Bazen bir insanın gülüşüne kanmak, yapılabilecek en büyük hatadır. Ali o gün planını değiştirip bir gün erken eve dönmeseydi, belki de annesini bir daha hiç göremeyecekti. Çünkü o evin sakin, kusursuz görünen duvarlarının ardında, gülümseyen bir meleğin değil; buz gibi bir yüzün, acımasız bir sessizliğin saklandığı bir karanlık vardı.

İstanbul Boğazı’na nazır yamaçlarda sabahın ilk ışıkları gri gökyüzünü aralarken, Ali Yalın’ın geniş malikanesi yavaş yavaş uyanıyordu. Pencere aralıklarından sızan serin rüzgâr, salonun ağır perdelerini usulca dalgalandırıyor; kristal avize, sönük sabah ışığında buz kesmiş bir yıldız gibi titreşiyordu. Dışarıdan bakan için burası huzurun simgesiydi. Ama içeride, çoktan bir şeyler yerinden oynamıştı. Sessizlik, bu evde olması gerektiğinden daha kalındı; sanki sesler duvarlara çarpıp geri dönüyor, hayat ise görünmez bir el tarafından bastırılıyordu.

Ali, yurt dışındaki toplantısını beklenenden önce bitirmişti. Nişanlısı Selin’e küçük bir sürpriz yapacaktı: “Erken dön, yüzünü güldür,” diye mırıldanmıştı yolda. Ama kaderin hazırladığı sürprizler, insanın planlarını bir anda paramparça edebilirdi. Arabadan inip bahçe kapısını geçtiği anda içeriden gelen hafif bir metal sesi onu durdurdu. Sanki biri demir bir kapağı hızla kapatmıştı. Başını çevirip evin arkasındaki tesisat odasına doğru baktı, bir şey göremedi. Omuz silkti. “Rüzgârdır,” dedi ve içeri adım attı.

Holde ağır bir lavanta kokusu vardı—fazla yoğun, boğazı yakan cinsten. Ev pırıl pırıldı, neredeyse yapay bir düzenle sergilenmişti. Tam o sırada merdivenlerden Selin indi: üzerinde saten, pembe bir bluz; yüzünde her zamanki yumuşak, ölçülü gülümseme. “Bir gün erken geldin demek,” dedi, neşesini hafifçe saklayan bir tonla. Ali gülümsedi: “Sürpriz olsun istedim.” Selin zarif bir hareketle yaklaşarak ellerini Ali’nin boynuna doladı. O sıcaklığın içinde bir anlık bir soğukluk gezindi: Selin’in elleri sıcaktı, ama kalbi buz gibi bir mesafede duruyordu. Ali bunu henüz fark etmedi. Birkaç saat sonra, o gülümsemenin ardındaki karanlığı gözleriyle görecekti.

Ali, mermer zeminde ayakkabılarının çıkardığı hafif çıtırtıları dinlerken, evin düzeninin neredeyse fazla kusursuz olduğunu düşündü. Salonun kenarındaki kristal vazo, milimi milimine aynı açıda; sehpadaki dergiler cetvelle hizalanmış gibi duruyordu. Oysa bu evde Alzheimer hastası bir yaşlı kadın yaşıyordu. Hayatın kaçınılmaz küçük dağınıklığı eksikti burada. “Annem nerede?” diye sordu ceketini askıya asarken. Selin gülümsemeye devam etti: “Uyuyor. Gece pek iyi değildi. Sabah erken ilaçlarını verdim; dinlensin istedim.” Ali’nin kaşları belli belirsiz çatıldı: “Hangi ilacı verdin?” Selin hiç sekmeden yanıtladı: “Doktor Ayşe’nin yazdığı yatıştırıcıdan, önerdiği dozda. Merak etme.” Sonra aynı ipeksi sesle sordu: “Kahve ister misin? Filtreyi tazeledim.”

Ali, “Önce anneme bakayım,” diyerek merdivenlere yöneldi. Basamakların yarısında, evin arka tarafından hafif bir uğultu duydu—kalın metal borulardan geçen su gibi. Tesisat odası o taraftaydı. “Kazan devreye girdi herhâlde,” diye düşünerek yürümeye devam etti.

Nermin Hanım’ın odasının kapısı aralıktı. İçeri girdiğinde oda yarı karanlıktı; perde yarı çekik, dolap kulplarında lavanta torbaları, pencere pervazında taze çiçekler… Yatak dümdüz, yastıklar kabartılmıştı. Ama annesinin kokusu yoktu. Ya da lavanta kokusu o kadar yoğundu ki, başka hiçbir kokuya izin vermiyordu. “Anne?” diye seslendi yumuşak bir tonla. Cevap gelmedi. Yatağın kenarına yaklaşınca çarşafın kıyısında buruşmuş ıslak bir mendil gördü; üzerinde belirsiz kahverengi—belki çorba—lekesi. Mendili eline aldı, sonra vazgeçip bıraktı. İçine ağır bir taş oturmuştu.

Selin kapıda belirdi: “Uyanmasın diye perdeleri kapattım. Dünden beri huzursuzdu. Biraz uyku iyi geldi. Doktor Ayşe’yi sormuştun, evet; geçen hafta zaten konuşmuştuk. Biliyorsun, Alzheimer hastalarında iniş çıkışlar oluyor.” Ali başını salladı ama içindeki düğüm çözülmedi. “Kahve alırım, sonra bahçede biraz hava,” dedi.

Mutfağa geçtiler. Tezgahta iki fincan hazırdı. Ali fincanı eline aldığında tezgâhın köşesindeki küçük plastik poşet dikkatini çekti: içinde beyaz, yuvarlak tabletler; ağzı klipsli, üzerinde ince bir el yazısıyla “gece 1/2” yazıyordu. “Bu ne?” diye sordu sakince. Selin göz ucuyla baktı: “Ayşe’nin önerdiği destek tabletleri. Yarım veriyoruz ki uykusu bölünmesin. Not almadan karıştırıyorum.” Ali poşeti yerine bıraktı. El yazısı kusursuzdu; sanki cetvelle çizilmiş. Annesinin telefonundaki mesajlarda da aynı kusursuzluk… “Annem kahvaltı etti mi?” diye sordu. “Etti. Biraz çorba, biraz püre. Aşağıda hazırladım, sonra yorulmasın diye odasında yedirdim.” Ali zoraki bir tebessümle, “Birazdan onunla birlikte yerim,” dedi.

“Bu arada, kameralar çalışıyor mu?” Selin bir an durdu—sadece bir nefeslik: “Elbette. Dün gece elektrik gidip geldi ama jeneratör devreye girince düzeldi.” Ali başını salladı, fincanı tezgâha bıraktı: “Bahçeye çıkıyorum.”

Serin hava ciğerlerini doldururken zihni de açıldı sanki. Havuzun yüzeyinde sabah rüzgârının bıraktığı ince dalgalar vardı. Evin arkasından ritmik bir tıkırtı geldi. Tesisat odasının metal kapısı yerli yerindeydi ama kapı eşiğinde ince bir toz çizgisi yamulmuş, sürüklenmiş gibiydi. Ali içeri dönüp koridoru yürürken duvar köşesindeki küçük güvenlik kamerasını fark etti; kırmızı ışığı yanıyor ama arada titreyip sönüyor gibiydi.

“Güvenliği çağırayım mı?” diye sordu Selin. “Gerek yok, önce ben bakayım,” dedi Ali. Tesisat odasının kapısına geldi; kapı kilitliydi. İçeriden jeneratör uğultusuna karışan boğuk bir sürtünme sesi geliyordu; sanki tekerleği dönmeyen bir şey zeminde sürtünüyordu. “Anahtar nerede?” Selin, “Bendeydi ama galiba çamaşır sepetinin üstüne bıraktım,” dedi, mahcup bir gülümsemeyle. Kısa süre sonra anahtarla döndü.

Kapı açılır açılmaz sıcak, yağlı bir metal kokusu ve loş sarı ışık dalgası dışarı vurdu. Borular tavandan kıvrılıyor, köşede jeneratör duruyor; üzerinde tozlu bir bez. Zemin yeni silinmiş gibi ıslak; ama aceleye getirilmiş bir temizlik… Köşelerde çamur izleri, teker izleri ve bir yerde yarım ay biçiminde koyu bir leke. “Dün bakım yaptırdım,” dedi Selin rahat bir edayla. “Ustalar biraz dağıttı, sonra toparladılar.” Ali duvara monte küçük güvenlik ekranına baktı. Dünkü kayıtlarda gri bir bantla işaretlenmiş boşluk vardı: öncesi ve sonrası kayıtlı, ortası yok. “Bu niye boş?” diye parmağıyla işaret etti. Selin omuz silkti: “Elektrik gidince bazen böyle olur. Teknik ekip iki güne halleder.”

O sırada zeminde küçük, oval bir parıltı gözüne çarptı. Eğilip aldı: eski bir iğnenin kırık başına benzeyen bir parça; ucunda neredeyse görünmez incelikte bir iplik. “Bu nedir?” Selin, “Ustaların bıraktığı bir şey olabilir,” dedi. Ali iğneyi avcuna kapadı; tırnak dipleri soğudu. “Annemin odasına çıkıyorum,” dedi, “Uyanmıştır.”

Koridorda sessizlik yine kalınlaştı. Merdivenleri çıkarken arkasından bir tekerlek sesi duyar gibi oldu; dönüp baktı—kimse yok. Ama o ses, kulak zarının kenarında ince bir çizik gibi kaldı. Nermin Hanım’ın kapısına geldiğinde, kapı altındaki halının kenarında ufacık bir iplik topağı gördü; az önceki ipliğe benziyordu. Eğilip aldı; iki parmağı arasında toz gibi dağıldı.

İçeri girdi. Her şey yine kusursuz düzenindeydi. Yatağın kenarına oturup yumuşak bir sesle seslendi: “Anne?” Perdenin aralığından sızan ışık duvara ince bir bıçak gibi vuruyordu. Kırlentlerden birinin dikiş yerinde minicik, yeni gibi bir sökük; komodinde bir su bardağı ve altında aceleyle bırakılmış gibi bir su halkası. Ali derin bir nefes aldı. İçindeki ses fısıldadı: “Bir şey saklanıyor.”

Alt kattan metalin metale vurduğu kısa, sert bir ses geldi. Ali yerinden fırladı. “Selin, aşağıda biri mi var?” Koridordan, her zamanki ipeksi tonda ama bu kez hafif bir telaşla Selin’in sesi geldi: “Ustalar eşyalarını almaya uğrayacaktı; erken gelmiş olabilirler. Ben bakarım.” Ali, kapıda asılı yün hırkayı eline aldı; cepleri yokladı. Bir cep ağırdı. İçinden küçük bir broş çıktı: annesinin yıllardır sakladığı, babasından kalma broş. Arka klipsi kırık, metalde ince bir çizik—sert bir yüzeye sürtünmüş gibi. Ali’nin boğazı düğümlendi. “Anne…” Oda konuşmadı; sessizlik susturulmuş birinin sessizliğiydi.

Ali merdivenlerden inerken, parmaklığın soğuk demirine tutundu. Mutfakta Selin’i gördü; tezgâha dönük, telefonunda hızla bir şeyler yazıyordu. “Ustalarla mı konuşuyorsun?” diye sordu. Selin dönüp yumuşakça gülümsedi: “Evet; sabah kısa bir kontrol için gelecektiler, erken gelmişler.” Ali’nin sesi sakindi ama gözleri keskin: “Peki neden tesisat odasının kapısını kilitledin?” Selin’in kaşları zarifçe kalktı: “Temizlik vardı. Annen yanlışlıkla girip düşmesin diye. Dengesini sık kaybediyor.”

“Annemin ilacı ne kadar kaldı?” Selin bir çekmeceyi açıp şişeleri gösterdi: “Yeterince var. Reçete yenilendi.” Ali bir kutuyu eline aldı; arkasında “kısa süreli anksiyete bozukluklarında kullanılır” yazıyordu. Eczanede staj yaptığı günlerden hatırladığı bir bilgi içini sıktı: bu ilaç uyku bastırır, hatıraları bulanıklaştırabilir. “Bunu doktor mu yazdı?” “Evet. İstersen arayalım.” Selin numarayı çevirdi, hızla konuştu: “Merhaba Ayşe Hanım… Evet, o tablet… Aynen söylediğiniz gibi—yarım sabah, yarım akşam. Çok teşekkürler.” Telefonu kapatıp “Gördün mü?” dedi. O kadar hızlıydı ki Ali karşı taraftan gerçekten bir ses duyup duymadığından emin olamadı. “Doktorla yüz yüze görüşmek istiyorum,” dedi. Selin’in gülümsemesi soldu: “Ne gereği var? Ayrıca annene ben bakıyorum. Her şey kontrolümde.” Bu cümle, Ali’nin kalbine saplanan ince bir bıçak oldu. “Evet,” dedi, “ama ben hâlâ onun oğluyum.”

Ali, masanın üzerine broşu koydu: “Bunu annemin odasında buldum. Klipsi kırık.” Selin bir an durdu, sonra toparlandı: “Dün elindeydi sanırım. Düşürmüştür.” “Peki neden tesisat odasındaydı?” Sessizlik. Selin’in yüzündeki ifade boşaldı, sonra yeniden doldu; sanki görünmez bir maskeyi taktı. “Orada mı buldun? Belki cebindeydi; çamaşırla karıştı. Lütfen saçma yerlere çekme.”

Öğleden sonra ev tuhaf bir sessizliğe gömüldü. Selin üst kattaydı, uzun süre görünmedi. Ali çalışma odasına geçip laptopundan güvenlik sistemine bağlandı. Evde sekiz kamera vardı: giriş, salon, mutfak, arka bahçe, merdiven başı, annesinin kapısı önü ve iki tane bodrumda. Son yirmi dört saati izledi. Gece yarısına doğru görüntü 02.16’da kesiliyor, 02.24’te geri geliyordu. Aradaki sekiz dakika yoktu. Oysa o saatte jeneratör devrede olmalıydı. Kameranın kararmasından hemen önce, koridorun ucunda sarı saçlı bir siluet ve elinde tepsi—Selin—belirdi.

Kapı çaldı. Ali irkildi. Selin başını uzattı: “Yemeğin soğuyacak,” dedi yumuşakça. “Biraz işim vardı,” diye ekranı kapattı Ali. Selin, “İşten arta kalan zamanda annenle ilgilenmeyi unutma,” dedi. Tonda belli belirsiz bir keskinlik vardı. Ali’nin içini ürperti kapladı.

Gece, annesinin odasına uğradı. Nefesi düzensizdi. Komodindeki su bardağının dibinde ilaç tozu gibi bir tortu; acı, keskin bir koku. Çekmeceyi açtı: boş kutular, peçeteler, eski ilaçlar. Bir kutunun son kullanma tarihi altı ay önce geçmişti—sabah mutfakta gördüğü ilaçla aynı markaydı. Artık emin olmak istiyordu. Ceketini alıp odadan sessizce çıktı. Selin’in odasından melodik bir mırıldanma geliyordu—usul bir ninni. “Uyusun da büyüsün.” Ama kimi büyütüyor, kimi susturuyordu?

Sabah, ince bir sis camları buğuluyordu. Selin mutfakta huzurlu bir ritimle kahvaltı hazırlıyordu. “Annen uyuyor; çok yorgundu,” dedi. Ali, “Dün kameraları kontrol ettim,” diye usulca söze başladı. Selin’in kaşı seğirdi. “Elektrik kesintisinden sonra bazı kayıtlar silinmiş.” Selin gülümsedi: “İş stresin fazla. Rahatla. Her şey kontrol altında.” Sonra sırtı dönük, “Bugün eczaneye uğrayacağım,” dedi. Ali içinden “Sen çık, ben ineceğim,” diye geçirdi.

Selin gider gitmez, Ali evi baştan sona dolaştı. Ne sıcak bir bardak, ne kullanılmış bir battaniye… Her şey fazla derli topluydu. Koridorun ucundaki çerçevede bir boşluk fark etti—annesiyle babasının fotoğrafı yoktu. “Bodrum,” diye mırıldandı—yedek çerçeveler, eski eşyalar hep orada olurdu. Ama o kapı günlerdir kilitliydi. Cebinden Selin’in anahtarlarını çıkarıp kapıyı açtı.

Nemli, metalik, ağır bir koku yüzüne çarptı. Loş sarı ışık titrerken duvar boyunca borular, tavandan damlayan su ve jeneratörün yanından gelen derin, kesik bir nefes sesi… Ali’nin ayakları yerinde çivilendi. Boru hattının ardında parlayan bir tekerlek. Işığı çevirince kalbi sanki durdu. Oradaydı: Nermin Hanım, ince bir battaniyeye sarılı, tekerlekli sandalyede. Yüzü solgun, dudakları titreyen; gözleri açık ama boşluğa dalmış. Neredeyse duyulmayacak bir fısıltıyla, “Ali, oğlum,” dedi. Ali dizlerinin bağı çözülerek yanına koştu: “Anne!” Elleri buz gibiydi. Kenarda boş bir tabak, yarısı dökülmüş çorba, küçük bir su şişesi, battaniyeye bulaşmış çamur izleri… Biri onu bile isteye buraya getirmişti.

Yukarıdan ayak sesleri duyuldu. Selin dönmüştü. Ali panikle ışığı kıstı, kapıyı aralık bıraktı. “Şimdi konuşmayalım,” diye annesinin kulağına fısıldadı. “Dayan, her şeyi çözeceğim.” Merdiven başında Selin belirdi: “Ali, aşağıda mısın?” Ali, arkasını dönmeden: “Jeneratörün sigortasına baktım,” dedi. Selin market poşetleriyle indi; gözleri çevreyi süzdü ama Ali vücuduyla annesini kapatmıştı. “Ustalara haber vermeyi unutmuşum,” dedi, gülümsemeyi ihmal etmeden. Ali, “Sadece sigorta kutusuna baktım,” dedi. Selin omzuna dokundu; sesi yumuşaktı ama soğuktu: “Gereksiz stres yapıyorsun.”

Ali, gece annesini yukarı çıkaramayacağını anladı; sabahı bekledi. Jeneratör uğuldarken zaman ağır aktı. Selin sabah lavanta kokusunu yeniden tüm eve yaydı: “Bugün annene banyo yaptıracağım. Sen işine bak,” dedi sanki hiçbir şey olmamış gibi. Ali kahvesinin üstünde patlayan küçük kabarcığa bakarken, içinden tek bir cümle yükseldi: “Bugün değil, Selin. Artık değil.”

Annesinin nefesini kontrol etti; hâlâ uyuyordu. Yanındaki su bardağı doluydu—demek sabah ilacı verilmemiş ya da verilememişti. Ali salonda bir defter açtı, tek tek yazdı: “Annemin mesajları—üç gün aynı saat, aynı yazım, hata yok. Kamera kaydı 02.16–02.24 arası silinmiş. Tesisat odasında bulunma. Kırık iğne ucu ve iplik. Lavanta kokusu her olaydan sonra artıyor. Selin görünüşü yönetiyor; hikâye yazıyor, gerçeği değil.”

Selin elinde çiçeklerle salona girdi: “Bahçedeki yaseminler açmış, annenin odasına koyayım,” dedi. Ali, Selin’in tırnak kenarındaki metal kesiğine benzeyen küçük izlere baktı. “Dün ustalar geldiğinde kestim,” dedi Selin, bakışı yakalayınca. Ali ayağa kalktı: “Bugün dışarı çıkacağım.” “Toplantı mı?” “Hayır, ufak bir işim var.”

İlk durağı Doktor Ayşe’nin kliniğiydi. Sekreter, doktorun ameliyata gideceğini söyleyince Ali ısrar etti. Kısa bir bekleyişten sonra içeri alındı. Ayşe, ciddi bakışlı, kırklı yaşlarda bir kadındı. Ali doğrudan sordu: “Nermin Yalın’ın ilaçlarını siz mi düzenlediniz?” “Hayır,” dedi doktor. “Üç hafta önce sadece rutin vitamin yazdım.” Ali, mutfakta gördüğü küçük poşeti çıkardı: “Bunları evde buldum; üstünde el yazınıza benzeyen bir not var.” Doktor yazıya baktı, yüzü ciddileşti: “Bu benim yazım değil. Üstelik bu ilaç Alzheimer’da kullanılmaz. Yüksek dozda bilinci bulanıklaştırır.” “Annemin hafızasını siler mi?” “Yavaş yavaş ve uzun süre kullanılırsa, evet; geri dönüşü zor olabilir.”

Ali teşekkür edip çıktı. Eve döndüğünde Selin mutfakta değildi. Masada telefon, üzerinde bir not: “Çamaşırları yıkamaya indim.” Ali doğrudan bodrum kapısına yürüdü. Kapı kilitliydi; yedek anahtarla açtı. Bu kez keskin bir deterjan kokusu vurdu. Yerde boş su şişeleri, silinmiş izler ve duvara dayalı çatlak camlı bir çerçeve vardı. İçindeki fotoğraf yırtılmıştı; yarısında annesi, diğer yarısında Selin—birlikte gülümsüyorlar. Ali bu fotoğrafı hiç çekmemişti.

Kapıdan ayak sesleri. Selin, elinde ıslak bezle belirdi: “Ne yapıyorsun burada?” “Evi geziyordum. Burası dağınık,” dedi Ali. “Annemi susturmak için fotoğrafını mı yırttın?” Selin kahkaha attı: “Ne saçmalık.” Ali bir adım yaklaştı: “Artık her şeyi biliyorum: ilaçlar, kamera kayıtları, mesajlar… hepsini sen yaptın.” Selin’in maskesi bir bir döküldü; gülümsemesi dondu. “Bana güvenmiyorsun,” dedi. “Güven, hak edene verilir,” diye karşılık verdi Ali.

“Hiçbir kanıtın yok,” dedi Selin fısıltıyla. Ali telefonunu çıkarıp kaydı açtı: Doktor Ayşe’nin sesi odada yankılandı: “Bu benim yazım değil. Bu ilaçlar Alzheimer hastalarına verilmez.” Selin’in yüzü kireç gibi oldu; bir adım geri çekildi: “Yanılıyorsun Ali. Ben sadece yardım etmek istedim.” Yukarıdan ince bir ses geldi—bir şey devrilmişti. İkisi de koştu.

Nermin Hanım, yatağın kenarında oturuyordu. Titreyen parmaklarının arasında küçük bir kâğıt parçası. Üzerinde birkaç kelime: “O iyi biri değil.” Ali diz çöküp kâğıdı aldı; kenarlarında lavanta lekeleri. Selin fısıldadı: “Bu saçmalık.” Ali’nin gözleri parladı: “Annem hâlâ gerçeği ayırt edebiliyor.”

Selin kapıya yöneldi: “Gitmem gerek. Bu saçmalığa katlanamayacağım.” Ali bağırmadı; sadece baktı. Çünkü biliyordu: Kaçan her insan, ardında bir iz bırakır ve o iz adalete çıkar. “Eğer hiçbir şey yapmadıysan neden korkuyorsun?” diye sordu. Selin’in kahkahası, kırık bir aynanın sesi gibiydi: “Annenin hastalığı ilerledi. Gerçekle hayali karıştırıyor. Ben sadece yardım ediyordum.”

Ali kâğıdı cebine koydu: “Yardım mı? Onu kazan dairesinde tekerlekli sandalyede buldum.” Selin bir an sustu, sonra tiyatral bir ifadeyle: “Oraya kendi indi. Bazen kendi güvenliği için kilitlenmek istiyor.” Ali’nin yüzü taş kesildi: “Annem Alzheimer hastası. O kapıya bile gidemez. Sen onu susturdun.” Selin’in gözleri boşluğa daldı; sonra geri dönüp hırsla: “Düzeni korudum. Bu evin düzenini. Sen hep dışarıdaydın; ben buradaydım. Onun her çığlığında, her nöbetinde sen yoktun.” Ali’nin içi sızladı. Ama o an suçlulukla manipülasyon arasındaki ince çizgiyi nihayet seçti.

“Bana teşekkür etmen gerekirken beni suçluyorsun,” dedi Selin. “Annen sadece acı çekiyordu—ben susturdum.” Ali gözleri dolu ama sesi sert: “Susturduğun annem değil, vicdandı.” Selin geri çekildi, yüzünde ilk kez korku belirdi: “Ne yapacaksın şimdi?” Ali telefonunda bir dosya açtı: kamera sisteminden kurtardığı görüntünün son karesi. Selin, elinde tepsi, bodrumda yaşlı kadının sandalyesini itiyor; Nermin Hanım’ın ağzı kapalı, gözleri korkuyla açık. Selin başını eğip fısıldıyor. “Yalan söylemeye devam edecek misin?”

Selin’in dizlerinin bağı çözüldü: “Ben seni kaybetmek istemedim,” dedi. “Ne alakası var?” “Annen beni istemiyordu. Beni sürekli aşağılıyordu: ‘Bu kız sana göre değil; yüzüne gülüyor ama içinde hesap var’ diyordu. Haklıydı. Korkuyordum. Bir gün gideceksin, ben sokakta kalacağım…” “Ve sen, annemi susturdun.” Selin’in yaşları artık bir savunmanın parçasıydı: “Ben sadece biraz sessizlik istedim.” Ali, “Yeter,” dedi sakin ama sarsılmaz bir tonla. “Polisi arayacağım.” Selin’in gözleri büyüdü: “Yapamazsın. Beni mahvedersin.” Ali’nin sesi buz gibiydi: “Zaten her şeyi mahvettin.”

Kapı çaldı. Karşılarında Doktor Ayşe: “Sabah konuştuklarımızdan sonra endişelendim,” dedi. Ali başını eğdi: “İyi ki geldiniz. Lütfen yukarı.” Selin geri çekildi: “Gitmeliyim.” Doktorun bakışları sertleşti: “Gitmeyin. Artık resmi bir duruma dönüştü.” Selin ellerini başına koydu: “Bunu bana yapamazsın, Ali.” Ali gözlerini kaçırmadan, “Sadece gerçeğe izin veriyorum,” dedi.

Polisler geldiğinde İstanbul’un gri gökyüzü evin üzerine yeniden çökmüş, lavanta kokusu ağır bir perde gibi odalara sinmişti. Selin’in bileklerine takılan kelepçenin soğukluğu, ilk kez onun dilini susturdu. O an, yıllardır özenle takıp çıkardığı tüm maskeler bir bir döküldü; ne zarafet kaldı yüzünde, ne o sıcak gülümseme. Sadece tükenmiş, kaybetmekten delicesine korkan bir ruh… Ali, annesinin kapısında durdu. İçeriden gelen kırılgan bir nefes, bütün evin ağırlığını yerinden oynattı. O, “annene ben bakıyorum,” cümlesinin ardındaki hesap, şimdi bileklerdeki metalde yankılanıyordu.

Ali’nin zihninde, son iki günün her ayrıntısı taş gibi oturdu: ağır lavanta kokusu ve her olaydan sonra artması; kırık iğne ucu ve görünmez iplik; 02.16–02.24 arası yutulan sekiz dakikanın karanlığı; tesisat odasının kapısındaki sürüklenmiş toz çizgisi; banyonun metal sesi, jeneratör uğultusuna karışan sürtünme; yırtık fotoğraf ve çatlak cam; kırlentteki taze sökük; su bardağındaki tortu; son kullanma tarihi geçmiş ilaç kutusu; “gece 1/2” yazılı sahte not; ve en önemlisi—tekerlekli sandalyedeki çamur izi. Tüm yarım gerçekler bir araya gelince, büyük bir yalanın yüzü netleşmişti.

Selin, koridorda son kez durup geri baktı. “Ben sadece düzen istedim,” dedi. “Bu evin düzenini…” Ali, “Düzen, vicdanın üzerine kurulmaz,” diye karşılık verdi. Polisler Selin’i götürürken, holdeki lavanta kokusu yerini ağır bir metal soğuğuna bıraktı—gerçek, tüm maskeleri sökmüş, çıplak ve keskin kalmıştı.

Ali annesinin odasına girdi. Nermin Hanım yatağında oturuyordu; yüzü solgun ama gözlerinde uyanık bir parıltı. Oğlunu tanır gibi oldu; zayıf ama sıcak bir gülümseme dudaklarına kondu. “Ali… buradayım anne,” dedi Ali, sesini tutamayarak. “Artık güvendesin. O kadın gitti. Kimse sana dokunamayacak.” Nermin Hanım başını yana çevirdi, gözlerinden yaş süzüldü. Ali, annesinin elini avuçlarının içine aldı; avuç içlerindeki kırılgan sıcaklık, evin bütün soğukluğunu eritmeye yetti.

Aradan birkaç ay geçti. İstanbul’da ilkbahar açtı. Erguvanlar Boğaz kıyılarını mor bir tül gibi sardı. O uğursuz ev susmuştu artık; duvarlar aylarca sakladıkları fısıltıları yutmuş, yerini bambaşka bir sese bırakmıştı: umuda. Ali, sabahın tazeliğinde yeni merkezinin bahçesine girdi. Toprak mis gibi kokuyordu. Geniş cam kapının üzerinde sade bir tabela: “Hafıza Bahçesi Gündüzlü Yaşamevi.” Bu, annesinin adına kurduğu ilk yerdi. Nermin Hanım artık burada kalıyordu; yalnız değildi—aynı kaderi paylaşan yaşlı kadınlar ve adamlarla birlikte.

Salonun ortasında güneşin vurduğu geniş bir masa. Nermin Hanım parmak uçlarıyla çiçek desenli defterin sayfalarını çeviriyordu. Yüzünde bir huzur vardı. Bazen tanır gibi oluyor, bazen uzaklara dalıyordu; ama artık korkmuyordu. Ali sessizce yanına oturdu: “Anne, bugün nasılsın?” Kadın başını kaldırıp bir süre baktı, sonra zayıf bir gülümsemeyle elini oğlunun eline koydu: “Sakinim,” dedi. “Burada kötü kokular yok.” Ali’nin boğazı düğümlendi: “Evet anne, artık lavanta bile doğal kokuyor.”

Öğleden sonra, bahçeye yaşlı bir çift daha geldi. Gönüllüler çay ikram ediyor, küçük hikâyeler paylaşılıyordu. Ali uzaktan izledi—insanların yüzlerinde aynı kırılganlık, aynı umut… Herkesin bir hikâyesi, bir kaybı, bir sessizliği vardı. Ama burada sessizlik, yavaş yavaş iyileşmeye dönüyordu.

Kısa süre sonra yerel bir muhabir geldi. Kamerayı kurarken sordu: “Bu merkezi neden kurdunuz, Ali Bey?” Ali kameraya dönüp sade bir sesle cevap verdi: “Bazen bir insanın geçmişini değil, güven duygusunu onarmak gerekir. Bunu annem öğretti.” Muhabir gülümsedi: “Güzel bir mesaj.” Ali başını hafifçe salladı: “Zenginlik para biriktirmek değil; bakabildiğin, koruyabildiğin insan sayısı kadar zenginsin.”

Akşamüstü serinlik çökerken bahçedekiler içeri geçti. Ali tek başına kaldı. Boğazın öte yakasına baktığında gökyüzü turuncuya dönmüştü. Cebinden küçük bir broş çıkardı—o kırık, babasından kalma broş. Artık onarılmıştı. Avucunda tuttu; parlayan metale baktı: “Artık kimseyi susturamayacaklar, anne,” dedi.

Arkasında bir tekerlek sesi duyuldu. Döndü; Nermin Hanım kapı eşiğinde, tekerlekli sandalyesinde durmuştu. Gözleri hafifçe dolmuştu. “Bazı şeyleri unutuyorum belki,” dedi ince bir sesle, “ama kalbim seni hep hatırlıyor.” Ali yanına gidip elini tuttu. Güneşin son ışıkları üzerlerine vururken, birlikte o broşu toprağa bıraktılar. Sessizlik bu kez ağır değildi; sakindi, kabullenişti.

Ve o evin duvarlarında yıllarca yankılanan lavanta kokusu, artık bir maske değil; sadece lavantaydı. Ali, annesinin ellerini ısıtırken aklında tek bir cümle gezindi: “Görünüşü yönetenler, gerçeği ebediyen susturamaz.” Bu, Hafıza Bahçesi’nin kapısından içeri giren her yüz için yazısız bir kural oldu.

Dinlediğiniz için teşekkürler…