Elleri titriyordu. Kağıtlar birer birer sobaya atıldı; alevler yükseldi, satırlar kıvrıldı, mavi bir aydınlıkla çatırtılar çıktı ve mektuplar küle döndü. O an, bir anne kızından ölene dek koptu. Selamünaleyküm gönül dostlarım; bugün anlatacağım hikâyede bir kaynananın karanlık yüzünü göreceksiniz. Öfkeniz ellerinizi titretebilir, gözyaşlarınızı tutamayabilirsiniz. Çünkü bazen en büyük zulüm dört duvarın arasında saklanır; bazen de yanan mektuplar, yanan kalplere dönüşür.

Yıllar yıllar önce insanlar birbirine mektupla ulaşırdı. O günlerde küçük bir köyde Esma adında bir kız yaşardı. Ondokuz yaşındaydı; güzeldi, namazına düşkündü. Babası küçükken öldüğünden yetim büyümüştü; köyde kimileri ona acır, kimileri “yetim” diye aşağılar, bir kısmı da sessizce geçer giderdi. Annesi Hatice Nine’den başka kimsesi yoktu; dünyası, o mütevazı ev ve dua ile ısınan küçük bir ocaktı.

Bir gün köye şehirden bir kadın geldi. Oğlunu evlendirmek istiyordu. Esma’yı gördü, beğendi; Hatice Nine’ye söz götürdü. Hatice, “Kızım şehre giderse gözüm görmez,” diye korktu; ama “Belki kızım daha iyi bir hayata kavuşur,” diye umutlandı. Esma razı geldi ve evlendi. Kocasının adı Hasan’dı; otuz yaşında, tüccar bir adam. Esma’yı şehre götürdü. Taş duvarlı, büyük avlulu bir ev… ve o evin içinde bir kadın daha: Hasan’ın annesi Zehra.

Zehra’nın Esma’yı ilk gördüğündeki bakışı sevgi taşımıyordu; gözlerinde buz gibi bir nefret vardı. “Sen yetim bir kızsın,” dedi. “Oğlum sana acıdığı için aldı. Bunu unutma. Burada kalabilmen için bana hizmet edeceksin, anladın mı?” Esma şaşkındı ama başını eğdi: “Evet, kayınvalide.” Zehra gülümsedi; gülümsemesi de soğuktu.

İlk hafta Esma annesine mektup yazdı: “Anneciğim, şehir çok büyük; ev güzel ama garip hissediyorum. Seni çok özlüyorum.” Postaya verdi. Üç gün sonra cevap köyden yola çıktı; postacı şehre geldi, kapıyı çaldı. Kapıyı Zehra açtı. Zarfı aldı, kendi elleriyle açtı, okudu: “Kızım, orada mutlu musun? Bana her şeyi yaz. Seni çok özledim. Her gün dua ediyorum.” Zehra mektubu yırttı, sobaya attı; kağıtların kıvrılarak yanışını pis bir gülümsemeyle izledi. Esma eve döndüğünde sordu: “Kayınvalide, annemden mektup geldi mi?” Zehra hiç yüzü kızarmadan, “Hayır, gelmedi,” dedi.

Haftalar geçti. Hatice Nine her hafta yazdı; her mektup kapıya geldi; her mektup Zehra’nın eline düştü ve her mektup sobada küle döndü. Esma bilmedi. “Annem beni unuttu,” diye içi burkuldu. Bir gün Zehra onu çağırdı: “Bak gelin, annen sana mektup yazmıyor; çünkü seni sevmiyor. Sen yetimsin; kimsenin istemediği bir kızsın. Şanslısın ki biz aldık. O yüzden çok çalışacaksın.” Esma’nın kalbi kırıldı. “Annem neden yazmıyor? Belki beni gerçekten unuttu,” diye düşündü.

Böylece zulüm başladı. Esma her sabah erkenden kalkıyor, evi temizliyor, yemek pişiriyordu. Zehra yetinmiyor, “Gel buraya, ayaklarımı yıka,” diyordu. Esma utanarak leğene su dolduruyor, Zehra’nın ayaklarını yıkarken yukarıdan bakan o buz gülümsemeye maruz kalıyordu: “Gelin dediğin böyle olur; sen bu evin kölesisin.” Hasan işe gidiyor, akşam geldiğinde Esma bir şey söylemek istiyor ama söyleyemiyordu; çünkü Zehra, “Oğluma bir şey söylersen, ‘Esma beni dövüyor’ derim, bana inanır, seni boşar, köyüne gönderir; annen de seni istemez,” diye tehdit ediyordu. Esma korkusunu içine gömüyor, geceleri ağlayarak uykuya dalıyordu.

Hasan bazen gözyaşlarını fark ediyor, “Neden ağlıyorsun?” diye soruyordu. Esma gerçeği söyleyemiyor, “Annem için ağlıyorum; beni unuttu,” diyordu. Hasan sarılıp, “Üzülme; belki meşguldür. Ben varım; seni seviyorum,” diye teselli ediyordu. Oysa Hasan, annesinin iki yüzünü bilmiyordu; Zehra onun yanında melek kesiliyordu.

Aylar geçti. Esma’nın acısı büyüdü. Bir gün çayı soğuk götürdü diye Zehra ona tokat attı; yüzü kızardı. “Özür dilerim,” dedi Esma. “Bundan sonra bana ‘kayın validem’ diyeceksin,” diye bağırdı Zehra; ardından, “Sen hiçbir işe yaramazsın, yetim kız,” diye aşağıladı. Esma öğle namazına durdu. “Allah’ım,” dedi, “dayanamıyorum artık. Sen biliyorsun masum olduğumu; bu zulmü gör ve beni kurtar.”

O gece rüya gördü: annesi vardı. “Esma,” diyordu Hatice, “ben sana her hafta mektup yazıyorum; neden cevap vermiyorsun?” Esma gözyaşıyla uyandı. “Annem bana yazıyor mu? Peki neden bana hiç mektup gelmedi?” İki yıl böyle geçti. Zehra mektupları yaktı; Hatice Nine ise iki yıl kızından haber bekledi. Sonra Hatice ağır hastalandı. Köyde doktor, ilaç yoktu. Yatağa düştü; son nefesinde kızının adını fısıldadı: “Esma… Kızım, neredesin?”

Esma şehirde, taş duvarlı evde, zindandaydı; annesi öldüğünde haberi bile olmadı. Cenazede köy doldu taştı; herkes, “Esma nerede? Annesi öldü, niye gelmedi?” diye konuştu. Birileri, “Şehirde zengin oldu; köyü unuttu,” dedi. Hatice’nin kardeşi Ali Amca öfkelendi: “Hayır, Esma böyle değildir. Bir yanlış var; gidip bulacağım.”

Ali Amca, yaşlı ama kararlı bir adamdı. Kız kardeşi toprağa girdi, yeğeni cenazeye gelmedi; bunun bir açıklaması olmalıydı. Şehre varmak zordu; köyden köye sorarak, kimi zaman kamyon kasasında, kimi zaman yürüyerek yola düştü. Nihayet büyük taş evi buldu. Kapıyı çaldı. Açan Zehra oldu. “Kim o?” “Ben Esma’nın amcasıyım. Esma burada mı?”

Zehra’nın yüzünden bir gölge geçti; ama sakin görünmeye çalıştı: “Burada, ama meşgul. Ne istiyorsunuz?” “Esma’yı görmek istiyorum—hemen.” Sesindeki kararlılık Zehra’yı geri adım attırdı; içeri aldı.

Esma mutfakta bulaşık yıkıyordu. Ali Amca onu görünce yüreği burkuldu: zayıflamıştı, elbiseleri eski, göz altları mor. “Esma, kızım… sen misin?” Esma dönüp amcasını görünce şaşırdı: “Amca, siz… nasıl geldiniz?” Ali’nin gözleri doldu: “Kötü bir haber için geldim. Annen… annen öldü.”

Esma dondu kaldı: “Ne dediniz?” “Hatice, bacım öldü kızım. İki hafta önce hastalandı; çabuk gitti. Cenazesi kaldırıldı; köyde herkes seni bekledi.” Esma’nın dizlerinin bağı çözüldü; yere çöktü; çığlık atmak istedi ama sesi çıkmadı; yalnızca gözyaşları aktı. “Annem öldü… Ben bilmedim bile. Veda edemedim.”

Ali eğilip sordu: “Kızım, neden gelmedin? Biz haber yollamaya çalıştık; adresini bilmiyorduk. Peki sen neden annenle irtibatta kalmadın?” Esma hıçkırıklarla konuştu: “Amca, ben yazdım başlarda; ama annem hiç cevap vermedi. Her gün bekledim; mektup gelmedi. ‘Annem beni unuttu,’ diye düşündüm.”

Ali şaşkındı: “Ne diyorsun? Annen sana her hafta mektup yollardı. Ben bilirim; her cumartesi postaneye giderdi. Son nefesinde bile adını sayıklıyordu.” Esma şok oldu: “Annem… bana mektup mu yazardı? Ama bana hiç mektup gelmedi ki.”

Zehra köşede dinliyordu; yüreği hızla çarpıyordu. Esma ona döndü: “Kayınvalide, siz eve postacı geldiğinde hep buradaydınız. Bana mektup geldi mi hiç?” Zehra yutkundu: “Gelmedi. Hiç gelmedi.” Ali inanmadı: “Bu mümkün değil. Ya postada bir yanlış, ya da…”

Esma ayağa kalktı; sesi titrerken kararı netti: “Kayınvalide, ne olur doğruyu söyleyin. Mektuplar geldi mi?” Zehra bir adım geri çekildi: “Dedim ya… gelmedi. Ben yalan söylemem.” Ama Esma’nın gözlerinde artık şüphe ve öfke vardı; yıllarca yuttuğu acı, taş olup yükseliyordu.

Ali evde bir gariplik hissetti; ama o gün daha fazla kalamadı, köye dönmesi gerekiyordu. Ayrılırken, “Kızım, annenin kabrine gelir misin?” dedi. Esma ağlayarak, “Gelirim amca, biraz zaman ver,” dedi. Ali giderken bir şey daha söyledi: “Köyde ‘Esma annesini unuttu’ diyorlar. Ben inanmıyorum ama insanlar böyle konuşuyor; bilesin.” Esma’nın yüreği yeniden çatladı. “Bilmiyordum… nasıl gidebilirdim?” diye içinden sızlandı.

Gece uyuyamadı. Annesini düşündü; haftalarca, aylarca yazdığı mektupları; kendisinin, “Annem beni unuttu,” diye ağlayışını; annesinin, “Kızım nerede?” diye ölüşünü… Acısı dağ oldu. Sabah, yine iş. Zehra yine buyurdu: “Hadi gelin, kahvaltıyı hazırla.” Bu kez Esma durup Zehra’nın yüzüne baktı. Zehra rahatsız oldu: “Ne bakıyorsun? İşine bak.”

Esma yavaş ve sakin bir sesle sordu: “Amcam dedi ki… Annem bana her hafta mektup yazarmış. Ben hiç almadım. Sizce nasıl oldu?” Zehra kaçamak konuştu: “Bilmem. Postacı hata yapmıştır. Ya da annen yalan söylüyordur.” Bu cümle, Esma’nın içinde bir şeyi kırdı. “Annem yalan söylemez,” diye düşündü. “O en dürüst insandı. Yazdı diyorsa yazmıştır.” O hâlde mektuplar nereye gitti?

Günler boyunca tek bir soruyla yaşadı: “Mektuplar nereye gitti?” Bir gün sobaya bir şey atarken gördü Zehra’yı; kağıttı bu. Soba yanıyordu; Zehra bir şeyleri yakıyordu. Esma’nın içine kurt düştü. O gece yine ellerini semaya açtı: “Allah’ım, gerçeği göster. Haksızlık varsa ortaya çıkar.”

Ertesi gün postacı kapıyı çaldı. Esma mutfaktaydı; kapıyı yine Zehra açtı. Zarfı aldı, teşekkür edip kapadı. Doğruca sobaya yöneldi. Esma gizlice izliyordu. Zehra zarfı açtı, okudu, yırttı, sobaya attı. Kağıt hışırdadı, kıvrıldı, alev aldı. Esma’nın kalbi göğsüne sığmadı. “Kayınvalide, o ne?” Zehra irkildi: “Önemsiz bir şey.” “Mektup muydu? Neden yaktınız?” Zehra’nın sesi sertleşti: “Seni ilgilendirmez, işine bak—yetim köle.” Esma artık biliyordu: Mektuplar geliyordu; Zehra hepsini yakıyordu. Annesinin her cümlesini alevlere vermişti.

O gün, Esma bir karar verdi: “Yeter. Ne olursa olsun, kocama söyleyeceğim.”

 

Akşam Hasan geldi. Esma elleri titreyerek karşısına oturdu. Hasan yorgundu ama endişeliydi: “Söyle Esma, ne oldu? Neden bu kadar ciddisin?” Esma derin bir nefes aldı:

“Yıllardır sana söyleyemedim. Korktum. Ama artık söylemeliyim—çünkü annem öldü ve ben cenazesine gidemedim. Bunun bir sebebi var. Senin annen, yani kayınvalidem, bana yıllardır çok kötü davrandı. Beni köle gibi kullandı; ayaklarını yıkattı; yetim diyerek aşağıladı. ‘Oğluma söylersen seni dövüyor derim; inanır, seni boşar, köyüne gönderir,’ diye tehdit etti.” Hasan’ın yüzü donuklaştı: “Ne? Annem mi? Bu mümkün mü?” Esma gözyaşıyla devam etti: “Evet, Hasan. Ama bu da değil, daha kötüsü var: Annem bana her hafta mektup yazıyormuş. Ben hiç almadım. Bugün postacı geldi; kayınvalidem zarfı aldı, okudu, yırttı, sobaya attı. Gözlerimle gördüm.”

Hasan irkildi: “Annem… Esma’nın mektuplarını mı yaktı? Neden?” Ayağa kalktı. “Emin misin?” “Eminim. Yıllardır annem yazdı; ‘Kızım neden cevap vermiyor?’ diye üzüldü. Ben de ‘Annem beni unuttu,’ diye ağladım. Aramızda bir duvar varmış; o duvar senin annendi.”

Hasan öfkeyle salona yürüdü. Zehra örgü örüyordu. “Anne, konuşacağız.” Zehra başını kaldırdı: “Ne oldu oğlum? Neden böylesin?” Hasan sertti: “Esma’nın anlattıkları doğru mu?” Zehra terledi: “Ne anlattı ki?” Hasan tek tek söyledi: “Esma’ya kötü davrandığını, onu köle gibi kullandığını, tehdit ettiğini ve en kötüsü—anneden gelen mektupları yakmanı.”

Zehra’nın yüzü kızardı: “Yalan söylüyor. Ben öyle şey yapmadım.” Hasan bağırdı: “Yalan söyleme! Bugün görmüş. Postacı gelmiş; mektubu alıp yırtmışsın, sobaya atmışsın. Doğru mu?” Zehra panikledi, dili dolandı. Sessizlik her şeyi ele verdi. Hasan’ın sesi yankılandı: “Bir annenin mektuplarını mı yaktın? Bir kızı annesinden mi ayırdın? O anne öldü; Esma cenazeye gidemedi. Köyde herkes Esma’yı suçluyor. Hepsi senin yüzünden!”

Zehra çöktü; ağlamaya başladı: “Yanlış yaptım, biliyorum. Esma’yı sevmedim. O yetimdi; bizim seviyemizde değildi. Oğlum için daha iyi bir gelin isterdim. Kıskandım, öfkelendim… bunları yaptım.” Hasan’ın yüzü taş kesildi: “İki yıl zulmettin. İki aileyi kopardın. Anne, ne yaptığının farkında mısın?” Zehra yalvardı: “Oğlum, ben pişmanım. Annenim ben—beni affet.” Hasan başını salladı: “Hayır. Esma’dan af dileyeceksin; sonra bu evden gideceksin.”

Zehra şok oldu: “Beni evden mi atacaksın? Ben senin annenim.” Hasan’ın sesi soğuktu: “Sen Esma’ya ne yaptın? Onu evde bir yabancı gibi yaşattın. O zaman sen de öğreneceksin.”

Zehra, Esma’nın yanına geldi; dizlerinin üzerine çöktü: “Esma, lütfen beni affet. Çok kötü şeyler yaptım. Mektuplarını yaktım; sana kötü davrandım. Pişmanım. Affet.” Esma baktı; iki yılın acısı gözlerinde yankılandı. İçinde öfke vardı ama merhamet de. “Seni affediyorum,” dedi, “çünkü Allah affedeni sever. Ama yaptığının cezasını çekeceksin.” Zehra, “Teşekkür ederim Esma,” diye ağladı. Fakat Hasan affetmedi. Ertesi gün bir çanta hazırlayıp biraz para verdi: “Git. Başka yerde yaşa. Bu evde kalamazsın.” Zehra, “Oğlum, nereye gideceğim?” diye yalvardı. “Bilmiyorum,” dedi Hasan, “ama bu benim sorunum değil. Esma’yı düşündün mü? Annesi öldü; vedalaşamadı.”

Zehra gözyaşlarıyla eşiği geçti; köşe başında dönüp evine baktı. Oğlu oradaydı, yuvası oradaydı. Ama artık orası onun değildi. Günler içinde başka bir mahalleye sığındı; küçük bir oda kiraladı; parası tükendi. İş bulmak istedi ama yaşlıydı; kimse almadı. Üşüdü, aç kaldı. Her gece, “Oğlum… Ben ne yaptım? Neden?” diye ağladı.

Hasan ve Esma ise ilk kez huzur buldu. Evde zulüm kalmamıştı. Hasan iyi davrandı; Esma gülümsemeyi hatırladı; ama annesinin acısı dinmedi. Bir gün, “Köye gitmek istiyorum. Annemin kabrine,” dedi. Hasan, “Gidelim,” diye karşılık verdi.

Köye vardılar. Hatice Nine’nin kabrinin başında Esma diz çöktü; toprağa yaslanarak ağladı: “Anne, yanında olamadım ama seni hiç unutmadım. Her gün dua ettim. Beni affet.” Ali Amca geldi; Esma’yı teselli etti. Esma her şeyi anlattı. Ali, “Demek mektuplar geldi, kaynanan yaktı. Ne kötü kadınmış—ama şimdi cezasını çekiyor,” dedi. Esma, “Allah adildir; er geç herkes yaptığının karşılığını bulur,” diye başını salladı.

Aylar geçti. Zehra daha da düştü. Hasta oldu; öksürüyordu, ateşi vardı. Doktora gidemedi; parası yoktu. Yatağında tek başına, “Oğluma kötülük yaptım; Esma’ya kötülük yaptım,” diye içi içini yedi. Bir gece nefesi kesilir gibi oldu; “Allah’ım, beni bağışla, çok günah işledim,” diye fısıldadı. Sabah kapısına gelen komşular yanıt alamayınca kapıyı kırdı. Zehra yatakta cansızdı. Cenazesi kaldırıldı; birkaç komşu geldi. Oğlu bile gelmedi. Hasan, “Annemin cenazesine gitmem. O annem değildi; zalimdi,” demişti.

Esma bunu duyunca çok üzüldü. Hasan’la konuştu, uzun uzun anlattı; kalbine sığındı, hayra yönlendirdi. Sonunda Hasan ikna oldu; annesinin mezarına gidip onu son yolculuğuna uğurladı, Fatiha okudu.

Bu hikâye hâlâ anlatılır. İnsanlar der ki: “Bir kaynana, gelinine zulmetti; mektupları yaktı, aileyi ayırdı; ama sonunda cezasını buldu—yapayalnız öldü. Zulmün sonu budur.” Etrafınıza bakın: Belki size zulmeden biri vardır; belki sizi sevmeyen biri… Ama bilin ki Allah görüyor. Sabredin, dua edin, namazınızı kılın; Allah er geç adaleti getirir. Esma gibi sabırlı olun; sabrın ardında kapılar açılır.

Yanan mektupların külleri rüzgârda savrulsa da, hakikatin külü kalbe düşer ve orada sızlar. Bir anne, her hafta kızına yazdı; bir gelin, her gün annesinden haber bekledi; bir kaynana, iki kalp arasına ateş koydu. Ama sonunda dua kazandı. Esma annesinin kabrine “Beni affet,” diye kapandı; Hasan, gururuyla öfkesini bir kenara bırakıp Fatiha ile annesini uğurladı; Zehra, gecikmiş bir pişmanlığın içinde Rabbine sığındı.

Gönül dostlarım, buraya kadar dinlediğiniz için teşekkür ederim. Siz hiç kaynananızla sorun yaşadınız mı? İçinizi dökmek isterseniz biz dinler, anlarız. Allah’a emanet olun. Bunun gibi hikâyeleri dinlemeye devam etmek için kanalımıza abone olabilir, bu videoyu beğenebilirsiniz. Yeah.