“Milyoner nişanlısını hamileyken terk etti; beş yıl sonra lüks partide yüzleşme: sırlar, intikam, beklenmedik babalık testi!”


Gran Salón’un görkemli girişinde, yumuşak klasik müzik, şampanya kadehlerinin tıngırtısı ve pahalı takım elbiselerin hışırtısı arasında Santiago Mel üçüncü kez kravatını düzeltti. Elleri hafifçe titriyordu. Birkaç ay öncesine kadar ülkenin en parlak teknoloji şirketlerinden birinin CEO’su olan, dergilerin kapaklarında boy gösteren o dokunulmaz adam, şimdi bu yardım gecesine onur konuğu olarak değil, eski ihtişamının gölgesi olarak gelmişti. Yıkıcı bir yatırımla şirketini batırmış, lüks çatı katını, spor arabalarını, hatta onu tarif eden tasarım takımlarını bile satmıştı. Başarısızlığın uğultusu zihninin içinde durmaksızın çınlarken, kalabalığın ötesinde bir yüz gördü: koyu kestane saçları omuzlarına dökülen, siyah şıklığıyla Isabela. Yanında elini tutan küçük bir çocuk vardı—yumuşak sarı saç, delici mavi gözler. Aynı gözler… Santiago’nun aynada her sabah gördüğü gözler. Nefesi kesildi. Olamaz… Bu çocuk onun oğlu olabilir miydi?

New York’ta, emlak piyasasında servet yapmış güçlü iş insanı Richard Mitchell’ın tek oğlu olarak büyüyen Santiago, erken yaştan itibaren “başarı zorunludur” kuralıyla yoğruldu. Özel okullarda finans ve stratejiyi öğrenirken, babasının “Saygı istenmez, kazanılır” öğüdü kulaklarından eksik olmadı. Harvard’dan mezun olur olmaz 25 yaşında Mitchell Tech Solutions’ı kurdu: yapay zekâ ve veri güvenliği odaklı bir girişim. Keskin içgüdüsü ve acımasız çalışma ahlakı karşılığını hızla verdi; 30 yaşında şirketi 200 milyon doların üzerindeydi. Lüks arabalar, Central Park manzaralı çatı katı, etkili çevre… Başarı onun kimliğine dönüşmüştü.

Ofisine yakın bir kafede, defterine çizimler yapan mimarlık öğrencisi Isabela’yı ilk gördüğünde, Santiago’nun hayatına yabancı bir ferahlık girdi. Para ve statüyle ilgilenmeyen, gerçek ve sahici biriydi Isabela. Yıllar sonra, ilk kez biri onu başarı maskesinin ardında görebilmişti. Birlikte gülüyor, işten mola vermeyi, rakamların ötesinde bir yaşam olduğunu hatırlıyordu. Bir yıl sonra Santiago evlenme teklif etti; Isabela tereddütsüz kabul etti.

Her şey, Isabela hamile olduğunu söylediğinde değişti. Santiago’nun beş yıllık genişleme planına “aile” uymuyordu. Kendini baba olmaya hazır olmadığına ikna etti; iş saatlerini artırdı, akşam yemeklerini ve randevuları kaçırdı. Isabela ulaşmaya çalıştı, ancak Santiago uzaklaştı. Bir gece Isabela gözyaşlarıyla, “Sana ihtiyacım var—ikimize” dediğinde, Santiago’nun yanıtı buz gibiydi: “Hazır değilim.” Isabela uzun bir bakıştan sonra uzaklaştı. O gece Santiago, kariyerine odaklanmanın en iyisi olduğuna kendini inandırdı. Ama derinlerde, kendine yalan söylediğini biliyordu.

Şimdi, Gran Salón’da Isabela’yı ve yanındaki çocuğu—Gabriel’i—görünce, kalbinde bir şey koptu. Çocuğun mavi gözleri, kaş kemerindeki kıvrım, düşünürken başını hafif yana eğişi… Hepsi Santiago’ydu. Isabela henüz onu görmemişti. Santiago kalabalığı aşıp yaklaştı. Isabela dönüp onu görünce gülümsemesi söndü, beden dili sertleşti, Gabriel’in elini daha sıkı tuttu. Fısıltıyla “Isabela” dedi Santiago. “Kim bu?” diye sordu, gözleri istemsizce çocuğa kayarken. Isabela, “Gabriel,” dedi. “Kaç yaşında?” “Beş.” Rakamlar acımasız bir kesinlikle çakıştı. Santiago’nun boğazı düğümlendi: “O… o mu?” Isabela’nın bakışı çelikleşti: “Adını anma.” “Benim—” diyecek oldu Santiago, gözleri dolarak. “Gittin,” dedi Isabela, sesi titreyen bir öfkeyle. “Biliyordun. Sana söyledim. Yalvardım.” O an Gabriel araya girdi: “Anne, bu kim?” Isabela diz çöküp saçını okşadı: “Kimse, canım. Hadi Andrés’i bulalım.”

“Ándres…” Santiago’nun içi burkuldu. Isabela başını dikleştirerek “Evet, babası Andrés,” dedi. Santiago’nun midesi kasıldı; sözcükler dudaklarında öldü. “Lütfen, onunla konuşmama izin ver,” dedi alçak sesle. “O hakkı çoktan kaybettin.” Isabela, Gabriel’in elini tutup salonun çıkışına yöneldi. Gabriel bir an arkasına döndü; mavi gözleri Santiago’nunkilerle buluştu, sonra kalabalığa karışıp kayboldu.

O gece, mütevazı dairesinde sabahladı Santiago. Kahvesini içerken aklı sorularla yankılandı: Gabriel spor sever mi? En sevdiği masal ne? Neye güler, neyden korkar? Öğleden sonra Isabela’ya yıllardır ilk kez mesaj attı: “Konuşabilir miyiz?” Saatler sonra tek satır geldi: “Yarın 15:00, Beşinci Cadde’ye yakın park.” Ertesi gün, Santiago yarım saat erken gitti. Isabela, Gabriel’le göründüğünde, çocuğun elindeki küçük futbol topu güneşte parlıyordu. Isabela kollarını bağladı: “Beş dakikan var.” Santiago boğazını temizledi, özrünü aradı, bulamadı. “Gabriel benim oğlum… onu tanıma hakkım var.” Isabela’nın gözleri acıyla parladı: “Hakkın mı? İlk adımlarında neredeydin? Kâbus gördüğünde kim yanındaydı? Andrés bisiklete binmeyi öğretti, okul gösterilerinde yanında oturdu.” Santiago yutkundu; Andrés’in bir çocuk cerrahı olduğunu biliyordu—yüzünde azizlere özgü bir sabır. Isabela yumuşadı, çimlerde top koşturan Gabriel’e baktı: “Onu karıştırmayacağım. Andrés onun babası.” “Beni biliyor mu?” Isabela durdu: “Hayır.” “Hak etmedi mi gerçeği?” “Gerçek şu: Gittin.” “Bilmiyordum… şimdi biliyorum. Düzeltmek istiyorum.” Isabela iç çekti: “Bu kadar basit değil.” “Hayatına girebilmem için bir şans ver.” Gabriel uzaktan “Anne, bak!” diye seslenince, Isabela kısa bir gülümsemeyle “Hiçbir söz veremem,” dedi. “Hafta sonu maçına gelebilirsin. Sadece bu.” Bir kıvılcım umut yandı Santiago’nun içinde.

Kalabalık tribünde yalnız otururken, kalbi Gabriel’i aradı. Kırmızı forması ve alnına yapışan sarı saçlarıyla sahaya bakan Gabriel’le göz göze geldiklerinde, Santiago’nun içi ısındı. Yanına biri oturdu: Gömlek kolları kıvrık, sakin bir karizma—Andrés Valdez. “Geleceğini sanmıyordum,” dedi rahat bir tonla. “Söz verdim,” dedi Santiago. “Gabriel kim olduğunu bilmiyor,” diye ekledi Andrés, düz bir gerçeklik hissiyle. “Üzerinde çok yol var.” O anda Gabriel gol attı, tribün coştu. Çocuk bağırarak koştu: “Baba!”—kolları Andrés’e uzandı. Andrés onu şefkatle kaldırdı. Santiago’nun elleri titredi. Yanaşıp “Harikaydı,” dedi. Gabriel, Santiago’ya çekingen bir teşekkür fısıldadı. Andrés’in omzundaki el, koruyucu bir mesaj taşıyordu. “Isabela bizi bekliyor,” dedi Andrés. “Onunla bir dakika konuşmak isterim,” diye üsteledi Santiago. “Bu senin kararın değil,” diye karşılık verdi Andrés, sesi nazik ama buz keskin: “Ben büyüttüm.” Sözcükler bıçak gibi kesti. Gabriel “Hoşça kal,” deyip Andrés’le uzaklaştı. Tribünde fısıldaşmalar başladı: “O mu? Hani o büyük CEO… her şeyini kaybetmiş.” Santiago park alanında Isabela tarafından yakalandı. “Geleceğini söylemiştin, geldin,” dedi Isabela. “Bu Andrés meselesi değil,” dedi Santiago, sesi çatallı. “Oğlumu tanımak istiyorum.” Isabela gözlerini sabitledi: “Andrés’i değil, Gabriel’i odak noktası yap. Tutarlı ol. Gel. Bahaneleri bırak.”

Isabela’dan gelen kısa bir mesaj dönüm noktası oldu: “Cuma, ebeveyn-çocuk etkinliği. Ciddisen gel.” Santiago, Spiderman figürüyle okul spor salonuna girdi. Gabriel çekingen ama meraklı bir bakışla oyuncağı aldı: “Teşekkür ederim.” “Basket atışı dener miyiz?” İşaret bekleyen gözler Isabela’yı aradı; küçük bir baş selamı geldi. Potada, Santiago çocuğun ellerini yönlendirdi: “Dizleri biraz kır, nişan al, bırak.” Top tabelaya çarpıp çemberden geçti. “Yaptım!” Işık Gabriel’in yüzündeydi, Santiago’nun göğsü sevinçle doldu. Tam o an Andrés’in sesi odayı doldurdu: “İşte buradasın.” Gabriel oyuncağı kaldırıp “Santiago bana bunu verdi!” dedi. Andrés’in bakışı kısa, ölçülü bir tebessümle sönümlendi: “Güzelmiş.” Sonra “Maske yapıyoruz, gelir misin?” diye çağırdı. Santiago “Git,” dedi, eşiği aşmayan bir zarafetle.

Andrés yaklaşınca sesler alçaldı: “Denedigini görüyorum.” “Bu bir yarış değil,” dedi Andrés. “Bu benim oğlum,” diye dikenlendi Santiago. “Öyle mi? Beş yıl neredeydin?” Sessizlik. Gerçek, Santiago’nun içinden kılıç gibi geçti. Isabela, Santiago’nun yanına oturup “Bunu iyi idare ettin,” dedi. “Gabriel senden kaçmadı—bu ilerleme.” “Ya hiç beni babası olarak görmezse?” “Andrés baştan beri oradaydı. Bunu değiştiremezsin. Gabriel’in yarışa değil, varlığına ihtiyacı var.”

İki hafta sonra, Isabela yaklaşan altıncı yaş günü için “işaret” yolladı. Santiago küçük bir hediye çantasıyla kapıda belirdi. Ev sıcaktı; duvarlarda fotoğraflar—plaj, okul kupası, 4 Temmuz’da Andrés’in omuzlarında Gabriel. Boğazı yandı. Koridordan pelerinli bir süper kahraman fırladı: “Merhaba!” Santiago diz çöktü, çantayı uzattı. Gabriel dikkatle açtı; yepyeni bir Kaptan Amerika kalkanı. “Vay!” Sevinçle kalkanı koluna taktı. “Dünyayı kurtarmaya hazırsın,” dedi Santiago. Oturma odasında minderlerden kale yaptılar, kahkahalar duvarlara çarptı. Yorgunluk çökerken Gabriel başını Santiago’nun koluna koydu. Fısıltı gibi geldi kelime: “Baba.” Zaman dondu. Santiago, Isabela’ya baktı; Isabela’nın bakışında şaşkınlıkla tereddüt karışmıştı. “Böyle diyebilir,” dedi yumuşakça.

Kapı açıldı; Andrés içeri girdi, poşetleri tezgâha bıraktı. “Santiago’nun getirdiğine bak,” dedi Gabriel. Andrés’in gülümsemesi kısaydı. “Kalacağını bilmiyordum.” “Isabela davet etti,” dedi Santiago. “Sadece şaşırdım,” dedi Andrés, sesi sertleşirken. Isabela araya girdi: “Yeter.” Gabriel “Santiago akşam yemeğinde kalabilir mi?” diye sordu. Isabela “Başka zaman,” dedi. Ayrılırken Isabela fısıldadı: “Bize güvenmeye başlıyor.” Santiago’nun içinde temkinli bir umut yeşerdi.

Haftalar içinde Santiago idmanlara, okul etkinliklerine, park öğleden sonralarına “düzenli olarak” geldi. Isabela’nın çizdiği sınırları gözetti; bastırmadı. Gabriel yavaş yavaş açıldı. Park bankında Isabela’ya “Benden hiç bahsediyor mu?” diye sordu. “Bazen neden olmadığını soruyor. Ona bilmediğini, hazır olmadığını söylüyorum,” dedi Isabela. “Bu doğru. Ama bahane değil,” diye mırıldandı Santiago. O sırada Gabriel koşa koşa geldi: “Dondurma?” Isabela, “Akşam Andrés’le buluşacaktık,” dedi. “O da gelsin,” dedi Gabriel. Santiago’nun kalbi hızlandı.

Küçük bir İtalyan restoranında Andrés onları karşıladı. Masada gergin hava ağırdı. Gabriel neşeyle son idmanı anlatırken, Santiago hem sevinç hem tereddütle bu “dahil olup olmama” hâlinde salındı. Sıcak makarna tabağı Gabriel’e fazla geldi; çocuk tabağı itip “Üfler misin?” dedi. Santiago usulca üfledi. Isabela uzaktan, düşünceli ve yumuşak bir ifadeyle baktı. Andrés çatalını bıraktı: “Bu olacak, yani… ortaya çıkman.” “Denemiyorum—yapıyorum,” dedi Santiago. “Bu gecede değişmez,” dedi Andrés. “Gabriel ödül değil, çocuk. Ona zarar verme.” “Vermeyeceğim.” O an, ilk kez Andrés’in bakışında duvarların biraz indiğini hissetti.

Dışarıda sokak lambalarının altında, Gabriel Santiago’nun elini çekiştirdi: “Yarın parka gidelim mi?” “Ayarlayabiliriz,” dedi Santiago. Andrés usulca yaklaştı: “Düşündüğümden iyi yapıyorsun.” Santiago kısık bir kahkaha attı; teşekkür etti. İçerideki ağırlık bir nebze hafiflemişti.

Şampiyona maçında, son beş dakika kala takım penaltı kazandı. Isabela fısıldadı: “Gabriel.” Santiago’nun gözleri büyüdü. Gabriel topu nokta üzerine koyarken, omuzlarındaki titremeyi Santiago uzaktan hissetti. “Hazır değil,” diye fısıldadı. Andrés’in sesi sakin ve sarsılmazdı: “Hazır.” Gabriel koştu, vurdu—top direğe çarpıp dışarı çıktı. Tribün bir an nefesini tuttu; Gabriel’in yüzü kireç gibi oldu, gözleri doldu. Santiago düşünmeden sahaya girdi, hakemin öfkesini göze alarak çocuğun omuzlarına çömeldi: “Bana bak. Harika bir vuruştu. Kaçırmış olabilirsin ama denedin. Seninle gurur duyuyorum.” Gabriel’in dudakları titredi: “Gerçekten mi?” “Elbette.” Çocuk kollarını Santiago’nun boynuna doladı. Kenarda Isabela ve Andrés izliyordu; bu kez Santiago kendini dışarıda hissetmedi—tam ortasındaydı.

Hakem uyarısı eşliğinde kenara dönerken, Andrés kaşlarını çattı: “Cesurdu.” Santiago hafifçe gülümsedi: “Doğru geldi.” Andrés’in ağzının kenarı kıpırdadı: “Öyleydi.” Isabela’nın gözleri parladı: “Teşekkürler.” Maçı kaybettiler ama Gabriel takımına gülerek karıştı. Santiago’ya doğru koşup “Beni gördün mü?” dedi. “Her anını.” Elini uzattı; Santiago, o küçük eli büyük bir saygıyla tuttu. “Ben de gördüm,” dedi Andrés, “Harikaydın.” İlk kez, Santiago Gabriel’in sevgisi için yarışmadığını hissetti.

“Pizza?” dedi Isabela. “Ben bu tur sizdeyim,” dedi Santiago, Andrés’e bakarak. “Tamam,” dedi Andrés, Gabriel’e göz ucuyla bakıp onaylayarak. “Hadi baba,” dedi Gabriel, Santiago’nun elini çekerek. Bu kelime artık Santiago’yu yalnız acıtmıyor, aynı zamanda iyileştiriyordu.

Pizzacıda, Gabriel ikinci dilimini yerken yüzündeki peynir iplikleri Santiago’yu güldürdü. “Dondurmaya yer bırakıyorum,” dedi Gabriel ciddi bir bilge gibi. “Mükemmel strateji,” dedi Santiago. Isabela gülümsedi: “Andrés maçtan sonra hep dondurma alır.” Eski kıskançlığın sızısı geldi, geçti. Gabriel başını Santiago’nun koluna yasladı; Santiago, tedirgin bir anın ardından o küçük başı okşadı. Isabela sessizce izledi; “Bunu iyi yapmaya başladın,” dedi. “En iyisinden öğreniyorum,” dedi Santiago. Gabriel aniden: “Yarın şut çalıştırır mısın?” “Seve seve.” Isabela, alçak sesle, “İlk kez senden yalnız zaman istedi,” dedi. Santiago’nun gırtlağında düğüm oluştu.

Kapı açıldı; Andrés geldi. Gabriel’in “Baba!” diye parlayan sesi, masadaki dengeyi sınadı. Andrés’in bakışı Santiago’nun koluna yaslanmış Gabriel’e kaydı; düşmanlık yoktu, yalnızca dikkat. “Katılabilir miyim?” dedi. “Evet!” diye atıldı Gabriel. Konuşmalar dondurmaya sıçradı; çikolata sakalları arasında kahkahalar. “Neredeyse atıyordun,” dedi Andrés penaltı için. “Aynısını söyledim,” dedi Santiago. Andrés, anlayışın ince bir işaretini başıyla verdi: “İyi öğüt.” Gabriel uyuklamaya başlarken, Isabela elini Santiago’nunkine uzattı. “Artık hayatının bir parçasısın,” dedi. “Hep istediğim buydu,” dedi Santiago.

Okul gösterisinde, sahnede “ağaç” olan Gabriel seyirciyi tararken, Santiago en önde Isabela’nın yanında, Andrés’in bir sandalye ötesinde oturuyordu. Gabriel gözleriyle onu bulduğunda omuzları gevşedi; repliklerini temiz ve gür sesle söyledi. Perde kapanınca Santiago kulise koştu. Gabriel kollarını ona attı: “Geldin!” “Her anını gördüm. En iyi ağaç sendin.” “Dondurma?” “Kaçırmam.” Bu küçük ritüeller artık birer çapa olmuştu.

Bir başka sonbahar akşamında, Gabriel ağları havalandıran bir şut attı, Santiago havaya yumruğunu fırlattı. “Başardın!” Koşup onu yakaladı. Karşıdan gelen Andrés alkışladı: “Harika vuruş.” “Teşekkürler baba,” dedi Gabriel. Bu kez Santiago’nun yüzünde buruk değil, olgun bir tebessüm vardı. Andrés elini uzattı; sıkılı ama yumuşamış bir tokalaşma: “Gerçekten yapıyorsun. Geliyorsun. Kalıyorsun.” “Bir yere gitmiyorum,” dedi Santiago. “Dondurma?” “Gelenek,” dedi Gabriel. Isabela cebinde elleri, huzurlu bir yüzle yanlarına geldi. “Bizimlesin,” dedi Santiago doğal bir rahatlıkla. “Tamam,” diye gülümsedi Isabela. Otoparka doğru yürürlerken Gabriel iki elini iki “babasının” ellerine takıp zıplaya zıplaya ilerledi. Santiago ve Andrés’in aralarında bu kez rekabet değil, ortak bir anlayış vardı.

Dondurmacıda pencere kenarında, Gabriel çikolatalı külahını dengelemeye çalışırken Santiago bir yanına, Andrés diğer yanına oturdu; Isabela karşıda. “Yarın yine çalışır mıyız?” dedi Gabriel. “Elbette.” “Bir sonraki maça gelir misin?” “Dünyada hiçbir şey kaçırmamı sağlayamaz.” Isabela masanın üzerinden Santiago’nun elini sıktı: “Artık içerde­s­in.” “Hep istediğim buydu,” dedi Santiago, Gabriel’i kolunun altına alıp küçük sırtını korurcasına kavrarken.

Santiago yıllarca serveti, gücü, başarıyı kovaladı. Ama Gabriel’in kahkahası, avucunun içine düşen o küçük elin sıcaklığı, bir penaltıdan sonra sarılan omuzların ağırlığı… Hiçbiriyle kıyaslanamazdı. Hatalar büyüktü; ama hayat ikinci bir şans sunmuştu. Bu kez kaçırmayacaktı. Mükemmel olması gerekmiyordu; tek yapması gereken “gelmek ve kalmak”tı. Ve o da tam olarak bunu yaptı.