Aldatan eşimin eşyalarını sevgilisine yolladım: kapıya bırakılan kutular, patlayan sırlar ve Reddit’i çalkalayan inanılmaz tepki!
Fısıltıyla başlayan ve kısa sürede fırtınaya dönüşen bir anlatı bu: dışarıdan sağlam görünen on beş yıllık bir evlilik, New York’a bir iş seyahati ve loş bir koltukta oturan bir kocanın, bir şeylerin kırıldığını sezmesi. “I” ile yazılan Ian’ın adımlarını izleyeceğiz: şüphe ipliğini sabırla sökerek çift yaşamı ortaya çıkaracak, şiirsel olduğu kadar yıkıcı bir plan kuracak ve sonunda merhamet tanımayan bir kaderle yüzleşecek. İşte duygusal haritası.
Ian kanepede oturuyor, telefonu boş gözlerle izlerken —neredeyse on beş yıllık eşi— Olivia’nın araması içini kemiren bir huzursuzluğu yeniden canlandırdı. Olivia ve ortağı, yeni şirketlerinin halka arz sunumuna katılmak için New York’a yeni uçağa binmişlerdi. Teoride sürpriz değildi: gezi takvimde vardı. Ama Ian’ın aylarca gerilmiş o iç sesi, bir şeylerin uymadığını söylüyordu. Anlam veremediği küçük yalanlar ve kötü kararların yolundaki son taştı bu. Olivia’yla birlikte büyük bir hayat kurmak için verdiği on beş yıl, sanki bir anda buharlaşıyordu.
Elinde hâlâ sıcak kahvesiyle gözlerini kapadı; anılar geldi. Üniversitede tanışmışlardı; ikisi de İşletme okuyordu, önce çalışma arkadaşı, sonra sevgili, mezuniyetin ardından da eş oldular. Ian, eyaletin dört bir yanında bağları ve başarılı şarap mahzenleri olan babasının şirketine girdi. Asmalar, şişeleme hatları ve dağıtım rotaları arasında büyümüştü; yıllar içinde her işteki becerisini kanıtlayarak doğrudan babasına bağlı operasyon direktörü oldu. Babası emekli olduğunda dümenin kendisine geçeceğini biliyordu.
Olivia ise saygın bir menkul kıymetler şirketinde çalışıyordu. Parlak zekâlıydı; piyasa kötü giderken bile iyi kazanıyordu. Birlikte kıskanılacak bir hayat yaşıyorlardı: bir süre para biriktirip banliyöde güzel bir ev aldılar, ikisi de yeni arabalar kullanıyordu. Dışarıdan sağlam bir evlilik; içeride, son bir yılda ritmi bozulan bir şeyler.
Her şey alışkanlıkların değişmesiyle başladı. Olivia, arkadaşlarıyla olağandışı bir sıklıkta dışarı çıkmaya başladı. Ian, iş baskısını bir içki ve sohbetle atmasına hiç takılmazdı. Eskiden iki haftada bir, akşam yedi gibi biten “happy hour”, haftada iki-üç geceye çıkmış, eve dönüşler gece yarısını bulmuştu. Ian rahatsızlığını söyleyince Olivia, işle ilgili baskıyı öne sürerek daha önce duymadığı bir tonla alan talep etti. O gece, saçları dağınık, üstü duman, alkol ve hafif bir esrar kokarken “bu seni ilgilendirmez” deyişi Ian’ı sersemletti. Ian köprü kurmaya çalıştı —“her zaman senin tarafındayım”— ve Olivia, zoraki bir gülümsemeyle özür dileyip duşa girdi.
Sonraki aylarda mesafe kalıcılaştı. Mahremiyet eridi: haftada üç-dörtten ikiye, sonra da şanslılarsa on beş günde bire düştü. Olivia, Ian’ın işi ve hobilerine ilgisini yitirdi; konuşma girişimlerine bakışları donuktu. Ardından, ilk kaba yalan geldi: Ian, onu ofiste sürpriz bir öğle yemeğine götürmek istedi; “ev bakıyor” diye dışarıda olduğunu öğrendi. O gece Olivia, tüm günü evrak işlerinde ofiste geçirdiğini, makineden sandviç aldığını söyledi. Ian yutkundu, zamanı tarttı, sustu. Ama artık soru başlamıştı: arkada daha kaç yalan vardı?
Tam o sırada yakın arkadaşı Alex acil buluşma istedi. İki bira eşliğinde doğrudan söyledi: “Bugün karını Riverside Drive’daki bir evden bir adamla çıkarken gördüm. El eleydiler ve öpüştüler; nezaket öpücüğü değil. Adamın elleri onun kalçalarındaydı.” Ian’ın altı kaydı. Alex, Olivia’nın o adamla öpüştüğü fotoğrafı gösterdi; adamın elleri onun sırtındaydı. Ian görüntüyü istedi; boğazı düğümlü, bir özel dedektif tanıdığını söyleyen Alex’in teklifini kabul etti. Gerçeği bilmesi gerekiyordu; ne kadar acı olursa olsun.
O gece mutfakta Olivia gülümseyerek karşıladı. Ian bir deneme yaptı: bir arkadaşının arkadaşının, karısının aldatmasını, “öpüşmeler ve kenetlenmiş elleri” bizzat gördüğünü anlattı. Olivia hafifçe irkildi ama ezber bir sevecenlikle “asla böyle bir şey yapmam, seni çok seviyorum” dedi. Ian başıyla onayladı, ama inanmadan. New York seyahati —diye düşündü— bir eşik olabilirdi.
Ertesi sabah buzdolabında not: “Aşkım, uçağım erkendi. Uyandırmak istemedim. Bir hafta sonra görüşürüz. Seni seviyorum.” Ian, Alex’in önerdiği dedektif Marcus’u aradı. Uçuş ve New York’taki otel bilgilerini verdi; yutkunup iletişim ve finans kayıtlarının da incelenmesini istedi. Kapattıktan sonra kendi araştırmasına girişti. Şifonyer çekmecesinde doğum kontrol hapı kutusu buldu. Evlendikten kısa süre sonra, Olivia fiziksel nedenlerle tüp ligasyonu geçirdiğini, çocuk sahibi olamayacağını söylemişti; peki hap neden? Valizde tanımadığı seksi iç çamaşırları ve —daha beteri— gizli bir gözde esrar buldu. Marcus’a yazdı: “Haplar, yeni iç çamaşırı, esrar.” Marcus: “Önemli. Derinleşiyoruz.”
Garajda Marcus’un verdiği minik kayıt cihazını Olivia’nın arabasında sürücü koltuğunun altına sakladı; sonra bilgisayara döndü. Olivia’nın telefon ve dizüstüsünün paylaştıkları iCloud hesabıyla senkronize olduğunu hatırladı. Suçluluk ve kararlılıkla girdi. Başta bir şey yoktu; silinmiş e-postalara bakınca tablo değişti. Nathan adlı biriyle yazışmalar: “Aşkım, seni çok özledim. Geçen hafta oteldeki şey harikaydı; bedenini yine hissetmek için sabırsızlanıyorum.” Olivia: “Ben de seni özledim, sevgilim. Ian son zamanlarda biraz kuşkulu, daha dikkatli olmalıyız. Ama merak etme, gerçeği fark edecek kadar şüpheci değil.” Midesi bulandı. Daha fazlası: Aldatma neredeyse bir yıldır sürüyordu. Üstelik sadece duygusal değildi. Olivia gizlice bir daire almıştı: “Depozitoyu ödedim, bizim küçük cennetimiz olacak. Ian hiçbir şey bilmiyor. Gizli hesabımdan ödedim.” Kişisel tasarruf sınırlarını aşan transferler vardı. Ve en sarsıcısı: üç hamilelik ve üç kürtaj. “Bu bebeği riske atamam… Ian’dan olsa sorun değil ama Nathan’dan olursa hayatımı mahvetmek istemiyorum.” Ian pencerede nefeslenmek için bilgisayardan uzaklaştı.
Telefon çaldı. Marcus: Olivia’nın yedi ay önce kendi adına aldığı bir daireyi bulmuşlardı; 1111 Rose Street. “Aşk yuvaları,” diye acıyla mırıldandı Ian. Marcus ekledi: Nathan, Olivia’nın şirketinde yeni iş geliştirmeden sorumlu başkan yardımcısıydı; etkileşimleri profesyonelliği aşıyordu. Ian kapattı; içindeki öfke köz olmaktan çıkmıştı. Fotoğraflardan Nathan’ı tanıyordu: yakışıklı, Olivia’nın hep beğendiği tip. “Nathan bir dahi… Nathan’la geç çalışacağım… Geç döneceğim” cümleleri zihninde anlam kazandı.
1111 Rose Street’e sürdü. Lobide bir arkadaş ziyareti numarasıyla asansöre bindi. Kapıda, titreyen ellerle anahtar ustasını denedi. Açıldı. İçeride Olivia’nın parfümü, ama ona yabancı bir erkek kolonyasıyla karışmış. Şık mobilyalar, soyut tablolar: onun zevki. Yatak odasında komodinde iki fincan; dolapta Olivia’nın kıyafetleri, yanında erkek gömlekleri ve takımlar; birini Nathan’da görmüştü. Banyoda iki diş fırçası, iki havlu, iki farklı tıraş kremi. Her ayrıntı, çift hayatın kanıtıydı. Telefon çaldı: Olivia, New York’tan, lüks bir suitin coşkusuyla konuşuyordu. Ian, ihanet manzarasına bakarak nezaketen “keyfine bak, kendine dikkat et” diyebildi. “Seni seviyorum,” dedi Olivia. “Ben de,” dedi o, ağzında acı bir tatla.
Daireden çıktığında karar çoktan verilmişti: harekete geçecekti. Nathan’ın evine sürdü. Kapıyı zarif, sarışın bir kadın açtı: “Sofia mı?” Ian kendini tanıtıp konuşmak istedi. İçeride fotoğrafları, e-postaları, tüm kanıtları gösterdi. Sofia önce inanmadı; kanıtlar yığıldıkça gözlerinde öfkeyle karışık yaşlar büyüdü. Nathan’ın bir süredir tuhaflaştığını, geç saatler ve hafta sonu kaçamaklarını strese yormuş olduğunu anlattı. Ian yumuşakça teselli etti: “Nasıl hissettiğini anlıyorum. Ben de yeni öğrendim.” “Ne yapacağız?” diye sordu Sofia, artık kararlı gözlerle. Ian bir plan önerdi: “Madem o yuvayı seviyorlar, taşınmalarına yardım edelim.” Tüm eşyalarını paketleyip gizli daireye gönderecek, gizli hayatlarını sessizce masaya sereceklerdi.
Sofia, adalet duygusunu okşayan bir parıltıyla kabul etti. Olivia ve Nathan New York’ta bir hafta kalacaktı. Zamanları vardı.
Sonraki günlerde paralel çalıştılar. Ian, Olivia’nın kıyafetlerini, takılarını, makyaj malzemelerini ve kişisel eşyalarını kutulara yerleştirdi; özellikle en sevdikilerini görünür noktalara koydu. Aralarda saklı aşk mektupları, pahalı hediye fişleri, mahrem fotoğraflar çıktı. Sofia, Nathan’ın eşyaları arasında Olivia’ya alınmış pahalı bir hediye, cilveli notlar ve daha fazla fotoğraf buldu; her bulgu kalbini biraz daha yaraladı.
Üç gün sonra, kolları kutularla dolu Rose Street önünde buluştular. Usta anahtarla içeri girdiler. İtinalı düzen yerine, acele bir taşınmanın kaosunu bilerek sahnelediler. Yatak odasında Ian, Olivia’nın kıyafetlerini gelişigüzel astı; seksi iç çamaşırlarını bilerek görünür bıraktı. Sofia, Nathan’ın takımını ve gömleğini yanına yerleştirdi; erkek ve kadın kumaşları, sessiz bir ihanet beyanında iç içe geçti. Salondaki masaya, Olivia ile Nathan’ın mahrem ortamlardaki fotoğraflarını, yanına da her birinin kendi ailesiyle olan kareleri koydular: tokat gibi bir karşıtlık.
Odanın ortasında durup ağır havayı soludular. “Sence nasıl tepki verirler?” diye sordu Sofia, hafif titrek bir sesle. “Bilmiyorum,” dedi Ian, “ama asla unutmayacaklar.”
Yakındaki bir pub’a çıktılar. Sessiz bir köşede kadeh kaldırdılar. “Batmış evliliklerimize,” dedi Ian, buruk. “Yeni başlangıçlara,” diye karşılık verdi Sofia, umutla. Konuştular: Ian, Olivia’ya nasıl âşık olduğunu ve şimdi çöken yapıyı nasıl inşa ettiklerini anlattı; Sofia, Nathan’la tatlı başlayan, sonra şüphelerle kemirilen hikâyesini. Sessizlikler arasında Ian’ın telefonu çaldı: Olivia, şirkette “başarısı” nedeniyle bir hafta daha kalacağını coşkuyla bildiriyordu. Ian öfkesini yuttu, onun fark etmediği sakin ve alaycı bir tonda başarı diledi; “seni seviyorum”a karşılık vermeden kapattı.
Marcus’tan mesaj geldi: otel güvenlik videosu. Ekranda Olivia ve Nathan, lüks bir suite’e yakın yakın giriyordu. Ian telefonu Sofia’ya uzattı; Sofia’nın rengi attı, elleri titredi, gözleri doldu. Ian elini tuttu: “Bunu aşacağız.” “Teşekkür ederim, Ian,” diye fısıldadı; aralarında beklenmedik, sessiz bir akım dolaştı. “Bütün bunların olmasına sevinmeye başlıyorum,” dedi Sofia utangaç bir samimiyetle, “yoksa seni tanıyamazdım.” Ian başını salladı: “Seni tanımak tek ışık oldu.” Birbirlerine gülümsediler; uzun zamandır eksik olan sıcaklık geri gelmişti. Belirsizlikler vardı, ama gelecek uçurum gibi görünmüyordu artık.
“Şimdi ne yapıyoruz?” dedi Sofia. “Bekleyeceğiz,” dedi Ian. “Dönsünler, sürprizimizle yüzleşsinler. Sonra hayatımıza yeniden başlayacağız.” “Birlikte.” Kadehler bir kez daha çınladı; bu kez yalnız acı değil, beklenti de vardı.
Bir hafta sonra Ian’ın salonunda oturup tepkilerini beklediler. Telefon çaldı: Olivia, panikle. “Her şeyi biliyor muydun?” “Evet,” dedi Ian, buz gibi sakin. “Açıklayabilirim…” “Gerek yok. Davranışların yeterince konuşuyor. Evliliğimiz bitti.” Sessizlik, hıçkırıklar, yalvarışlar. Aynı anda Sofia’nın telefonu titredi: Nathan. “Sofia, beni dinle…” “Hayır, sen dinle,” diye kesti Sofia, dingin. “Söylenecek bir şey kalmadı. Eşyalarını topla ve hayatımdan çık.” Neredeyse aynı anda kapattılar. Bakıştılar; içlerinden temiz ve sert bir ferahlık geçti.
Ve sonra, kader yine pürüzlü bir ironiyle sahneye girdi. Ertesi sabah, Boracay polis departmanından arandılar: Olivia ve Nathan, oraya giderken ağır bir trafik kazası geçirmişti. “İyiler mi?” dedi Ian; yeniden baş dönmesi. “Bay Greg vejetatif durumda,” dedi görevli. “Eşiniz… alt beden felçli. Belki bir daha yürüyemeyecek.” Ian şokla kapattı ve Sofia’yı aradı. “Ne kadar yanlış yapmış olurlarsa olsunlar,” dedi Sofia kısık sesle, “böyle olmasını istemezdim.” “Biliyorum,” dedi Ian. Düşünüp taşındılar ve hastaneye gitmeye karar verdiler.
Beyaz bir odada Olivia’yı solgun, acı ve pişmanlık yüklü gözlerle yatar halde; Nathan’ı ise boş bir kabuk sessizliğiyle hareketsiz gördüler. “Ian…” diye fısıldadı Olivia. “Her şey için çok özür dilerim.” Ian uzun uzun baktı; içindeki fırtına dinmeye yüz tutmuştu. “Seni affediyorum, Olivia. Ama evliliğimiz onarılamaz.” Olivia’nın yanağından bir damla yaş süzüldü: “Mutlu olmanı istiyorum.” Sofia, Nathan’ın yatağı başında durdu; bir zamanların cazibeli adamı artık sürekli bakıma muhtaç bir beden. Elini nazikçe tuttu: “Elveda, Nathan. Umuyorum yakında iyileşirsin.”
Hastaneden çıktıklarında tuhaf bir his taşıyorlardı: olayların zalim dönüşüne rağmen bir hafifleme. Yeni bir bölümün başlangıcıydı bu.
Aylar geçti. Ian, Olivia’nın miras ve tıbbi işleriyle ilgilendi. Boşanma kararı alsalar da, Olivia’nın iyi bakıldığından emin olma sorumluluğu hissetti. Sofia hayatını yeniden planladı: işini bıraktı, sıfırdan başlama kararı aldı ve —Ian’ın önerisiyle— muhasebe okumaya başladı; hedefi, aile bağ işletmesinde işe girmekti. Evraklar, dersler ve zor günler arasında ilişkileri tavlandı; karşılıklı destek sığınak, yavaş yavaş da yuva oldu.
Baharın berrak bir öğleden sonrası, Ian diz çöktü ve bir pırlanta yüzük çıkardı. “Sofia,” dedi, sesi duyguyla titreyerek, “çok şey yaşadık. Ama bu sınavlar, ömrümü seninle geçirmek istediğime beni ikna etti. Benimle evlenir misin?” Sofia’nın gözleri bu kez mutlulukla doldu: “Evet, Ian. Evet.” Sarıldılar; o sıcaklık, kışın son tırnaklarını söktü attı.
Birkaç ay sonra, güneşli bir günde, yakın aile ve dostların katıldığı küçük ve sıcak bir törenle evlendiler. Düğünden kısa süre sonra Sofia elinde küçük bir kutuyla geldi. “Aşkım, bir haberim var,” dedi, şafak saklayan bir gülümsemeyle. İçeride bir gebelik testi vardı. “Anne-baba oluyoruz.” Ian onu kucakladı, odada döndürdü: “Tanrım, harika!” Göz göze geldiler; o bakışa dünya sığdı.
Sevincin ortasında Ian’ın aklına Olivia geldi. Zaman geçmiş olsa da, arada bir onu düşünüyordu; özlemden değil, yarayı temizce kapatmak için. “Onu görmeye gitmek istiyorum,” dedi Sofia’ya. Sofia anlayışla başını salladı: “Git. Buna ihtiyacın var.”
Rehabilitasyon merkezinde Olivia’yı tekerlekli sandalyede buldu; eskisinden daha yaşlı görünüyordu, gözlerinde yorgunluk vardı. “Merhaba,” dedi Ian yumuşakça. “Ian…” Olivia zor bir tebessümle karşılık verdi. Biraz hallerini konuştular. Ian, Sofia’yla evlendiğini ve yakında ebeveyn olacaklarını söyleyince Olivia’nın gözlerinde bir acı parladı; hemen ardından içten bir hayır dua geldi: “Senin adına sevindim. Mutluluğu hak ediyorsun.”
Çıkınca Ian mezarlığa sürdü. Orada, evliliklerine dikilmiş sembolik bir mezar taşının önünde durdu. “Şimdi mutluyum demeye geldim,” dedi eski hayatının yankısına. “Sonumuz beklediğim gibi olmasa da, birlikte geçirdiğimiz zaman için minnettarım. O deneyimler beni ben yaptı.” Derin bir nefes aldı. “Seni affediyorum, Olivia. Kendimi de affediyorum. İkimiz de hata yaptık. Artık ilerleme zamanı.”
Arkasını döndüğünde güneş yüzünü okşadı. Evde kendisini bekleyen Sofia’yı, yakında gelecek bebeği düşündü; dudaklarında bir gülümseme belirdi. Evet, hayat beklenmedik bir dönüş yaptı; ama yeniden başlama şansı da verdi. Yüreği umutla dolu, eve sürdü. Gelecek ne getirirse getirsin, Sofia yanındaydı; birlikte parlak bir yarın kuracaklardı.
Eve vardığında Sofia verandada, akşam ışığıyla altınlanmış hâlde onu bekliyordu. Ian onu sakin bir kararlılıkla kucaklayıp öptü. “Eve hoş geldin,” diye fısıldadı Sofia. “Döndüm,” dedi Ian, sevgi ve kararlılıkla. “Ve yeni hayatımız resmen başlıyor.” El ele içeri girdiler; enkazın arkasına kapıyı çekip, sevgi ve güvenle örülen bir yuvanın kapısını açtılar. Kalplerinde artık gölgeye yer yoktu; yalnızca birbirini kollama, inanma ve ilerleme isteği vardı.
Bu, onların yeni bölümü: yaradan doğmuş bir yol, ama umutla yazılıyor. Ve ufukta, kararlarıyla yürümeyi seçtikleri bir geleceğe gülümserken, şuna emindirler: Birbirlerini sevdikleri ve güvendikleri sürece, hiçbir şey onları yenemez. Geriye bakarlarsa, öğrendiklerine şükretmek için; ileriye bakarlarsa, birlikte yürümeye karar verdikleri ufka gülümsemek için bakacaklar.
News
Bir gecede yanan kamp ve tek kelime: “İmkânsız”ın bedelini kim ödedi?
Bir gecede yanan kamp ve tek kelime: “İmkânsız”ın bedelini kim ödedi? Patlama. Yunan kampı yanıyordu. Geceydi. Karanlık, alev, duman… Her…
Sessiz bir çocuktan korkulan bir sultana: Fatih’in İstanbul yolu böyle başladı
Sessiz bir çocuktan korkulan bir sultana: Fatih’in İstanbul yolu böyle başladı —İyi bak —diye fısıldadı Halime, yaşça büyük bir hizmetkâr,…
Doktor yara izimle alay etti… ta ki bir General içeri girip selam durana kadar
Doktor yara izimle alay etti… ta ki bir General içeri girip selam durana kadar —Peki ya şu “iz”? —dedi doktor,…
Mondros’un Sessiz İmzasından İstanbul’un Kurtuluşuna: Bir Kâtibin Unutulmuş Hatırası, 1918–1923
Mondros’un Sessiz İmzasından İstanbul’un Kurtuluşuna: Bir Kâtibin Unutulmuş Hatırası, 1918–1923 10 Ekim 1918’i hiç unutmadım. Savaşın “büyük” günleri geride kalmıştı….
Bataklık Gecesi “İmkânsız” Dediğimiz Yeri Geçti; Bir Ordu Uyandı, Bir Komutan Değişti
Bataklık Gecesi “İmkânsız” Dediğimiz Yeri Geçti; Bir Ordu Uyandı, Bir Komutan Değişti Patlama… Önce tek bir darbe gibi duyuldu; sonra…
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı….
End of content
No more pages to load






