İstanbul’da alışılmadık bir sabah sessizliği… Boğaz bile nefesini tutmuş gibi. O sabah, Sarıyer’de boğaza bakan büyük bir villada bir baba, Tarık Karaca, hayatının en büyük yalanıyla yüzleşmek üzereydi. Altın yıldızlı mutfağın kapısı aralıktı; içeriden bir çocuğun ağlama sesi duyuluyordu. Ardından gelen tiz bir çığlık: “Lütfen kardeşime vurma! O daha bebek!” Kapının eşiğinde duran adam, Tarık, bir an hareket edemedi. Elindeki dosyalar yere düştü, gözleri karşısındaki tabloya kilitlendi. Bir kadın, Melis, elini havaya kaldırmıştı. Altında ağlayan bir bebek, Kerem, ve kadının koluna sarılmış, gözyaşları içinde “Dur!” diye bağıran küçük bir kız, Elif. O evde ne aşk kalmıştı ne huzur; yalnızca korku ve sessizlik.

Bir hafta önce, dışarıdan bakınca her şey kusursuzdu. Gümüş gri Mercedes sabahları kapıdan çıkıyor, akşam olunca bahçedeki ışıklar birer birer yanıyordu. Ama içeride eksik olan bir şey vardı: Bir ses, bir sıcaklık, bir nefes. Yani bir anne. Tarık Karaca, 35 yaşında başarılı bir iş insanıydı. Eşi Zeynep’i, 1,5 yıl önce doğum sırasında kaybetmişti. Zeynep’in gülüşü evin duvarlarına sinmişti; şimdi yalnızca fotoğraflarda kalmıştı. Onun ardından Tarık, hayatını işine gömmüş, çocuklarıyla ilgilenmeyi bir bakıcıya, Melis’e bırakmıştı. Melis, Zeynep’in en yakın arkadaşıydı; cenazede en çok ağlayan da oydu. “Bu çocuklara gözüm gibi bakarım” demişti ve Tarık, o gün bu söze inanmıştı.

Başlarda her şey normal görünüyordu. Elif, Melis’e “Melis teyze” diyordu; Kerem de onun kucağında sakinleşiyordu. Fakat zamanla evdeki renkler solmaya başladı. Çocukların kahkahaları azaldı, oyuncaklar tozlandı, televizyon hep sessizdi. Tarık bunu fark etti ama yorgundu, “Belki geçici bir dönemdir” diye düşündü. Ama o sabah erken dönmeseydi hiçbir şeyi öğrenemeyecekti.

Bir yıl önce Zeynep’in yokluğuyla ev adeta sessiz bir müze gibiydi. Duvarlarda onun tabloları, mutfakta bıraktığı fincan, yarım kalan örgüsü… Tarık geceleri o eşyalara gidip saatlerce sessizce otururdu. Küçük Elif bazen yanına gelir, babasının dizine başını koyar, “Annem şimdi nerede baba?” diye sorardı. Tarık hep aynı cümleyi tekrarlardı: “Annen yıldızların orada. Elif bizi izliyor.” Ama bir yıldız ne kadar parlak olursa olsun, boşluk karanlıkta büyüyordu.

Tam o dönemde Melis sık sık ziyarete gelmeye başlamıştı. Elif’le oynuyor, Kerem’i kucağında gezdiriyor, evin sessizliğini bir nebze olsun dağıtıyordu. Zeynep’in yokluğunu bilen herkes, “Ne iyi etmişsin Tarık Bey, yalnız kalma,” diyordu. Tarık da bu cümleye tutundu. Yalnız kalmak istememişti ama farkında olmadan yalnızlığını kötülükle dolduruyordu.

Aylar geçti. Melis’in davranışları yavaş yavaş değişmeye başladı. Artık “Melis teyze” değil, “anne” diye çağrılmak istiyordu. Elif istemediğinde yüzü asılıyor, “Annen seni terk etti,” diye fısıldıyordu. Bazen Elif bu cümleyi anlamasa da ses tonundaki sertliği hissediyordu. O yüzden babasının yanında hep sessiz, hep gülümsüyordu. Ama Tarık işe gider gitmez evin havası değişiyordu. Melis, Kerem ağladığında başını iki eliyle tutup bağırıyordu: “Yeter artık sus be çocuk!” Bazen kapıyı vuruyor, bazen oyuncağı yere fırlatıyordu. Elif o anlarda kardeşinin önüne geçip, “Ben bakarım, lütfen ona bağırma,” diyordu.

Evde kamera sistemi vardı aslında ama Melis odaları düzenlerken bazılarını arıza yapmış gibi göstermişti. Tarık akşamları görüntüleri kontrol ettiğinde mutfak, salon, koridor… hiçbirinde hareket yoktu. Yalnızca sessizlik; oysa sessizlik bazen en yüksek çığlıktı.

Bir akşam Tarık eve geldiğinde Elif’in kollarında küçük morluklar fark etti. “Ne oldu kızım? Bir yere mi çarptın?” Elif hemen ellerini arkasına sakladı. “Hayır baba, sadece düştüm.” Melis mutfaktan çıkıp gülümseyerek söze girdi: “Evet, ben de gördüm. Merdivenden inerken dengesini kaybetti. Neyse ki ben hemen tuttum.” Tarık o an inanmakla sorgulamak arasında kaldı. Melis o kadar sakin, o kadar kontrollü görünüyordu ki yalan söylediğine inanmak istemedi. Ama Elif’in gözlerinde o an bir şey vardı; söyleyemediği ama anlatmak isteyen bir şey.

O geceden sonra Tarık uyuyamadı. Bir baba olarak kalbiyle aklı arasında sıkışmıştı. Zeynep’in ölümünden sonra ilk defa bir şüphe yüreğinde titredi. Bir yandan “Her şeyi Melis’e emanet ettim, o asla zarar vermez,” diyordu. Bir yandan da “Ya Elif bana her şeyi söyleyemiyorsa?” diye fısıldıyordu içindeki ses. O ses birkaç gün sonra onu kurtaracaktı ama henüz bilmiyordu.

O hafta boyunca Tarık kendini işe veremedi. Toplantılarda dikkatini toplayamıyor, önündeki dosyaları defalarca okuyordu. Ama aklında hep aynı soru dönüp duruyordu. Bir akşamüstü telefonuna gelen bir arama her şeyi değiştirdi. Arayan Elif’in anaokulundaki öğretmeni Seda Hanım’dı. “Tarık Bey merhaba. Umarım rahatsız etmiyorum.” “Estağfurullah, buyurun Seda Hanım.” “Bir problem mi var?” “Aslında… Elif bugün sınıfta bir şey söyledi. Belki çocukça bir şeydir ama paylaşmak istedim.” “Ne dedi?” Öğretmenin sesi bir an duraksadı. “Resim etkinliği sırasında, ‘Bebek ağladığında ışıkları kapatıyorum. O zaman Melis kızmıyor,’ dedi.” Tarık’ın kalbi bir an durdu. Koltukta dikeldi, eli istemsizce masaya vurdu. “Ne demek istedi? Açıklamadı mı?” “Hayır. Sonra konuyu değiştirdi. Ben de fazla üzerine gitmedim ama belki siz konuşmak istersiniz.” Tarık teşekkür edip telefonu kapattı.

Kelimeler beyninde dönüyordu. Işıkları kapatıyorum, Melis kızmıyor… Demek ki o evde bir şeyler oluyordu. O akşam eve girdiğinde ev sessizdi. Melis salonda oturmuş, elinde bir dergiyle gülümsedi. “Hoş geldin Tarık,” dedi yumuşak bir sesle. Ama o sesin altındaki gerginliği Tarık ilk kez bu kadar net duydu. Elif ve Kerem görünmüyordu. “Çocuklar nerede?” diye sordu. “Yattılar,” dedi Melis. “Bugün çok yaramazlardı, erkenden yatırdım.” Henüz 8.30’du. Melis omuz silkti, “Dinlenmeleri lazım.”

Tarık o gece evin koridorunda yavaş adımlarla yürüdü. Elif’in odasının kapısını hafifçe araladı. Küçük kız uyuyor gibiydi ama göz kapakları aralıktı. Tarık fısıldadı: “İyi misin kızım?” Elif irkildi, sonra hemen başını yastığa gömdü. “İyiyim baba.” Ama Tarık o sesin titrediğini duydu. Sessizlik artık dayanılmaz bir şüpheye dönüşmüştü.

Ertesi sabah işe gitmeden önce evin güvenlik sistemine girdi. Melis’in söylediği gibi arıza veren mutfak ve koridor kameralarını kontrol etti. Dosyaların isimleri farklıydı ama kayıtlar hâlâ sistemdeydi; sadece gizlenmişti. Tarık’ın elleri titredi. Kayıtlardan birini açtı. Ekranda mutfağın ışıkları açıktı. Saat gece 23:42’yi gösteriyordu. Kerem ağlıyordu. Melis mutfakta ayakta durmuş, elleri belinde sinirle bakıyordu. “Yeter artık,” dediğini duydu Tarık. Sesi yankılandı. Birden ışık kapandı, kameranın gece görüşü devreye girdi. Yeşilimsi bir görüntüde Melis’in gölgesi bebeğin sandalyesine doğru eğildi. Sonra bir tokat sesi ve ardından Elif’in çığlığı: “Hayır, lütfen vurma!” Tarık’ın nefesi kesildi. Bir an sandalyeden kalkamadı. Gözleri doldu, parmakları klavyeye bastığında titriyordu. Tüm kayıtları indirdi, tarihleri tek tek not aldı. Sonra kendi kendine fısıldadı: “Ben ne yaptım?”

O akşam işten dönerken arabayı park edemedi. Motoru kapattı ama direksiyona yaslanıp uzun süre kaldı. Bir baba olarak kendinden utanıyordu. Kızının korkusunu, oğlunun ağlamasını bu kadar süre görmemişti. Bir süre sonra gözyaşlarını sildi, kendini toparladı. Artık ne yapması gerektiğini biliyordu. Bu evde olan her şeyin hesabını soracaktı. Ama Melis onun o kayıtları izlediğini fark ettiğinde savaş daha yeni başlayacaktı.

O sabah güneş doğduğunda Tarık artık eski Tarık değildi. Bir gecede yüzüne yılların yorgunluğu çökmüştü. Aynada kendi gözlerine baktığında orada korkudan çok öfke vardı. Ama bu öfke bağıran bir öfke değildi; buz gibi kontrollü, plan yapan bir öfkeydi.

Elif kahvaltı masasındaydı; önünde bir bardak süt, yanında yarısı yenmiş bir tost. Melis mutfakta kahvesini karıştırıyordu. Tarık masaya oturdu, her zamanki gibi gazetesini açtı ama gözleri harflerin üzerinde gezmiyordu; sadece izliyordu. Melis’in yüzünde yapay bir sakinlik vardı. “Bugün erken çıktın,” dedi. “Evet,” diye yanıtladı Tarık. “Ofiste yoğun gün.” O sırada Kerem ağlamaya başladı. Elif hemen sandalyesinden kalkıp kardeşine koştu. Ama Tarık, Melis’in yüzündeki o bir saniyelik donmayı gördü. Bir an için kadının gözleri sertleşti, dudakları gerildi. Sonra birden gülümseyip, “Tamam tatlım, ben hallederim,” dedi. Tarık o an kararını verdi. Artık bu evde hiçbir şey tesadüf olmayacaktı.

O gün işe gitmedi. Arabasıyla sahile indi, bir süre denizi izledi. Sonra telefonunu çıkarıp avukat Nermin Hanım’ı aradı. Kadın, Zeynep’in ölümünden sonra işlemlerle ilgilenen aile dostuydu. “Tarık Bey, sesiniz kötü geliyor. Bir şey mi oldu?” Tarık derin bir nefes aldı. “Evet, çocuklar tehlikede olabilir. Sessiz kalmak istemiyorum.” Nermin Hanım’ın sesi ciddileşti. “Anlatın bana.” Tarık olanları birer birer anlattı: Elif’in morluklarını, öğretmenle konuşmasını, kameradaki kayıtları. Nermin sessizce dinledi. Sonunda sadece şunu söyledi: “Bu bir aile içi istismar vakası. Delil çok güçlü ama dikkatli olmanız gerekiyor.” Tarık’ın sesi çatallandı. “Ben delilleri polise götürmek istiyorum.” “Yapacağız ama önce çocukları koruma altına almalıyız. Siz izin verirseniz Sosyal Hizmetler ve Çocuk Şube ile temasa geçeceğim.” Tarık başını salladı. “Yapın ne gerekiyorsa.”

Akşam eve döndüğünde Melis’in yüzündeki ifade değişmişti. Soğuk bir farkındalık vardı; sanki bir şeylerin yerinden oynadığını hissetmişti. Tarık’a sert bir bakış attı. “Sen bugün işe gitmedin değil mi?” “Evet,” dedi Tarık sakin bir sesle. “Bazen dinlenmek lazım.” Melis gözlerini kısıp yaklaştı. “Beni mi izliyorsun Tarık?” O an Tarık’ın kalbinde bir kıvılcım çaktı; kadın bilmeden kendini ele veriyordu. Tarık gözlerini kaçırmadı. “Ben sadece evimde ne olup bittiğini bilmek istiyorum.” Melis’in sesi yükseldi: “Bana güvenmiyor musun? Ben senin çocuklarına baktım. Senin karının yokluğunu ben doldurdum!” Bu cümle Tarık’ı yerinden etti. Zeynep’in adını o şekilde duymak içini yaktı. “Zeynep’in yerini kimse doldurmadı,” dedi, sesi bu kez sertti. “Ve çocuklar benim çocuklarım, senin değil.”

Melis’in yüzündeki makyajın altından öfke taştı. “Senin çocukların mı? Ben olmasam aç kalırlardı!” Elif koridorda durmuş, sessizce ağlıyordu. Tarık onu görünce sesini alçalttı. “Yeter artık Melis. Bugün burada kimseye bağırılmayacak.” Kadın sessizleşti ama gözlerindeki nefret ilk kez bu kadar netti. “Peki Tarık,” dedi dişlerinin arasından. “Sen istedin.”

O gece Tarık çocukların odasında bekledi. Melis’in kapısı kapalıydı. Ev sessizdi ama Tarık biliyordu; fırtına henüz başlamıştı. Bilgisayarında kayıtların yedeğini aldı, bir kopyayı USB’ye yükledi. Yarın sabah her şey resmi olacaktı ama Melis onun ne planladığını az çok anlamıştı. Ve ertesi gün evde kimse uyanmadan önce Melis bir telefon görüşmesi yaptı. Kısık bir sesle sadece şunu söyledi: “Artık o çocuklar elimden alınamayacak. Gerekirse her şeyi yakarım.”

Sabah erkenden hava daha yeni aydınlanırken Tarık evden çıktı. Elif uyanmamıştı, Kerem hâlâ beşiğinde mışıl mışıl uyuyordu. Melis salonda oturuyordu; sanki bütün gece hiç uyumamış gibi. Elinde kahve fincanı, gözleri karanlık bir düşünceye gömülmüş. Tarık sessizce anahtarını aldı, kapıya yöneldi. Melis’in sesi arkasından buz gibi geldi: “Bir yere mi gidiyorsun?” Tarık dönmedi. “Ofise. Önemli bir dosya var.” Melis gülümsedi, ama o gülümsemede bir tehdit gizliydi. “Dosya mı yoksa başka bir şey mi?” Tarık kapıyı açarken içinden sadece bir cümle geçti: “Biraz daha sabır. Bugün bitecek.”

O sabah Nermin Hanım’la Emniyet Müdürlüğü’ne gittiler. Dosya teslim edildi, kayıtlar incelendi, tutanak tutuldu. Komiser Asuman görüntüleri izledikten sonra masadan kalktı. “Bu açık bir çocuk istismarı. Derhal koruma kararı çıkaracağız.” Tarık o an gözyaşlarını tutamadı. Bu gözyaşı zayıflığın değil, geç kalmışlığın ağırlığıydı. Asuman komiser elini omzuna koydu. “Beyefendi, geç kalmadınız. Bugün başlıyoruz.” Tarık başını salladı. “Ne gerekiyorsa yapın. Yeter ki çocuklar bir daha korkmasın.”

Öğleden sonra eve dönerken kalbi hızla çarpıyordu. Plan basitti: Melis hiçbir şeyden habersizken çocukları evden çıkaracak, annesinin eski dostu Sevim Hanım’a teslim edecekti. Polis ekipleri de birkaç saat içinde eve gelip resmi işlemleri başlatacaktı. Ama Melis, Tarık’ın davranışlarındaki değişikliği fark etmişti. Gözle görünmeyen bir huzursuzluk evin havasına sinmişti.

Tarık anahtarı kapıya taktığında içeriden tiz bir ses duydu. Kerem ağlıyordu. Kapıyı açtığında mutfakta olanları gördü. Melis, mama sandalyesinde oturan bebeğin omuzlarından tutuyor, sarsıyordu. Yüzü kıpkırmızıydı. “Sus artık yeter dedim sana!” Elif ağlayarak kardeşinin yanına koştu, onu korumak istercesine sarıldı. “Lütfen kardeşime dokunma! O daha küçücük bir bebek!” diye bağırdı. O anda Tarık’ın içindeki tüm sabır bitti. “Melis!” diye haykırdı, sesi tüm evi doldurdu. Kadın irkildi, Kerem’in üzerinden ellerini hızla çekti. “Sen beni mi izlettin?” dedi. Tarık öfkesini zor tutuyordu. “Her şeyi gördüm. Senin ne yaptığını, nasıl davrandığını… artık bitti!”

Melis birkaç adım geri çekildi, gözleri delice bakıyordu. “Sen beni yok edemezsin Tarık! Ben bu eve senin yüzünden geldim, senin yüzünden bu hale geldim!” Tarık sakin kalmaya çalıştı. “Elimde tüm kanıtlar var. Polis yolda. Çocuklara bir adım daha yaklaşırsan…” Melis aniden tezgahtan bir cam vazo aldı, yere fırlattı. Kırıklar her yere saçıldı. Sonra ağlamaya başladı. “Beni yalnız bıraktınız! Hepiniz Zeynep’e davrandığınız gibi beni kabul etmediniz!”

Tarık o an fark etti; Melis sadece öfkeli değil, kırılmış ve tehlikeliydi. İçten içe vefat eden Zeynep’e karşı kıskançlık ve öfke biriktirmişti. Ama bu yaptıklarını affettirmezdi. Elif kucağındaki kardeşini korumaya çalışırken kapı zili çaldı. Kapının önünde Asuman komiser ve iki polis vardı. Tarık hemen onlara doğru yürüdü. Polis içeri girdiğinde Melis yere çökmüş, cam kırıklarına bakıyordu. Elini yüzüne kapattı, mırıldandı: “Ben kötü bir insan değilim. Sadece unutuldum, sevilmedim…” Ama o evde artık kimse konuşmadı. Yalnızca Kerem’in ağlaması, Elif’in titreyen nefesi ve bir babanın suskun pişmanlığı kaldı.

Bir saat sonra Melis gözaltına alındı. Elif babasının kucağında ağlıyordu. Tarık’ın elleri kızının sırtında, sesi yavaş ve kısıktı: “Tamam kızım, geçti. Artık kimse sana vurmayacak.” Elif başını babasının göğsüne gömdü. “Annem geri gelecek mi?” diye fısıldadı. Tarık gözlerini kapadı. “Belki gelemeyecek ama artık ben buradayım.”

O gece Tarık arabayı boğaz kıyısına sürdü. Denizin üstünde ay ışığı Zeynep’in gülüşü gibiydi. Direksiyona başını yasladı, derin bir nefes aldı. “Zeynep, sonunda çocuklar güvende. Beni affet, özür dilerim,” dedi sessizce ve ilk kez gerçekten ağladı.

Sabah olduğunda evin içi ilk kez sessizdi ama bu sessizlik korkudan değil, huzurdan doğuyordu. Elif, Kerem’in yanına uzanmış, kardeşinin saçlarını okşuyordu. Tarık kapı eşiğinden onları izledi. İçinden bir fısıltı geçti: “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” Mutfakta hâlâ kırık cam parçaları, yerde devrilmiş bir sandalye vardı. Polis tutanak tutarken sessizce çalışmış, ardından evi terk etmişti. Geride sadece yorgun bir baba ve iki masum çocuk kalmıştı.

O sabah Tarık karakola gitti. Melis ifadesini verirken dışarıda bekliyordu. Camın arkasından kadına baktı. Saçları dağılmış, elleri kelepçeli, gözleri donuktu. Melis başını kaldırdı, Tarık’ı gördü. Bir an için gülümsedi; ama o gülümseme ne pişmanlık ne de suçluluk içeriyordu. Sadece kırık bir kabullenişti. “Zeynep kazandı,” der gibiydi. Komiser Asuman Tarık’ın yanına geldi. “İfadesinde her şeyi reddetti ama görüntüler yeterli. Ayrıca çocukların vücudundaki morluklar da adli rapora geçti.” Tarık derin bir nefes aldı. “Ne kadar ceza alır?” “Savcılık kararıyla çocuk istismarı ve fiziksel şiddetten işlem yapılacak. Ama asıl önemli olan şu an çocuklarınızın güvende olması.” Tarık başını salladı. “Evet, onlar artık güvende…” ama içinden bir ses hâlâ fısıldıyordu: “Keşke daha önce fark etseydim.”

Bir hafta sonra aile mahkemesinde ilk duruşma yapıldı. Salonda avukatlar, polisler, sosyal hizmet uzmanı ve arka sırada oyuncak ayısını kucaklamış küçük Elif. Hakim dosyayı incelerken gözlüğünü düzeltti. “Bu kadar net delil… Bu çocuklar travma yaşamış ama aynı zamanda çok güçlü bir babaya sahip oldukları da ortada.” Tarık’ın boğazı düğümlendi. Hiçbir ödül cümlesi gecikmiş bir vicdanın ağırlığını hafifletmezdi. Ama en azından bu kez doğru yerdeydi. Mahkeme Melis hakkında uzaklaştırma ve tutukluluk kararı verdi. Ayrıca Elif ve Kerem’in psikolojik rehabilitasyona alınmasına karar çıktı.

Duruşmadan sonra Nermin Hanım omzuna dokundu. “Tarık Bey, adalet bazen geç gelir ama hiç gecikmemiş gibi işler. Bugün siz çocuklarınıza en büyük iyiliği yaptınız.” Tarık başını eğdi. “Ben sadece bir baba olmaya çalışıyorum.” Nermin gülümseyerek, “Bugün bir baba oldunuz.”

O akşam Tarık çocuklarıyla birlikte evin balkonuna çıktı. İstanbul Boğazı’nda martılar dönüyor, uzaktan vapur düdükleri duyuluyordu. Elif babasına sarıldı. “Baba, annem bizi görebiliyor mu hâlâ?” Tarık kucağındaki Kerem’e baktı, sonra kızının gözlerine. “Evet kızım. Hem de gururla.” Elif bir süre sustu, sonra gülümsedi. “Ben annemin resmini çizdim. Artık yanına senin resmini de çizeceğim. Çünkü artık iki kahramanım var.” Tarık’ın boğazı düğümlendi. “Bir gün o resmi birlikte bir yere asarız,” dedi. Elif başını salladı. “Ama bu sefer mutfağa asmayalım tamam mı?” Tarık şaşırdı. “Neden?” Kız fısıldadı: “Orası artık kötü anılarla dolu.” Tarık başını eğdi. “Tamam o zaman, sen nereyi istersen oraya asalım.”

O gece çocuklar uyuduktan sonra Tarık bilgisayarının başına geçti. Eski kamera kayıtlarını açtı, bir süre baktı. Sonra sil tuşuna bastı. Her şey bitmişti ama bir dosyayı ayrı kaydetti, unutmamak için. Sonra e-postasını açtı, Nermin Hanım’a yazdı: “Bu evde yalnızca çocuklar değil, ben de kurtuldum. Teşekkür ederim, Tarık.”

Üç yıl sonra boğaz kıyısındaki o ev bambaşka bir hal almıştı. Bahçede artık çocuk sesleri yankılanıyor, her sabah kahkahalar duvarlara çarpıyordu. Balkondaki eski tül perdeler gitmiş, yerini renkli çiçeklerle süslenmiş saksılar almıştı. O evin kapısında artık bir tabela vardı: “Zeynep Vakfı – Çocuklar için güvenli bir dünya.” Tarık Karaca o gün vakfın ilk açılış konuşmasını yaparken elleri titriyordu. Yanında Elif ve Kerem vardı; Elif artık 9 yaşındaydı, kardeşi ise 4. İkisi de gülümsüyordu. O eski korkular yerini sakin bir güvene bırakmıştı. Tarık mikrofona yaklaştı: “Bazen bir çocuğun sessizliği bir babanın hayatını değiştirebilir,” dedi. “Ben bunu geç öğrendim ama öğrendiğim gün bir daha susmadım.” Kalabalık sessizleşti. Gazeteciler, gönüllüler, sosyal hizmet uzmanları hepsi o adamın yüzündeki kırıklığın içinden doğan kararlılığı görüyordu. “Elif bana bir gün dedi ki,” diye devam etti Tarık, “Baba, kötü anılar silinmez ama yeni hatıralarla üzerini kapatabiliriz. İşte bu vakıf o hatıralar için kuruldu.” Salondan alkış koptu. Tarık çocuklarına baktı; Elif elini kaldırıp babasına küçük bir kalp işareti yaptı. O an Tarık’ın gözleri doldu. Bir zamanlar karanlıkla dolu olan o ev şimdi ışık saçıyordu.

Açılış bittikten sonra bahçede çocuklar oyun oynamaya başladı. Elif yeni gelen küçük bir kıza yaklaştı. Kız utangaçtı, kimseyle konuşmuyordu. Elif dizlerinin üzerine çöktü. “Ben Elif,” dedi gülümseyerek, “İstersen birlikte resim çizebiliriz.” Kız bir an düşündü, sonra fısıldadı: “Bana da bağırırlar mı burada?” Elif başını salladı: “Hayır, burada kimse kimseye bağırmaz. Burada herkes iyi olur.” Kızın gözleri parladı, ikisi ele tutuşup bahçeye koştular. Tarık o sahneyi uzaktan izliyordu. Nermin Hanım yanına geldi. “Bakın,” dedi gülümseyerek, “Artık sadece bir baba değil, onlarca çocuğun sığınağısınız.” Tarık başını salladı, denize doğru baktı.

Gecenin ilerleyen saatlerinde vakfın ışıkları birer birer sönüyordu. Bahçede hâlâ birkaç çocuk gülüşüyor, görevli kadınlar toparlanıyordu. Artık bu yer sadece onun çocuklarının değil, her çocuğun sığınağı olacaktı. Elif kapıyı hafifçe araladı. “Baba, el fenerini bulamıyorum. Yıldızları saymak istiyorum.” Tarık gülümsedi. “Feneri bırak bu gece, gel birlikte sayalım.” Bahçeye çıktılar, gökyüzü yıldızlarla doluydu. Elif babasının elini tuttu. “Anne de izliyordur değil mi?” “Evet,” dedi Tarık, “ve eminim gülümsüyordur.” Elif başını babasının omzuna koydu. “Ben büyüyünce bu vakfı devam ettireceğim. Hiç kimse korkarak uyumayacak.” Tarık kızının saçlarını okşadı: “Ve ben o günü gördüğümde her şey tamam olacak,” dedi. O an boğazdan hafif bir rüzgar esti, tül perdeler kıpırdadı ve uzaktan Zeynep’in kahkahasına benzeyen bir yankı duyuldu sanki.

Ertesi sabah Tarık vakfın kapısında durdu. Kalabalığa baktı; arkasında onlarca çocuk, öğretmenler, gönüllüler hepsi aynı şey için oradaydı. Bir çocuğun gülüşü dünyayı değiştirebilirdi. Tarık içinden geçirdi: “Artık adalet sadece mahkeme salonlarında değil, her dokunuşta, her şefkatte yaşamalı.” Ve o gün Tarık Karaca artık sadece bir milyoner değil, gerçek anlamda zengin bir insandı. Bazen kötülük en yakın sandığın kapının ardında gizlenir. Ama iyilik de bir fısıltıyla, bir bakışla, bir çocuğun cesaretiyle doğar. Hiçbir sessizlik duyulmadan kalmasın.