İzmir’in tuzlu rüzgârı, lojmanın çam kokulu avlusunda dolaşırken, herkesin sevip saydığı bir kadın, Cemile, yeni hayatına usulca yerleşiyordu. O, kurumun gri koridorlarına sıcak bir tebessüm, ev yapımı kurabiyelerin kokusu ve ince bir nezaket taşıyordu. Dosdoğru, çalışkan, yardımsever, kimseyi kırmayan bir devlet memuru… Dışarıdan bakınca bir melek. Ama her gülüşün ardında saklı bir gece vardır; onun gülüşünün ardında ise karanlığı yutan bir sır bekliyordu. Ayda bir yaptığı “tatiller”, 15–16 yaşındaki delikanlılara yönelen tuhaf bir şefkat, kimseye açılmadığı geçmişi ve bir gün ocağa konan çayı içemeden apar topar çıkılan bir yolculuk… Tüm bunlar, kader denen görünmez elin bir kadının hayatını nasıl sessizce yoğurduğunun işaretiydi. Ve bir gün o sır, yağmurlu bir cuma gecesinde, ölümle mühürlenecek kadar ağırlaşacaktı.

Cemile 30’larının başında, Ankara’dan İzmir Bölge Müdürlüğü’ne tayin olduğunda etrafına hemen ılık bir iyilik yaymıştı. Kimse onun nereden geldiğini, kimin kızı olduğunu pek bilmezdi. Bekârdı, yardımseverliği şaşırtıcıydı. Ofiste masalara bıraktığı poğaçalar, “Afiyet olsun, ne zahmeti?” diyen yumuşak sesi, bir anda etrafında bir sevgi çemberi örmüştü. Lojman sırasına adı yazılmıştı ama evli, çocuklu memurların önceliği nedeniyle en az beş yıl bekleyeceğini biliyordu. Olsundu, beklerdi.

Gündüzleri kahkahası eksik olmaz, herkesin özel gününü hatırlar, küçük hediyelerle gönül alırdı. Ama akşam olunca evine kapanır, dört duvar—dört dilsiz şahit—onun gözyaşlarına eşlik ederdi. Ayda bir, mutlaka bir cuma öğleden sonra iznini alır, küçük bir çanta hazırlayıp şehir dışına “tatile” gittiğini söylerdi. Kimileri Çeşme derdi, kimileri Bodrum. Oysa o, kimsenin bilmediği bir enkazın başına gidiyor, her dönüşünde göz altları biraz daha morararak, kalbi biraz daha ağırlaşarak geri geliyordu.

Zaman aktı. Bir bahar sabahı, hiç ummadığı bir haber geldi: Lojman sırası ona gelmişti. Bu küçük mucize, hayatında bir kilidi açtı. Lojmandaki komşuluk, akşamüstü kamelyada içilen çaylar, kadınların kahkahası, erişte kesilen tahtalar, kışlık salçanın kıvamı… Cemile, unutmaya yüz tuttuğu bir aidiyet duygusuna kavuştu. Yalnız geceler bir nebze seyrekleşti; ayda bir yapılan o gizemli yolculuklar da seyrelip yılda üç kez, daha uzun ve resmi tatillere denk gelen seyahatlere dönüştü. Yine de her dönüşünde omzuna bir yılın acısını takıp geliyordu.

Lojman bahçesindeki çocuklar, Cemile’nin gönül ferahlığı oldu. Kızların saçını okşar, küçüklere çikolata dağıtırdı. Ama erkek çocuklarına, hele ki 15–16 yaşındaki delikanlılara gösterdiği ihtimam başkaydı: “Ahmet, montunu giy üşüteceksin.” “Mehmet, sınav nasıl geçti? Akşam gel, matematik çalışalım.” Bu şefkat masum, fakat içinde acı veren bir hasreti saklıyordu. Kimse, yılda üç kez kaybolan Cemile’nin gözlerinde delikanlılara bakarken çakan sızıyı bir sırra bağlamadı. Lojmanın sıcaklığı güneş gibi içini ısıtsa da, geceleri kabuslar uyanıyordu. Sır, ağırlaşıyor; o ise gülümsemesini kalkan yapıyordu.

Bir salı öğleden sonrası, telefon zili bu sakin akışı parçaladı. Karşıdan gelen ses, yıllardır duyulmasından korktuğu ses… Kanı çekildi, yüzü bembeyaz oldu. “Ne zaman? Nasıl?” dedi fısıltıyla. Ayağa fırladı, izin istedi, koşa koşa binanın kapısından çıktı. O gün dönmedi; ertesi gün de, üçüncü gün de… Bir hafta sonra, tanınmayacak kadar yorgun ve çökmüş halde göründü. “Yakınımı kaybettim,” dedi yalnızca. O hafta hiç konuşmadı, gözyaşını geceye sakladı. Zamanla o zoraki gülümseme yüzüne döndü; ama bir şey kökünden kırılmıştı. Artık şehir dışına hiç çıkmıyor, bunun yerine delikanlılara karşı evhamlı, boğucu bir ilgi gösteriyordu. Pencereden bahçeyi gözetliyor, en küçük tökezlemede camdan sesleniyordu. Çocuklar sıkılıyor, aileler tedirginlik duyuyordu. Oysa kimse bilmiyordu: O bir haftalık yokluğunda, hayatının tek anlamını toprağa vermişti. Sır duvarına bir tuğla daha konmuştu.

Tam bu karanlık dönemde, kuruma yeni bir memur atandı: Tugay. Otuzlarının ortasında, sessiz, kibar, dinlemeyi bilen bir adam. Cemile’nin yanındaki boş masaya oturdu. İlk gün konuşmadı; işini yaptı. Öğle arasında tek başına yemek yerken, Cemile tepsisini alıp karşısına oturdu. “Afiyet olsun,” dedi. “Size de,” dedi Tugay, yumuşakça. O sessizlik, iki yaralı ruh için gürültülü bir sohbetten anlamlıydı. Günler, aynı masadaki sessiz yemeği bir ritüele çevirdi. Tugay hiç soru sormadı; Cemile’nin yorgun bakışlarını fark etti ama üstüne gitmedi. Bir gün Cemile’nin getirdiği kurabiyelerin kokusunu övdü; Cemile’nin yüzünde aylar sonra gerçek bir tebessüm belirdi. Böylece buzlar yavaş yavaş eridi, dostluk suyun toprağa sızması gibi aşka dönüştü. Tugay, Cemile’nin kırık taraflarını nazikçe topluyor, onun yanında güvenli bir kıyı oluyordu.

Yine de aralarında bir gölge vardı: Cemile’nin geçmişi ve yatak odasında, şifonyerin üstünde duran küçük, ağzı kapalı cam kavanoz—içinde yalnızca toprak. “Çiçek mi ekeceksin?” diye sorduğunda Cemile’nin yüzü karardı; kavanozu kilitledi. “Önemli değil,” dedi soğukça. Tugay üstelemedi. Geceleri lojmandan duyulan hıçkırıklar, Cemile’nin uykusunda sayıklayışı, “hatırlamıyorum” deyişleri… Sır, sabrın sınırlarını yokluyordu. “Bu yükü tek başına taşıma,” dedi Tugay bir akşam. “Anlat bana.” “Anlatacağım,” dedi Cemile, gözyaşları içinde. “Ama şimdi değil. Anlatırsam beni terk edeceksin diye korkuyorum.” Tugay elini tuttu: “Asla.”

Yağmurlu bir cuma akşamı, Cemile kapıyı araladı. Sessiz bir akşam yemeğinin ardından derin bir nefes aldı: “Benim adım Cemile değil. Benim adım Seher.” Gözlerinde yılların donmuş yaşı parladı. Zorla evlendirildiğini, gördüğü şiddeti, kocasının elinden aldığı oğlunu… Memur olmak için hayata tutunuşunu, sonra geçmişini silmek için mahkemeye gidip adını—her şeyini—değiştirişini anlattı. Ayda bir “tatil” yalanının gerçek yüzünü söyledi: Memlekete gidiyor, oğlunu park köşelerinde, okul çıkışlarında uzaktan görüyordu; bazen birkaç saatliğine kokusunu içine çekebilmek için onca yolu kat ediyordu. Sonra o telefondan söz etti: “Oğlum… su kanalına düşmüş. Boğulmuş.” O bir haftalık yok oluş, perişan dönüş… Çünkü “Cemile”nin oğlu olamazdı; Seher’in oğlu vardı, fakat Seher diye biri artık resmen yoktu. Kendi evladının cenazesinde bir yabancı gibi durdu; kimseye sarılamadı.

Tugay doğrulup onu sardı; Seher saatlerce ağladı. Sonra dolaptan o küçük kavanozu çıkardı: “Oğlumun mezarından… Vasiyetim var: Ben ölürsem, mezarıma bu toprağı döksünler; oğlumla aynı toprakta yatayım.” Lojmandaki delikanlılara bu denli düşkünlüğünün sebebi de buydu: Hepsi oğluyla yaşıttı; onlara bakarken onu görüyordu. Sır artık aralarında durmuyordu; yük, iki omuza bölünmüştü. Tugay’ın sevgisi merhametle katlandı. “Artık yalnız değilsin, Seher,” dedi. Bu isim, yıllar sonra ilk kez şefkatle yankılandı.

Seher gözyaşları kurumaya yüz tutarken: “Hadi çay koyayım,” dedi. Ocağa demliği yerleştirdiler. Çay demlenirken Tugay döndü: “Hazırlan. Denizli’ye gidiyoruz. Ailemle tanışacaksın—Seher olarak, müstakbel eşim olarak. Artık saklanmak yok.” Seher’in gözleri ışıldadı. Bu, evlilik teklifinden çok, yeni bir hayata çağrıydı. “Ya çay?” dedi gülümseyerek. “Boş ver,” dedi Tugay; “dönüşte içeriz.” Ocağın altını kapadılar mı kapamadılar mı, fark etmeden apar topar çıktılar. Yağmurlu gece, hızla büyüyen bir umut… Hiç kimseye haber vermediler; bu, sırların bittiği, başlangıçların konuştuğu bir kaçıştı.

Kader, tam da sır açıldığında, tam da mutluluğun kapısı aralandığında ağını yeniden ördü. İzmir’den Denizli’ye uzanan yolda yağmur şiddetlendi. Karşı şeritten gelen bir tırın farları aniden gözleri aldı. Tugay direksiyonu kırmaya çalıştı; lastikler ıslak asfaltta kaydı. Metalin metale çarpan uğultusu yağmurun hışırtısını, Seher’in çığlığını bastırdı. Bir an vardı—son kez. O an, iki can, bir yeni hayatın eşiğinde, karanlık yola gözlerini kapadı. Ocakta kalan çaydanlık, içilemeyen mutluluğun sessiz şahidi olarak evde kaldı.

O gecenin hikâyesi, sonradan anlatılan rivayetlere karıştı. Evde, ocağın üzerindeki taze demlenmiş çaydanlık, hazırlanmış ama boş kalan bardaklar, apar topar çıkılmış bir hâl… Niçin o saatte, o yağmurda yola çıkmışlardı? Herkes, Tugay’ın Seher’i ailesiyle tanıştırmaya götürdüğünü düşündü; kaza yeri de ailesine yakındı. Ama gerçeğin, Seher’in acı itirafından sonra gelen bir kutlama yolculuğu mu, yoksa başka bir şey mi olduğu kimse tarafından asla kesin olarak bilinmedi.

Haberi önce aileler aldı, sonra cumartesi öğleye doğru iş arkadaşlarına ulaştı. Kurum ve lojman buz kesti. Daha iki gün önce mutluluklarına tanık oldukları iki insan yoktu artık. İlk giren görevliler ocaktaki çaydanlığı buldu; içilmemiş bir mutluluğun sükûtu. Tugay’ın cenazesi Denizli’ye, Cemile’nin—yani Seher’in—cenazesi memleketi Eskişehir’e uğurlandı. İş arkadaşları ikiye bölündü; kimisi Denizli’ye, kimisi Eskişehir’e gitti. Eskişehir’de bir tuhaflık vardı: Ailesi ona “Cemile” değil, “Seher” diyordu. Mezar başında, küçük bir erkek çocuğunun mezarının yanına defnedildiğini gördüler. Yorgunluklarına verdiler; belki aile geleneğidir, diye düşündüler.

Bir ay sonra, Seher’in ailesi eşyaları toplamak için lojmana geldi. Yaşlı anne, bir abla ve bir erkek kardeş… Komşular yardım için evde toplandı. Hanife abla, dolabın dibindeki kavanozu gördü—içinde toprak. “Çiçek mi ekecekti?” diye mırıldandı, mutfağa götürmek üzere kavanozu eline aldığında, genç erkek kardeş hızla kavanozu kavradı: “Dokunmayın ona. O vasiyet.” Herkes dondu kaldı. “Bir avuç toprak,” dedi Hanife abla şaşkınlıkla. “Ben bunu ablamın mezarına dökeceğim. Sözüm var,” dedi genç adam, kavanozu göğsüne bastırarak.

Salonda yaşlı anne, elindeki bir fotoğrafa bakıp ağıt yakıyordu: “Seher’im… kara bahtlı Seher’im… Gelinlik de giydin, kefen de… Kuzuna kavuştun mu oralarda?” Lojman komşuları birbirine baktı: Seher kimdi? “Gelinlik de giydin” ne demekti? Cemile bekârdı. “Kuzu” kimdi? Hanife abla, Seher’in ablasına usulca yaklaştı: “Anneniz ‘Seher’ dedi… Biz yanlış mı duyduk?” Ablanın yorgun gözleri onlara döndü: “Doğru duydunuz. Kardeşimin gerçek adı Seher.” Sonra anlatmaya başladı: Zor bir evlilik, bitmeyen şiddet, elinden alınan bir oğul, evden kovulmuş bir kadın… Güçlenmek için derslere sarılıp memur oluş, peşini bırakmayan bir adamdan kaçmak için mahkeme kararıyla adını sanını değiştirişi… “Ayda bir ‘tatile’ gelirdi memlekete,” dedi abla. “Oğlunu gizlice görmek için.” Sonra oğul, su kanalında boğuldu. Bir haftalık yok oluş, perişan bir dönüş… “Mezarından bir avuç toprak aldı; ‘Ben ölürsem bunu mezarıma dökün’ diye vasiyet etti.”

Parçalar yerine oturdu. Lojmandaki delikanlılara yönelen aşırı, neredeyse boğucu şefkat; içindeki anne boşluğunu değil, kaybettiği evladının yerini yoklayıştı. Kimseye anlatamadı, kimseye söyleyemedi. Bir gün Tugay’a—tek bir insana—her şeyi anlattı. Ne zaman ki sır açıldı, kader çarkı yeniden döndü. Ocakta kalan çay, onların içemediği ömür demiydi.

Lojmanlı kadınlar, Hanife abla, komşular… Hepsi bir an sustu. Artık biliyorlardı: O neşeli, yardımsever Cemile, gerçekte Seher’di; şiddetin içinden geçerek adını değiştirip kaderini yenmeye çalışan, evladının yasını içe gömen bir anne. Kaderin terazisi ağır çekmişti; ama onların hikâyesinde, sevginin, merhametin ve adını geri teslim eden bir itirafın ışığı da vardı.

Belki kader diye bir şey var; kimimizin payına acılar düşüyor, kimimizin payına bahar dalları. Keşke her gülüşün ardındaki sızı görülebilse. Kimseyi geçmişiyle yargılamamak, kimsenin yükünü küçümsememek gerek. Onlar—Seher ve Tugay—yarım kalan hikâyelerini yanlarına alıp gittiler. Dileriz, Seher öte tarafta oğluna kavuşmuştur; dileriz, Tugay’ın güzel yüreği onlarla beraberdir. Ocakta unutulan o çaydanlık, bir evde, bir hayatta, bir çift kalpte, içilemeyen bir mutluluğun sessiz tanığı olarak kaldı.

Ve siz, bu hikâyeyi okuyan dostlar… İsimler değişse de yüzleri tanıyorsanız, onlar için bir dua edin. Belki yarım kalan hikâyeler, başka bir zamanda, başka bir yerde devam eder.