tarık aniden. Canan uzun süre pencereden baktı; sonunda, “Aslı,” dedi. “Adım Aslı Demirtaş’tı. Karadeniz’in küçük bir kasabasında doğdum. Babam öğretmendi. Annem genç yaşta öldü.” “Üzgünüm,” dedi Tarık. “Ailenle hâlâ iletişimin var mı?” Aslı başını iki yana salladı: “Ben ortadan kaybolduğumda babam kalp krizi geçirdi; kurtulamadı. Kardeşim yok. Geriye dayım kalmıştı; o da iki yıl önce öldü. Aslı öldüğünde geriye kimse kalmadı.”
Minibüs, dar bir toprak yola saptı; yolun iki yanındaki çamlar güneş ışığını kesiyor, yeşil bir tünel oluşturuyordu. Yarım saat sonra yüksek ağaçların arasına saklanmış eski bir taş evin önünde durdular; uzaktan görünmesi neredeyse imkânsızdı. “Burası,” dedi Serdar; “Dışarıdan eski görünüyor ama içerisi farklı.” Kapıyı açtığında Tarık ve Aslı şaşkınlıkla içeri baktı: içerisi modern teknolojiyle donatılmıştı—bilgisayar ekranları, güvenlik sistemleri, uydu bağlantıları; tam bir operasyon merkezi. “Geçmişte burayı hangi amaçla kullandığını sormayacağım,” dedi Tarık. Serdar hafifçe gülümsedi: “Daha iyi.” Aslı hızla bilgisayarlardan birine oturdu: “Buradan platforma erişebilir miyiz?” “Evet; güvenli bir bağlantımız var.” Aslı durumu kontrol etti: “Burak haklı; siber saldırı sürüyor, ama şimdilik dayanıyoruz. İnsanlar belgeye hâlâ erişiyor.” Tarık köşedeki küçük televizyonu açtı; tüm kanallarda Adalı skandalı vardı. Bir kanalda, bir zamanlar Adalı’nın yakın çalışma arkadaşı olan bir adam konuşuyor; yolsuzluk ağını detaylandırıyordu. “İşe yarıyor,” dedi Tarık; “Sistem içerden çöküyor.”
Tam o anda güvenlik alarmı çaldı. Serdar monitörlere koştı: “Biri arazinin sınırından geçti. Muhtemelen yerel bir avcıdır ama emin olalım.” Silahını alıp kapıya yöneldi: “Siz içeride kalın; ben bakacağım.” Kapı kapandı; dakikalar geçti, Serdar’dan ses yoktu. “Bir şey yanlış,” diye mırıldandı Aslı. Pencereden dışarı bakarken endişesi arttı. Tarık kameraları kontrol etmeye çalıştı; dış sensörler yanıt vermiyordu. “Birisi sistemi kurcalamış olmalı.” “Silah var mı?” diye sordu Aslı. Tarık bir dolabın arkasındaki gizli paneli açtı; küçük bir tabanca çıktı. “Serdar yerini göstermişti.” “Kullanmayı biliyor musun?” “Babam, her yaz beni köye gönderirdi; dayım öğretti. Çok iyi değilim ama yeterli.” Dışarıdan ormandan hafif çatırdama geldi; Tarık ışıkları kapattı, perdeyi araladı—ağaçlar arasında hareketli gölgeler; sayıları belirsiz. “Telefon çekmiyor,” dedi Aslı; “Sinyali kesmişler.” “Arka kapıdan çıkmalıyız,” dedi Tarık sakin kalarak. “Serdar acil durum tüneli olduğunu söylemişti.” Kiler bölümüne gittiler; eski bir şarap rafını çekince dar bir geçit belirdi. “Buradan,” dedi Tarık; fenerle tüneli aydınlatarak.
Tünel rutubetli ve dardı; duvarlardan su sızıyor, küçük birikintiler oluşmuştu. İlerledikçe yukarıdan ayak sesleri ve bağrışmalar duyuldu; ev basılmıştı. “Geldikleri yolu biliyorlar,” diye fısıldadı Aslı. “Birisi onlara anlattı.” “Serdar mı?” Aslı duraksadı: “Sanmıyorum; onlar için çalışıyor olsaydı bizi çoktan teslim ederdi.” Sonunda paslı bir demir kapıya ulaştılar; Tarık zorla açtı ve kendilerini ormanın derinliklerinde buldular. Yağmur çiselemeye başlamıştı; ince damlalar yapraklardan süzülüyordu. “Nereye?” diye sordu Aslı endişeyle. Tarık düşündü: “Batıya; buralarda bir köy olmalı. Oradan yardım isteyebiliriz.” Çalılar ve dallar ayaklarının altında çıtırdıyordu. Tam mesafe aldıklarını düşündükleri anda arkadan köpek havlamaları duyuldu. “Köpekler,” dedi Aslı nefes nefese. “Kokumuzdan takip ediyorlar.” Tırmanabilecekleri bir tepe aradılar; köpekler yaklaşırken küçük bir dere buldular. “Suya gir,” dedi Tarık; “Kokumuzu kaybederler.” Buz gibi suda ilerlediler; dere onları bir açıklığa çıkardı. Uzakta küçük bir köyün ışıkları görünüyordu. Tam ormanın sınırına vardıklarında arkadan bir ses: “Durun!” Döndüklerinde Serdar’ı gördüler; yüzü kanlar içindeydi, kolu garip bir açıyla sarkıyordu. “Gidin!” diye zorlanarak söyledi. “Ben onları oyalarım. Köye varınca Hüseyin’i bulun; adımı söyleyin, yardım eder.” “Seni bırakamayız,” dedi Tarık; yaklaşınca Serdar silahını tutmakta zorlanıyordu: “Tartışma! Yapman gerekeni yap—Adalı’yı durdur. Bu birkaç kişiden büyük.” Tarık bir an duraksadı; sonra Aslı’nın elini tutup köye koştu. Arkalarında Serdar ormana dönüp takipçileri beklemek üzere pozisyon aldı.
Köye vardıklarında nefes nefeseydi. Köy kahvesinin önünde yaşlı bir adam ayakta duruyordu. “Hüseyin’i arıyoruz; Serdar gönderdi bizi.” Adamın gözleri parladı; içeri işaret etti. Ocağın başındaki yaşlı adam, Hüseyin’di; bir zamanlar öğretmen olduğunu söyledi; ancak keskin bakışları daha fazlasını anlatıyordu. Arka odaya götürdü; kuru giysiler ve sıcak çay verdi. “Serdar’ı çocukluğundan beri tanırım,” dedi çayını karıştırırken. “Babası en yakın arkadaşımdı. O çocuk her zaman vatan için yaşadı.” “Nerede şimdi?” Tarık ormanda olanları anlattı; Hüseyin’in yüzü karardı. “Onların kim olduğunu biliyor musunuz?” “Adalı’nın adamları,” dedi Aslı titreyerek. “Bizi susturmak istiyorlar.” Hüseyin başını salladı: “Gerçeği ortaya çıkarma cesaretiniz için tebrik ederim. Ama tehlikedesiniz; köy küçük, yabancılar fark edilir.” “Ne yapabiliriz?” “Size Mustafa’yı göndereceğim; güvenli bir yere götürecek.”
Yarım saat sonra içeri orta yaşlı, sağlam yapılı bir adam girdi. “Ben Mustafa,” dedi elini uzatarak. “Hüseyin amca sizinle ilgilenmemi istedi.” “Serdar’dan haber?” Mustafa ciddileşti: “Ormanda silah sesleri duyduk; köylüler araştırmaya gitti ama henüz bir şey yok.” “Nereye gideceğiz?” “Dağdaki eski maden kampı; kullanılmıyor ama sağlam. Orada güvende olursunuz; üstelik uydu internet var.” Aslı’nın gözleri parladı: “İnternet mi? Platformu kontrol ederiz.” Gece yarısı Mustafa’nın eski traktörüyle köyden ayrıldılar. Dağ yolları çamurlu; traktör zorlanarak ilerliyordu; karanlık orman ve arada bir görünen yabani gözler… İki saat sonra yamaca kurulu küçük baraka kompleksine ulaştılar. Ana binanın kapısı açıldı; içerisi soğuk ama kuruydu; eski metal ranzalar ve birkaç sandalye dışında boş. “Jeneratör çalışır,” dedi Mustafa; “Uydu çanağı çatıda; şifre masada.” Tarık minnetle baktı: “Neden yardım ediyorsunuz? Risk alıyorsunuz.” Mustafa pencereden karanlık ormana baktı: “Bir zamanlar gazeteci olmak istemiştim; gerçeği yazmak… Baskılar, korkular yüzünden vazgeçtim. Siz benim yapamadığımı yapıyorsunuz.”
Aslı dizüstünü açtı; interneti kontrol etti. “Çalışıyor; platforma erişiyorum.” Ekranda ‘Gerçek Ses’in ziyaretçi sayısı: üç milyon ve artıyor. “İşliyor,” dedi Aslı; gözleri yaşardı. “İnsanlar görüyor; Adalı’nın suçları herkesin gözü önünde.” Tam o anda Aslı’nın telefonu titredi: Burak’tan mesaj. “Serdar hastanede,” diye okudu rahatlayarak; “yaralı ama hayatta; köylüler bulmuş.” Tarık derin nefes aldı: “Çok şükür.” “Ve bir şey daha,” dedi Aslı devam ederek: “Adalı’nın konutunda polis arama başlatmış; savcılık doğrudan tutuklama emri çıkarmış.” Mustafa gülümsedi: “Demek başardınız.” “Henüz değil,” dedi Tarık ciddiyetle. “Adalı gibi adamlar son nefese kadar savaşır; çevresinde hâlâ sadık olanlar var.” Aslı bilgisayara döndü: “O zaman biz de savaşmaya devam edeceğiz. Tüm belgeleri—son kırıntısına kadar—yayınlayacağız.” Dışarıda şafak söküyordu; yeni günün ilk ışıkları dağın zirvesini aydınlatıyordu. Uzun bir gecenin ardından umut ışığı belirmişti.
Dağdaki sığınakta üçüncü günün sabahında beklenmedik bir telefon geldi; arayan İlker’di, sesi heyecanlı: “Patron, her şey değişiyor. Adalı gözaltında; tüm kanallar bunu konuşuyor. Ve—Selin de tutuklandı. Görüşmelerde, Adalı’nın talimatıyla size zehirli içeceği vermeye çalıştığını itiraf etmiş.” Tarık uzak ormana baktı; içinde karmaşık duygular vardı—ihanet, acı ve aynı zamanda bir özgürleşme. “Teşekkürler, İlker,” dedi sakinlikle. Aslı masada son haberleri inceliyordu: “İnsanlar bizimle konuşmak istiyor; gazeteciler, televizyonlar… Herkes bizim tarafımızı duymak istiyor.” Tarık düşündü: “Belki artık saklanmayı bırakmalıyız; hikâyemizi doğrudan anlatmanın zamanı.” Mustafa’nın yardımıyla ertesi gün İstanbul’a döndüler; Tarık’ın avukatı Levent’te bir otel salonunda basın toplantısı düzenledi. Salon hıncahınç doluydu; gazeteciler, kameramanlar, canlı yayın araçları—Adalı skandalı ülkenin en büyük haberi olmuştu. Flaşlar patlarken Tarık, klasik kesim koyu mavi takımında kendinden emin görünüyordu; yakından bakanlar göz altındaki yorgunluğu fark edebilirdi. Yanında Aslı, sade beyaz gömlek ve siyah pantolonla sahnenin diğer ucunda duruyordu; on yıl gölgelerde yaşayan biri için bu kadar kamera korkutucuydu.
Tarık konuşmaya başladı; sesi sakin ve netti: “Birkaç hafta önce hayatım bir otel kahvaltısında değişti. Tanımadığım bir temizlik görevlisi—bugün yanımda duran Aslı—hayatımı kurtardı. O basit iyilik, bugün burada durmamıza yol açan olaylar zincirini başlattı.” Ardından Aslı mikrofona yaklaştı; ellerindeki hafif titreme iç gerilimini ele veriyordu ama sesi güçlüydü: “On yıl önce genç bir gazeteci olarak büyük bir yolsuzluk hikâyesinin peşine düştüm. Milletvekili Orhan Adalı’nın Karadeniz limanlarının özelleştirilmesindeki rolünü araştırıyordum. Bulduğum şey, milyonlarca liranın kaybolduğu karmaşık bir yolsuzluk ağıydı.” Aslı, yaşadığı korkuları, kimliğinin nasıl silindiğini, nişanlısının ölümünü anlatırken salon sessizliğe gömüldü—gazeteciler not almaktan çok dinliyordu; Türkiye’de nadir duyulan türden bir hikâyeydi bu: çıplak, acı ve gerçek. “Bir daha ortaya çıkmayı hiç düşündünüz mü?” diye sordu bir muhabir. Aslı başını iki yana salladı; uzun süre korktuğunu söyledi, sonra Tarık’a baktı: “Birisi bana, bazen doğru olanı yapmanın, güvende olmanın ötesinde bir değeri olduğunu hatırlattı.”
Sonunda bir televizyon muhabiri sordu: “Adalı’nın hâlâ güçlü destekçileri var; misillemeden korkmuyor musunuz?” Tarık Aslı’nın yanına gelip destek verdi: “Artık korkuyla yaşamayı bırakma zamanı. Gerçek en iyi kalkanımızdır; ve şimdi gerçeği tüm Türkiye biliyor.” Haftalar sonra Adalı davası, Türkiye’nin en büyük yolsuzluk skandallarından biri olarak tarihe geçti. Savcılık soruşturması genişledi; Adalı’nın ağına dahil onlarca kişi gözaltına alındı; birçoğu itirafçı oldu, sistem içeriden çöktü.
Tarık, İzmir yakınlarında Çeşme’de satın aldığı küçük bir çiftlik evine yerleşti. Evin geniş bahçesinden deniz görünüyordu; sabahları ılık Ege rüzgârı pencerelerden içeri doluyordu. Şirketlerinin çoğunu sattı; kalan varlıklarını ‘Gerçek Ses Vakfı’na bağışladı—araştırmacı gazeteciliği ve yolsuzlukla mücadeleyi destekleyen yeni bir kuruluş. Aslı vakfın başına geçti; kimliği resmen geri verildi—artık Aslı Demirtaş olarak yaşıyordu. Ancak on yıllık kaçış derin izler bırakmıştı; geceleri hâlâ kabuslarla uyanıyor, en ufak seste irkiliyordu.
Bir cumartesi sabahı Aslı zeytinliklerde yürürken Tarık kahvaltı hazırladı: küçük masada Türk kahvesi, ev yapımı reçeller, zeytinler, bahçeden taze domates ve salatalık… “Bugün nasıl hissediyorsun?” diye sordu Tarık. Aslı derin bir nefes aldı, temiz deniz havasını ciğerlerine çekti: “Her geçen gün daha iyi. Adalı’nın temyiz duruşması gelecek hafta.” Tarık kahvesini karıştırdı: “Avukat, temyizin reddedileceğini söylüyor.” “Bu gerçekten bitti mi?” Aslı, gözlerindeki şüpheyi gizleyemedi. “Bitti,” dedi Tarık; elini onun eline koyarak. “Adalı hapiste ve orada kalacak. Selin itirafçı oldu; sistem çöktü.”
O gün öğleden sonra Serdar ziyarete geldi; kolu alçıda ama iyileşiyordu. Yanında Burak ve Hüseyin de vardı. Serdar Aslı’ya bir zarf uzattı: “Bu senin için. Nişanlının dosyasını emniyet kayıtlarından aldım. Otopsi raporu, trafik kazası değil, cinayet olduğunu açıkça yazıyor. Adalı’nın emriyle yapıldığını itiraf eden iki kişi var—ona karşı dava açılacak.” Aslı zarfı titreyen ellerle aldı; on yıl beklediği kapanıştı bu: nişanlısının öldürüldüğünün, benliğinin paranoyak olmadığına dair resmi kanıt. “Teşekkür ederim,” dedi; gözleri yaşlarla doldu.
Akşam beşi, bahçede kuru odunlarla yakılan ateşin etrafında oturdular; gökyüzünde yıldızlar parlıyor, uzaktan denizin hafif dalgaları duyuluyordu. Serdar eski asker hikâyelerini anlatıyor; Burak teknoloji dünyasından yeni gelişmeleri paylaşıyor; Hüseyin köydeki günlük hayatı renkli tasvir ediyordu. Tarık, Aslı’nın yanında oturmuş, anın basit güzelliğinin tadını çıkarıyordu. “İnanamıyorum,” dedi sessizce. “Birkaç hafta önce hayatımızdan korkuyorduk; şimdi buradayız, güvendeyiz, dostlarımızla.” Aslı başını onun omzuna yasladı: “Belki hayat böyledir: karanlık anlar ve aydınlık anlar. Şimdi bizim aydınlık zamanımız.”
Gece ilerledikçe arkadaşları birer birer ayrıldı; Tarık ve Aslı yalnız kaldılar. Bahçedeki küçük banka oturdular; önlerinde Ege’nin sonsuz mavisi uzanıyordu; ay ışığı su üzerinde gümüş bir patika çiziyordu. “Ne yapacaksın şimdi?” diye sordu Tarık. “Vakfı sürdürecek misin?” Aslı düşünceli başını salladı: “Evet; ama sadece o değil. Bir kitap yazmak istiyorum—tüm hikâyeyi: Adalı’yı, yolsuzlukları, kaçış yıllarımı ve seni. İnsanların bilmesi gereken bir hikâye.” Tarık gülümsedi: “Sanırım benim de yeni bir başlangıca ihtiyacım var; belki vakfa daha fazla zaman ayırırım.” İkisi de biliyordu: yol hâlâ zorluklarla doluydu. Ancak artık yalnız değillerdi ve en önemlisi, karanlıktan çıkıp aydınlığa kavuşmuşlardı. Gerçek en sonunda kazanmıştı.
News
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
End of content
No more pages to load






