Açlıktan kıvranan dul kadın, “Çocuklarımı alın,” dedi; yoksul çiftçi, “Seni de alacağım,” diye karşılık verdi
Şafaktan hemen önce, Montana kışının kulübenin duvarlarına yumruk gibi bastırdığı, rüzgârın çamların arasından av peşindeki kurtlar gibi uluduğu bir anda Jack Holloway sıçrayarak uyandı. Üç hafif vuruş, sonra sessizlik. Ne çakalların sesi, ne de kapıda bir ayının pürüzlü tırmalayışıydı: insandı. Parmağı donmuş gibi farolü (feneri) yaktı, yün içliğinin üzerine paltosunu geçirdi ve buz gibi zemini geçti. Vuruşlar yeniden geldi; bu kez daha yumuşak, daha çaresiz. Açtı.
Fener ışığı bir kâbusu ortaya çıkardı: İskelet gibi zayıf bir kadın, yıpranmış bir battaniyeye sarılı bir bebek, dudakları soğuktan mosmor. Arkasında, karda büzüşmüş üç çocuk: yaklaşık dokuz yaşında bir kız ve belki altı yaşında ikiz oğlanlar. Hepsi çıplak ayaklı, ayaklarına bezler bağlamış, çökmüş yüzlerinde iri gözler. Kadın sendeledi; Jack düşmeden onu tuttu. “Lütfen,” diye fısıldadı, “Çocuklarımı alın.” Son kelime boğazında kırıldı.
Jack kalbi gümbürdeyerek onları içeri aldı. Çocuklar ne ağladı ne konuştu; ona dilsiz, acıtan bir açlıkla baktılar. Soba kapağını açtı, odun attı, körüğü çalıştırdı; alevler kükredi. Kadın tek koltuğuna yığıldı, bebeğe sanki eriyip gidecekmiş gibi sarılmıştı. Büyük kız annesinin yanına yapıştı, Jack’i vahşi ve korumacı gözlerle süzdü.
“En son ne zaman yediler?” diye sordu. “Dört gün oldu,” dedi kadın. “Gerçek yemek? Daha da uzun?” Jack’in midesi burkuldu. O çocukların yüzlerinde, üç yıl önce ölen, kulübenin arkasındaki donmuş toprağa annesinin yanına gömülü kendi oğlunu gördü.
Kadın, kasabadaki tüm kapıları çaldığını söyledi. Yanan son ışık Jack’inkiydi. İkizler sobaya doğru ellerini uzatmıştı; parmakları kırmızı, neredeyse donmuş. Üç yaşlarında küçük bir kız, ablasının eteğine yapışmıştı. “Onları alın,” diye yalvardı. “Ben giderim. Kara yürürüm. Yeter ki onları kurtarın.”
Jack onun önünde diz çöktü. Gri gözler; yorgunluk ve utançla çevrili. Yirmi sekizini geçmemişti; ama yas onu yıllandırmıştı. “Ne kadar yürüdünüz?” “Kasabadan.” Beş mil. Ayakkabısız çocuklarla bu soğukta beş mil. Yine yüzlerine baktı; güneşe yönelen çiçekler gibi sıcaklığa eğiliyorlardı. Emma’yı düşündü; yatakta kan kaybederken, oğullarını kurtarması için yalvarışını. İkisine de yenik düşmüştü. Bir daha değil. “Seni de alacağım,” dedi sessizce.
Kadının gözleri doldu. Umutla inkâr arasında başını salladı. “Anlamıyorsunuz. Hiçbir şeyim yok. Size ödeme yapamam.” “İstemedim.” Büyük kız Jack’in kolunu tuttu. “Annemin canını yakmayın.” Jack onun bakışını tuttu. “Yapmayacağım. Söz.”
Rüzgâr dışarıda çığlık atıyordu. İçeride, üç yıldır ilk kez, kulübe bir mezar olmaktan çıktı.
Şafak, kar üzerinde soğuk ve pembemsi yarıldı. Jack son dört yumurtasını döküm tavada kızarttı, tencerede fasulyeleri kaynattı ve kalan salamura domuz etini ince şeritler halinde dilimledi. Bu, onun haftalık payıydı; altı kişi için ancak bir öğün ediyordu. Umursamadı.
Çocukları masaya oturttu. Kadın titreyen ellerle saçlarını düzeltti, fısıltıyla yatıştırdı; bebek artık kucağında, sıcaklıkta mışıl mışıl uyuyordu. Jack tabakları koydu. “Yiyin.” Çocuklar aç hayvanlar gibi yiyeceklere atıldılar. İkizler elleriyle yumurtaları ağızlarına dolduruyor, en küçükleri domuz etini kemiriyor, çenesi yağ içinde parlıyordu. Büyük kız yavaş ve sistemli yiyor, gözlerini annesinden ayırmıyordu. Kadın tabağını bebeğe doğru itti. “Uyanınca için.” “Sen ye,” dedi Jack sert ama nazikçe. “O uyuyor. Sen değilsin.” Kadın itaat etti; gözyaşları yanaklarına süzülürken Jack bakışını kaçırdı. Utanç, özel bir şeydi.
Tabaklar boşalınca, çocuklar haftalar sonra ilk kez doymanın verdiği dalgın bakışla sandalyelerine yaslandılar. Küçük kız izin istemeden Jack’in kucağına tırmandı, göğsüne sokuldu ve uyuyakaldı. Jack ellerini nereye koyacağını bilemeyerek donakaldı; sonunda onu tek koluyla sardı. Tüy gibiydi.
“Benim adım Sarah Brennan,” dedi kadın sessizce. “Bu Lucy. Sam, Ben, Lily ve Mary.” Her birini gösterdi. “Jack Holloway.” “Bunu neden yapıyorsunuz, Bay Holloway?” Jack kucağındaki uyuyan kıza baktı. “Çünkü birinin bunu daha önce yapması gerekirdi.” Sarah’nın yüzü çöktü. Ağzını kapadı; omuzları sarsıldı. Lucy yaklaştı, avucunu annesinin sırtına koydu.
Jack, Sarah kendini toparlayana dek bekledi. “Ne oldu?” “Altı hafta önce kocam öldü,” dedi düz bir sesle. “Ateşten. Kasaba doktoru peşin ödeme olmadan gelmedi. Borç para bulduğumda çok geçti.” Jack’in çenesi kasıldı. “Ev sahibi bizi attı.” Sarah devam etti: “Kiliseden bir kadın, müsrif olduğumu, kocamın ölümünün borçlarımız için Tanrı’nın hükmü olduğunu söyledi. Çamaşır, dikiş, her şeyi denedim. Kimse işe almadı.” “Bu yüzden kara beş mil yürüdün.” “Gidecek başka yerim yoktu.”
Jack kulübeye baktı: Bir oda, bir yatak, neredeyse boş raflar. Un çuvalının dibi, fasulyeler azalmış. Mart’a kadar bir adamı idare edecek kadar. Altı kişi için belki iki hafta. “Gitmeliyim,” dedi Sarah aniden. “Nazik davrandınız ama yapamam.” “Nereye gideceksin?” Cevap veremedi. Jack Lily’yi kollarında ayarladı. “Kalacaksınız. Gerisini hallederiz.” “Yeterince yemeğiniz yok.” “O zaman daha fazlasını bulurum.” Nasıl olduğunu bilmiyordu ama bulacaktı.
Sam ve Ben soba yanında birbirlerine yaslanmış uyuyordu. Lucy, Jack’e temkinli bir umutla bakıyordu. Sarah, Mary’yi kucağında sıkıca tutuyor; yüzünde aldatma, acımasızlık ya da öğrendiği tuzaklara dair bir iz arıyordu. Bulamadı. “Neden?” diye fısıldadı tekrar. “Açlığı bilirim,” dedi Jack. “Soğuğu bilirim. Bu yeter.”
Dışarıda yeniden kar yağmaya başladı; yumuşak ve durmadan, kasabadan gelen izlerini örtüyordu. İçeride, aylar sonra ilk kez, Sarah Brennan gözlerini kapadı ve emniyette olmanın nasıl bir şey olduğunu hatırladı.
O gece Jack yatağını çocuklara verdi: Lucy dışta, ikizler ortada, Lily aralarında kıvrılmış. Mary, battaniyelerle kaplı bir çekmecede uyudu. Sarah, onun yanında yerde. Jack sobanın yanındaki sallanan sandalyeye geçti. Tavan kirişlerine baktı: J + E, 1880. O ve Emma. Düğün yılları. Anılar izin almadan geldi: Emma’nın kahkahası, eli, yemek yaparken mırıldanışı. Sonra kan. Çok kan. Ebe’nin yüzü: “Üzgünüm Jack. Gittiler. Hem eşin hem oğlun.” Kış her şeyi aldığı gibi onları da almıştı. O harfleri taşındıkları gün kazımıştı; şimdi onu alaya alan bir anıt gibiydi.
Bir döşeme inledi. Sarah oradaydı. Emma’nın şalı omuzlarında; Jack farkında olmadan koymuştu. Üç yıldır asılı, kullanılmadan. “Gitmeliyim,” dedi kısık sesle. “Neden?” “Yüküm.” “Sen çocuklarını koruyan bir annesin. Bu yük değil; güç.” Sarah başını salladı. “Kasabada dilendiğim için utanmaz dediler. ‘Eğer edepli bir kadın olsaydın Tanrı sağlar’dı’ dediler.” Jack’in öfkesi birden alevlendi. “Tanrı sağladı. Seni buraya gönderdi.” Sarah’nın gözleri büyüdü. Şalı, sanki onu iyilikten koruyabilirmiş gibi daha sıkı sardı; iyiliği nasıl kabul edeceğini bilmiyordu.
“Çalışabilirim,” dedi. “Dikerim, yemek yaparım, temizlerim. Geçimimizi kazanırım.” “Zaten kazandın.” “Nasıl?” Jack kulübeyi gösterdi: uyuyan çocuklar, çıtırdayan ateş, on iki saat önce var olmayan bir hayat. “Bu evi uyandırdın.” Sarah karşısındaki sandalyeye çöktü. Mary’yi ayağıyla salladı; otomatik, annesel, kadim bir hareket. “Kocam iyi bir adamdı,” dedi. “Çalışkandı, çocuklarını severdi ama yanlış insanlara güvendi, kötü anlaşmalar yaptı. O ölünce borçlar bana kaldı.” “Bu senin suçun değil.” “Kasaba öyle diyor.” “Kasaba yanılıyor.” Sarah onu gerçekten inceledi; gri gözler keskin, ölçüp biçen. “Birini kaybettin.” Soru değildi. Jack başını salladı. “Eşimi. Oğlumu. Üç kış önce.” “Üzgünüm.” “Ben de.” Sessizliğe gömüldüler; kayıpla oyulmuş iki insan, sükûneti ortak anlayışla dolduruyordu.
“Peki ya yemek?” dedi sonunda Sarah. “Yarın kasabaya gideceğim. Ne bulabilirsem erzakla değişirim.” “Neyle?” Jack yeleğindeki cep saatine dokundu: babasından kalan tek değerli şey. “Bir yolunu bulurum.” Sarah itiraz etmek için ağzını açtı, sonra kapadı. Kavga etmeden yardım kabul etmeyi yavaş yavaş öğreniyordu.
Kurtlar her zamankinden yakın uludular. Jack ayağa kalktı, tüfeğini kontrol etti. Sarah irkildi. “Ateş varken yaklaşmazlar.” Jack kendi yalanını duydu: aç kış kurtları cüretkâr yapmıştı. Kümes güçlendirilecekti. Sarah yatağa gitti, Lucy’nin saçını düzeltti, Ben’in battaniyesini çekti, her küçük yüze sonsuz bir şefkatle dokundu. Döndüğünde Jack, yanaklarından süzülen yaşları gördü. “Teşekkür ederim,” diye fısıldadı. Jack başını eğdi. Sözler yetmiyordu.
Sobalara odun attı, sandalyeye döndü. Yukarıda J + E harfleri ateşin yansımasını yakalıyordu. Belki Emma, Sarah’yı ona göndermişti. Belki bağışlanmaydı. Kaybettiği aileye ikinci bir şans. Ya da yalnızca hayatta kalma: kırık iki kişi, aç beş çocuk, soğuğa karşı bir kulübe. Her neyse, sonuna kadar götürecekti. Dışarıda kurtlar yine uludu. İçeride altı kişi sıcak ve sabit nefes alıyordu. Şimdilik bu yeterdi.
Sonraki on gün yavaş bir çözülme gibi geçti. Kulübe değişti. Sarah perdeleri onardı, yerleri pırıl pırıl edene kadar süpürdü, erzakları amansız bir düzenle dizdi. Lucy azalan unla ekmek yapmayı öğrendi. İkizler, Jack’in sabırlı yönlendirmesiyle odun istifledi. Küçük Lily ise Jack’in peşinden ayrılmadı — ona “Bay Jack” diyordu —, Jack kütük yararken kolunu çekiştiriyor, yemeklerde kucağına tırmanıyor, her akşam omzunda uyuyakalıyordu. Lily onun adını her söylediğinde Jack’in göğsünde bir şey açılıyordu. Sarah mutfaktan, Mary’yi kalçasında taşırken, dudaklarında küçük bir tebessümle izliyordu. Jack bir kez bakışını yakaladı; Sarah kızarıp işine döndü. Çekim oradaydı; sessiz ama inkâr edilemez. Aynı bardağa uzanan parmakların değmesi, bir kalp atımı fazla tutunan bakışlar. Ama önce hayatta kalmak geliyordu. Romantizm lükstü.
Erzak beklenenden hızlı eridi. Jack, babasının saatini una, fasulyeye, mısır ununa ve tohumluk patatese çevirmişti; mart sonuna kadar yetmeliydi. Ama altı ağız bir değildi ve kış da gevşemiyordu. Onuncu gece, kalanları saydı: iki kupa un, yarım çuval fasulye, belki dört öğüne yetecek mısır unu. Kasabaya geri dönmesi gerekecekti. Bu kez takas edecek hiçbir şeyi kalmamıştı.
Sarah onu başı elleri arasında buldu. “Ne kadar kötü?” “Kötü.” Karşısına oturdu. “Kasabada iş var. Ben—” “Hayır, Sarah. Seni bir kez küçük düşürdüler. Buna yine izin vermeyeceğim.” Çenesi sıkıldı. “Kırılgan değilim.” “Öyle demedim.” “O halde yardım etmeme izin ver.” Jack, karlar içinde beş mil yürüyen, şikâyetsiz şafaktan geceye çalışan, kayıpla ve utançla yüzleşip ayakta kalan bu kadına baktı. Kırılgan değildi; derisinin altında çelik vardı. “Bir yol bulacağım,” dedi. “Birlikte bulacağız,” diye düzeltti Sarah.
Lucy çıplak ayak ve uykulu göründü. “Gidiyor muyuz?” “Hayır, tatlım,” diye atıldı Sarah. “Yatağa dön.” “Yemekten bahsettiğinizi duydum,” dedi kız. Jack’in boğazı düğümlendi; bu endişe için çok küçüktü. “Gitmiyoruz,” dedi. “Burası artık evimiz.” “Söz mü?” “Söz.” Lucy başını salladı, yatağa döndü. O sözün ağırlığı ikisinin arasına yerleşti. “Yarın gideceğim,” dedi Jack. “Henderson veresiye açar mı bakarım.” “Açmaz.” “Açanı bulurum.” Sarah, Jack’in elinin üzerine kendi elini koydu: işten nasır tutmuş, ateşten sıcak. Jack birleşen parmaklarına baktı; kıpırdamaya korktu, çekip gitmesinden korktu. Sarah elini çekmedi. “Ne olursa olsun,” dedi Sarah, “birlikte karşılarız.” Jack başını salladı; sesi yoktu. Aralarındaki ortaklık kök saldı.
Redemption Springs yirmi yarda donmuş çamur ve kırık hayallerdi. Jack öğle vakti vardı. Meydan cumartesi alışverişiyle kaynıyordu. Adamlar meyhanede, kadınlar dükkânlar arasında, çocuklar çamurda koşturuyordu. Atını Henderson’ın bakkalının önüne bağladı, derin bir nefes aldı. İçeri girince çan çaldı.
“Holloway,” dedi Henderson, gözlerini kısarak. “Brennan dulunu içeri aldığını duydum.” Jack’in çenesi sıkıldı. “Doğru.” “Pek hayırsevermişsin.” “Erzak lazım: un, fasulye, tuz, domuz pastırması. Baharda danaları satınca Nisan sonunda öderim.” “Yani veresiye?” “Evet.” Henderson geriye yaslandı, kollarını kavuşturdu. “Şimdi kaç ağız besliyorsun?” “Altı.” “Sarsılan bir çiftlikte.” Başını salladı. “Olmaz. Geçen yılın tohumuna zaten borçlusun.” “Öderim.” “Belki. Ama burası hayır kurumu değil.”
“Belli ki kilise de değil,” diye tısladı Jack. Henderson’ın yüzü sertleşti. “Diline dikkat et.” Jack gururunu yuttu; yiyecek, tatminden önemliydi. “Yarısını şimdi, yarısını Nisan’da?” “Olmaz. Nakit.” Jack son paralarını bıraktı: üç dolar. Henderson geri itti. “Yetmez.”
Çan arkasından tekrar çaldı. Diyakozun karısı Bayan Puit girdi; burnu yargıyla kıvrılmış. “Bay Holloway,” dedi soğukça. “O kadını barındırdığınızı duydum.” “Bir dul ve çocuklarına barınak sağlıyorum.” “Duyduğuma göre barınaktan fazlası.” Jack yavaşça döndü. “Söyleyeceğiniz bir şey varsa açık söyleyin.” “Edep sahibi insanlar nikâhsız beraber yaşamaz. Günahtır.” “Edep sahibi insanlar çocukların açlıktan ölmesine de göz yummaz. Ama işte buradayız.” Kadının ağzı yakalanmış bir balık gibi açılıp kapandı. Henderson öksürdü, gülüşünü sakladı.
“Rahip diyor ki, o kadını çatın altında tutacaksanız,” diye sürdürdü, “onu usulünce nikâhlasanız iyi olur; yoksa günah içinde yaşıyorsunuz.” Jack’in ensesine sıcak bir dalga yürüdü. Öfkeden değil, idrakten. Haksız değildi; günahta değil, korumada haklıydı. Bir eşin yasal hakları vardı; bir bakıma muhtaç olanın yoktu. Jack ölürse Sarah yeniden evsiz kalırdı; ama eş olarak toprağı, kulübeyi, her şeyi miras alırdı. Evlilik romantizm değil; hayatta kalma stratejisiydi. “Düşüneceğim,” dedi. “Üç dolar,” diye iç çekti Henderson. “On libre un, beş libre fasulye. Hepsi bu.” “Peki.” Jack erzakları aldı, gururunun kalanını da zedelemeden çıktı.
Dışarıda Rahip Stone bekliyordu: uzun, sert mizaçlı, gür kaşlarının altında iyi gözler. “Sana vaaz etmeyeceğim,” dedi, “ama Bayan Puit, söylemese de bir noktada haklı: O kadının itibarı bir saç telinde. Seninki de.” “İtibarımı umursamıyorum.” “Onun hatırı için umursasan iyi olur.” Stone iyi bir adamdı; kasaba Sarah’ya kötü davranırken karşı duran az kişiden. “Sence evlenmeli miyiz?” “Eğer ona ve çocuklara bakmaya niyetlisin, bunu yasal kılmak herkesi korur. Ve bence o evet diyecek.” Jack’in kalbi gümbür gümbür attı. Bu kadar ileri gitmeye cesaret etmemişti. “Onunla konuşacağım,” dedi sonunda. “Aferin evlat.” Stone omzuna vurdu.
Öğleden sonra soğuğunda dönerken, bacadan duman yükseliyor, ağaçlar arasından çocuk sesleri geliyordu. Bir şeyi anladı: Ödevden değil, istediği için evlenme teklif edecekti. Sarah’nın sonsuza dek kalmasını istiyordu.
Dönüşünden üç gün sonra, alacaklı geldi. Sarah önce gördü: eriyen karları yaran siyah bir araba — resmî, uğursuz. Midesi düğümlendi. “Jack,” diye seslendi. O ahırdan çıktı, arabayı gördü, yüzü taş kesildi. Cyrus Webb indi: banker, toprak sahibi, ilçenin yarısının ipoteği onda. Yanında evrak çantalı ilçe kâtibi. “Holloway,” dedi Webb, sahte bir nezaketle şapkasını eğerek. “Vergilerin için geldim. Kırk yedi dolar borcun var.” “Biliyorum.” “Ödeme iki haftaya. Yoksa mülk el konur.”
Sarah’nın nefesi kesildi. Lucy yanında belirdi, Lily’nin elini tutuyordu. İkizler Jack’in bacaklarının arkasından bakıyordu. “Ödeyeceğim,” dedi Jack. Webb’in gülümsemesi soğuktu. “Ekstra ağızları doyurmak pahalı iştir.” “İki hafta,” diye tekrarladı Jack. Kâtip bir belge çıkardı. “Burayı imzala: borcu ve vadeyi kabul ettiğini gösterir.” Jack okumadan imzaladı. Webb kâğıdı kaldırdı, bakışları Sarah’ya kaydı. “Bayan Brennan, ayakta kalmışsınız.” Sarah çenesini kaldırdı. “İdare ediyorum.” “Elbet.” Tonu, Jack’in yumruklarını sıkan imalar taşıyordu. Araba uzaklaşınca Sarah kapı pervazına yaslandı. Jack çamurdaki izlere çivilenmişti. “Kırk yedi,” diye fısıldadı Sarah. “Bir yolunu bulacağım.” Nasıl? Jack’in cevabı yoktu. Değerli her şeyi satmıştı: saat, babasının tüfeği, Emma’nın yüzüğü. Sadece at ve toprak kalmıştı.
Sarah içeri girip elinde bir şeyle döndü. “Alın.” Oymalı, işlemeli altın bir cep saati. Jack, Sarah’nın eşyalarından tanıdı. “Kocanızınki.” “Onun dedesinden. Altmış, belki daha fazla eder.” “Sarah, hayır.” “Kabul edin,” sesi çatladı. “Bize her şeyinizi verdiniz. Ben de bir şey geri vereyim.” “Geçmişini çalamam.” “Benim geçmişim öldü.” Sarah’nın gözleri ateşlendi. “Önemli olan —burada, şimdi— bu. Bu çocuklar önemli. Siz önemlisiniz.”
Jack gururla çaresizlik arasında parçalandı. “Ortak olmamız gerekiyordu,” dedi Sarah, sesi titreyerek. “Olmama izin verin.” “Yapamam.” “Yapamaz mısınız, yoksa yapmak istemiyor musunuz?” “Ne fark eder?” “Fark şu,” dedi Sarah, “ben bunu seçiyorum. Sizi seçiyorum; ama bunu kabullenmeyecek kadar inatçısınız.” Arkasını döndü, kapıyı çarpıp içeri girdi. Saat karda kaldı. Jack aldı; altın avucunda buz gibiydi. Arkasında Lucy belirdi. “Annem geceleri ağlıyor,” diye fısıldadı. “Bu yeri kaybedeceğimizi düşünüyor. Sizi kaybedeceğimizi.” “Kaybetmeyeceksiniz.” “O halde neden kavga ediyorsunuz?” Jack saate, kulübeye, adı dışında her şeyiyle kendi olmuş bu kıza baktı. “Çünkü ben de insanların bana yardım etmesine nasıl izin vereceğimi bilmiyorum.” “Belki öğrenmelisiniz,” dedi Lucy; yaşından büyük.
O gece konuşmadılar. Sarah çocuklarla yattı. Jack sobanın yanında kaldı; saat cebinde ağırdı. Şafakta kurtlar geldi. Kümesi fırtına gibi vurdular. Dördü, gri ve aç. Jack tüfeğini kaptı, iki el ateş etti. Dağıldılar ama iki tavuk öldü. Tüyler ve kan arasında, çamurun içinde dikilirken anladı: her şey parçalanıyordu. Toprak, erzak, kırılgan barış. Ve baltayı indiren onun gururuydu. Sarah’yı mutfakta buldu; hamuru mekanik bir şekilde yoğuruyordu. “Atı satacağım,” dedi Jack. “Yetmiş eder.” Vergi ve bahara kadar erzak için yeterdi. “Tek ulaşımın.” “İdare ederiz.” Sarah hamuru bıraktı, ellerini sildi. “Saati de satarız. Parayla tohum ve damızlık alırız. Baştan, doğru düzgün başlarız.” Jack mutfağı geçti, ellerini Sarah’nın yüzüne koydu. “Biz ortağız.” “Evet.” “O halde birlikte karar veririz.” Sarah başını salladı; gözyaşları aktı. Jack alnına bir öpücük kondurdu; saygıyla. Dışarıda kurtlar uluyordu. İçeride, iki insan fedakârlıkla barıştı. Birlikte.
Tipi ansızın geldi. Dünyayı dakikalar içinde beyaza boğan geç kış canavarı. Jack, atı satmak için şafakta kasabaya gitmişti. Sarah pencerede bekledi, kucağında Mary ile; camlara yığılan karı izledi. Öğlene doğru görüş sıfırlandı. “Kasabada bekler,” dedi Lucy, emin görünmeye çalışarak. Ama Sarah daha iyi biliyordu: Jack onları fırtınada yalnız bırakmazdı. Eve dönmek için cehennemi yarardı.
Haklıydı. Saat iki sularında beyazlığın içinden bir siluet çıktı: Jack, atı dizlerine kadar kar birikintilerinin içinden çekerek yürüyordu. Sarah kapıyı savurdu; Jack içeri yığıldı, sakalı buz tutmuştu. “Sattın mı?” diye sordu Sarah. Jack başını salladı, donmuş parmaklarla paltosundan ıslanmış bir tomar para çıkardı. “Yetmiş iki. Ödedik. Borç bitti.” Sarah battaniyeleri kapıp geldi, paltosunu çıkardı, ellerini kendi elleri arasında ovuşturdu. Çocuklar yardıma sokuldu. “Ölebilirdin,” diye fısıldadı Sarah. “Birbirimizi kaybetmeyeceğimizi söylemiştim.”
Fırtına üç gün sürdü. Odunu beklenenden hızlı tükettik. Yiyecek azdı; ama birlikteydiler ve bu, konfordan daha çok şeydi. İkinci gece Jack, Sarah’yı ateşi seyrederken sallanan sandalyede buldu. “Bunu düşünüyordum,” dedi Sarah sessizce, “yaptığımız şeyi, bu düzeni.” Jack’in midesi düğümlendi. “Gitmek istersen—” “Hayır.” Sarah ona baktı. “Ama bunun geçici olduğunu da rol yapamayız. Çocuklar yerleşiyor. Lucy okumayı öğreniyor. Oğlanlar peşinden ayrılmıyor. Lily, kimse duymadığını sandığında sana ‘baba’ diyor.” Jack’in boğazı kapandı. “Kasaba günah içinde yaşadığımızı düşünüyor. Belki haklıdır.” “Gitmek mi istiyorsun?” dedi Jack, kül gibi bir sesle. “Hayır.” Sarah ayağa kalktı, yaklaştı. “Kalmak istiyorum. Doğru düzgün. Yasal olarak. O çocuklar senin soyadını, senin korumanı taşısın istiyorum. İstiyorum ki…” Duraksadı. Jack bekledi. “Senin eşin olmak istiyorum. Sana bir borcum olduğu için değil. Pratik olduğu için değil. Sana baktığımda hayat kurmak istediğim adamı gördüğüm için.”
Jack’in kalbi gümbür dedi. “Aynı şeyleri hissetmek zorunda değilsin. Anlarım eğer—” Jack onu öptü. Beceriksiz, umutsuz: üç yılın yalnızlığı ve yas, o dokunuşa aktı. Sarah irkildi, sonra gömleğine tutunup karşılık verdi. Ayrıldıklarında ikisi de titriyordu. “Bitti sanıyordum,” diye fısıldadı Jack. “Yaşamak da umut etmek de. Sonra kapımı çaldın ve her şey değişti.” “O zaman bu bir evet.” “Evet.” Arkada Lucy boğazını temizledi. Dört çocuk, keyiften kendinden geçmişten muzır bir memnuniyete uzanan ifadelerle bakıyordu. Sam ve Ben çak yaptı; Lily alkışladı; Mary bile mırıldanır gibi oldu. Sarah gerçek bir kahkaha attı — Jack’in ondan duyduğu ilk kahkaha. Kulübe ışıkla doldu. Dışarıda tipi uluyordu; içeride bir aile şekilleniyordu.
İki hafta sonra Jack ve Sarah, mahkemede Rahip Stone’un önünde durdu. Kasaba toplanmıştı: merak, yargı ve birkaç samimi iyi dilek. Bayan Puit ön sırada, dudakları büzük. Webb arkada, kollar kavuşturulmuş. Sarah ödünç, yamalı ve ütülü bir elbise giymişti. Jack, güveler yemiş ama temiz babasının takımını. Çocuklar yanlarındaydı: Lucy Mary’yi tutuyor, ikizler pırıl pırıl, Lily Jack’in bacağına yapışmış.
Stone İncil’i açtı. “Azizler—” “Bir dakika,” diye araya girdi Webb, bir adım öne çıkıp. Salon mırıldandı. “Cyrus, söylemek istediğin bir şey mi var?” dedi Stone yumuşak. “Sadece zamanlama dikkatimi çekti. Adam vergiden kaçınıyor, sonra birden baktığı kadınla evleniyor. Ne kadar da uygun.” Jack’in çenesi gerildi. Sarah elini buldu, sıktı. “Benimle bir derdin varsa,” dedi Jack alçak sesle, “açık söyle.” “Bir derdim yok. Sadece halk neye tanık olduğunu bilsin istiyorum.” “O halde ben anlatayım.”
Jack, Sarah’nın elini bırakmadan kalabalığa döndü. “Altı hafta önce bu kadın kapımı dört aç çocukla çaldı. Karda beş mil yürümüştü, çünkü her biriniz kapınızı kapatmıştınız.” Kalabalık kıpırdandı, huzursuz. “Yardım dilenmiyordu,” diye sürdürdü. “Merhamet istiyordu. Ve onu bulamadı. Ne kiliseden. Ne kendine iyi diyenlerden. Kimseden.” Bayan Puit’in yüzü kızardı. “Ben onları içeri aldım,” dedi Jack. “Yedirdim, barınak verdim. Ve biliyor musunuz? Beni onlar kurtardı. Ben yürüyen bir ölüydüm. Bana yaşama nedeni verdiler.” Sarah’ya baktı; gri gözleri yaşla parlıyordu. “Onunla evleniyorum çünkü onu seviyorum. Çünkü bu çocuklar bir babayı hak ediyor. Çünkü bu, bu dünyada anlamlı olan tek doğru şey.” Webb’e döndü. “Yargılayacaksan beni yargıla. Ama önce onu yargılamak zorunda kalacaksın ve buna izin vermem.”
Sessizlik. Arkadan, Harris adlı yaşlı bir çiftçi ayağa kalktı. “Ben şahit olurum.” Bir başka adam ayağa kalktı. Sonra bir kadın, sonra başka insanlar. Bayan Puit yerinden kıpırdamadı ama başını eğdi — vereceği onay bu kadardı. Webb’in ağzı inceldi; çıkıp gitti. Stone gülümsedi. “Devam edelim mi?” Yeminler basitti. Jack’in sesi titredi; Sarah’nın elleri de. Ama sözleri söylediler. Jack, Emma’nın eski yüzüğünü Sarah’nın parmağına taktı: geçmişin kutsamasıyla, bugünün sahiplenişiyle. “Sizi karı koca ilan ediyorum.” Jack eşini öptü; mahkeme alkışla çalkalandı.
Dışarıda Harris, Jack’in avcuna “çocuklar için” on dolar sıkıştırdı. Başkaları da katıldı: burada beş dolar, şurada bir çuval un, konserve kavanozları, bir yorgan. Kasabanın vicdanı nihayet uyanıyordu. Jack ve Sarah ödünç arabaya bindi. Çocuklar etraflarına tıkıldı; eve doğru yola çıktılar. Sarah başını Jack’in omzuna yasladı. “Bunu bir gün güzel hatırlayacaklar mı dersin?” diye sordu. “Umurumda değil,” dedi Jack. “İhtiyacım olan her şey burada.” Lily kolunu çekiştirdi. “Baba.” Jack’in kalbi duracak gibi oldu. “Evet, tatlım?” “Artık gerçekten bir aile miyiz?” Jack Sarah’ya baktı; çocuklara, uzanan geleceğe baktı. “Gerçekten öyleyiz.”
İlkbahar yavaşça geldi, sonra birden. Kar çamura döndü; çamur toprağa; toprak yeşil filizlerle yarıldı. Jack ve Sarah bahçede yan yana çalıştılar: o karıklar açtı, Sarah tohum ekti, çocuklar saman serpti. Nikâhtan altı hafta geçmişti. Kulübe kalıcılığın izlerini taşıyordu: Sarah’nın diktiği perdeler, Jack’in yaptığı raflar, duvarlara asılı çocuk çizimleri. Ve Sarah’nın karnı, belli belirsiz kabarmaya başlamıştı.
Jack, onun elini karnına koyup küçük bir gülümsemeyle durduğunu fark etti. Sarah, Jack’in baktığını görünce kızardı. “Kasım?” diye sordu Jack kısık sesle. “Sanırım.” Jack onu yakına çekti, şakağına bir öpücük kondurdu. “Emma, seni severdi.” “Umarım.” Ekmeyi bitirdiler: patates, fasulye, havuç, kabak. Sekiz kişiye, belki kışa dokuz. Lucy suyla geldi. “Anne, Ben bir kuş yuvası buldu.” “Dokunmayın,” diye seslendi Sarah. “Bırakın.” İkizler bir kurbağanın peşinden koştular. Lily, Jack’in hareketlerini birebir taklit ederek son fidelerin etrafına toprağı bastırmasına yardım etti.
Öğle vakti, kulübenin arkasındaki küçük mezarlığa yürüdüler. Jack yabani otları temizlemiş, çiti onarmıştı. İki mezar vardı: Emma ve oğulları. Sarah mevsimin ilk yabani çiçeklerinden topladı, taşların üzerine bıraktı. “Teşekkür ederim,” diye fısıldadı Jack, taşlara doğru, “onu bana gönderdiğin için.” Sarah elini tuttu. Ilık güneşte, arkalarında oynayan çocuklarla birlikte durdular; Jack, üç yıldır hissetmediği bir şeyi hissetti: huzur.
Akşam, verandada; Jack sallanan sandalyede, Sarah yanında. Çocuklar ayaklarının dibine dağılmış. Mary annesinin kucağında uyukluyordu. Lily, Jack’in bacağına yaslanmıştı. “Bize bir hikâye anlat baba,” dedi Lucy. Jack düşündü: şafaktan önceki vuruşları, aç çocuklu umutsuz kadını, her şeyi değiştiren kararı. “Bir zamanlar,” dedi, “hayatla işi bittiğini düşünen bir adam varmış.” “Üzgün müymüş?” diye sordu Ben. “Çok.” “Sonra ne olmuş?” diye bastırdı Sam. Jack Sarah’ya baktı; gülümsemesine, gözlerindeki sevgiye. “Birisi kapısını çalmış,” dedi. “Ve her şey değişmiş.”
Çocuklar büyülenmiş gibi dinledi. Sarah başını Jack’in omzuna bıraktı. Üstlerinde yıldızlar birer birer yandı; vaatle dolu. Uzakta kurtlar uludu ama uzaktı. Kulübe karanlığa karşı sıcak sıcak parlıyordu. “Sonsuza dek mutlu yaşamışlar mı?” diye mırıldandı Lily, uykuya yenik. Jack onun başını öptü. “Yaşamışlar. Ve bu yeter.” Sarah elini sıktı. İçinde yeni bir hayat kıpırdandı: yeni bir şans, yeni bir başlangıç.
Dağ rüzgârı çam ve yabani çiçek kokusu getirdi. Bahçede tohumlar güneşi düşledi. Verandada bir aile aynı ritimde nefes aldı. Jack Holloway — dul, çiftçi, baba — küllerden kurduğu hayata baktı ve düşündü: “Bazı kışlar seni kırar. Bazıları yeniden yapar. Bu kış bana her şeyi verdi.”
News
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı….
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
End of content
No more pages to load






