“I can’t breathe,” diye ağladı o — ama o, bezi kaldırdığında… yüreği buz kesti.

Mercer çiftliğini keskin bir bıçak gibi yaran rüzgâr, batmakta olan güneşe karşı kuru otları savuruyordu. Alacakaranlık ufku yutuyor, tepeleri siyah testere dişleri gibi keskinleştiriyordu. Eli Mercer, nasır tutmuş elleri ve omuzlarına çökmüş eski bir yorgunlukla, akşam işlerini bitirirken —atlar beslenmiş, çitler kontrol edilmiş, her şey yerli yerindeymiş gibi— avucunu pardösüsüne sildi.
Sonra duydu. Tipinin neredeyse yuttuğu, boğuk ve çaresiz bir yakarış: “Nefes alamıyorum.” Bir kadının sesi. Eli kaskatı kesildi. Kalbi göğsünde bir davul gibi gümbürdedi. Milerce ötede tek bir canlı ruh yaşamıyordu; yine de o fısıltı boşluğu yırttı geçti. Yavaş ve ihtiyatlı adımlarla kulübeye yöneldi. Her adımı kuru toprağı çatlatarak gelişini ele veriyordu. Elleri kemerine bir karış kala asılıydı; ortada ne bir silah sesi ne de görünür bir tehdit vardı, yalnızca çıplak, iliklere işleyen bir korkunun sesi.
Kulübenin kapısı menteşelerinde sarkıyordu. İçeride gölgeler pusuya yatmış şekiller çiziyordu. Güneşin son ışık huzmeleri toz zerrelerini havada yüzdürüp havayı altın bir titremeye çevirmişti. Ve sonra onu gördü: ağır, toz kaplı bir örtünün altında, korkmuş bir hayvan gibi büzülmüş, titreyen bir genç kadın. Eli’nin midesi burkuldu. Diz çöktü, örtünün kenarlarını sıyırdı. Kumaş kalın, boğucuydu. Onu soğuk ve dehşetle atan o nabız gibi titreme, Eli’nin göğsünü sıktı.
“Hey… sakin ol,” dedi, yılların çizdiği pürüzlü bir sesle. “Buradayım.”
Yanıt gelmedi; yalnızca kısa, yırtık nefesler. Eli örtüyü çekti; parmakları kıvrımların altında sert bir şeye takıldı. Kalbi atak üstüne atak yaptı. Her içgüdüsü ihtiyat diye bağırıyordu. Yaralı mıydı? Hastaydı? Yoksa bambaşka, daha kötü bir şey mi?
Rüzgâr daha hırçın ısladı. Bir an için yakarışın kesildiğini sandı. Sonra eşikte bir kıpırtı: hareket eden, izleyen bir gölge. Eli dondu kaldı; örtü yarı kalkmış, kanı şakaklarında uğulduyordu. Dışarıda kim ya da ne varsa, o değildi. Gece daha da soğudu. Kulübenin ötesindeki dünya nefesini tuttu. Eli’nin eli titredi. O geniş, yorgun gözlerle gölgeye baktı ve hava bir anda tehlikeyle ağırlaştı. Orada başka kim vardı?
Bir hamlede örtüyü sıyırdı. Altında genç kadın, büzülmüş ve küçücük, her nefesi hayatına mal oluyormuşçasına soluk soluğa. Saçları terle yüzüne yapışmış, düğüm düğüm. Kesikler ve çamur izleri derisini çizmiş. Ve gözleri: kocaman, karanlık, yalvarır, onun gözlerine kenetlenmiş.
“Lütfen…” diye hırıltıyla çıktı sesi.
Eli tereddüt etmedi. Onu kucakladı; ne kadar kırılgan olduğunu, her kasının yorgunluktan çığlık attığını hissetti. Rüzgâr pardösüsünü kamçılarken kulübeye doğru koştu. Kapı arkasından bir uyarı gibi gümbürdedi. Sürgüyü çekti. İçeride hava odun dumanı ve eski deri kokuyordu: tanıdık, güvenli. Onu kaba bir karyolaya yatırdı, yanına diz çöktü; elleri sarsılmaz, kalbi kudurmuştu. Eski bir gömlekten şeritler yırttı, yaraları elinden geldiğince temizledi. Elinde az şey vardı: acıyı hafifletecek biraz viski, birkaç temiz bez. Her hareket ölçülü, şefkatli ve hızlıydı. Genç kadının nefesi azıcık olsun düzeldi. Ama gözleri ondan ayrılmadı; her bakış, henüz duyamadığı bir hikâye fısıldıyordu.
Sonra bilincinin kıyısına bir şey dokundu: dışarıdaki toprakta tuhaf izler. Gölgelere gizlenen derin yarıklar. Rüzgârda dalgalanan, üstünde yabancı bir sembol dikilmiş yırtık bir kumaş parçası. Eli’nin karnı kasıldı. Bu rastgele değildi. Onu kovalayan kimse, geride işaretler bırakmıştı. Biliyordu.
Eli geri çekildi, yüzünü ovuşturdu. Anılar onu tırmaladı: kayıplar, silinen yüzler, geri döndürülemez hatalar. Birini koruma yükü, kurşundan ağır bastı. Dışarıda rüzgâr uluyordu; sesler, uzak nal sesleri taşıyordu — sönük, sisli, ama yaklaşan. Mideyi buran, kanı donduran cinstendi o sesler.
Yardım isteyebilirdi. Kasaba milerce uzaktaydı; yollar ıssız ve uzundu. Ama etmedi. Kimse zamanında gelemezdi. Ne onun için, ne de kapıya sürünen tehlike için. Eli çenesini sıktı. Elleri onun üzerinde gezindi: hazır, koruyucu, kararlı. Sonra bir ses geceyi yardı — dışarıdaki karanlıktan, genç kadının adını net ve ısrarlı bir tınıyla çağırdı.
Eli’nin nabzı tokmaklandı. Her kimse, dostça gelmiyordu. İncecik güvenlik zarı yırtıldı.
Gece birden çöktü. Gökyüzü karanlık ve dipsizdi, toprağı ağırlaştırdı. Yıldızlar bulutların arkasına saklandı. Eli sessizce dolaştı; pencereleri takozladı, kapıları sürmeledi. Çaktığı her çivi karanlıkta bir kalp atışına dönüştü. Uluyan yalnızca rüzgâr değildi; birileri dışarıda bekliyor, izliyor, hesap ediyordu.
Kadın karyolada yatıyordu; soluk, titrek. Her sığ nefes, kırılganlığının hatırlatıcısıydı. Eli yanına oturdu, elini onun elinin üstüne koydu.
“Konuş benimle,” dedi usulca. “Ne oldu, anlat.”
Onun sesi neredeyse bir çizgi kadar inceydi:
“Onları gördüm… Onlar… Onu öldürdüler. Önemli adamlar. Kimsenin bilmesine izin veremezler.”
Eli’nin çenesi kilitlendi. Güçlü adamlar. Hayatları kül eden sırlar. Pencereye doğru eğildi, gözleri gölgeleri taradı. Bir adım. Kırılan dal. Her ses nabzını sıçratıyordu.
“Neden bana geldin?”
“N-nereye gideceğimi bilmiyordum,” diye itiraf etti, sesi çatlayarak. “Sen… sen onlar gibi değilsin.”
Eli onu inceledi, gözlerinde gerçeği aradı. Anlatıda boşluklar vardı; eksik parçalar — kenarları kıymıklı bir yapboz gibi. Her parça, cevaptan çok soru açıyordu. Ama gecede, korku gerçekti. Ve korku tehlikeliydi.
Dışarıda fısıltılar çalıları sıyırdı. Uzak yollarda yankılanan nal vuruşları, inatçı bir eko. Eli kapıya süzüldü, dinledi, çevreye tuzaklar kurdu. Duvara yaslanan yağlanmış bir tüfek; ceplere saklı bıçaklar. Sınırda geçirilen bir ömrün öğrettiği her hayatta kalma aracı, her numara yerli yerindeydi.
Genç kadın ürperdi. Eli onu bir battaniyeye sardı, teselli mırıltılarıyla. Zihninde anılar çakıp söndü: kurtaramadığı adamlar, bir atıştan ağır basan kararlar. Ve her hatıra, azmini bileyledi: ne pahasına olursa olsun onu koru.
“Gelecekler,” diye öksürdü o, zayıf ve çaresiz.
“Biliyorum,” dedi Eli, süssüz. “Ama buna tek başına çıkmayacaksın.”
An, dondu kaldı. Pencerede bir gölge belirdi; bir koyottan iri, rüzgârdan fazla kasıtlı. Onun gözleri büyüdü; yüzünde tanımanın kıvılcımı çaktı. Dudaklarından keskin, korkulu bir soluk kaçtı. Eli’nin eli tüfeğe gitti; kalbi küt küt, duyuları tetikte. Dışarıdaki karanlık sanki kulübeye doğru eğildi, içerideki korkunun tadına baktı. Ve bir anda, sığınak kâğıt inceldi.
Gece çatladı. Kapı vahşi bir tekmeyle parçalandı. Tahta inledi; kıymıklar içeri uyarı şarapnelleri gibi savruldu. Eli’nin kalbi göğsüne saplandı. Adrenalin alev aldı.
“Yere!” diye haykırdı.
Kadın kendini bıraktı ve karyolanın altına süründü. Çığlığı etten bir yırtık gibi çıktı. Davetsiz giren, gece kadar karanlık ve acımasız bir kesinlikle hareket ediyordu. Eli onu eşikte karşıladı: yumruk ve öfke. Kulübe ikisinin üstüne daraldı. Her darbe, her hamle, tahta duvarlara çarpıp uzak fırtınaların gök gürültüsü gibi yankılandı.
Bir el silah patladı. Duman gözleri yaktı. Eli eğildi, dönüp beklediğinden daha sert vurdu. Yumruk eklemlerinden acı fırladı. Saldırgan sendeledi, sonra atıldı. Kaos, korku, hayatta kalma.
Kadın bir köşeye süründü, bir sandalyeye siper gibi sarıldı.
“Eli!” diye çığlık attı.
Eli ona bakamadı. Henüz değil. Tehdit, döşemeler kadar gerçek ve ağırken değil. Ve o zaman gördü: saldırganın deri yeleğinde kazılı dövmeler, işaretler, semboller. Bir mühür: Sendika. Bu toprakları demir yumrukla yöneten güçlü adamlar. Düşünmeden öldürenler. Genç kadının yaralarına ve vadide yayılan dehşet fısıltılarına bağlanan adamlar.
Eli’nin zihni şimşek gibi çaktı: çoktan yitirdiği ailesinin yüzleri, geç kalmış kararlar. Öfke ve keder kollarını ateşledi. Bir daha vurdu. Her darbe, her atış, eski yasın ağırlığını ve taze bir öfkenin harını taşıyordu.
Ama saldırgan kurnazdı. Süzüldü, büküldü, savruldu, ve Eli’nin fark etmediği arka bir panelden kayboldu. Kulübeye kesif bir duman sessizliği çöktü. Kadın yerde titriyordu, kendine sarılmış. Eli soluk soluğa; kasları yanıyordu. Adamın sıvıştığı duvara yürüdü ve derine kazınmış, tehditkâr bir sembol buldu.
Midesi düğümlendi. Kadın bakışını onun çizgisine takıp sordu:
“Ne… ne demek bu?”
Eli başını salladı; öfke ve dehşet göğsünde birleşiyordu.
“Bunun daha yeni başladığı anlamına geliyor.”
Dışarıda rüzgâr, saldırganın alaycı, kısık kahkahasını taşadı. Gece daha kara, daha ağır göründü. Tehlike, kulübenin çatlaklarından içeri sızmıştı. Bir zamanlar sığınak olan çiftlik kırılgandı artık. Eli yumruklarını sıktı. Ona baktı. Kadın sözsüzce anladı ve başını salladı. Gitmeleri gerekecekti. Güvenlik ölmüştü. Adalet ve salt hayatta kalma, şu tepelerin ötesindeki kanunsuz ve intikamcı vahada onları bekliyordu.
Ardından çöken koyu suskunlukta, ikisi de avın şimdi başladığını bildi.
Şafak ağır ağır söküldü; vadiyi turuncu ve gri morluklarla boyadı. Eli ve genç kadın gölge gibi ilerledi: sessiz, ölçülü. Her adım hesaplıydı. Çalının her hışırtısı onları ele verebilirdi. Rüzgârın her soluğu Sendika’yı haber edebilirdi.
Seçenek yoktu. Kulübe güvenli değildi artık. Eli önce genç kadını ata bindirdi, titreyen bedenini sağlam tutarak.
“Sıkı tutun,” diye mırıldandı.
O, korku ve güvenle büyüyen gözlerle başını salladı. Kanla, terle ve karanlıkta saklanan gecelerle kazanılmış bir güvendi bu.
Açık arazi uzandı: dalgalı tepeler, dişli kayalar, yüzlerine çarpan kuru otlar. Rüzgâr uzak sesler getirdi: nal sesleri, sabahı yaran silah atışları. Peşlerindekiler acımasızdı; tereddütsüz öldürmeye eğitilmiş adamlar.
Ama Eli’nin hamuru sağlamdı. Tecrübesi vardı. Hayatta kalma, kemiklerine işlenmişti. Atı gizli patikalardan sürdü; etrafa saçılmış granit bloklarının ardında saklana saklana.
“Gölgelerde kalıyoruz,” diye fısıldadı. “Alçak ol. Sessiz ol.”
Kadın dizginleri kavradı; kalbi inatçı bir vuruşla çarpıyordu. Her nefes korkuyla kararlılığın karışımıydı. Nalların kışkırttığı kum gözlerine doldu. Kuru bir çıtırtı: kırılan dal. Saf içgüdü: Eli bir sırtın arkasına süzüldü. O da peşinden. Çömeldiler; kalpleri aynı anda gümbürdedi. Uzak çığlıklar söndü. Şimdilik, bir adım öndeydiler.
Saatler uzadı; her an zekâ ve cesaretin bilek güreşiydi. Korkunun çatlaklarında küçük bir bağ dövüldü. O, kendinden parçalar paylaştı: anılar, uçucu gülümsemeler, durumlarının saçmalığına yumuşak bir kahkaha. Eli, kıt sözlerle karşılık verdi; nasırlı eli onun eline hafifçe kondu. İnsanlık, gaddarlık ense köküne yapışmışken bile pes etmedi.
Nihayet kasabanın etekleri göründü: ufka kırık dişler gibi dizilen tozlu damlar. Söylentilere ve fısıltılara kulak verecek kadar yürekli biri, kanunu haberdar etmişti. Uzakta atlar dörtnala. Şerif, yardımcılar. Adalet, nihayet kaosa karşı yola çıkmıştı.
Silah sesleri yeniden patladı. Ama artık denge değişmişti. Sendika adamları, üniformalı kanunun karşısında geri çekildi. Eli genç kadını son düzlükte yönlendirdi; onun bacakları titriyor, nefesi kesik kesik ama hayattaydı. Alçak bir tepenin başında durdular; kasaba ayaklarının altına serildi. Güvenlik, uzanıp tutulacak kadar yakındı.
Kadın nefesini bıraktı; gözyaşları, yanaklarındaki tozu iki ince iz halinde yardı.
“Başardık,” diye fısıldadı.
Eli’nin gözleri ufku taradı; sağlam, ama eski gölgelerle kovalanan bir bakışla. İlerideki yolun yarasız olmayacağını biliyordu. Anılar kalır. Kayıplar da. Gölgeler, zihnin köşelerinde pusuya yatar. Ama o an, hayatta kalma, dirayet ve küçücük bir umut kıymığı, arkalarındaki her karanlıktan daha parlak yandı.
Rüzgâr tehlikenin son fısıltılarını alıp götürdü. Gecenin üstüne yürüdüler, gaddarlıkla savaştılar ve ayakta kaldılar. Ve yolculukları o tepelerin ötesinde sürecek olsa bile, şimdilik nefes alabiliyorlardı. Yeni bir gün yükseldi: sert ve altın, hem özgürlüğü hem de yaşananların ağırlığını vaat ederek.
News
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı….
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
End of content
No more pages to load






