
Bursa’nın göğe uzanan cam ve mermer kulelerinde, saat sabah yediyi gösterirken 35. katın soğuk koridorlarında bir temizlik arabası sessizce ilerliyordu. Barış, yıpranmış mavi üniformasıyla, varlığını saklarcasına parmak uçlarında yürüyordu; aynalarda yansıyan düzenli taranmış sarı saçları ve sporla şekillenmiş vücudu, bu katın görkeminin içinde görünmez kalmaya mahkûmdu. Karşısındaki yarı saydam camın ardında, şirketin kalbi olan yönetim kurulu toplantısı sürüyor; Bursa’nın en genç CEO’su Sinem Karadağ, ipek saçları ve kusursuz beyaz ceketiyle, tek bir bakışıyla odadaki havayı bile komuta ediyordu. İki yıldır aynı katta görünmez bir gölgeye dönmüş Barış, camın ardından o güce bakarken aklı, Nilüfer’deki küçük evlerinde okul için hazırlanan kızı Selma’ya gidiyordu. Babasının dizinin dibinde, petrole lambası ışığında ezberlediği öğütler aklında, kalbi Uludağ’ın zirvesine bakar gibi: Ulaşılamazla yan yana.
Toplantı salonundan Sinem’in keskin sesi yükseldi: “Kaliteli insan almanın sonucu bu.” Kırmızı-yeşil grafikleri başarıyla işaret ederken, su ve yağ gibi “sıradan” ve “kaliteli” insanların ayrıştığını söyleyen Kubilay’ın sözleriyle oda buz kesti. Barış’ın içi sızladı; Anadolu Üniversitesi’nden birincilikle mezun olduğu halde, doğru okuldan gelmediği için kapılar yüzüne kapanmıştı. Babasının, “Şah da piyon da oyun bitince aynı kutuya girer,” diyen sesi kulaklarında yankılandı.
Koridorun sonunda bekleme salonunda sergilenen antika satranç takımı, ceviz kokusuyla Barış’ı kendine çekti. Beziyle taşları nazikçe silerken, bir anlık titremeyle beyaz şah yerinden oynadı; domino taşı etkisiyle bütün düzen bozuldu. Gürültü, sessizliği yırtarcasına yayılırken Sinem’in topuk sesleri yaklaştı. Odaklı bakışları ve buz mavisi gözlerinde merhametten eser yoktu: “O takımın değeri 40 bin lira. Kaç yıllık maaşın?” Yönetim kurulunun meraklı çemberi arasında Barış, avucundaki beyaz şahın soğukluğunda cesaret buldu ve sakin bir sesle: “Özür dilerim Karadağ Hanım. Kaza oldu. Hiçbir şey kırılmadı.” dedi.
Sinem’in dudaklarında alaycı bir kıvrım belirdi: “Kasparov–Karpov 1984’ün özel bir yerleşimiydi.” Barış, o tarihi maçı babasıyla defalarca çözümlediklerini hatırladı. “Aynı şekilde dizebilirim,” deyince odada şaşkınlık dalgası yükseldi. Kibarlıkla küçümseyen Kubilay’ın iğnesine aldırmadan diz çöktü; taş taş, kare kare, pozisyonu yeniden kurdu ve “Bu, 41. hamlede E8’e sürüşle siyah şahı 7. sıraya zorlayan kritik andır,” diye açıkladı. Yüzündeki sarsılmaz dikkat, yılların görünmezliğini deliyordu.
Sinem’ın gözlerinde bir anlık ürperti: “Sen bunları nereden biliyorsun?” “Sekiz yaşımdan beri,” dedi Barış, köyde babasının eski takımında, petrol lambası altında geçen geceleri anarak. Ardından beklenmedik meydan okuma geldi: “Kanıtla. Benimle oyna.” Salonun nabzı yükselirken Sinem bahsi koydu; eğlence için değil, güç için. “Kazanırsan yönetim ekibinde, asgari ücretin beş katı maaşla gerçek bir iş. Kaybedersen… Benimle evlenirsin.” Odanın havası dondu. Barış’ın boğazı düğümlendi; bu, bir aşağılama töreniydi. Yine de Selma’nın gözleri, özel satranç kulübünün ücreti, ikinci işte geçen geceler… Hepsi zihninde bir satır gibi akarken, “Kabul ediyorum,” dedi. Ve bir şart ekledi: “Kazanırsam, temizlik ekibine daha iyi çalışma koşulları.”
Öğle arasında, antika takım yeniden başlangıç dizilişinde. Dijital saat masaya kondu; Sinem profesyonelce hazırlıklıydı. Beyazlar Barış’a verildi. Pencere ötesinde Uludağ; içinde tırmanması gereken bir zirve. İlk hamle E4, karşılıkta Sicilya. Açılış teorisi otomatik akarken oyun ağırlaştı; Sinem’in H4’teki veziri agresif bir risk alışıydı. Barış, babasının “Hediye gibi görünen hamleye iki kez bak,” öğüdüyle pozisyonu dilimledi; ileri sürüşler, geri çekilmeler arasında vezir çatallarını hazırladı. Nihayet F3 atıyla vezire zincirleme bir tehdit kurdu; Sinem’in nefesi sıklaştı, parmakları titredi. Vezir kaybıyla oyun dönüm noktasına girdi.
CPS, muhasebe, yazılım, güvenlik… Kapıda toplanan görünmezlerin fısıltısı yükselirken, oyun iki dünya görüşü arasında sessiz bir düelloya dönüştü. Barış, Najdorf’un keskin damarında merkezi ele geçirirken Sinem rokla nefes aradı; zaman göstergesi onun aleyhine işliyordu. Arada alçalan sesle, hayatından kırıntılar dökülmeye başladı: Ankara’nın varoşları, erken ölen baba, temizlik işlerinde çalışmış bir anne… Barış, karşısındaki soğuğun ardında bir geçmiş, bir korku, bir unutma arzusu olduğunu görmeye başladı. Yine de tahtada matematik, hamlede haysiyet vardı. Çatal; kale mi, şah mı? Sinem omuzlarını indirip kaleyi feda ettiğinde, kapıda alkış kıpırdadı. Sinem artık sadece yenilmekle değil, anlamakla yüz yüze kalmıştı.
Saat daralırken, taşların ağı —vezir üstünlüğü, kale farkı, aktif konumlar— Sinem’in etrafında büzüldü. Soru ansızın geldi, fısıltı gibi: “Bu sadece oyun değil, değil mi?” Barış cevap vermedi; ama içinden geçen, Selma’nın geleceği, görünmezlerin hakkı, babasının onur sözüydü. Birkaç hamle sonra mat ağını tamamlayan Fil h4 geldi; Sinem pozisyona baktı ve şahını devirdi. O çarpış sesi, güç piramidinin tepesinden sökülen bir kibir taşını andırdı. Elini uzatıp, alışılmadık bir yumuşaklıkla “Tebrikler, gerçek bir ustasın,” dedi. Odanın elektriği değişmişti; hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Kubilay alelacele “İşimize dönelim,” diye homurdansa da Sinem, yüzünde bu kez sıcak bir gülümsemeyle döndü: “Sözümü tutacağım. Pazartesi 09.00’da İnsan Kaynakları Geliştirme Direktörü olarak başlıyorsun. Ayrıca temizlik ekibi için daha iyi koşullar, daha iyi maaşlar, eğitim fırsatları…” Koridorda bekleyen ekipten hafif bir alkış yükseldi; Cemil’in gözleri ışıldıyordu. Barış yalnızca “Teşekkür ederim,” diyebildi; göğsünde Selma’nın gururla parlayan yüzü.
Akşam, Nilüfer’deki mütevazı evin kapısı açılır açılmaz Selma babasına sarıldı. Mutfak masasında makarna buharı yükselirken, Barış günün hikâyesini baştan sona anlattı. “CEO’yu mu yendin?” Selma’nın gözleri büyüdü. “Evet,” dedi Barış, hâlâ şaşkın. “Ve sözünü tuttu.” Selma, küçük parmaklarıyla babasının gözyaşlarını silerken o cümleyi fısıldadı: “Bazen en küçük piyon en büyük değişimi yaratır.” O gece baba-kız her zamanki satranç ritüellerine döndü; ama tahtadaki her taş, artık başka bir hayatın ağırlığını taşıyordu.
Pazartesi, Barış aynı kata bu kez lacivert bir takım elbiseyle çıktı; Cemil’den ödünç, biraz bol ama gururla taşınıyordu. Sinem’ın geniş ofisinde, şehre bakan dev pencerelerin önünde yeni görevi anlatıldı: “Şirkette gizli yetenekleri bul, eğit, geliştir. Bu yeri daha adil, daha insani yap.” Barış bir şart sundu: “Cemil asistanım, Nuriye muhasebede yarı zamanlı.” Sinem kabul etti. İlk aylar, paspastan ajandaya, kovadan stratejiye hızlı bir geçiş oldu. Babasının fotoğrafı ve eski bir satranç tahtası yeni ofisin duvarına asıldı.
Gizli Yetenekler Programı kısa sürede meyve verdi: Cemil yazılıma geçti, Nuriye muhasebeye, emekli tarih öğretmeni Ali amca iç eğitimlerde dersler verdi; mimarlık mezunu Sevgi, yeni ofis projesinin tasarım ekibine alındı. Alt kademedekilerin üst düzey yöneticilere mentor olduğu “ters mentorluk” şirketin çehresini değiştirdi; motivasyon arttı, kâr yükseldi. Bir akşam Sinem, makyajı hafiflemiş, yumuşayan çizgileriyle Barış’ın ofisinde durdu: “Rakamlar harika; ama yüzlerdeki değişim daha güzel.” Ertesi gün yönetim kurulunda büyük duyuru geldi: Model tüm şubelere yayılacak, Barış genel müdür yardımcısı olarak projenin başına geçecekti.
Üç yıl sonra, kalabalık bir lobide kameralar önünde Sinem konuştu: “Bir temizlik görevlisinin hayatını değiştirecek bir bahse girmiştim; meğer kendi hayatım da değişecekmiş.” Barış, Selma, Cemil, Nuriye ve Ali amca sahnedeydi. Karlar yüzde 140 artmıştı; ama asıl kazanç, görünmezlerin görünür oluşuydu. Ülke genelinde ilham olan bu dönüşüm, iş dünyasının diline “Karadağ Modeli” olarak girdi. Barış, büyük kongre sahnelerinde, “Gerçek değişim tabandan başlar,” diyerek potansiyelin gücünü anlattı. Selma, ulusal derecelerle anılan genç bir satranç yeteneğine dönüşürken; Sinem, dönüştürücü liderlik örneği oldu.
Bir bahar günü kongre çıkışında, Selma babasının koluna girip sordu: “O gün Sinem Hanım’la oynarken kazanacağını biliyor muydun?” Barış gülümsedi: “Hayır. Ama denemeye değerdi. Çünkü bazen kazanma şansın olmasa da oynamaya değer oyunlar vardır: Onurun, değerlerin ve sevdiklerin için.” Selma muzırca ekledi: “Bir de belki Sinem Hanım’la evlenmek istemiyordun.” Gülüştüler. Barış, Uludağ’ın ardında batmakta olan güneşe baktı: Bir zamanlar ulaşılamaz görünen zirveler artık mümkün görünüyordu.
Yıllar içinde, şirketteki fotoğraf çerçevelerine teşekkür notları, eğitim sertifikaları, yeni başlangıçların hikâyeleri eklendi. Sinem, geçmişteki buzlarını eritmiş, insanı merkeze alan bir vizyonla konuşmalarını sürdürürken; Barış, her sunumunda aynı cümleyle bitirdi: “Satranç gibi hayat da taş taş, hamle hamle; her piyon, doğru an ve doğru destekle vezir olabilir.” Ve küçük bir kız, bir gün babasını da, ülkesini de gururlandıracak hamleler için tahtanın başına oturduğunda, o ilk günün çınlayan sesi—devrilen bir şahın sesi—hala duvarlarda yankılanıyordu. Çünkü o gün, yalnız bir oyun değil, bir hayat boyu sürecek bir dönüşüm başlamıştı.
News
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
End of content
No more pages to load






