
Ekim ayının hüzünlü bir akşamüstüydü. Gökyüzü, Bursa’nın üstüne bin bir ton griyle ağır ağır çökmüş, erken gelen karanlık sanki Nurcan Hanım’ın kalbindeki melankoliyi aynalamıştı. Bereket Market’in otomatik kapılarının önünde kısa bir an durdu. Bu yer, yetmiş iki yıllık ömrünün en değerli emeğiydi; şimdi ise yalnızca dışarıdan seyredebildiği, uzak bir hatıraya dönüşmüştü. Kırlaşmış saçlarını sıkıca topladı, eskimiş lacivert yün hırkasını omuzlarına sardı. İçeri adım attığında, taze ekmek, baharat ve temizlik malzemelerinin karışan kokusu burnuna çarpıp kalbinde eski günlerin sızısını uyandırdı. Kasada oturan genç kızın mekanik “Hoş geldiniz”i, onu tanımamanın tuhaf rahatlığını getirdi. Alışveriş arabasının tutamağını kavradığında elleri titredi. Zamanında merhum eşi Tahsin’le birlikte kurdukları, her köşesine alın teri döktükleri bu yerin yabancısı gibi hissetti.
Raflar boyunca ağır adımlarla yürürken, her köşe ona bir hikâye fısıldıyordu: bakliyat reyonunda ilk açılış gecesi sabaha kadar süren hazırlıklar; mevsimlik meyve standının yanında oğlu Rıfat’ın ilk adımları; kasaların başında kızı Canan’ın ilk müşterilere gülümsemesi… Oysa yıllar önce ekonomik krizin gölgesinde, Rıfat’ın ısrarıyla hisseler büyük bir perakende zincirine devredilmişti. “Dinlen artık, anne,” demişti oğlu. O gün imzayı atarken kalbi paramparça olmuştu ama belli etmemişti.
Artık başka bir düzen vardı. Emre Bey adındaki yeni müdür, cam ofisinden mağazayı soğuk bir gözle izliyor, insanları rakamlar gibi görüyordu. Koyu gri takım elbisesinin içinde sert, hesapçı; emri altında çalışanlara yönelik otoritesini korkuyla kurmayı yeğliyordu. Bereket Market, Nurcan Hanım’ın hatırladığı o sıcak, şefkatli, “aile” yeri olmaktan çıkmış, soğuk bir verimlilik makinesine dönüşmüştü.
Nurcan Hanım meyve reyonunda bir elmayı eline aldı; kabuğundaki hafif buruşukluk, tazeliğini yitirdiğini derhal ele veriyordu. Rafları tek tek kontrol etti; çoğu aynıydı: tatsız, solgun, tazelikten uzak. İçindeki eski alışkanlık, “Müşteri hakkı tazedir,” diyen vicdanı onu harekete zorladı. Yanında portakal düzenleyen genç çalışana, yaka kartında yazdığı adıyla Gülşen’e yaklaşarak nazikçe durumu anlattı. Gülşen birden irkildi, gözleri telaşla müdürün ofisine kaydı, kekeleye kekeleye Emre Bey’e söyleyeceğini belirtti.
Emre bu sahneyi cam ofisten görmüştü. “Yine o yaşlı kadın…” diye homurdandı. Ağır adımlarla yanlarına geldi. Nurcan Hanım, sakince, elmaların taze olmadığını, depodan çıkışın gecikmiş olabileceğini söyledi. Emre, sesini yükselterek, çevredeki müşterilerin dikkatini çekecek kadar sertleşti: “Her gün gelip sorun çıkaracak başka işiniz yok mu?” Sözleri gittikçe acılaştı. “Burası profesyonellerin yönettiği bir işletme. Ne aldığını bile bilmeyen, can sıkmak için gelen insanlarla uğraşacak vaktimiz yok.”
Nurcan Hanım’ın gözleri doldu; ömründe böyle aşağılanmamıştı. “Müşterilerin yaşı, mesleği, durumu ne olursa olsun herkes saygı görmeyi hak eder,” dedi titreyen sesiyle; “Bu market böyle kuruldu.” Emre daha da sertleşti: “Beğenmiyorsanız başka yere gidin.”
Tam o sırada sebze reyonunun karşısından, üzerinde “Rüstem Kaya – Bölge Müdürü” yazan isim kartıyla genç bir adam geldi. “Ne oluyor burada?” diye sordu. Emre olayı küçümsemeye çalıştı, “Küçük bir yanlış anlaşılma…” dedi. Rüstem’in bakışı, Nurcan Hanım’ın ıslanan gözlerine ilişince ciddileşti. Nurcan Hanım onurunu koruyarak “Sorun yok,” dedi ve titreyen bacaklarla çıkışa yöneldi.
Ardından kapılar kapanırken şehrin uğultusu içine aktı; gözyaşları artık tutamayacağı bir sel gibi yüzünden süzülüyordu. “Tahsinim, iyi ki görmedin…” diye fısıldadı.
Market tarafında Rüstem, Emre’yi ofise çağırıp masaya şiddetle vurdu: “Bir müşteriyle, hem de yaşlı bir kadınla nasıl böyle konuşursun?” Emre savundu kendini: “Her gün gelip her şeye karışıyor!” Rüstem’in sesi alçaldı: “O ‘huysuz müşteri’ var ya… Nurcan Karadeniz. Bu marketin kurucusunun eşi, sahibin annesi.” Emre’nin yüzünden renk çekildi. “Bilmiyordum…” diye inledi. Rüstem sertti: “Bilmemek mazeret değil. Üst yönetime rapor edeceğim. Rıfat Bey de olacak.”
Nurcan Hanım o akşam evine döndüğünde, duvarlardaki gülümseyen fotoğraflar, mutlu günlerin sessiz tanıklarıydı. Oğlu Rıfat aradı: “Anne, iyi misin? Rüstem bahsetti.” Nurcan Hanım’ın sesi beklenmedik bir kararlılıkla güçlendi: “Hayır, bu işi ben halledeceğim.” Gardırobun dibindeki eski bir çekmeceden yıllanmış bir zarf çıkardı: Bereket Market’in ilk mağazasının tapusu. “İşe yarayacak,” diye mırıldandı.
Ertesi sabah merkez ofiste üst yönetim toplandığında Emre, masanın en uzak köşesinde büzülmüş haldeydi. Kapı açıldı, şık lacivert takımıyla Nurcan Hanım içeri girdi. Sesi berrak ve sakindi: “Dün Bursa şubesinde yaşadığım talihsiz olay hakkında konuşmak için buradayım. Ama amacım cezalandırmak değil; bir hatırlatma yapmak: Bu market saygı üzerine kuruldu. Saygı yoksa işletmenin ruhu da yok olur.”
Masaya bir zarf bıraktı: “Bu, ilk mağazamızın tapusu. Hâlâ benim üzerime. Genç adam,” dedi Emre’ye dönüp, “Seni kovmayacağım. Sana bir teklifim var: Üç ay boyunca Bursa’da temizlik görevlisi olarak çalışacaksın. Müdürlük maaşın sürer, ama pozisyonun değişir. Tuvaletleri temizleyecek, yerleri silecek, çöpleri boşaltacak ve herkese gülümseyeceksin.”
Oda buz kesti. Emre’nin gururu son çırpınışını verdi: “Beni kovsanız daha iyi!” Nurcan Hanım’ın bakışı sarsılmazdı: “Kabul etmezsen bu olay referanslarına girer.” Emre’nin zihninde oğlu Kaan, eşi Serap, hasta kayınvalide; taşınması imkânsız bir hayat. Gözlerini kapadı, yutkundu: “Kabul ediyorum.”
Emre için aşağıdan başlayan bir yolculuk böylece başladı. Ertesi sabah personel girişinde onu, temizlik ekibinin sorumlusu, omuzları çökmemiş, yüzünde yılların sertliğini yumuşatan çizgiler taşıyan Ferhat Usta karşıladı. Tulumu giydi, kovayı kaldırdı; ilk görev: müşteri tuvaletleri. Mide bulantısı, yanaklarında utancın yangını, tam o sırada kapı açıldı: Spor salonundan tanıdığı Orhan’la göz göze geldi. “Şirket politikası… bir nevi staj,” diye kekelerken Orhan’ın dudaklarındaki küçümseyici tebessüm ciğerini yaktı. O an anladı: Artık en dipteydi; her şey görünür olacaktı.
Öğle arasında personel kafeteryasında herkes ondan uzak durdu. Yalnız bir masaya çökerken, kasiyer Handan, sessiz ve çekingen bir nezaketle “Yanınıza oturabilir miyim?” dedi. “Dün Gülşen’i azarlamıştınız,” diye hatırlattı, “Annesi hasta, bu işe çok ihtiyacı var.” Emre’nin başı önüne düştü: “Bilmiyordum… Özür dilerim.” Handan’ın sesinde suçlama yoktu, sadece hakikatin sertliği: “Hiçbirimizin hikâyesini bilmiyorsunuz. Biz sizin için sadece rakamlarız.”
Gün sonunda depoya girdiğinde, onu, nasırlı elleri, geniş omuzları ve göz kenarında gülüş çizgileriyle Halil karşıladı: “Ben Halil. Yirmi sekiz yıldır buradayım. Gel, bugün çöpleri birlikte yıkayalım.” Halil’in öğretecekleri vardı: Konteyneri doğru açıyla çekmek, hangi yüzeye hangi dezenfektanı kullanmak, gün akışına göre temizlik planlaması… Emre ilk kez “basit” sandığı işin ardındaki sistemi gördü. Çayın buharı arasında Halil söyledi: “Tahsin Bey derdi ki: ‘Hiçbir iş diğerinden daha az önemli değildir. Her işin onuru vardır; sen ona onur ver.’” Emre’nin yıllardır ördüğü kibir duvarına bu cümlelerin çarpıp çatladığını hissetti.
Günler birbirini kovaladı. Sırt ağrısı, kimyasalların yakıcı kokusu, su toplamış eller… Ama utanç yavaş yavaş yerini anlayışa, sonra da ince bir saygıya bıraktı. Çalışanlar önce fısıldaştı, sonra baktılar; Eski müdür, en zor işleri ses etmeden yapıyor, bazen kendi işi olmayan yerde bile müşteri için doğru olanı yapmaya çalışıyordu. Bir gün kasalarda çıkan fiyat tartışmasında Emre, yılların inadını yutup “Afişte yazan fiyat geçerli olmalı; bu bizim hatamız,” dedi. Gülşen’in gözleri şaşkınlıkla doldu, ilk kez Emre’de başka birini gördü.
Rüstem, bu değişimi pek hoş karşılamıyordu. Emre’ye “Senin görevin temizlik; başka işlere karışma,” dediğinde, Emre içten bir sükûnetle başını eğdi; içindeki ses ise Tahsin’in felsefesini fısıldıyordu: “Her seviyede sorumluluk, her detayda özen.”
İkinci haftanın bir sabahı, meyve-sebze hazırlık alanında yılların kiri temizlenirken, tezgâhların altındaki çürümüş sebze artıkları, Emre’nin midesini burkarken zihninde bir düşünce filizlendi: Gerçek kalite, müşterinin görmediği yerde başlar. Halil gülümsedi, hafızasının bir sayfasını açar gibi: “Her ay Tahsin Bey tezgâhları bizzat yerinden oynatır, altını temizlerdi. ‘Müşteri görmese bile biz biliyoruz, o yeter,’ derdi.”
Ve bir gün, Nurcan Hanım markete yine geldi. Emre bu kez ona yaklaşırken dizlerinde titremenin yerini saygı dolu bir heyecan almıştı. Kadın elmalara baktı, memnuniyetle başını salladı. Emre dürüstçe, iki ayda gördüklerini anlattı: ihmal edilen temizlik protokolleri, korkunun gölgelediği inisiyatif, ucuz malzemenin gizli maliyeti… “Peki sen olsan?” diye sordu Nurcan. Emre nefesini tuttu: “Kısa vadede maliyet artsa da Tahsin Bey’in prensiplerine dönerdim: her detayda kalite, her çalışana saygı; uzun vadede sadakat, marka değeri, bağlılık kazandırır.”
Rüstem yaklaşıp huzursuzlanırken, Nurcan Hanım’ın sesi keskinleşti: “O, bir zamanlar müdürdü. Ve görüyorum ki bu iki ay ona bir müdürün görmesi gereken şeyi göstermiş.” Ardından Emre’yi, yönetim katındaki bir fotoğrafın önüne götürdü: Tahsin ve yanında genç bir adam—Halil. Emre’nin nefesi kesildi: “Halil…” Nurcan Hanım gülümsedi: “Tahsinin sağ koluydu. Gösterişten uzak durdu, yıllar içinde her işi yaptı; en son temizlik ekibini seçti. Çünkü işin unvanı değil, kalitesi önemlidir; temizlik, saygının başlangıcıdır.”
Emre, ertesi gün Halil’e bu fotoğrafı sorduğunda, yaşlı adam pencere önündeki çınarlara bakarak konuştu: “Yeni yönetimler büyümeyi her şeyin önüne koydu. Ben ayrılmadım; burası benim evladım gibi. Tahsin derdi ki temizlik, müşteriye, ürüne, kendine saygıdır.” Emre’nin yıllar boyu peşinden koştuğu unvan ve statülerin geçiciliği, Halil’in sözlerinde bir bir sönüyor, yerini kalıcı bir öz’e bırakıyordu.
Bir öğle arasında, yıllar sonra kardeşi Mustafa ile beklenmedik karşılaşma, Emre’nin içindeki değişimi derinleştirdi. Çay bahçesinde, geçmişin fırtınalı kavgasını aşan bir sessizlikten sonra Emre, üç ayın hikâyesini anlattı. Mustafa yargılamadı. “Hiçbir zaman geç değil,” dedi yalnızca. Bir de teklif sundu: düşük gelirli ailelere yönelik sosyal konut projesinde ortaklık. “Ne olursan ol, bu teklif geçerli; çünkü gerçekten değiştiğini görüyorum.” Emre’nin gözleri ıslandı. İlk kez “yeterince”nin erdemini anlıyordu.
Üç ay dolarken, Rıfat Karadeniz kararını verdi. Emre, yönetim ofisine çağrıldığında, yanında Nurcan Hanım vardı. Rıfat’ın sesi netti: “Cezanın seni katılaştırmasından korktum. Ama raporlar, gözlemlerimiz ve çalışanların sözleri, yanıldığımı gösteriyor.” Nurcan Hanım’ın gözlerinde sıcak bir parıltı vardı: “Müşteri memnuniyeti anketlerinde adın geçiyor; ‘Temizlikçi Emre’nin kibarlığı’ diye notlar var.”
Rıfat devam etti: “Sana yeni bir pozisyon teklif ediyorum: Personel Eğitim Müdürü. Deneyimini yeni nesle öğreteceksin; işe alım, gelişim programları, müşteri memnuniyeti ve kalite standartları eğitimleri.” Emre’nin boğazı düğümlendi. “Teşekkür ederim. Bu güveni hak etmek için elimden geleni yapacağım.” Rıfat’ın bakışı keskinleşti: “Eski haline dönersen, ikinci şans yok.” Emre başını kaldırdı: “Eski Emre yok artık.”
Altı ay sonra, Bereket Market’te rüzgâr dönmüştü. Sabahları çalışanların içten gülümsemesi Emre’yi karşılıyor, kasiyer Gülşen artık kasa şefiydi; özgüvenle yeni personeli yetiştiriyordu. Emre, temizliğin görünmeyen ilmini, rafların arkasındaki tozun dilini, müşteriyle göz göze gülümsemenin gücünü eğitime kattıkça, memnuniyet ve bağlılık gözle görünür biçimde artıyordu. Bir zamanlar küçümsediği temizlik görevlileri, artık en değerli fikir ortaklarıydı.
Nurcan Hanım ve Rıfat, Halil’le birlikte mağazayı turladıklarında, sayılardan daha güçlü bir şey dolaşıyordu koridorlarda: aidiyet ve onur. Personel kafeteryasında, marketin 35. yılı için hazırlanmış sürpriz kutlamada mikrofon Emre’ye uzatıldığında, sesi titreyerek başladı: “Siz bana ikinci bir şans verdiniz; sadece bir iş değil, bir hayat dersi.” Duvara asılmış, çerçeveli eski temizlik tulumunun altında yazan cümleye baktı: “Her işin bir onuru, her insanın bir değeri vardır.” Artık bu yalnızca bir slogan değil, Bereket Market’in özü ve onun kişisel yaşam düsturuydu.
O akşam eve dönerken Emre, direksiyonda kendi kendine gülümsedi. Üç ay önce başlayan yolculuk, en dibe çarpmanın utancıyla değil, insanın özünü bulmanın zarafetiyle sürmüştü. Unvanlar, parıltılı odalar, cam ofisler… Hepsi bir süreliğine insanı oyalar; ama asıl olan, görünmeyen yerlerde saklıdır: tezgâhın altındaki temizlik, müşterinin gözündeki saygı, çalışma arkadaşının hikâyesini bilme emeği. O en beklenmedik ders, en beklenmedik yerden gelmişti: bir tuvalet fırçasının sapından, bir kovadaki kirli suda yansıyan yüzünden, Halil’in bilgece suskunluğundan, Nurcan Hanım’ın sarsılmaz merhametinden. Ve Emre artık emindi: O eski adam çoktan geride kalmış, yerine onurunu işin kendisinde bulan biri gelmişti.
Bereket Market’in koridorlarında dolaşırken, duvardaki fotoğrafın önünde her sabah verdiği sözü bir kez daha tekrarladı: “Bugün de onların mirasına layık olacağım.” Nurcan Hanım’la göz göze geldiklerinde kadın, fısıltıyla, gökyüzündeki bir adamı anımsattı: “Tahsin, şimdi göklerde gülümsüyor olmalı.” Emre, o gülümsemenin içine kendi gülüşünü ekledi. Çünkü artık biliyordu: En büyük zafer, insanın kalbini temizlemeyi öğrenmesiydi; ve o, sonunda, bunu başarmıştı.
News
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
End of content
No more pages to load






