“Beni yarı felçli bir kızla çıkmam için kandırdılar” – O dedi ki: “Eğer acımadaysa kalmak zorunda değilsin”

Portland’ın talaş ve ıslak asfalt kokusu arasında, Liam —25 yaşında, karkas marangozu— çekiç ve siyah kahvenin ritmiyle yaşar. Günleri sabah 5’te başlar ve maaşı hak ettiren o iyi yorgunlukla biter. Southeast Division’daki bir bisiklet dükkânının üstünde minicik bir stüdyo kiralar: küçük bir mutfaklı, dolap kadar banyolu tek bir oda. Sessizlik, düzen, ev arkadaşı yok, komplikasyon yok.

Ekibi onun her şeyde yavaş olduğunu söyler; sadece çivi tabancasını kullanırken değil: buluşmalarda yavaş, mesajlara dönmekte yavaş, bağlanmakta yavaş. Ustabaşı ve neredeyse tek dostu Jake, acı-tatlı bir şakayla takılır: “Mükemmel düzenlenmiş lokma anahtar takımınla yapayalnız öleceksin.” Liam güler; bunda paylı bir doğruluk olduğunu bilir. Birkaç kız arkadaşı olmuştur, hiçbiri bir mevsimden uzun sürmemiştir. Ya onlar onun sessizliğinden yorulur ya da o daha gürültülü biri rolünü sürdürmekten.

Bu yüzden plan onu gardını indirtir: tozlu bir öğleden sonra, arkada Springsteen çalarken Jake’in dayattığı bir kör randevu. “Bir saat, Liam. Sadece bir saat; bir ay boyunca aşk hayatından bahsetmeyeceğim.” Zihinsel huzur için kabul eder. Mesaj kısa gelir: cumartesi, 19:00, Alberta’daki The Cozy Cup; cam kenarında olacak. İsim yok, fotoğraf yok.

İki kez gitmemeyi düşünür. “Şık” sayılacak kıyafeti yoktur; aynanın karşısında kaçış planı yapmayan bir gülümsemeyi prova eder. Ama gider. Gurur, merak ve hâlâ sürprizlere inanan o küçük parçası için.

The Cozy Cup yıl boyu tarçın ve yanık şeker kokar. Ahşap masalar, uyumsuz sandalyeler, huysuz ışık dizeleri. 18:58’de içeri girer. Onu hemen görür: pencere yanında, sırtı tuğlaya dönük, ıslak kabuk rengindeki saçları alçak bir topuzda. Çam iğnesi yeşili bir elbise, kollar sıvalı; ışığı yakalayan ince bir gümüş bilezik. Yanında, özenle katlanmış mat siyah, kompakt bir tekerlekli sandalye; fark edene kadar fark edilmeyen cinsten.

Liam bir an durur; sandalye yüzünden değil—evet, o da sarsar—ama daha çok gözleri yüzünden: koyu, keskin, tetikte; sanki saatten uzun süredir onu bekliyormuş gibi. O hafif, emin, kırılganlıksız gülümser. “Liam’sın,” der, sesi alçak ve sarsılmaz; duyulmak için yüksekliğe ihtiyaç duymaz. “Ben Clara.” Liam karşısına oturur; eşikteki mini paniğini saklamaya çalışır. O eğlenmiş gibi bakar: “Jake, kolay fark edileceğini söyledi. Uzun, sessiz ve muhtemelen üzerinde talaş.” Liam kotuna bakar: uyluğunda beyaz bir iz. Silkeler. “Erken geleceğini söylemedi.” “İnsanların nasıl tahmin ettiğini izlemeyi severim,” der Clara. “Çoğu önce sandalyeye bakar. Sen bana baktın.”

Liam dürüstlüğü seçer: “Baktım, çünkü bunun nasıl biteceğini biliyormuşsun gibi görünüyorsun.” O, şaşırmış yumuşak bir kahkaha bırakır.

Siparişler sade: Clara için ekstra köpüklü, tarçınsız kapuçino; Liam için siyah kahve. Liam, onun sol el parmaklarının sağ eline göre aynı kıvrılmadığını fark eder. Sormaz. Henüz. Bitmeyen yağmurdan, 28. caddedeki pahalı bir bira evinden konuşurlar. O, Liam’a ne inşa ettiğini sorar. Liam, Laurelhurst’ta yükselen üç katlı bir evi, karkasın kusursuz olması gerektiğini; yoksa her şeyin kayacağını anlatır. Clara, kirişleri ve yerini bulan ağırlığı görüyormuş gibi dinler. “Kemikleri kimse görmese bile, hassasiyet önemlidir,” der.

Liam onun ne yaptığını sorar. O, kısacık bir tereddütten sonra: “Çizerim. Serbest. Daha çok çocuk kitapları.” Telefonda, sıçrayış anında, yaramaz bakışlı bir suluboya tilki gösterir. “Şimdi dijital eskiz yapıyorum; iyi olan tek elle daha kolay.” Hava durumu söyler gibi söyler. Yarım saat sonra, “Sorabilirsin,” der. “Sonunda herkes sorar.” Liam: “Neyi?” Clara, dram yapmadan sıralar: neden ayağa kalkıp el sıkmadığını, sandalyeyi, uyarısız kör randevuyu. Liam gerçekten düşünür ve der ki: “Bu kahvenin sonuna kadar kalmak için bir nedene ihtiyacım yok. Bir sonrakine davet edilmek için bir nedene ihtiyacım var.” O iki kez kırpışır, dudak kenarı kıvrılır. “Bu yeni.”

Yağmur şiddetlenir. Clara, Eugene’deki çocukluğunu, Rhode Island’daki sanat okulunu, dört yıl önce bedeninin haritasını değiştiren kazayı anlatır. “Bir açılışa giderken, bir bakmışsın yürümeyi unutan bir bedende yaşamayı öğreniyorsun.” Liam dinler; acımaz, çözüm sunmaz.

Kapanış hızlandırır. “Yarın 10’da Laurelhurst Parkı. Ben eskiz defterini getiririm, sen kahveyi.” Anlaşırlar. Kaldırımda, ince yağmur; Liam itmeye teklif eder, Clara kaldırıma kadar kabul eder. Gitmeden önce: “Sormadığın için teşekkürler.” Liam soğumuş kahvesiyle eve yürür; aklı ilk kez bir sonraki işte değil, yarındadır.

Gri bir sabah, ıslak beton. İyi türden sinir; tek seferde oturacak kiriş gibi. Liam, şeker ilavesiz, ekstra buzlu iki şeftali soğuk çayı kapıp parka gider—Clara’nın gelişigüzel söylediği ayrıntıyı unutmaz. Park canlıdır: koşucular, köpekler, çocuklar. Clara, geniş yapraklı bir akçaağacın gölgesinde bekler; açılmış, hafif, karbon fiber bir sandalye. Soluk mavi keten gömlek, dize kadar kesik zeytin rengi kargo pantolon, kucağında tablet, kulağının arkasında dijital kalem. “Dakiksin,” diye takılır. Liam çayı uzatır. O, Liam’ın alnını büyüten ve iki bardakla debelenen bir karikatürünü gösterir. Gülerler.

Doğal bir tempoyla yürür/yuvarlanırlar. Clara arada fotoğraflar çeker: yapraklardan süzülen ışık, yakalanmış bir balon, gölette bulut yansımaları. “Referans. Unutmadan ayrıntıları çalarım.” Liam, kazanın sonrasını—nasılını değil—sorar. “İlk yıl: rehabilitasyon ve öfke. İkinci: doktorlarla pazarlık ve kendime verip tutamadığım sözler. Üçüncü: saymayı bıraktım, yeniden çizmeye başladım. Felç, son teslim tarihlerini umursamaz; ama senin gelmeni çok umursar.” Liam: “İlginç olmaktan bıkmıyor musun?” “Her gün; ama yorgun olmak görünmez olmaktan iyidir.”

Gül bahçesinde çiçekler kenarlarından esmerleşmeye başlar. Clara, kucak masasını takıp saniyeler içinde gerçek bir bahçe çizer: hırpalanmış güller, ama ışık onları dünyanın tek çiçeği gibi vurur. “Gerçek, her zaman güzel değildir. Gerçek, ilginçtir.” Liam başıyla onaylar. Bir çakıl bölümünde kolunu uzatır; Clara’nın sağ eli nasırlı, sol eli sinir iletimi eksik, daha yumuşaktır. O, tek bir sıkışla “nokta” koyar. Bir çocuk açıkça bakar; annesi özür dileyen gözlerle onu çeker. “En kötüsü merdivenler değil,” der Clara. “Yolumda olduklarını anladıklarında gözlerindeki o otomatik özür.” Liam: “Ben bir özür daha olmak istemiyorum.” “O zaman olma,” der.

Çıkışa dönerken, gelecek cuma açık hava konseri önerir: ışıklar, battaniyeler, pahalı taco’lar. Liam bakışları hayal eder… ve “hayır” derse onun yüzünü. “Varım. Taco’ları ve battaniyeyi ben getiririm. Sen sadece eskiz defterini getir.” Bu kez tam bir gülümseme, gözlerine kadar varır. O gece mesajlar: “Beni proje gibi davranmadığın için teşekkürler.” Liam: “Beni kontrol listesi gibi davranmadığın için teşekkürler.” O, bir tilki emojisi yollar.

Hafta sürünür. Çalışmak, iki kez ölçmek, bir kez kesmek. Cuma, Liam carnitas taco’ları, churro’lar ve yün bir battaniyeyle gelir. Nehir kenarı doludur. Clara, lacivert yıldızlı yorgan üzerinde, bir soğutucu içinde soğuk çayla bekler. Saçları açık, ışığı yakalar. Çello ve dumanlı bir sesle bir ikili başlar. Clara, zıplayamayan bir tilkinin kâğıttan kanatlarla uçmayı öğrendiği kitabını anlatır. Liam, saat 2’de ters çerçevelediği bir duvarı itiraf eder. Güler; o burun kıvırarak gülüş, haftanın en güzel sesidir.

Setin ortasında bir çift fısıldaşır; bakışlar sandalyeye kayar. Clara’nın çenesi kilitlenir. Şarkı bitince: “Sanırım bu kadar.” Liam tartışmaz. Toplanırlar. Otoparka yürürler; sadece tekerlek ve bot sesleri. Uyarlanmış minibüste Clara “dayanamadım” diye özür diler. “Kimseye bir performans borcun yok,” der Liam. O, gerçekten bakar; ustalıklı bir transferle sürücü koltuğuna geçer ve bu, Liam’ın göğsünü adı konmayan bir biçimde sızlatır. Camı indirir: “Sana mesaj atarım.” Araba gider; Liam, boş yerde, soğumuş churro’larla ve uzaktan gelen müzikle kalır.

Ertesi gün sessizlik başlar. Bir, iki, üç… Jake sorar; Liam “iyiydi” diye geçiştirir. Beşinci gün, Liam kesim listelerinin kenarlarına çizmeye başlar: banklar, göletler, iki soğuk çayla kendi silueti. Yedinci gün, Jake’e itiraf eder: “Beni görmezden geldi.” Onuncu gün, onun posta kutusuna bir eskiz bırakır: bankta iki çayla oturan kendi, enayi gibi. Not yoktur.

Ertesi sabah, Liam’ın posta kutusunda bir zarf: adını elle yazmış. İçinde Clara’dan bir çizim: aynı bank, o, omuzlarına düşen ışık; sağlam çizgiler, yumuşak gölgelendirme. Arkasında bir cümle: “İnsan sadece unutmamak istediklerini çizer. Ben kendimi silerken beni çizdiğin için teşekkürler.” Liam titrer ve koşmaya başlar. Onun adresini tam bilmez ama bankı ve soru işareti gibi kıvrılan dalı olan akçaağacı bilir.

Clara oradadır; sırtı gövdeye dayanmış, kucağında tablet, yanında katlı sandalye. Liam çizimi kaldırır: “Senin mi?” O, dingin bir mizahla başını sallar. Liam, mesafesini koruyup çimlere oturur. Clara itiraf eder: “Onarılmaya ihtiyaç duymayan versiyonum olup olamayacağımı görmem gerekiyordu. Konserde mesele merdivenler değildi; hâlâ kendi hayatım için seçmelere giriyormuşum gibi hissetmemdi. Sen bir şey demedin; ben de bu yüzden gittim.” Sessizlik yerleşir; yoğun ama rahatsız edici değildir.

Clara başka bir eskiz gösterir: çizimi göğsüne bastırıp koşan Liam; çizgiler canlı ve telaşlı. “Dün yaptım; ilk bıraktığın eskizi gördükten sonra.” Liam: “Kovalama işinde iyi değilim.” “Ben de kovalanmakta iyi değilim,” diye gülümser. “Ama belki görünmekte iyiyizdir.” Anlaşırlar: cumartesi, 10:00, aynı banka. “Çayı getir. Ben eskiz defterini. Ve beni gerçekten hissetmiyorsan çizme.” “Hissediyorum,” der Liam.

Sonraki cumartesi, soluk kot mavisi gökyüzüyle gelir. Soğuk çay ve limonlu çörekler. Clara, alışılmıştan yavaş yuvarlanır; gizlemediği ikilemleri vardır. Sandalyeye yer açarak otururlar; sessizlik şimdi sıcak bir battaniye gibidir. Clara kendine bir açıklama borçludur: konserde, geriye yalnızca onlar kalacak diye korktuğu için Liam’ın tüm eskizlerini silmiştir. Liam: “Ben de korkarım. Bizi tertemiz silme yeter.”

Clara tilki projesini açar; kanatların onlarca varyasyonu. “Kanatları kusursuz yaparsam yine uçabileceğimi sandım. Yanlış şeyi tamir ediyordum.” Liam daha büyük çörek parçasını ona uzatır. “Doğru olan ne?” “Birine, eline süpürge tutuşturmadan kaza yerini göstermek.” Liam güler: “Ben çekiçlerle daha iyiyim.” “Harika. Bol bol duvarım var,” der Clara.

Kendi yüksekliğinden bir çizim gösterir: park hafif eğimli, bankın ucunda o, daireler çizen ördeğe bakan Liam. “İlk çizimi bıraktığında başlamıştım. Ancak şimdi bitirebildim.” Liam burnu hakkında takılır; Clara ona “yalancı” der. Güneş kayar; girişe dönerler. “Gelecek cumartesi, glazürlü donut’larla,” der Clara. “Hiçbir şey vaat etmiyorum: etiket yok, takvim yok. Sadece cumartesiler.” “Cumartesiler iş görür,” der Liam.

Cumartesiler ritüele dönüşür. Glazürlü donut’lar, iki soğuk çay, hafif yağmurda akçaağacın alçak dalı. Fırtına günlerinde parkın saçaklı piknik alanına sığınırlar; kamp ocağı ve buharlı elma şarabı aralarında tıslar. Clara, soğukta çizmeyi sürdürmek için parmaksız eldivenler takar; gri göğe damar gibi uzanan çıplak dalları çizer. Şubatta gerçek bir sağanak. O, bir kez dişlerinin birbirine vurduğunu yakalar; Liam izin sormadan ceketini omuzlarına koyar. Omuzlar temas eder: ne bir sarılma ne bir söz; sadece varlık. “Seni görüyorum, Liam,” der Clara. “Ben de seni.”

İlkbahar dogwood çiçekleri ve yeni biçilmiş çimen kokusuyla gelir. Bank yine onlarındır. Clara saçı gevşek bir örgüde; Liam sakal bırakır, talaş takılınca keser, Clara’nın “şiir okuyan oduncu” yakıştırmasına gülüp tekrar uzatır. Taşınmaktan, yüzüklerden ya da onu bir hafta Seattle’a götüren kitap turundan konuşmazlar. Sadece görünürler.

Haziranda Clara küçük tahta bir kutuyla gelir. İçinde yıpranmış pirinç bir anahtar. “Benim evimin. Bir gün donut getirir de beni evde bulamazsan.” Liam emin olup olmadığını sorar. “Alışveriş torbaları elimdeyken kapıyı dişlerimle açmak istemediğimden eminim.” Liam anahtarı kamyonetin yanına takar; sanki hep oradaymış gibi uyar. “Seni seviyorum” demezler. Gerek yoktur. Sevgi; donut’larda, şekersiz çayda, onun stylus’u aşınınca Liam’ın yedeğinde, şantiye uzayınca “6:15’te çıkarım” mesajındadır.

Pazarları bazen onun minibüsüyle kıyıya giderler: direksiyonda Liam, haritada Clara—GPS manzaralı yollar hakkında yalan söyler.

Ağustos parkı doldurur. Göletin yanındaki söğüdün altında sakin bir köşe bulurlar. Clara, baloncuk kovalayan bir kızı çizer; sandalyesi çimde unutulmuştur. Liam sırtüstü yatıp bulutları seyreder. “Sence ‘bu’ bu mu?” diye sorar Clara. Liam, bitmeye yaklaşan Laurelhurst evini, diğer tüm sesleri ölçtüğü kahkahayı, yeni anahtarı, kendiliğinden beliren yedek diş fırçasını düşünür. “Evet,” der. “Sanırım bu.” O gülümser ve çizmeye devam eder.

Sonunda basit bir sahne gösterir: Liam uzanmış, o sandalyede; söğüt ikisini gizli bir çerçeve gibi sarar. Etiketsiz, vaatssiz: mevcut iki insan. “Gelecek cumartesi, iyi donut’lar,” der Clara. Liam, kucak masasını katlarken ona elini uzatır; Clara sıkıca tutar. Gölet kıpırdar, söğüt fısıldar, dünya akıp gider ve onlar yan yana, kendi tempolarında yürürler.

Haftalar görünmez bir karkasa dönüşür: yalıtımdan önceki duvarlar gibi dolu sessizlikler; sözden çok varlık. Bir gün, Clara ona bir kart verir: kitabının basılı kapak görseli, Tilki; kanatlar açık, gözler yaramaz. İthafın üçüncü satırında: “L., kanatlar hâlâ kâğıtken ortaya çıkan.” Liam kartı kalbinin hizasına koyar; bir şey kırılmasın diye konuşmaz.

Kış gürültüsüz çekilir. Yağmur yine tekerlekler ve botlarla aynı ritimde yağan tanıdık perdeye döner. Liam’ın stüdyo duvarında, Clara’nın bıraktığı ilk çizim raptiyelerle asılıdır: bankta o, inatçı ördek ve Clara’nın bakışından hafif eğik bir dünya. Çerçevesiz, dürüst, bitmemiş—canlı olan her şey gibi.

Büyük nutuklar yok. Altı çizili finaller yok. Cumartesiler var. Fazla buzlu soğuk çay var. Paylaşılan glazürlü donut’lar ve rüzgâr kesince omza örtülen bir ceket var. Kâğıttan başlayan kanatlarla uçmayı öğrenen bir tilki var. Ve izin istemeden, acele etmeden, görünmenin zor sanatını öğrenen iki insan var.

Banka gelecek hafta da orada olacak. Onlar da. Çünkü bazen bir evi ayakta tutan şey sözler değil, rutinin hassas kemikleridir; bir “biz”i taşıyan da ötekiyi onarmak değil, zaten kırık olan için yer açmak—ve kalmaktır.