Benim adım Fatma. Hayatımın en büyük sınavını, en çok güvendiklerim tarafından verildiğimde öğrendim. Yıllarımı eşim Ahmet ve kızım Selin’le Bursa’daki küçük ama huzurlu evimizde geçirdim. O ev bizim kalemizdi; duvarları kahkahalarımızı, bahçesi umutlarımızı saklardı. Ahmet, sadece kocam değil, yoldaşım, sırdaşım ve bu hayattaki tek demir direğimdi. Birlikte tek bir evlat yetiştirdik; Selin. Onu el bebek gül bebek büyüttük, en iyi okullarda okusun diye gecemizi gündüzümüze kattık. Bizim için aile nefes almak gibiydi; vazgeçilmez ve kutsal.

Ahmet’im bu dünyadan göçüp gittiğinde evin duvarları üzerime gelmeye başladı. Her köşe, her eşya onun bir hatırasını fısıldıyordu. Sabahları çayını demlediğim mutfak, akşamları birlikte dizi izlediğimiz o eski koltuk bana artık acı veriyordu. Yalnızlık insanın iliklerine işleyen bir soğukmuş; bunu o zaman anladım. Bir sabah uyandım ve daha fazla dayanamayacağıma karar verdim. 40 yıllık yuvamı, hayatımı sığdırdığım o evi satılığa çıkardım. Komşular, “Fatma Hanım, aklını mı yitirdin? Bu yaştan sonra nereye gidersin?” dediler. Onlara tek bir cevabım vardı: Kızıma gidiyorum. Benim yerim onun yanıdır.

Kızım Selin İstanbul’da yaşıyordu. Kocası Kenan ile evlenip o büyük şehre yerleşmişti. Telefonda ona kararımı söylediğimde sesi neşeyle çınladı. “Gel anne,” dedi. “Tabii ki gel. Başımızın üstünde yerin var. Biz sana bakmazsak kim bakacak?” Bu sözler kurumuş toprağa düşen bir yağmur damlası gibiydi; içimdeki bütün korkuları, endişeleri silip süpürdü. “Ben ne kadar şanslı bir anneyim,” dedim kendi kendime. Ahmet’im bana dünyanın en değerli emanetini bırakmıştı: vefalı bir evlat. Selin’in o sıcak sözlerine kandım, geleceğe dair pembe hayaller kurdum. Torunlarıma masallar anlatacağım, onlara annelerinin en sevdiği yemekleri pişireceğim.

Günlerin hayaliyle Bursa’daki evimi sattım. Eşyaların çoğunu dağıttım, geriye sadece iki valize sığdırdığım bir ömür kaldı. Bursa’nın o sakin, tanıdık sokaklarından ayrılırken içimde hem bir hüzün hem de bir umut vardı. Gözyaşlarımı içime akıtarak trene bindim. İstanbul’a, kızıma, yeni hayatıma gidiyordum.

Haydarpaşa Garı’nın heybetli kapısından çıktığımda şehrin gürültüsü ve kalabalığı beni bir anlığına boğacak gibi oldu. Ama uzakta beni bekleyen Selin’i ve yanında duran damadım Kenan’ı gördüm. Onlara doğru yürürken içimdeki tüm endişeler bir an dağıldı. Ailem buradaydı, güvendeydim. Selin bana sıkıca sarıldı, kokusunu içime çektim. Kenan ise daha mesafeliydi; elimi sıktı, “Hoş geldiniz Fatma Hanım,” dedi. Sesinde ne sıcaklık ne de soğukluk vardı; sadece kibar bir resmiyet. O an bunu pek yadırgamadım. Genç adam işi gücü var, yorgundur diye düşündüm.

Beni Ataşehir’deki modern lüks evlerine götürdüler. Ev dergilerden fırlamış gibiydi; her şey beyaz, gri ve metalikti. Benim Bursa’daki sıcacık renkli evime hiç benzemiyordu. İnsanın oturmaya kıyamayacağı kadar temiz ve düzenliydi. Bana evin en küçük odasını göstermişlerdi; arka tarafta pek güneş almayan bir odaydı. Olsun dedim, başımı sokacak bir damım vardı ya, bu yeterdi.

 

İlk günler kendimi bir misafir gibi hissetmemeye çalıştım. Sabah erkenden kalkar, onlara kahvaltı hazırlardım. Selin’in en sevdiği böreklerden, poğaçalardan yapardım. Selin “Anneciğim, zahmet etme,” dese de mutlu olduğunu gözlerinden anlardım. Ama Kenan’ın yüzünde hep aynı ifadesiz, mesafeli maske vardı. Yaptığım yemeklere şöyle bir bakar, “Ellerinize sağlık,” der ama neredeyse hiç yemezdi. Bazen onu telefonunda benim hazırladığım kahvaltı sofrasının değil de dışarıda lüks bir kafede yediği bir kruvasanın fotoğrafını paylaşırken yakalardım. Bu küçük iğneler kalbime yavaş yavaş batmaya başlamıştı.

Onlara yük olmamak için elimden geleni yapıyordum. Evin temizliğine yardım ediyor, ütülerini yapıyor, alışverişe gidiyordum. Kendimi faydalı kılmaya, varlığımın fark edilmemesini sağlamaya çalışıyordum. Bir gölge gibiydim. Akşamları televizyon izlerken ben eski bir Türk filmi açtığımda Kenan’ın kumandayı alıp tek kelime etmeden kanalı değiştirmesi gibi küçük anlar canımı yakıyordu. Sanki benim zevklerim, alışkanlıklarım onların o modern ve mükemmel hayatına bir yama gibi duruyordu.

Selin’e bu durumu belli etmemeye çalışırdım; onu üzmek istemezdim. Bir akşam Selin ve Kenan dışarı yemeğe çıkmışlardı. Ben de evde tek başıma otururken eski albümleri çıkardım. Ahmet’le çekilmiş fotoğraflarımıza bakarken gözyaşlarımı tutamadım. Tam o sırada kapı çaldı; gelen komşularıymış. Genç bir kadındı, elinde bir tabak kekle gelmişti. “Yeni taşındınız sanırım, hoş geldiniz,” dedi. Ayaküstü sohbet ettik. O gittikten sonra fark ettim ki haftalardır bu evde ilk defa biriyle içten bir sohbet etmiştim. Kendi kızımın evinde bir yabancıydım ama bir yabancı bana komşuluk eli uzatmıştı.

Bu tuhaf çelişki içime bir kurt düşürdü. Geceleri yatağıma uzandığımda tavanı seyrederken düşüncelere dalıyordum. Ben nerede yanlış yapıyorum diye soruyordum kendime. Belki de sorun bendeydi; bu yeni düzene, bu yeni hayata ayak uyduramıyordum. Belki de daha az görünür olmalı, daha az yer kaplamalıydım. Onların hayatına bir yük olduğum fikri bir zehir gibi zihnime yayılıyordu.

Kenan’ın bakışlarındaki o gizli bıkkınlığı, Selin’in iki arada bir derede kalmış halini fark etmeye başlamıştım. Kızım kocasının memnuniyetsizliği ile benim varlığım arasında sıkışıp kalmıştı ve bu durum onu yavaş yavaş tüketiyordu. Her geçen gün aramızdaki sessiz duvarların daha da yükseldiğini hissediyordum. Kenan artık benimle neredeyse hiç konuşmuyor, sadece başıyla selam veriyordu. Selin ise sürekli gergindi, en ufak bir şeyde gözleri doluyordu.

Bir gün mutfakta Kenan’ın telefonda biriyle konuşurken “Evdeki durum çekilmez hale geldi. Bir çözüm bulmamız lazım. Bu böyle gitmez,” dediğini duydum. Bahsettiği durum bendim. O an kanım dondu. O benim için bir “durumdu”; çözülmesi gereken bir problem. Bu küçük rahatsız edici anlar birikiyordu. Kar taneleri gibi; tek başlarına zararsız ama biriktiklerinde bir çağa dönüşmeye hazırdılar.

Evlat sevgisinin her zorluğun üstesinden geleceğine inanırdım. Bir annenin fedakarlığının sorgulanamaz olduğunu düşünürdüm. Ama o evin soğuk duvarları arasında bu inancım yavaş yavaş sarsılmaya başlamıştı. Henüz bilmiyordum ama o çığ kopmak üzereydi ve beni altına alıp ezecekti. O günlerde kendimi sürekli telkin ediyordum. “Sabret Fatma,” diyordum. “Her şey düzelecek. Onlar genç, hayatları yoğun. Sana alışacaklar.” Ama içimdeki bir ses bunun bir alışma meselesi olmadığını, çok daha derin ve acı bir gerçeğin kapıda beklediğini fısıldıyordu.

Damadım Kenan duygularını kelimelerle değil davranışlarıyla belli eden bir adamdı. Onun için varlığım evinin o minimalist dekorasyonuna sonradan eklenmiş uyumsuz ve zevksiz bir eşya gibiydi. Rahatsızlığını artık saklama gereği bile duymuyordu. Örneğin sabahları özenle hazırladığım kahvaltı sofrasına oturur, telefonuna gömülür ve tek lokma etmeden kalkıp giderdi. “İşe geç kalıyorum,” derdi. Ama ben bilirdim ki asıl sebep bu değildi. Kapıdan çıkar çıkmaz lüks bir pastaneden aldığı kahvenin ve kruvasanın fotoğrafını sosyal medyada paylaştığını görürdüm. Bu benim emeğime, varlığıma karşı sessiz bir hakaretti. Sanki “Senin dünyan bu kadar, benimki ise bu,” diyordu.

Selin ise bu durumun ortasında kalmış, rüzgarda savrulan bir yaprak gibiydi. Kocasını memnun etmeye çalışırken beni de kırmamaya özen gösteriyordu. Ama bu iki yüzlü denge oyunu onu her geçen gün daha da yoruyordu. Bir akşam salonda otururken Kenan yine televizyon kanalını değiştirmişti. Ben de dayanamayıp, “Oğlum, o diziyi ben izliyordum,” dedim usulca. Kenan bana dönüp buz gibi bir sesle, “Fatma Hanım, bu evde tek yaşayan siz değilsiniz. Biraz da bizim zevklerimize saygı duysanız,” dedi. O an Selin’in yüzünün bembeyaz kesildiğini gördüm. Gözleri doldu ama tek kelime etmedi, sadece başını öne eğdi. İşte o sessizlik Kenan’ın hakaretinden bile daha çok acıtmıştı canımı. Kendi kızım annesinin onurunu koruyamamıştı.

O geceden sonra Kenan’ın tavırları daha da sertleşti. Artık benimle aynı odada bile durmak istemiyordu. Ben salona girdiğimde o yatak odasına, ben mutfağa girdiğimde o salona geçiyordu. Evin içinde görünmez duvarlar örmüştü ve ben o duvarların arkasında bir mahkum gibiydim.

Bir gün mutfakta kendi kendime mırıldanarak yemek yaparken koridordan geçtiğini fark etmemişim. Arkasını dönüp, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi ama benim duyacağım bir sesle, “Ne bitmez çileymiş arkadaş,” dedi. Bu kelimeler kalbime bir bıçak gibi saplandı. Ben sevdiğim adamın emaneti, canımdan çok sevdiğim kızımın annesi, onlar için bir çile olmuştum. Artık dayanacak gücüm kalmamıştı.

O akşam Selin’i odama çağırdım. Sakin bir sesle, “Kızım,” dedim, “Ben size yük oluyorum galiba. İsterseniz kendime ayrı bir yer bulayım.” Selin hemen ağlamaya başladı. “Olur mu öyle şey? Anneciğim sen bizim canımızsın. Kenan biraz stresli, işleri iyi gitmiyor. Lütfen onun kusuruna bakma. Geçer bugünler,” dedi. Ona inanmak istedim. Bir annenin evladının yalan söylediğini bile bile o yalana sığınmasından daha acı ne olabilir? Onun gözyaşlarına kandım. Bir kez daha sabret dedim kendime. Ama içten içe biliyordum ki bu fırtına dinmeyecek, aksine daha da şiddetlenecekti.

Kenan’ın finansal durumuyla ilgili endişeleri olduğunu seziyordum. Sürekli telefonunda hesaplamalar yapıyor, faturalara bakıp homurdanıyordu. Benim varlığım onun için sadece manevi bir yük değil, aynı zamanda maddi bir külfetti. Evde pişen yemeğe, yanan ışığa, akan suya artık bir maliyet gözüyle bakıyordu. Bir gün market alışverişinden döndüğümde aldığım peynirin markasına bakıp, “Fatma Hanım, daha ucuzu yok muydu bunun? Para ağaçta yetişmiyor,” dedi alaycı bir gülümsemeyle. O an utançtan yanaklarımın alev alev yandığını hissettim.

40 yıl boyunca kendi evimin hanımı olmuş, kimseye tek kuruşun hesabını vermemiştim. Ben şimdi aldığım bir kalıp peynirin lafını işitiyordum. Bu olaydan sonra onlara daha fazla masraf çıkarmamak için kendimi odama hapsetmeye başladım. Sadece yemek saatlerinde ortaya çıkıyor, en ucuz ne varsa onu yiyor, sonra tekrar kabuğuma çekiliyordum. Geceleri açlıktan karnım guruldasa da mutfağa gitmeye çekiniyordum. Sanki yiyeceğim her lokma onların bütçesinden çalınmış bir hak gibi geliyordu. Zayıflamaya, gözlerimin altı çökmeye başlamıştı.

Selin bu durumu fark edip, “Anne iyi misin? Neden bir şey yemiyorsun?” diye sorduğunda, “İştahım yok kızım,” diye yalan söylüyordum. Çünkü gerçeği söylesem evde kopacak kıyameti göze alamazdım. Kenan benim bu sessiz direnişimi fark etmemiş gibi davranıyordu. Hatta belki de bu durumdan memnundu. Ne kadar az ortalıkta olursam onun için o kadar iyiydi. Evdeki varlığım adeta bir hayalete dönüşmüştü. Kendi kendime konuşuyor, eski günleri anıyor, rahmetli kocamla dertleşiyordum. Bazen aynada kendime baktığımda o yorgun, çökmüş kadını tanıyamıyordum. Bursa’daki o hayat dolu, neşeli Fatma nereye gitmişti?

Bu evin soğukluğu sadece bedenimi değil, ruhumu da üşütüyordu. Bir gün Selin’in doğum günü yaklaşıyordu. Ona en sevdiği tatlı olan profiterol yapmaya karar verdim. Belki bu küçük jest aramızdaki buzları bir nebze olsun eritir, yüzünü güldürür diye umut ettim. Mutfakta saatlerce uğraştım. Tam istediği gibi özenle hazırladım. Akşam yemeğinde masaya getirdiğimde Selin’in gözleri parladı. “Anneciğim, ellerine sağlık, harika görünüyor,” dedi. Ama Kenan tabağına bile bakmadan, “Ben tatlı yemiyorum, rejimdeyim,” diye kestirip attı. O anladım ki ben ne yaparsam yapayım o adamın kalbindeki buzu eritemeyecektim. Benim çabam onun gözünde değersizdi.

O gece yatağımda ağlarken bir karar verdim. Artık bu oyunu oynamayacaktım. Bu evde bir fazlalıktım ve bunu kabul etmeliydim. Ertesi sabah Selin’e tekrar konuşmak istediğimi söyledim ama bu sefer yalvarmayacak, sadece gerçeği yüzüne vuracaktım. Bu sessiz aşağılanmalara, bu duygusal zulme daha fazla katlanamazdım. Bir anne olarak saygı görmüyorsam en azından bir insan olarak onurumu korumalıydım.

Selin odama geldiğinde yüzü endişeliydi. “Anne, ne oldu yine?” dedi titrek bir sesle. Ona baktım ve yılların birikmiş acısıyla konuştum. “Kızım, ben senin annenim. Büyük değilim. Bu evde bana yer olmadığını artık anladım. Kenan beni istemiyor ve sen buna sessiz kalıyorsun. Bu durum ikimizi de hasta ediyor.” Selin hıçkırıklara boğuldu. Yine aynı bahanelere sığınmaya çalıştı. “Kenan öyle demek istemedi. Anne sen yanlış anladın,” ama bu kez sözünü kestim. “Hayır Selin. Ben hiçbir şeyi yanlış anlamadım. Her şey gayet açık.” Gözlerinin içine baktım ve hayatımın en zor sorusunu sordum: “Söyle bana kızım. Kocan mı annen mi?” Selin bu soru karşısında dona kaldı, cevap veremedi, gözlerini kaçırdı. İşte o an cevabını almıştım. Sessizliği en acı itiraftı. O anladım ki bazı seçimler çoktan yapılmıştı ve ben o seçimin kaybeden tarafındaydım.

Ama bu hikaye benim mağlubiyetimle bitmeyecekti. O an farkında değildim ama kader benim için bambaşka bir senaryo yazıyordu. Onlar beni zayıf ve çaresiz sanıyorlardı. Fakat bilmedikleri bir şey vardı. Bir kadının, özellikle de bir annenin sabrı taştığında o sessizlik en korkutucu güce dönüşürdü. Fırtına yaklaşıyordu ve bu kez şemsiyesiz yakalanan onlar olacaktı.

 

Sorduğum sorunun ağırlığı odadaki havayı kurşun gibi ağırlaştırmıştı. “Kocam mı annen mi?” Selin bu soru karşısında adeta taş kesilmişti. Gözlerini benden kaçırıyor, elleriyle oynuyor, bir cevap bulmak için çırpınıyordu. Ama cevap yoktu. Çünkü o cevabı çoktan vermişti. Her sessiz kaldığında, her kocasının hakaretine göz yumduğunda bu seçimi yapmıştı. O an kızımın gözlerinde kendi acizliğini gördüm. O Kenan’ın yarattığı o lüks ama ruhsuz kafesin içinde kendi iradesini kaybetmiş bir esirdi. Ona acıdım. Kendi canımdan çok sevdiğim evladıma o an sadece acıyabildim.

O konuşmadan sonra aramızdaki tüm ipler koptu. Artık ne o benim odama geliyor ne de ben onlarla aynı sofraya oturuyordum. Ev adeta bir sessizlik yemini etmişti. Bu gergin hava en çok Kenan’ı rahatsız ediyordu. O kontrolü elinde tutmayı seven bir adamdı ve benim bu sessiz direnişim onun otoritesini sarsıyordu. Artık görmezden gelemeyeceği bir problem haline gelmiştim ve sonunda o kaçınılmaz gece geldi.

O gece hayatımın geri kalanını şekillendirecek, kalbime asla kapanmayacak bir yara açacaktı. Her zamanki gibi sıradan bir akşamdı. Ben odamda kitabımı okuyor, onlar da salonda televizyon izliyorlardı. Bir süre sonra Kenan’ın sesinin yükseldiğini duydum. Selin’le tartıştıkları belliydi. Sonra birden kapım sertçe açıldı. Kenan öfkeden yüzü kıpkırmızı kesilmiş bir halde kapıda duruyordu. Arkasında gözleri yaşlarla dolu Selin vardı. Kenan doğrudan gözlerimin içine bakarak o zalim kelimeleri söyledi: “Fatma Hanım, bu tiyatro artık bitsin. Biz hayır kurumu değiliz. Madem bu evde bu kadar mutsuzsunuz, o zaman gitme vaktiniz gelmiş demektir.”

Dona kaldım. Nefesim kesildi. Zaman durmuş gibiydi. Gözlerim Selin’e kaydı. Bir umut, küçücük bir umutla ona baktım. “Yapma anne, gitme,” demesini bekledim, “Bu adam haddini aşıyor,” demesini… Ama o sadece yere bakıyordu. Omuzları çökmüş, ruhu teslim olmuş bir haldeydi. Sonra fısıltı gibi çıkan o sesi duydum: “Belki de en iyisi bu olur anne. Bir süreliğine herkes için.” O an kalbimin kırılma sesini duydum. Kendi öz evladım beni bir yük gibi, fazladan bir boğaz gibi gördüğünü itiraf etmişti.

Artık söylenecek hiçbir söz kalmamıştı. Yavaşça ayağa kalktım. Onların yüzüne bakmadım. Ne bağırdım ne ağladım. İçimde tuhaf bir sakinlik vardı; fırtına öncesi sessizlik gibi. Dolabıma yürüdüm, iki küçük valizimi çıkardım. Yıllar önce bu eve umutlarla getirdiğim o iki valizi, şimdi o valizlere kırık hayallerimi ve onurumu dolduruyordum. Eşyalarımı toplarken ne Kenan ne de Selin tek bir kelime etti. Sadece kapıda durup benim hayatımı paketlememi izlediler. Sanki bir an önce bitirip gitmemi bekliyorlardı. O anladım ki ben onlar için çoktan bitmiştim.

Valizlerimi kapattığımda odama son bir kez baktım. Bu soğuk, ruhsuz odada bile birkaç anı biriktirmiştim. Ama artık o anıların hiçbir önemi yoktu. Kapıya doğru yürüdüm. Yanlarından geçerken Selin’in yüzüne bir anlığına baktım. Gözlerinde pişmanlık mı vardı yoksa rahatlama mı? Kestiremedim. Belki de ikisi birdendi. Kenan ise zafer kazanmış bir komutan edasıyla kollarını kavuşturmuş, kapıyı işaret ediyordu. Onlara hiçbir şey söylemedim, veda etmedim. Sadece yürüdüm.

Asansörün düğmesine bastım. Kapılar açıldığında içeri girdim ve arkama bakmadım. Asansör aşağı doğru inerken aynadaki yansımamı gördüm; yorgun, yaşlı bir kadın ama gözlerinde daha önce hiç olmayan bir şey vardı: çelik gibi bir kararlılık. Gözyaşlarım apartmanın kapısından dışarı adımımı attığım anda akmaya başladı. İstanbul’un soğuk gece rüzgarı yüzüme bir tokat gibi çarptı. Orada kaldırımın kenarında iki küçük valizle tek başıma kala kaldım. Başımı kaldırıp onların oturduğu dairenin ışıklarına baktım. Perde bile oynamadı. Kimse arkamdan bakmamıştı.

İşte o an o kaldırım üzerinde hayatımın en büyük dersini aldım. İnsan en çok koşulsuz sevdiğine inandığı yerden yara alırmış. Aile bazen en güvenli liman değil en acımasız fırtına olabilirmiş. O gece kendime bir söz verdim. Bu yaşadıklarımı unutmayacaktım. Bu aşağılanmayı, bu onursuzluğu asla affetmeyecektim. Ama intikamımı öfkeyle değil akılla alacaktım. Onlar beni yok saymıştı ama ben onlara varlığımı öyle bir hatırlatacaktım ki hayatları boyunca unutamayacaklardı.

 

O gece yakındaki mütevazı bir pansiyona yerleştim. Odanın duvarlarındaki sarı lekeler, dökülen sıvalar adeta benim ruh halimin bir yansımasıydı. Yatağa uzandım ve sabaha kadar tavanı seyrettim. Ağlamadım. İçimdeki acı gözyaşı olup akamayacak kadar kuruydu. Artık yaz tutma zamanı değildi. Artık plan yapma zamanıydı.

Ertesi sabah telefonumdan Selin’e bir mesaj attım. Sadece iki kelime: “Ben iyiyim.” Cevap gelmedi. Bir hafta sonra tekrar denedim. Yine sessizlik. O anladım ki onlar için ben artık sadece bir anıydım; rahatsız edici, unutulması gereken bir anı. Ama yanılıyorlardı. Ben bir anı değildim; ben onların geleceğiydim. Henüz bilmiyorlardı ama hayat onlara en büyük dersi benim ellerimle vermek için hazırlanıyordu.

O pansiyon odasında geçen günler birbirinin aynısıydı. Zaman ağır çekimde akıyordu. Dışarıdaki hayatın gürültüsü bana ulaşsa da sanki başka bir dünyaya ait gibiydi. Parasal durumum hızla kötüleşiyordu; Bursa’daki evden elime geçen para İstanbul’da bir mum gibi eriyordu. Kendime yeni bir hayat kurmak zorundaydım ama nereden başlayacağımı bilmiyordum. 60 yaşında, yıllardır ev hanımlığı yapmış bir kadına kim iş verirdi ki? Yine de denedim. Gazetelerdeki iş ilanlarına baktım, birkaç yere başvurdum. Yaşımdan ya da tecrübesizliğimden dolayı reddedildim. Toplumun gözünde ben artık işe yaramaz biriydim.

Çaresizlik insanı en beklemediği şeyleri yapmaya itiyor. Bir ara temizlik işlerine gitmeyi, çocuk bakıcılığı yapmayı bile düşündüm. Ama bedenim artık eski gücünde değildi. Yılların yorgunluğu ve yaşadığım acılar omuzlarıma ağır bir yük bindirmişti. En çok da onurum kırılıyordu. Kendi ayakları üzerinde durmaya, kimseye muhtaç olmamaya o kadar alışkındım ki şimdi bir başkasının merhametine sığınmak düşüncesi bile beni kahrediyordu. Ama hayatta kalmak zorundaydım. Kendime verdiğim sözü tutmak, o sessiz adaletimi yerine getirmek için yaşamalıydım.

Bir gece, eski valizimi açtım. İçinde rahmetli kocam Ahmet’ten kalan birkaç eşya vardı: eski bir gömlek, tesbih, birlikte çekilmiş solmuş bir fotoğraf ve en altta eskimiş deri bir çantanın içinde duran sararmış kağıt tomarı. Bunlar Ahmet’in babasından kalan eski tapu ve evraklardı. Yıllardır o çantanın içinde dururlardı. Ahmet sağlığında “Bir gün lazım olur belki, sakla” derdi. O gece çaresizlik içinde o sararmış kağıtları elime aldım. Çoğu Osmanlıca yazılmış, ne anlama geldiğini bile bilmediğim evraklardı. Ama bir tanesi dikkatimi çekti. Üzerinde Karadeniz’in küçük bir sahil kasabasının adı yazıyordu. Orası Ahmet’in ailesinin memleketiydi. Tapuda denize yakın tepelik bir araziden bahsediliyordu.

Ahmet orası için “Kayalık, beş para etmez bir yer” derdi. Ailede kimse o araziyle ilgilenmemiş, yıllar içinde unutulup gitmişti. O an içime bir his doğdu. Belki de tutunacak bir dal arıyordum. Ertesi sabah kalan son paramın bir kısmıyla Bursa’ya giden otobüse bindim. Amacım Ahmet’in eski dostu olan avukat Metin Bey’i bulmaktı. Metin Bey babacan, dürüst bir insandı. Ahmet’le birbirlerini kardeş gibi severlerdi. Eğer bu kağıtların bir kıymeti varsa bunu ancak o anlardı.

Avukatlık bürosunun kapısından içeri girdiğimde beni o perişan halde görünce çok şaşırdı. Beni odasına aldı, bir çay söyledi ve “Anlat Fatma Bacı, nedir bu halin?” dedi. Ona her şeyi anlattım: Selin’i, Kenan’ı, evden nasıl atıldığımı, İstanbul’daki çaresizliğimi. Metin Bey beni sessizce, gözleri dolarak dinledi. Anlattıklarım bittiğinde öfkeyle masaya vurdu. “Hayvan herif, namussuz!” diye söylendi. “Ahmet’in emanetine böyle mi sahip çıkılır?” Sonra bana döndü. “Sen hiç merak etme bacım. Bu iş burada bitmedi. Şimdi ver bakalım o evrakları, neymiş ne değilmiş bir inceleyelim.”

O an yıllardır ilk defa birinin bana “Yanındayım” dediğini hissettim. Bu kurumuş ruhuma can suyu gibi geldi. Metin Bey evrakları alıp incelemeye başladı. Ben de o sırada onun ikram ettiği çayı içerken içimden dualar ediyordum. Allah’ım ne olur bir kapı aç, bana bir yol göster. Metin Bey evrakları incelerken yüzündeki ifade değişmeye başladı. Önce şaşkınlık, sonra bir heyecan belirdi. Gözlüğünü çıkarıp masaya koydu, sonra tekrar takıp kağıtlara bir daha baktı. Sonunda başını kaldırdı ve gözlerimin içine baktı. Yüzünde inanamayan bir ifade vardı.

“Fatma Bacı,” dedi titrek bir sesle, “Sen neyin üzerinde oturduğunun farkında mısın?” Ne demek istediğini anlamamıştım. Merakla ona baktım. “Bu tapu,” dedi kağıdı göstererek, “Ahmet’in sana beş para etmez dediği o arazi… Unutmuşuz, haberimiz olmamış. Duraksadı, derin bir nefes aldı ve o inanılmaz haberi verdi: Bu arazinin tam ortasından yeni yapılan Karadeniz sahil yolu geçiyor ve arazinin bir kısmı da yeni yapılacak olan uluslararası liman projesinin içinde kalmış.”

O an duyduklarıma inanamadım. Sanki bir rüyanın içindeydim. “Yani?” diyebildim sadece. Metin Bey gülümsedi; o gülümseme hayatımın dönüm noktasıydı. “Yani Fatma Bacı,” dedi, “Sen şu anda farkında olmadan İstanbul’un en zenginlerinden bile daha zengin bir kadınsın. Bu arazi artık bir servet değerinde!”

O an pansiyon odasının soğuk duvarları, Kenan’ın hakaretleri, Selin’in sessizliği hepsi bir anda anlamını yitirdi. Kader en umutsuz anımda bana hayatımın en büyük hediyesini sunmuştu. Bu sadece para değildi. Bu adaletin ta kendisiydi ve ben o adaleti kullanmak için sabırsızlanıyordum.

Avukat Metin Bey’in ofisindeki o koltukta ne kadar oturdum bilmiyorum. Zaman kavramını yitirmiştim. Duyduğum sözler zihnimde tekrar tekrar yankılanıyordu: “Sen şu anda farkında olmadan İstanbul’un en zenginlerinden bile daha zengin bir kadınsın.” Bu cümle bir anahtar gibiydi; hayatımın paslanmış kilitli kapılarını bir bir açıyordu.

O an ne sevinç çığlığı attım ne de ağladım. İçimde okyanusun en derinlerindeki gibi sakin ama karşı konulmaz bir güç uyanıyordu. Yılların biriktirdiği acı, aşağılanma ve çaresizlik yerini buz gibi bir berraklığa bırakmıştı. Artık kurban değildim. Artık oyunun kurallarını ben belirleyecektim.

Metin Bey, benim bu sakinliğim karşısında şaşırmıştı. Belki de sevinçten havalara uçmamı bekliyordu. Ama ben o paranın getireceği lüksten çok bana sağlayacağı gücü düşünüyordum. O güç intikamdan daha fazlasıydı. O adaletti, onurumun iadesiydi.

“Metin Bey,” dedim kararlı bir sesle, “Bu servetin varlığını kimsenin, özellikle de kızım ve damadımın bilmesini istemiyorum. Bu şimdilik bizim sırrımız olacak.” Metin Bey başını salladı. “En doğrusu bu Fatma Bacı,” dedi. “Akıllıca davranmalıyız.”

O günden sonra hayatım bir satranç oyununa dönüştü. Her hamlemi dikkatle, sabırla planlamaya başladım. Metin Bey’in yardımıyla adı sanı duyulmamış, benimle hiçbir bağlantısı olmayan bir holding şirketi kurduk. Tüm yasal işlemleri kimliğimi tamamen gizli tutacak şekilde ayarladık. Arazinin satışı ve kamulaştırma bedelinin tahsili aylar sürdü. Bu süreçte ben o mütevazı pansiyon odasında yaşamaya devam ettim. Dışarıdan bakıldığında hâlâ o çaresiz yaşlı kadındım. Ama içimde bir imparatorluğun temellerini atıyordum.

Para banka hesabıma yattığında ilk yaptığım şey o pansiyondan ayrılmak oldu. Ama Selinlerin yaşadığı o lüks semtlere gitmedim. Kendime İstanbul’un daha sakin, daha kendi halinde bir mahallesinde boğazı uzaktan gören şık ama gösterişsiz bir daire tuttum. Evin her köşesini kendi zevkime göre sıcak renklerle döşedim. Bursa’daki evimin ruhunu bu yeni yuvama taşıdım. Artık sığındığım bir limanım vardı.

Ancak bu sadece bir başlangıçtı. Sadece paraya sahip olmak yetmezdi, onu nasıl kullanacağımı da öğrenmeliydim. Geceleri uyumak yerine internetten ekonomi, borsa ve gayrimenkul yatırımları hakkında makaleler okumaya, videolar izlemeye başladım. Finansal terimler, sözleşmeler, piyasa analizleri… Başta hiçbir şey anlamıyordum ama azmettim. Bir zamanlar evinin mutfağından çıkmayan o kadın şimdi bilançoları, tapu kayıtlarını, hisse senedi grafiklerini inceliyordu. Kendimi adeta yeniden yaratıyordum.

Dış görünüşüm de bu değişime ayak uydurmaya başladı. Artık o eski solgun basma elbiseleri giymiyordum. Kendime kaliteli, zarif ama sade kıyafetler aldım. Saçımı kestirdim, modern bir şekil verdim. Aynaya baktığımda artık o çökmüş, yorgun kadını değil, kendine güvenen, gözlerinin içi zekayla parlayan bir hanımefendi görüyordum. Bu değişim bana sadece fiziksel bir yenilenme değil, aynı zamanda psikolojik bir güç veriyordu. Artık kimsenin beni küçümsemesine izin vermeyecektim.

Bu süreçte Selin’i veya Kenan’ı hiç aramadım. Onların beni merak edip etmediğini bilmiyordum. Belki de çoktan öldüğümü düşünüyorlardı. Bu düşünce canımı yaksa da planımdan vazgeçmedim. Sabır benim en büyük silahımdı. Onların hayatına tekrar girmeden önce tamamen hazır olmalıydım.

Metin Bey bu dönüşümümü hayranlıkla izliyordu. Bazen telefonda, “Fatma bacı, sen neymişsin be?” derdi gülerek. “Ahmet sağ olsaydı da görseydi, seninle gurur duyardı.” Bu sözler bana en zor anlarımda güç veriyordu. Evet, Ahmet benimle gurur duyardı. Çünkü ben sadece kendim için değil, onun anısı ve onuru için de bu savaşı veriyordum.

Bir gün İstanbul’un en iyi yatırım danışmanlarından biriyle görüşmeye gittim. Metin Bey’in tavsiyesiyle bulmuştum. Görüşmeye gittiğimde o lüks ofiste takım elbiseli genç adamların arasında kendimi bir an yabancı hissettim ama sonra başımı dik tuttum. Danışman benimle konuşurken başta biraz küçümser bir tavır takınsa da sorduğum sorular, piyasa hakkındaki bilgim ve kararlılığım karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Toplantının sonunda “Fatma Hanım, sizinle çalışmak bir zevk olacak,” dedi.

O gün o ofisten çıkarken artık tamamen farklı bir insan olduğumu anladım. Fatma artık sadece bir isim değildi; o bir güçtü. Artık zamanın geldiğini hissediyordum. Planımın ikinci aşamasına geçme vaktiydi. Onların dünyasına hiç beklemedikleri bir yerden, bir hayalet gibi sızacaktım.

İnternette küçük bir araştırma yaptım. Amacım Kenan’ın çalıştığı şirket, sosyal çevresi ve mali durumu hakkında bilgi toplamaktı ve çok geçmeden aradığım fırsatı altın bir tepside önümde buldum. Gördüğüm bir ilan kalbimin hızla çarpmasına neden oldu. Bu kaderin bana bir işaretiydi. Planım sandığımdan bile daha mükemmel olacaktı.

Selin ve Kenan’ın oturduğu o modern lüks apartman satılıktı. Bütün bina tek bir mülk olarak satışa çıkarılmıştı. İlanın detaylarını okuduğumda kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Apartmanın sahibi olan inşaat şirketi ekonomik sıkıntıya girmiş ve borçları yüzünden mülkü acilen elden çıkarmak istiyordu. Bu kaderin bir oyunu muydu, yoksa dualarımın bir cevabı mı bilmiyorum ama bunun planımı uygulamak için eşsiz bir fırsat olduğunu biliyordum.

Hemen avukat Metin Bey’i aradım ve durumu anlattım. “Metin Bey, o apartmanı ben alacağım.” Metin Bey telefonda bir an duraksadı. “Fatma Bacı, emin misin? Bu çok büyük bir adım. Duygusal bir karar olmasın,” dedi endişeyle. Ona “Hayır Metin Bey, bu hayatımın en mantıklı kararı. Onlar beni o evden bir yük gibi attılar. Şimdi ben o evin sahibi olacağım. Onların sığındığı o kalenin her tuğlası, her taşı benim olacak,” dedim.

Metin Bey sesimdeki kararlılığı anlamıştı. “Peki,” dedi. “Sen nasıl istersen, hemen işlemleri başlatıyorum.” Kurduğumuz holding şirketi üzerinden kimliğimiz tamamen gizli kalacak şekilde teklifimizi sunduk. Satıcı firma o kadar zor durumdaydı ki pazarlık bile yapmadan ilk ciddi teklifi kabul etmeye hazırdı.

Birkaç hafta süren yasal prosedürlerin ve yoğun bir pazarlığın ardından o gün geldi. İmza atılmış, ödeme yapılmıştı. Resmi olarak Selin ve Kenan’ın yaşadığı o binanın, o apartmanın tek sahibi bendim. Tapu elimde.

Yeni aldığım evimin sessizliğinde otururken hissettiğim şey zafer sarhoşluğu değildi. Garip bir sakinlikti. Yıllar önce o kapıdan atılırken hissettiğim çaresizliğin yerini şimdi mutlak bir kontrol hissi almıştı. Onlar sığındıkları o sıcak yuvanın duvarlarının artık bana ait olduğunu bilmiyorlardı. Her ay ödedikleri kiranın benim hesabıma yatacağını, evlerindeki musluk bozulduğunda benim görevlendirdiğim bir tamirciye muhtaç olacaklarını bilmiyorlardı. Onların hayatının kontrolü artık benim ellerimdeydi ve bu dünyadaki bütün paralardan daha değerli bir histi.

İlk hamlem sabırlı olmaktı. Birkaç ay boyunca hiçbir değişiklik yapmadım. Her şeyin eskisi gibi devam etmesine izin verdim. Onların mülk sahibinin değiştiğini bile fark etmemelerini sağladım. Bu sessizlik planımın en önemli parçasıydı. Onları sahte bir güvenlik duygusuna hapsetmeliydim.

Bu sırada binanın tüm mali tablolarını, kiracı listesini, kontrat detaylarını inceledim. Kenan ve Selin’in kira sözleşmesini elime aldığımda ellerimin titrediğini hissettim. O kağıt parçası artık benim için sadece bir belge değil, bir güç sembolüydü. Ve sonra zamanın geldiğine karar verdim.

Holding şirketim adına tüm kiracılara resmi bir bildiri gönderildi. Bildiride artan piyasa koşulları ve bina maliyetleri nedeniyle kira bedellerinde yeni bir düzenlemeye gidileceği belirtiliyordu. Her daire için o bölgenin güncel piyasa değerine uygun makul bir artış yapılmıştı. Ama Selin ve Kenan’ın dairesi için durum farklıydı. Onların kirası için sadece piyasa değerini değil, üzerine bir de yüksek riskli kiracı primi ekleyerek bir hesaplama yaptım. Sonuç olarak onların ödemesi gereken yeni kira bedeli eskisinin tam üç katıydı.

Bu kararı alırken içimde en ufak bir tereddüt yoktu. Onlar beni fazladan bir boğaz olarak görmüşlerdi. Şimdi o evin çatısı altında kalmanın bedelini ödeyeceklerdi. Bu para meselesi değildi; bu onlara kendi acımasızlıklarını tattırma meselesiydi.

Bildiriler gönderildikten sonra olacakları beklemeye başladım. Çok geçmeden fırtına koptu. Apartman yönetimini arayan ilk kişi tabii ki Kenan’dı. Telefonda avaz avaz bağırıyor, bunun bir soygun olduğunu, ev sahibini mahkemeye vermekle tehdit ediyordu. Yönetici bana anlattığında yüzümde en ufak bir ifade oynamadı. Sadece “Yasal prosedürü takip edin, herkes için geçerli olan kurallar onlar için de geçerlidir,” demekle yetindim.

Kenan’ın öfkesi bir bumerang gibiydi; kime savuracağını bilemiyordu. Çünkü karşısında somut bir düşman yoktu. Sadece isimsiz bir holding şirketi, yüzünü görmediği bir yönetici ve uymak zorunda olduğu bir sözleşme vardı. Kontrolü kaybetmek onun gibi bir adam için en büyük kabustu ve ben o kabusun mimarıydım.

Günlerce Holding şirketinin e-posta adresine tehdit ve hakaret dolu mesajlar gönderdi. Her birini okudum. O kelimeler bana acı vermek yerine planımın ne kadar doğru işlediğini gösteriyordu.

Selin ise bu fırtınanın ortasında kalmıştı. Bir akşam tanımadığım bir numaradan telefonum çaldı. Açtığımda karşıdaki ağlamaklı ses Selin’e aitti. “Anne,” dedi hıçkırıklar içinde, “Anne ne olur yardım et. Mahvolduk. Ev sahibi kirayı üçe katladı. Kenan çıldırmış durumda. Ne yapacağımızı bilmiyoruz.” Yıllar sonra sesini ilk kez duyuyordum ve duyduğum ilk şey bir yardım çığlığıydı.

Kalbimin bir köşesi sızladı. O ne olursa olsun benim kızımdı. Ama diğer yanım “Hayır Fatma, bu tuzağa düşme. Bu dersin bir parçası,” diyordu. Telefonda bir an sessiz kaldım. Selin “Anne, orada mısın?” diye sordu endişeyle. Sonunda buz gibi bir sesle “Benim bu konuda yapabileceğim bir şey yok Selin,” dedim. “Bu sizin hayatınız, sizin çözmeniz gereken bir sorun.” Ve telefonu kapattım.

O gece gözüme uyku girmedi. Verdiğim kararın doğruluğundan emindim. Ama bir anne olarak evladımın çaresizliğini duymak canımı yakmıştı. Ama sonra kendime hatırlattım: Ben de bir zamanlar çaresizdim. Ben de yardım istediğimde o bana sırtını dönmüştü. Şimdi kendi seçimlerinin sonuçlarıyla yüzleşme sırası ondaydı.

Bu sadece bir başlangıçtı. Kira artışı planımın sadece ilk adımıydı. Onları finansal olarak sıkıştırmak, aralarındaki o sahte birliği sarsacaktı. Kenan’ın öfkesi mutlaka bir hedefe yönelecekti ve o hedef büyük ihtimalle Selin olacaktı. Onları kendi kurdukları o mutsuzluk hapishanesinde kendi iç savaşlarıyla baş başa bırakacaktım. Ben ise her şeyi dışarıdan sessizce izleyecektim. Çünkü bazen en büyük ceza, düşmanını kendi elleriyle yok etmek değil, onun kendi kendini yok etmesini izlemektir. Ve ben bu seyri sabırla bekleyecektim.

 

Kenan’ın öfkesi dinmek bilmiyordu. Apartman yönetimine neredeyse her gün gidip olay çıkarıyor, “Kim bu ev sahibi? Yüzünü göstersin, karşıma çıksın!” diye bağırıyordu. Onun bu çaresiz çırpınışları bana tuhaf bir tatmin veriyordu. O hep başkalarını kontrol etmeye alışkın bir adamdı, şimdi ise görünmez bir düşman karşısında aciz kalmıştı. Bu durum egosunu yavaş yavaş kemiriyordu.

Planımın bir sonraki aşaması daha incelikliydi. Kira artışı kaba bir darbeydi, şimdi ise psikolojik baskı zamanıydı. Holding şirketim adına binada bir dizi iyileştirme ve modernizasyon çalışması başlattım. Apartmanın girişine ve koridorlarına güvenlik kameraları taktırdım, dış cephesini yenilettim, bahçeye peyzaj düzenlemesi yaptırdım. Ortak alanların aydınlatmasını modern ve şık lambalarla değiştirdim. Diğer kiracılar bu değişikliklerden son derece memnundu; apartmanlarının değeri artıyor, daha konforlu bir yaşam alanına kavuşuyorlardı. Bana ve gizemli ev sahibine teşekkür mailleri atıyorlardı. İronik olan, tüm bu güzelliklerin finansmanı büyük ölçüde Kenan’ın ödediği o fahiş kiradan karşılanıyordu.

Kenan ise her değişikliği bir saldırı olarak görüyordu. Sabahları bahçedeki işçilerin gürültüsünden, akşamları koridordaki boya kokusundan şikayet ediyordu. Yönetime yazdığı mailler artık sadece öfke değil, bir tür çaresizlik de içeriyordu: “Bu ne rezalet? Paramızla rezil oluyoruz. Bu yapılanlar yasal değil!” Ama her şey yasaldı, her şey sözleşmelere uygundu.

Bu süreçte Selin’le hiç konuşmadım ama onun hakkında dolaylı yollardan bilgi alıyordum. Apartman görevlisi Selin Hanım’ın artık eskisi gibi bakımlı olmadığını, yüzünün solgun ve gözlerinin şiş olduğunu söylüyordu. Bir komşusu onu apartmanın arka merdivenlerinde tek başına oturup ağlarken gördüğünü anlatmıştı. Bu haberler kalbimi burkuyordu. Kızımın acı çekmesi beni mutlu etmiyordu. Ama biliyordum ki bu acı bir uyanışın sancısıydı. Selin o altın kafesin parıltısının ardındaki çirkin gerçeği görmeye başlamalıydı.

Bir gün planımda hiç olmayan bir şey oldu. Şirketin işleriyle ilgili bir toplantıdan dönerken apartmanın otoparkında onlarla karşılaştım. Ben şık bir taksiyle yanaşırken onlar eski döküntü bir arabaya biniyorlardı. Anlaşılan kirayı ödeyebilmek için lüks arabalarını satmışlardı. Üzerimde zarif bir palto, gözümde güneş gözlükleri vardı. Kenan yanımdan geçerken bana şöyle bir baktı ama tanımadı. Onun gözünde ben apartmanda yaşayan herhangi bir zengin kadındım. Selin ise başını yerden kaldırmadı bile, beni görmedi. O an aramızdaki uçurumu tüm çıplaklığıyla gördüm. Birkaç ay önce o evden atılan eski püskü giysiler içinde gözü yaşlı kadın gitmiş, yerine güçlü, kendine güvenen, onların hayal bile edemeyeceği bir hayat yaşayan bir kadın gelmişti. Onlar ise o sahte parıltılarını korumak için çırpınırken yavaş yavaş dibe batıyorlardı.

Bir sabah apartman yöneticisi beni aradı. Sesi endişeliydi. “Fatma Hanım, Kenan Bey sizin kim olduğunuzu araştırmaya başlamış. Şirketin kayıtlarına, tapu bilgilerine ulaşmaya çalışıyormuş. Hatta kendini avukat olarak tanıtıp resmi daireleri aramış. Çok tehlikeli olmaya başlıyor.” Bu haberi duyduğumda korkmadım. Aksine, beklediğim bir hamleydi. Kenan yenilgiyi kabul edecek bir adam değildi. Mutlaka birini suçlamak, öfkesini bir yere yöneltmek zorundaydı. “Merak etmeyin,” dedim yöneticiye, “tüm önlemler alındı. Yasal olarak bana ulaşması imkansız.” Ama biliyordum ki Kenan gibi adamlar yasal yollar tükendiğinde yasa dışı yollara başvurmaktan çekinmezlerdi. Artık daha dikkatli olmalıydım.

Bir akşam hiç beklemediğim bir anda o beklediğim adım atıldı. Lüks apartmanımın kapıcısı difondan aradı. “Fatma Hanım, aşağıda Selin Harmon isminde bir hanımefendi var. Sizi, yani annenizi görmek istediğini söylüyor.” O an kalbim duracak gibi oldu. Nefesim kesildi. Selin beni bulmuştu. Bir an tereddüt ettim. Görüşmek istemiyorum demek geçti içimden. Ama sonra bunun kaçınılmaz olduğunu anladım. Bu yüzleşme anıydı.

Kapı çaldığında derin bir nefes aldım ve açtım. Karşımda duran kadın benim kızımdı ama aynı zamanda bir yabancıydı. Solgun, zayıf, gözlerinin feri sönmüş bir yabancı. Bir süre kapıda sessizce birbirimize baktık. Sonunda o sessizliği bozdu, fısıltı gibi bir sesle: “Anne…” Kenara çekildim ve içeri girmesi için yol verdim. O, sanki bu eve girmeye hakkı yokmuş gibi çekingen adımlarla içeri girdi. Salonumun o şık ve düzenli halini görünce gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Onun bıraktığı o çaresiz kadın bu saray gibi evde yaşıyor olamazdı.

Oturmasını işaret ettim ve mutfağa gidip iki fincan ıhlamur hazırladım. Konuşmak için acele etmedim. Sessizliğin bazen en güçlü iletişim aracı olduğunu öğrenmiştim. Karşısına oturduğumda o hâlâ etrafına inanamaz gözlerle bakıyordu. Sonunda bakışlarını fincanına indirdi ve konuşmaya başladı:
“Nasıl olduğunu bilmiyorum,” dedi. “Kenan seni ararken apartman yönetim şirketinin ismini öğrendim. Küçük bir araştırma yapınca bu binanın da aynı şirkete ait olduğunu gördüm. Bir umut işte, denemek istedim.”
Başımı salladım. Zeki bir kızdı. Her zaman öyle olmuştu. Ama zekasını yanlış adam için kullanmıştı.

“Kenan…” dedi ve sesi titredi. “O iyi değil anne. Hiç iyi değil. Bu ev sahibi meselesini takıntı haline getirdi. Bizi mahvetmek isteyen bir düşmanımız olduğuna inanıyor ve… ve sanırım o düşmanın sen olduğundan şüpheleniyor.”
Bu sözler beni şaşırtmadı. Kenan’ın paranoyasının bu seviyeye geleceğini tahmin etmiştim. Selin devam etti. “Bana hayatı zindan etti. Her hareketimi kontrol ediyor. Geçen hafta işe giderken beni takip etti. Seninle gizlice buluşup ona komplo kurduğumuzu düşünüyor. Ona defalarca senin nerede olduğunu bile bilmediğimi söyledim ama bana inanmıyor.”
Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. “Çok korkuyorum anne. O tanımadığım bir adama dönüştü. Ya da belki de hep böyleydi de ben görmüyordum.”

İşte duymak istediğim cümle buydu. Belki de hep böyleydi de ben görmüyordum. Bu bir uyanışın ilk belirtisiydi. Yıllardır ördüğü o pembe hayal perdesi nihayet aralanıyordu. Ona baktım ve ilk defa konuştum. Sesim sakin ama netti:
“Görmüyordun Selin,” dedim. “Çünkü görmek istemiyordun. Ben seni defalarca uyardım. O adamın gerçek yüzünü sana göstermeye çalıştım ama sen onun yalanlarına inanmayı seçtin.”
Sözlerim ona bir tokat gibi çarptı. Yüzüme baktı. Gözlerinde bir itiraz ifadesi belirdi ama sonra söndü. Çünkü doğruyu söylediğimi biliyordu.
“Ben… ben sadece yuvamı korumak istedim,” diye fısıldadı.
“Sadece huzur istedim.”
“Ona huzur, onursuzluğa göz yummakla sağlanmaz kızım,” dedim. “Gerçek huzur, doğru olanı yapma cesaretini gösterdiğinde gelir.”

O akşam saatlerce oturduk. O anlattı, ben dinledim. Kenan’ın onu nasıl yavaş yavaş zehirlediğini, arkadaşlarından nasıl kopardığını, kendine olan güvenini nasıl yok ettiğini anlattıkça sanki üzerindeki bir yükü atıyor gibiydi. Benden para istemedi, yardım talep etmedi. Sadece dinlenilmek, anlaşılmak istedi. Sadece bir anlığına, o zehirli atmosferden kaçıp güvenli bir limana sığınmak istedi ve ben bir anne olarak ona o limanı açtım.

Giderken kapıda durdu ve bana sarıldı. O sarılışta yılların özlemi vardı. “Özür dilerim anne,” dedi. “Her şey için özür dilerim.” Ona karşılık vermedim ama gitmesine de engel olmadım. O gittikten sonra kapıyı kapattım ve sırtımı kapıya dayayıp yere çöktüm. Gözyaşlarım artık tutamadığım bir sel gibi boşandı. Ağlıyordum çünkü kızım geri dönmüştü. Belki tam olarak değil, belki yaralı, belki de hâlâ korkak ama ilk adımı atmıştı. Ve biliyordum ki bu ilk adım en zoruydu.

 

Toplantıdan bir hafta sonra kapım tekrar çaldı. Gelen yine Selin’di ama bu kez o korkak, çaresiz kadın değildi. Yüzü hâlâ hüzünlüydü ama gözlerinde yeni bir ışık parlıyordu.
“Anne,” dedi. “Sadece konuşmak istedim.”
Onu içeri aldım. Her zamanki gibi ıhlamur yaptım. Sessizce oturduk bir süre. Sonra,
“O adamı terk ettim,” dedi.
O an kalbimde bir şeyler çözüldü.
“Eve gittiğimizde bana saldırdı. Her şeyin benim yüzümden olduğunu, seni başımıza benim sardığımı söyledi. Eşyaları kırdı, hakaretler etti. Ve ben o an yıllardır kendime söylediğim yalanı daha fazla sürdüremeyeceğimi anladım. Bu adam beni sevmiyordu. O sadece kontrol edebileceği bir nesne istiyordu. O gece birkaç parça eşyamı toplayıp evden ayrıldım. Bir arkadaşımda kalıyorum.”
“Ona doğru olanı yapmışsın,” dedim. Gözleri doldu.
“Biliyorum,” dedi. “Ama çok zor anne. Yıllarımı verdim. Bütün hayatımı onun üzerine kurmuştum. Şimdi bomboş hissediyorum. Kim olduğumu bile bilmiyorum.”
Elini tuttum.
“Kim olduğunu yeniden öğreneceksin,” dedim. “Ve bu kez kimsenin seni tanımlamasına izin vermeden kendi kimliğini kendin inşa edeceksin. Bu zor olacak ama eskisinden çok daha güçlü çıkacaksın.”

O günden sonra Selin’le aramızdaki ilişki yavaş yavaş, ilmek ilmek yeniden örülmeye başladı. Ona maddi olarak yardım etmeyi teklif ettim ama kabul etmedi.
“Hayır anne,” dedi. “Kendi ayaklarımın üzerinde durmayı öğrenmeliyim. Bunu kendime borçluyum.”
Bu cevabı bana dünyaları vermişti. Kızım sonunda büyüyordu. Kendine küçük bir ev tuttu, işine daha sıkı sarıldı, boşanma davası açtı. Kenan davada hiçbir zorluk çıkarmadı. Tek istediği bir an önce bu beladan kurtulmaktı.

Kenan’ın hayatı ise tepe taklak olmuştu. O lüks yaşam tarzını sürdürecek parası kalmamıştı. Selin’den ayrıldıktan sonra o pahalı evden çıkmak zorunda kaldı. İş yerindeki prestiji sarsılmıştı. Duyduğuma göre daha mütevazı bir semtte küçük bir daireye taşınmış, sosyal medyadaki o gösterişli paylaşımları da kesilmişti. O artık kimseydi. Kendi açgözlülüğü ve kibrinin kurbanı olmuştu.

Ben ise artık bu savaşın bittiğini hissediyordum. O apartman benim için bir adalet aracıydı, görevini tamamlamıştı. Artık o binanın duvarları arasında yaşanacak bir intikam hikayesi kalmamıştı.

Bir sabah uyandım ve binayı satmaya karar verdim. Metin Bey’i aradım. “Artık bu bölümü kapatma zamanı geldi,” dedim. Binanın satış işlemleri başladığında içimde büyük bir ferahlık hissettim. Bu para bana ailemin onurunu geri vermişti. Ama artık bu paranın getirdiği güce ihtiyacım yoktu. Benim gücüm artık banka hesabımdaki rakamlarda değil, yaşadığım onca acıdan sonra hâlâ ayakta durabilen, kendine yetebilen bir kadın olmamdaydı.

Artık yeni bir sayfa açma, sadece kendim için, Fatma için yaşama zamanı gelmişti. Ve bu yeni sayfayı nasıl dolduracağımı çok iyi biliyordum. Bu artık intikamın değil, yeniden doğuşun hikayesi olacaktı.

 

Apartmanı satma kararı hayatımda yeni bir dönemin başlangıcıydı. Bina kısa sürede iyi bir fiyata satıldı. Para hesabıma geçtiğinde ekrandaki rakamlara baktım. Bir zamanlar hayal bile edemeyeceğim bir servetti bu. Ama artık benim için sadece bir araçtı. Gerçek zenginliğin ne olduğunu, o parayı kaybetme korkusuyla değil, onurla yaşamanın ne demek olduğunu öğrenmiştim.

İlk işim rahmetli kocam Ahmet’in anısını onurlandırmak oldu. Servetin önemli bir kısmıyla onun memleketi olan o küçük Karadeniz kasabasında babasının adını taşıyan modern bir halk kütüphanesi ve kültür merkezi inşa ettirdim. İçinde çocuklar için atölyeler, kadınlar için meslek edindirme kursları olan, herkesin gelip bir şeyler öğrenebileceği, sosyalleşebileceği bir yer. Açılış gününde oradaydım. Kasabalıların yüzündeki o minnet ve mutluluk ifadesi bana dünyadaki hiçbir lüksün veremeyeceği bir tatmin duygusu yaşattı.

Kalan parayla kendime yeni bir hayat kurdum ama bu hayat lüks ve şatafat üzerine kurulu değildi. Tam tersine sadelik ve huzur üzerine kuruluydu. Bursa’ya, doğup büyüdüğüm topraklara geri döndüm. Şehrin gürültüsünden uzakta, yemyeşil bahçesi olan mütevazı ama şirin bir ev aldım. O evin her köşesi benim zevkimi, benim ruhumu yansıtıyordu. Sabahları kuş sesleriyle uyanıyor, bahçemde çiçeklerimle, domateslerimle ilgileniyordum. Yıllar sonra ilk defa gerçekten evimde olduğumu hissediyordum.

Selin ise kendi küllerinden yeniden doğuyordu. Boşanma süreci sancılı da olsa bitmişti. Kenan hayatından tamamen çıkmıştı. Selin İstanbul’daki o sahte hayatı geride bırakıp Bursa’ya, benim yakınıma taşındı. Kendi başına tuttuğu küçük bir evde yaşıyor, işine gidip geliyordu. Terapiye başlamıştı. Kendini tanımak, yaptığı hatalarla yüzleşmek ve kendini affetmek için büyük bir çaba sarf ediyordu. Her hafta sonu bana gelirdi. Birlikte yemek yapar, bahçede oturur, uzun uzun sohbet ederdik. Bu sohbetlerde geçmişin acılarını deşmiyorduk. Artık buna gerek yoktu. O hatalarını anlamıştı, ben de onu affetmeye başlamıştım.

Ama bu bir anda olan sihirli bir affediş değildi. Bu, zamanla onun samimi çabasını, değişimini görerek oluşan yavaş ve sindirilmiş bir süreçti. Ona baktığımda artık o korkak, iradesiz kızı değil, yaralarını sarmaya çalışan, kendi gücünü keşfeden cesur bir kadını görüyordum. Onunla yeniden gurur duymaya başlamıştım.

Bir gün bahçede otururken bana bir resim hediye etti. Kendi çizmişti. Koyu kırmızı ve parlak altın renklerinde küllerinden doğan bir anka kuşu resmiydi.
“Bu sensin anne,” dedi. “Seni yakmaya çalıştılar ama sen o ateşten daha da güçlenerek çıktın.”
O an gözlerim doldu. Resmini alıp evimin en güzel köşesine, şöminenin üzerine astım. O resim benim hikayemin en güzel özeti oldu.

Kenan’dan ise bir daha hiç haber almadık. O kendi yarattığı karanlıkta kaybolup gitmişti. Belki başka bir şehirde başka insanlara aynı oyunları oynamaya çalışıyordu. Ama artık bu bizi ilgilendirmiyordu. O bizim hayatımızdan silinmiş bir sayfaydı.

Hayatım artık sakin bir nehir gibi akıyordu. İçimde fırtınalar kopmuyor, intikam ateşi yanmıyordu. Artık bir savaşçı değildim. Sadece yaşayan, nefes alan, her yeni günün getirdiği küçük mutlulukların tadını çıkaran bir kadındım.

Bazen akşamları tek başıma oturup bir kahve içerken tüm bu yaşadıklarım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçerdi. O evden atıldığım gece, o pansiyon odasındaki çaresizliğim, avukatın ofisinde duyduğum o inanılmaz haber, Kenan’ın yüzündeki o şok ifadesi… Her şey o kadar gerçek, bir o kadar da rüya gibiydi.

Bu süreçte en çok öğrendiğim şey affetmenin gücüydü. Ama başkalarını affetmeden önce insanın kendini affetmesi gerektiğini öğrendim. Kendimi o evde onurumu çiğnettiğim için affettim. Kendimi kızımın gerçek yüzünü görmezden geldiğim için affettim. Kendimi uzun süre kurban rolünü oynadığım için affettim. Kendimi affettiğimde ruhumdaki son zincir de kırıldı ve gerçekten özgürleştim.

Bir akşam Selin yine bendeydi. Birlikte eski bir Türk filmi izliyorduk. Tıpkı o eski günlerdeki gibi. Bir ara bana döndü ve
“Seni çok seviyorum anne,” dedi.
O kadar içten, o kadar samimi söylemişti ki ben de ona gülümsedim ve elini tuttum.
“Ben de seni seviyorum kızım,” dedim.
Ve o an hikayenin gerçekten bittiğini, her şeyin yoluna girdiğini anladım.

Geçmişi değiştiremezdik, yaşananları silemezdik ama geleceği birlikte, bu kez daha sağlam temeller üzerine inşa edebilirdik. Ben onlara en büyük dersi verdiğimi sanıyordum ama aslında hayat en büyük dersi bana vermişti:
Gerçek güç başkalarını yenmekte değil, enkazın altından tek başına kalkıp yaralarını sardıktan sonra seni yıkanları bile affedebilecek kadar büyük bir yüreğe sahip olmaktır.
Ve ben o yüreğe artık sahiptim.

Bursa’daki yeni hayatım mevsimler gibiydi. Her gün yeni bir renge, yeni bir kokuya uyanıyordum. Bahçemdeki güller açtığında, toprağın o taze kokusunu içime çektiğimde, yıllardır unuttuğum o basit yaşam sevincini yeniden keşfediyordum. Artık hayatım büyük planlar, stratejiler veya intikam hesapları üzerine kurulu değildi. Anı yaşamaktan, küçük şeylerden keyif almaktan ibaretti. Komşularımla ettiğim sabah kahvesi sohbetleri, pazardan taze aldığım sebzelerle yaptığım yemekler, Selin’le birlikte çıktığımız o sakin yürüyüşler… Zenginlik meğer buymuş, huzur meğer buymuş.

Bir gün eski eşyalarımı karıştırırken o deri çantanın içinde duran eski tapu senedi tekrar elime geçti. Bir zamanlar benim için bir servetin anahtarı olan o sararmış kağıt parçası şimdi sadece bir anıydı. Ama o kağıda baktığımda aklıma Ahmet’in ailesinden çok kendi annem geldi. Annem rahmetli, hayatı boyunca zorluklarla mücadele etmiş, sessiz ama kaya gibi sağlam bir kadındı. O da tıpkı benim gibi, evlatları için pek çok fedakarlık yapmış ama karşılığını her zaman görememişti. Onun sessiz gücü bana her zaman ilham olmuştu.

O an servetimin son ve en anlamlı parçasını nereye kullanacağıma karar verdim. Doğup büyüdüğüm mahallede terk edilmiş eski bir konağı satın aldım. Orayı annemin adını taşıyan bir kadın ve aile destek merkezine dönüştürdüm. İçinde şiddet görmüş kadınların sığınabileceği bir misafirhane, hukuki ve psikolojik danışmanlık alabilecekleri birimler ve en önemlisi kaybettikleri özgüvenlerini yeniden kazanabilecekleri bir umut merkezi vardı. O merkezin kapısından içeri giren her kadında kendi geçmişimi görüyordum. Onlara sadece bir çatı değil, aynı zamanda yalnız olmadıklarını, her şeyin bir sonu olduğunu ve enkazın altından kalkmanın mümkün olduğunu göstermek istedim. Bu benim anneme ve onun gibi nice sessiz kahramana bir vefa borcumdu.

Selin bu süreçte benim en büyük destekçim oldu. Merkezin gönüllü çalışmalarına katılıyor, oradaki kadınlarla konuşuyor, kendi hikayesini onlara bir ibret ve umut dersi olarak anlatıyordu. Kendi acısını başkalarına yardım ederek iyileştiriyordu. Onu böyle görmek benim için en büyük mutluluktu. Artık o sadece benim kızım değil, aynı zamanda benim yoldaşımdı. Birlikte geçmişin yaralarını sarmakla kalmıyor, başkalarının yaralarına da merhem oluyorduk.

Bir akşam evimde şöminenin karşısında otururken Selin elinde bir kutuyla geldi. “Bu senin için anne,” dedi. Kutuyu açtığımda içinden özenle ciltlenmiş boş bir defter çıktı. Kapağında zarif bir hatla “Fatma’nın Hikayesi” yazıyordu.
“Artık kendi hikayeni yazma zamanı,” dedi Selin.
Gözlerim doldu. O defter bana verilmiş en anlamlı hediyeydi. O gece Selin gittikten sonra elime kalemi aldım ve o defterin ilk sayfasına bir şeyler yazdım. Ama bu bir anı defteri değildi. Bu, benden sonra bu hikayeyi okuyacak olanlara, özellikle de kızıma bir mesajdı.

Şöyle yazdım:
“Sevgili kızım, bir gün bu satırları okuduğunda bil ki hayat sana her zaman adil davranmayacak. Seni incitecekler, onurunu kırmaya çalışacaklar. Seni bir yük gibi hissettirecekler. İşte o anlarda sakın gücünün başkalarının onayında olduğunu sanma. Sakın sevginin sessizliğe ve onursuzluğa katlanmak olduğunu düşünme. Senin en büyük gücün kendi içinde. O gücü keşfettiğinde, seni yakmaya çalışan her ateş sadece küllerinden daha parlak doğmanı sağlar. Unutma, sen benim kızımsın ve sen her şeyden değerlisin.”

Defteri kapattım ve şöminenin üzerine Anka kuşu resminin yanına koydum.
Hikayem artık tamamlanmıştı. O evden atılan, iki valize bir ömür sığdırmış kadın şimdi ardında kütüphaneler, destek merkezleri ve en önemlisi yeniden kazanılmış bir aile bırakıyordu. Onlar beni yok etmeye çalışmıştı ama farkında olmadan benim en güçlü versiyonumu yaratmışlardı.

Bu hikayeyi dinlediğiniz için teşekkür ederim. Eğer bu yolculukta bana eşlik ettiyseniz, unutmayın ki sizin de sesiniz, sizin de hikayeniz çok değerli. Çünkü bazen en karanlık geceler en parlak yıldızları görmek için bir fırsattır. Ben o yıldızları gördüm. Umarım siz de görürsünüz.
Huzurla kalın.