İnsana en büyük acıyı çoğu zaman en yakını yaşatır. Halil de bunu en derinden öğrenenlerden biriydi. Yıllardır sabahın karanlığında kereste fabrikasına gidip akşamın karanlığında evine dönen, alın teriyle yaşayan, sessiz bir adamdı. O sabah ilçe üzerine çöken gri bulutlar, gür bir rüzgârla perde perdelerken gökyüzü sanki olacakları önceden haber veriyor, yeryüzüne ağırlığını bırakıyordu. Halil, sabah ezanından sonra uyanıp parmak uçlarına basarak banyoya gitti; aynada yüzündeki çizgilerin derinleştiğini gördü. Yorgundu ama alışkındı. Yatağın kenarında oturan eşi Sedef’in bakışlarını üzerinde hissettiğinde içindeki huzursuzluğu tam adlandıramadı. “Bir şey konuşmamız lazım,” dedi Sedef. Halil, bu cümlenin çoğu zaman kötü haberin eşiği olduğunu biliyordu. O an bilmediği, hayatının, kendisinin de kayıtsız kaldığı küçük ihmal ve büyük suskunluklarla yavaşça içerden çökeceğiydi.
Sedef, “Çocuklar büyüdü; ben de çalışmak istiyorum,” dedi. Büro yönetimi mezunuydu ama yıllardır ev hanımıydı. Halil küçük bir ilçede kulaklara düşecek sözlerden çekiniyor, kıskançlığını da saklamıyordu. “Özel sektöre sıcak bakmıyorum. İstersen KPSS’ye hazırlan; memur olursan ses etmeyeceğim,” dedi. Sedef başını salladı, kabul eder gibi yaptı. O günden sonra evin masasında test kitapları, fosforlu kalemler, deneme kağıtları birikti. Sedef, sabah çocukları okula gönderip soru çözüyor; evin sessizliğinde iç sesi bambaşka ritimlerde çalıyordu. Sınavlar geldi geçti; kimi yıl kendi alanında kadro açılmadı, kimi yıl da puanı yetmedi. Halil, “Bu sene olmadıysa seneye olur,” diyordu. Sedef’in sabrı tükenmişti.
Bir gün Sedef’in ablası geldi; “Belediye taşeron işçi alıyormuş. Referans bulursak Sedef’i yazdırırız. Hem devlet dairesi, hem sigorta; senin de için rahat eder,” dedi. Halil önce sustu, sonra kabul etti. En azından eşinin devlet dairesinde olması, akşamları aklını evde tutar diye düşündü. Sedef kısa süre sonra belediyede büro hizmetlerinde başladı: evrak kaydı, dosya düzeni, telefon. İlk gün heyecanlıydı; koridorda kahve kupasıyla yeni tanıştığı kadınlarla yürüyüp gülümsedi. O akşam eve geç geldi. Halil’in yüzü gerildi ama sormadı. Birkaç gün tekrar etti. “Neden geç kaldın?” diye sorduğunda Sedef, “Kızlarla oturduk, biraz lafladık,” dedi. Halil sustu; yüzündeki belli belirsiz kırgınlığı içine sakladı.
Zaman geçtikçe Sedef değişti. Aynaya daha çok bakıyor, saçını sık boyatıyor, akşamları parfüm sürüp geç geliyordu. Hafta sonları kadın arkadaşlarıyla kahvaltılar, konserler, sinema, günübirlik geziler… Sedef sosyal bir kadına dönüşüyordu. Halil için bunlar yabancıydı. Bir akşam Halil eve döndüğünde çocuklar evdeydi, Sedef yoktu. Saat dokuzu geçmişti. Aradığında “Yeni açılan kafeyi merak ettik, kızlarla kahve içiyoruz; birazdan gelirim,” dedi Sedef. “Ben fabrikadan yeni geldim, eve gelmeyecek misin?” Halil’in yorgun sesi havada asılı kaldı. “Ne var Halil, biraz da kendime zaman ayırayım; çocuklar evde,” diye tersledi Sedef. O gece Halil uyuyamadı. Yatağın yanında soğuyan boşlukta, kalbinde kıpırdayan o tanımsız huzursuzluk büyüdü.
Kereste fabrikasında testerelerin vızıltısı, ter ve talaş kokusu içinde Halil daha da sessizleşti. Çay ocağında konuşmuyor, iş arkadaşlarıyla şakalaşmıyordu. Yıllardır aynı yastığa baş koyduğu kadının kokusu bile yabancılaşmıştı. Sabahları Sedef çoktan evden çıkmış oluyor, çocukları okula Halil hazırlıyordu. Akşamları ev ya soğumuş bir yemek tenceresiyle ya da boş tabaklarla karşılıyordu. Bir gece Halil, Sedef’i salonda fısıldaşarak telefonla konuşurken duydu. Ertesi gün Sedef’in telefonuna gözü ilişti: “Hafta sonu kızlarla çıkacak mısın?” Mesajın göndereni “Mustafa”ydı. Bu ismi ilk kez duyuyordu. Sedef, böyle bir mesai arkadaşından hiç söz etmemişti.
Elinde telefonla mutfağa gitti: “Mustafa kim?” Sedef gözünü kırpmadan, “İş yerinden arkadaş,” dedi. “Ne arkadaşı? Neden hafta sonunu soruyor?” Sedef, “Bizimle gelmek istiyor,” diye çıkıştı. “Erkek bir arkadaş ‘kızlarla’ mı gelecek?” Halil’in sorusu havada kaldı. Sedef bağırmaya başladı: “Yeter artık Halil! Her şeyden şüpheleniyorsun. Ben senin karınım ama kölen değilim.” Tartışma gece yarısını aştı; çocuklar uyanınca dağıldı. Halil odasına çekildi ama kalbi çoktan başka bir odaya geçmişti.
Bir sabah Halil, Sedef uyurken telefon masada açık kalmışken mesaj zincirini gördü: “Seni özledim.” “Ben de seni.” “Dün gece harikaydı.” “Karımı anneme gönderdim, ev bugün bize ait.” İçinden biri haykırdı, sesi dışına çıkmadı. Ekran görüntülerini aldı. Dizlerinin üstüne çöktü; dünya bir anda paramparça oldu. İhanetin en acı yanı, insanın hâlâ sevmeye devam etmesiydi. Günlerce elindeki görüntülere baktı; her mesaj bir kurşun, her emoji bir hançerdi. Sonunda bir karar verdi: Gerçek, gizlendiği sürece zehirdi; panzehir ifşa olacaktı.
Sedef evde yokken mesajların tamamını bir USB belleğe aktardı. Yakın akrabalara, tanıdıklara, fabrikadan bazı işçilere gönderdi. Telefon susmadı: Arayanlar, inanmayanlar, “Geçmiş olsun” diyenler… Ama “olmamıştır” diyen çıkmadı; çünkü ortada olan şey, inkâr edilemeyecek kadar açıktı. Gece yarısı Sedef içeri girdiğinde Halil telefonunu gösterdi. Sedef’in gözleri büyüdü, geri adım attı. “Bu ne?” “Konuş,” dedi Halil. “Yanlış anladın, Halil, o öyle değil,” diye kıvırdı Sedef. “Yanlış anladıysam düzelt. Mustafa’yla birlikte oldun mu?” Sedef başını eğdi: “Bir kere, yemin ederim sadece bir kere.” Halil’in kolları yanına düştü; bütün kasları felç olmuş gibiydi. Yine bağırmadı. Mutfağa yürüdü, bir bardak su içti. Sanki su, her şeyi temizleyecekti.
O gece haber Halil’in annesine kadar ulaştı. Yaşlı kadın eve geldiğinde Sedef itirafını yineledi: “Evet, oğlunuzu aldattım ama bir kereydi; sonra pişman oldum.” Kadın dizlerinin üzerine çöktü: “Ben sana evlat verdim; sen bana ne verdin?” Sedef, “Yemin ederim pişmanım,” dedi; yaşlı kadın, “Yemin yalanı temize çıkarmaz,” diye karşılık verdi.
İlçede herkesin diline düştü. Fabrikada bile konuşuluyordu. Sedef hâlâ evde kalmaya devam etti; ne utanıyor, ne evi terk ediyordu. Halil ağırlaşırken Sedef’in yüzünde gizli bir zafer edası belirdi; sanki Halil’e her şeyi kabullendirmişti. Bir gün Halil çarşıda Mustafa’yı gördü. Yanında kimse yoktu. Halil adımlarını hızlandırdı, sonra koştu. “Sen benim hayatımı yıktın,” diyerek üzerine atıldı; yumruklar peş peşe indi. Kalabalık araya girdi. Polis geldi; Halil ifade verip serbest kaldı.
Bu olaydan sonra dedikodu, Sedef’in çalıştığı belediyeyi sardı. Konu kapanmadı. Bir sabah Sedef’in telefonuna mesaj geldi: “İdari izinlisin; detaylar için amirinle görüş.” Ardından resmi yazı: “Ahlaki gerekçelerle sözleşmeniz feshedilmiştir.” Kararın altında imzalar vardı. Aynı belediyede çalışan Mustafa ise güçlü referansları sayesinde işine devam etti. Hatta bazı amirler Mustafa’yı mağdur gibi gösterdi. Eşi de, “Her yerde bu kadın kocama iftira attı,” diyordu. Sedef hiçbir yere sığamıyor ama evde kalmayı sürdürüyor, Halil’in ruhu ise ağır ağır çöküyordu.
Halil’in annesi dayanamadı. Bir akşam oğlunun ellerini tuttu: “Bu kadın hayatını çürüttü, daha ne bekliyorsun?” Halil, “Anne, yeter. Sen zaten en baştan beri onu sevmedin,” diye tersledi. “Ben seni seviyorum oğlum; o yüzden onun gibi bir kadını hak ettiğine inanmıyorum,” dedi yaşlı kadın. “Bu evin içine huzursuzluğu getiren o,” diye feryat etti. Halil ise annesini suçladı; gerçekle yalan birbirine karışmıştı. Sedef’in itirafını bile bastıran yalana tutunmayı seçti. O gece yaşlı kadın evden ağlayarak çıktı; mahallenin kadınları başlarını eğdi. Herkes kimin haklı olduğunu biliyordu ama Halil, gerçeği göremeyecek kadar kırılmıştı.
Halil hastaneye gittiğinde kimse ona “akıl hastası” demedi; ama gözleri farklı bakıyordu. Sessiz, dalgın, cümlelerinin başı var, sonu yoktu. Doktorlar ağır bir travmanın eşiğinde olduğunu söylediler. Klinik tedavisine alındı. Üç ay boyunca dış dünya onun için sisli bir hatıradan ibaretti. O günlerde Sedef, başında refakatçi gibi durdu; elinde örgüsü, yatağın ucunda kitaplar, doktorlara güleryüz… Sadık eş rolünü kusursuzca oynuyordu. Klinik personeli onu iyi bir eş sanıyordu. Oysa Halil’in annesi dışarıda tek başına bir sandalyede oturuyor, saatlerce bahçede bekliyordu. Sedef, “Halil senden rahatsız oluyor; iyileşmesi için yalnız kalmalı,” diyerek içeri sokmuyordu. Halil yatakta gözlerini tavana dikip dakikaları sayarken hafızasındaki gerçekler puslanmıştı. Sedef her fırsatta kulağına fısıldıyordu: “Sana yalan söylemedim. Sadece arkadaşız. Annen beni hiç sevmedi. Seni ben iyileştireceğim, Halil.” Halil başını çeviriyor, gözlerinde direnç olmayan bir boşlukla bakıyordu. Belki de inanmamayı seçiyordu; çünkü gerçek inanmaktan daha acıydı.
Üç ayın sonunda Sedef elinden tutup onu dışarı çıkardı. Güneş gözlerini kamaştırdı; gökyüzü yabancıydı. İlçeye döndüler ama hiçbir şey eskisi gibi değildi. Bakışlar uzun ve soğuktu. Mahallede kimse selam vermiyordu. Halil anlam veremedi. Market dönüşü komşu kadınla göz göze geldi; kadın mırıldandı: “Hâlâ onunla yaşıyor.” Halil, “İnsan hata yapar; karım yalan söylemedi,” diye kendini savundu. Kadın başını iki yana salladı. Evde annesinin gönderdiği eski ses kaydını açtı: “O kadın sana Mustafa’yla olduğunu kendi ağzıyla söyledi. Ben yalan mı söylüyorum, oğlum? Unuttun mu o akşamı?” Halil kaydı sildi. “Annem en başından beri onu sevmedi; kıskandı,” diyerek kendini avuttu. Artık gerçek, onun için bir tercihti: Gördüğünü sildi, söylenenleri unuttu. Sedef ona, iyileşmenin yalanla mümkün olduğunu göstermişti; Halil de o yalana sığındı.
Bir sabah Sedef, “Bu ilçede duramayız; herkes bizi konuşuyor. Yeni bir yere gidelim, tertemiz bir hayat kuralım,” dedi. Halil itiraz etmedi; hatta o gün ilk kez gülümsedi. Taşındılar. Yeni şehirde kimse onları tanımıyordu. Sedef yeniden iş başvuruları yaptı; Halil daha durgundu. Sabahları camdan dışarı bakıp öğleye kadar aynı pozisyonda oturuyordu. Arkada kalan, yalnız bir anneydi: Halil’in annesi. Oğlunu kaybetmiş gibiydi; ne ses, ne haber. Sabah ezanlarıyla uyanıyor, akşamları televizyon karşısında uyuyakalıyordu. Komşular Halil’i sormuyordu; cevabı biliyorlardı. Halil artık “oğul” olmaktan çıkmış, Sedef’in gölgesine dönüşmüştü.
Bir gün yaşlı kadın aynada yüzünün sağ tarafındaki döküntüleri fark etti. Ağrı sızlamaya dönüştü. Doktor, “Zona; üzüntüden,” dedi. “İçeride çok şey birikmiş belli ki.” Kadın, “İnsan kendi doğurduğu evladını bir yabancıya kaybedince içi hasta olur,” diye mırıldandı. Evine döndü, perdeleri kapattı; kimseye görünmemeye başladı. Eski fotoğraflara baktı, oğlunun ilkokul resmine dokundu. Oradaki Halil, şimdiki Halil değildi. O Halil artık yalanın yakutuna gözünü dikmişti: parlak ama sahte.
Yeni şehirde Halil başlangıçta sessizdi; dışarı çıkmıyor, markete bile yalnız gitmiyordu. Sedef hızla çevre edindi: apartman görevlisi, yan komşu, iş görüşmelerindeki insanlar… Halil, bu samimiyetleri uzaktan izliyordu. Evde tik taklar dışında ses yoktu. Her gün aynı koltukta oturup aynı noktaya baktı. Bir akşam tedavi sırasında önerilen günlük defteri eline geçti. Sayfaları karıştırırken bir cümlede takıldı: “O gece ben hiçbir şey yapmadım; o bana ihanet etti. Ben sustum. Belki affederim sandı ama affetmek unutmaktır. Unutmuyorum.” Gözleri kısıldı; duvara baktı. Anılar geri döndü: Sedef’in itirafı, Mustafa’nın mesajları, annesinin gözyaşları. Derin bir nefes aldı, defteri kapattı. Kapağın kapanması içindeki sesleri susturmadı.
Sabah apartmandan çıkarken yan komşunun küçük oğlu topuyla yanına geldi: “Amca, annen neden gelmiyor?” Halil irkildi. “Tanıyor musun annemi?” “Geçen gün annemler konuşurken duydum: ‘Halil’in annesi zavallı oldu’ dedi annem,” dedi çocuk. Halil’in dudakları titredi. Yukarı çıkıp Sedef’e, “Annem ne yapıyor biliyor musun?” dedi. “Ne bileyim ben, Halil,” diye karşılık aldı. “Hiç sormadın; ne halde olduğunu düşünmedin bile,” dedi Halil. Sedef aynaya bakıp rimel sürmeye devam etti: “Senin annen beni hiç sevmedi. O zamanlar sen de beni suçladın; annen de suçladı.” Halil şaşkınlıkla, “Benim hatam neydi?” diye sordu. Sedef, “Beni anlamadın; isteklerimi hiç anlamadın,” dedi. Çantasını alıp çıktı.
O akşam annesinden bir zarf geldi. İçinde mektup ve Halil’in sünnet düğününden bir fotoğraf: Annesinin genç hâli, Halil’in masum tebessümü. Mektupta yazıyordu: “Oğlum Halilim, senden hiç vazgeçmedim; sen benden vazgeçtin. Karını kötülemek için konuşmadım; acıyı seninle paylaşmak istedim. Sana kötü söz söylemedim; ama sen bana kötü gözle baktın. Yalnız kaldım; kapımı çalan olmadı. Komşularım bana acıyor; boynuma zona düştü. İlaçlar fayda etmedi; insan içinden hastalanınca dışarı ilaçla iyileşmiyormuş. Hiçbir şeyi unutmadım. ‘Gel’ desem gelmezsin; ama sen gelmesen de bil ki ben seni affettim. Seni çok özledim, Halilim.” Halil mektubu yatağın kenarına koydu; gözleri doldu ama ağlamadı. Gözyaşlarını içeri akıtmayı öğrenmişti. Dolapları ilk kez açtı: Sedef’in yeni kıyafetleri, lüks çantalar, parfümler… Hepsi son aylarda alınmıştı.
Ertesi gün kentin bilmediği sokaklarına yürüdü. Bir kafeye oturup karşısında biri varmış gibi konuştu: “Sedef, seni seviyorum; ama sen beni sevmemişsin. Seni affettim sandım; ama seni unutmuyorum. Artık benim eşim değilsin; beni kör eden kara bir dumansın.” Söylediği sözler, belki de çok önce kendine söylemesi gerekenlerdi. Akşam evde çocuklarının çantasını kontrol ederken defter arasında iki haftalık veli toplantısı kağıdını buldu. Ne o gitmişti, ne Sedef haber vermişti. Ceketini çıkarmadan koltuğa çöktü. Karar verdi: Yarın annesini görmeye gidecekti. Belki geç kalmıştı ama hâlâ çalacak bir kapı vardı. Bazen affetmek, insana söylediği en büyük yalandı; o yalandan kurtulmalıydı.
Sabah erken yola çıktı. Otobüste pencere kenarında, camın dışına bakarak hiç bir şey dinlemeden, mesajlara bakmadan yol aldı. Cebinde mektup: buruşuk ama umutlu. İlçeye vardığında sokaklar tanıdık ama yabancıydı. Evine gitti; kapıyı çaldı, ses gelmedi. Anahtarla açtı. Ev soğuktu; perdeler kapalı, televizyon açık ama sessizdi. İç odada, annesinin yatağında battaniyeye sarılı bir vücut yatıyordu. “Anne,” dedi; ses gelmedi. Koluna dokundu; soğuktu. Kadın, oğlunun adını duyacağı son umudun da tükendiği bir gecede, sessizce vefat etmişti. Halil olduğu yere çöktü; ağlayamadı. İçinde kocaman bir boşluk vardı. Gecikmişti.
Cenaze ertesi gün kaldırıldı. Az kişi geldi; dua eden oldu, başını eğen oldu. Kimse Halil’e bir şey demedi; onun suskunluğu, kendine verdiği ceza gibiydi. Sedef gelmedi; ne çiçek, ne başsağlığı. Halil artık anlamıştı: Geç de olsa uyanmıştı. Akşam annesinin boş odasında eski bir defter buldu: çocukken annesine yazdığı mektuplar. Sonunda bir cümle: “Anne, büyüyünce seni hiç üzmeyeceğim; hep yanında olacağım.” Halil yüzünü elleriyle kapadı, mırıldandı: “Yalan söyledim anne; seni yalnız bıraktım.”
Ertesi sabah annesinin evini kilitleyip ayrıldı. Döndüğünde kendi evinin kapısı da bir başka sessizliğe açıldı: Sedef’in dolabı boşaltılmış, çekmeceler açıktı. Aynanın köşesine sıkıştırılmış bir not: “Halil, ben ne istediğimi hep biliyordum; sen bilmiyordun. Sana acı çektirmek istemedim ama sen zayıftın; güvenmek istedin, ben de bunu kullandım. Şimdi yoluma gidiyorum. Sakın arama, sakın peşimden gelme. Kendine iyi bak; çünkü artık kimsen yok.” Halil notu katlayıp sandalyeye oturdu. İçinden bir ses yankılandı: “Seni affettim demek kendimi kandırmaktı.”
O günden sonra Halil tek başına yaşamaya başladı. Sessiz, sakin ama ağır bir yalnızlıkla… Her sabah uyanıyor, hiçbir yere gitmiyor, sadece kitap okuyordu. Çocuklarını ayda bir görüyordu; onlar anneleriyle yaşıyordu. Sedef, başka bir şehirde yeni bir hayata başlamış, bir memurla evlenmişti. Bir gün çocuklar bunu söyledi; Halil sormadı, dinlemedi; sustu. Bir başka gün çay bardağını masaya koyup pencereden dışarı baktı. Kar yağıyordu. Çocukluğunu, sıcak evi, annesinin ördüğü atkıyı, Sedef’in gülümsemesini düşündü. Bu kez hatırladıkları acıtmıyordu; çünkü gerçeği kabullenmişti. Aynaya baktı, “Ben yalnızım,” dedi. Bu yalnızlık, nihayet ona iyi geliyordu. Yine de tek bir pişmanlığı vardı ve bu aşk değildi: Annesine yaşattıkları, içinde bir ömür yara olarak kalacaktı. Çünkü annesi bir daha Halil’in saçlarını şefkatli elleriyle okşamayacaktı.
Bu yüzden, kim olursa olsun, annelerimizin kalbini kırmayalım. Biz geç geleceğini sandığımız Azrail’in, hiç ummadığımız bir anda sevdiklerimizin kapısını çalabileceğini unutmayalım. Ve her ölüm, geride kalanlar için erkendir. Şimdi kalk; oturduğun yerden, ya da telefonu kaldır ve ara anneni. “Seni seviyorum anne,” de; gerekirse ağla, başını onun dizlerine koy. Annen çoktan gittiyse bir dua et; gittiği yerde huzur bulsun. Bir sonraki yaşanmış gerçek hikâyede görüşmek üzere; şimdilik hoşça kal.
News
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı….
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
End of content
No more pages to load






