Bebek ağlıyordu. Yumuşak bir çift kol onu kavradı—ama bu kollar annesinin değildi. O an herkes, o bebeğin bir daha asla annesine kavuşamayacağını sandı. Selamünaleyküm, gönül dostlarım. Bugün anlatacağım hikâyede kimi yerlerde yumruğunuzu sıkacak, vicdanınız sızlayacak. Çünkü bazen bir kaynana, bir gelinin hayatını karartabilir. Ve kimi zaman çalınan şey yalnızca bir bebek değil, bir annenin bütün ömrüdür.

Yıllar önce Aydın’ın küçük bir köyünde, Zeynep adında yirmi yaşında bir kız yaşardı. Güzeldi ama çok fakirdi: babası tarlada çalışır, annesi evde dikiş dikerdi, yine de para yetmezdi. Zeynep kimi geceler aç uyur, şikâyet etmeden sabahına uyanırdı. Ailesini sever, ailesi de onu gözünden sakınırdı.

Bir gün köye şehirli görünüşlü bir kadın geldi. Üstünde güzel elbiseler, dilinde süslü sözler vardı. Genç kızları sorup soruşturdu, adı Zeynep’e kadar ulaştı. Zeynep’in evine gidip kapıyı çaldı. Zeynep’in annesi açtı. Kadın gülümsedi: “Ben İzmir’den geldim. Oğlumu evlendirmek istiyorum, kızınız Zeynep’i görmeye geldim.” Adı Meliha’ydı. Zeynep’i görür görmez içinden “Aradığım tam da bu” diye geçirdi: genç, güzel, sağlıklı—“Güzel bir bebek dünyaya getirir” diye düşündü. Çünkü Meliha’nın kimsenin bilmediği karanlık bir planı vardı.

Meliha, “Oğlum Mehmet tüccardır, parası var, kızınıza iyi bakar,” diyerek teklifi sundu. Fakirlikten yorgun düşmüş aile sevindi: “Kızımızın kaderi düzelecek.” Zeynep, anne babası uygun görünce kabul etti. Basit bir düğün yapıldı; Zeynep İzmir’e götürüldü. Mehmet’in üç katlı büyük evi Zeynep’i hayrete düşürdü. Mehmet iyi bir adamdı, Zeynep’e nazik davranırdı. Ama evde bir kadın daha vardı: kaynana Meliha. İlk gün tatlı konuştu, “Hoş geldin gelin, mutlu ol burada” dedi; fakat gözlerinde soğuk, hesapçı bir parıltı gizliydi.

Mehmet her sabah işe giderdi. O çıkar çıkmaz Meliha’nın yüzü değişirdi. “Hadi temizlik, yemek; her işi sen yapacaksın. Gelinsin, çalışacaksın.” Zeynep şaşırır ama ses edemez, sabahtan akşama kadar evin yükünü çekip dururdu. Derken Meliha bir gün sordu: “Ne zaman hamile kalacaksın?” Zeynep utana sıkıla, “Allah nasip ederse,” dedi. Meliha dudak büktü: “Çabuk ol, torun istiyorum.” Oysa Meliha torun değil, daha başka bir şeyi—kızının kaderini—tamamlamak istiyordu.

Aylar geçti, Zeynep hamile kaldı. Zeynep’le Mehmet sevinirken en çok Meliha sevindi: planı işlemeye başlamıştı. Meliha’nın bir kızı vardı, adı Sevgi. Otuz beş yaşındaydı, evliydi ama kısırdı. Yıllarca doktor doktor dolaşıp olmadı; mutsuzdu, kocası Yusuf da öyle. Meliha oğlundan çok kızını sever, “Kızım mutlu olsun” diye içine şeytan dürtüsü gibi bir fikir yerleştirdi: “Zeynep’in bebeğini Sevgi’ye vereceğim.”

Zeynep’in hamileliği ilerledikçe Meliha ilgisini artırdı; fakat bu ilgi, ağır işlerle Zeynep’i yormak, incitmekti. Dokuz ay dolunca Mehmet, “Hastaneye götüreceğim,” dedi. Meliha karşı çıktı: “Gerek yok, evde doğuracak. Hastanede erkek doktorlar var, haram. Ben ebeliği bilirim.” Mehmet tereddüt etse de annesinin ısrarına yenildi; Zeynep de kaynanasının baskısına.

Doğum günü geldi. Zeynep saatlerce sancı çekti, komşu bir kadın yardıma geldi. Nihayet bebek doğdu: erkekti, ağlıyordu. Zeynep zayıf düşmüş, başı dönüyordu. “Bebeğimi görmek istiyorum,” dedi. Meliha bebeği kucakladı: “Şimdi olmaz, önce temizleyeyim,” diyerek oyaladı. Az sonra Zeynep bayıldı. Komşu kadın telaşlandı, Meliha sakin görünüp “Birazdan kendine gelir,” dedi ve komşuyu “Ben hallederim” diye gönderdi.

Odada yalnız kaldığında bebeği özenle sardı, telefonunu alıp kızını aradı: “Kızım, bebek doğdu; erkek, çok güzel. Hemen gel, al.” Sevgi geldi, bebeği görünce ağladı: “Anne, gerçekten bana mı?” Meliha başını salladı: “Evet, artık senin bebeğin. Götür, mutlu ol.” Sevgi bebeği aldı, evine götürdü. Kocası Yusuf şaştı: “Nereden?” Sevgi yalan söyledi: “Sahipsiz bir bebekti, sahiplendim.” Yusuf inanmasa da sormadı; o da bebek istiyordu.

Zeynep kendine geldiğinde fısıldadı: “Bebeğim nerede?” Meliha’nın yüzünde sahte bir hüzün: “Çok üzgünüm, bebek öldü.” Zeynep’in dünyası karardı: “Nasıl? Neden?” Meliha gözünü kırpmadan yalanı sürdürdü: “Doğarken nefes alamadı. Çok uğraştım, kurtaramadım. Allah’ın takdiri.” Zeynep hıçkırdı: “Görmek istiyorum.” Meliha sertleşti: “Gösteremem. Çoktan defnettim; İslam’da böyle.” Zeynep bebeğini göremeden, kucağına dahi alamadan, günlerce ağladı. Mehmet de oğlunu kaybettiğini sandı; annesinin yalanından habersiz, karısıyla birlikte yas tuttu.

Zeynep zamanla toparlanamadı; içine çöken keder onu yiyip bitirdi. Doktorlar bir sebep bulamasa da bir daha hamile kalamadı. Meliha bunu fark edince içinden sinsi bir sevinç geçti: “Bir bebek yetti; fazlası mesele çıkarır.” Zeynep ise artık ruhsuz bir gölgeye dönmüştü: her sabah iş, her akşam gözyaşı. Mehmet bazen sarılıp “Hayat devam ediyor, güçlü ol,” dese de Zeynep’in gücü tükenmişti.

Bu sırada Sevgi bebeği büyütüyordu. Adını Emre koydular. Emre sağlıklıydı ama evin havası soğuktu. Sevgi sert, kuralcıydı; çünkü içinde hep bir suçluluk taşıyor, bebeğe gönülden sarılamıyordu. Emre büyüdükçe içindeki o yabancılık büyüdü: “Bu ev bana ait değil sanki.” Beş yaşında sinirli, yedi yaşında kavgacı, on yaşında öğretmenlerine saygısız bir çocuğa dönüştü. Müdür “Uzman görün,” dedi. Uzman, “Mutlu musun?” diye sordu. Emre, “Hayır. İçimde hep bir eksiklik var,” dedi. Uzman aileyi işaret etti: “Evde gerilim olabilir.” Sevgi gerçeği biliyordu: Emre çalıntı bir bebekti ve belki ruhu bunu hissediyordu.

On beşinde kontrolden çıktı; kötü arkadaşlar edindi, sigaraya başladı. On sekizinde kumara bulaştı; borçlandı, “Para verin yoksa rehin alırlar,” diye tehdit etti. Yusuf borcu ödedi; Emre durmadı. Ev satıldı, araba satıldı, iş yeri elden gitti; aileyi batırdı. Sevgi, annesine ağlayarak “Emre bizi mahvetti,” dedi. Meliha’nın içine bir korku düştü: “Şeytanın tohumu.” Belki Zeynep’in ahı, belki Allah’ın cezasıydı. Yusuf da bastırdı: “Bu çocuğu sen getirdin. Sorumlusu sensin. Al götür, hatta annesine ver; belki o başa çıkar.”

O gece Meliha uyuyamadı. “Gerçeği söylersem Mehmet, Zeynep, Emre beni affetmez. Söylemezsem Sevgi ve Yusuf tehlikede.” Ertesi gün Sevgi rest çekti: “Ya sen söylersin ya ben. Emre artık bizi kabul etmiyor; belki annesiyle düzelir.” Kaçacak yer kalmayınca Meliha, yılların sırrını söylemeye mecbur kaldı.

Meliha, Mehmet’in evine gitti. Mehmet yoktu; Zeynep mutfaktaydı. “Konuşmam lazım,” dedi. Oturunca elleri titredi. Zeynep sordu: “İyi misiniz?” Meliha derin bir nefes aldı: “Zeynep, sana çok ağır bir şey söyleyeceğim. Lütfen sakin ol. Senin bebeğin… ölmedi.” Zeynep donup kaldı: “Ne dediniz?” Meliha gözlerini kaçırmadan itiraf etti: “Sana yalan söyledim. Bebeğin ölmedi. Onu aldım, kızıma verdim. Sevgi kısırdı. Oğlun şimdi on sekiz yaşında; adı Emre.”

Zeynep’in ayaklarının altından zemin kaydı. “Bebeğim yaşıyor mu? Çalındı mı?” Gözlerinden yaşlar boşaldı, ayağa kalktı, Meliha’ya doğru yürüdü: “Sen benim bebeğimi mi çaldın?” Meliha başını eğdi: “Evet, kızım mutsuzdu.” Zeynep çığlık attı: “Ama benim hayatımı mahvettin! Ben on sekiz yıl ağladım!” Meliha ağlayarak: “Pişmanım, ne olur affet,” diye yalvardı. Zeynep’in sesi buz gibi keskinleşti: “Benden anneliği çaldın; affetmemi mi istiyorsun?”

Tam o sırada Mehmet geldi. Bağrışmaları duydu: “Ne oluyor?” Zeynep gözyaşları içinde ona döndü: “Annen ne yaptığını biliyor musun?” Meliha gerçeği oğluna da itiraf etti. Mehmet sapsarı kesildi: “Anne, bu doğru mu?” “Doğru,” dedi Meliha. Mehmet öfkeyle titredi: “Sen benim oğlumu benden çaldın! Karımın ömrünü kararttın! Seni affetmem!” Zeynep, “Oğlumuz yaşıyor,” diyerek Mehmet’e sarıldı; ikisi de ağladı. Mehmet, “Onu görmek, kucaklamak istiyorum,” dedi.

Ertesi gün Mehmet ve Zeynep, Sevgi’nin artık yoksullaşmış küçük dairesine gitti. Mehmet kapıda sert konuştu: “Sen ve annen bizim oğlumuzu çaldınız.” Sevgi’nin yüzü kireç gibi oldu. Zeynep araya girdi: “Emre nerede? Oğlumu görmek istiyorum.” Emre salondaydı; telefona bakıyordu. Zeynep onu görür görmez yüreği deli gibi çarptı: “Bu benim oğlum.” Emre başını kaldırdı: “Kimsiniz?” Mehmet yaklaşıp, “Seninle önemli bir şey konuşacağız,” dedi. Emre ayağa kalktı: “Ne konuşacağız?” Mehmet bir nefes aldı: “Ben senin gerçek babanım, bu kadın da gerçek annen.” Emre alayla güldü: “Deli misiniz? Benim annem Sevgi, babam Yusuf.”

Zeynep’in sesi titreyerek araya girdi: “Hayır, Emre. Seni bebekken benden aldılar. Bana öldüğünü söylediler. Sen ölmemiştin; çalınmıştın. Sevgi seni büyüttü ama sen bizim oğlumuzsun.” Emre’nin bakışları Sevgi’ye kaydı: “Anne, bu doğru mu?” Sevgi gözyaşlarına boğuldu: “Doğru, Emre. Seni ben doğurmadım. Babanannen Meliha bana verdi. Kısırdım. Yanlış yaptım. Affet beni.” Emre’nin dünyası yıkıldı. İçindeki yabancılığın adı konmuştu. Zeynep yaklaşıp fısıldadı: “Ben seni hiç unutmadım. Her günün, her gecen dualarımdı. Bana bir şans ver.” Emre’nin sesi kırıldı: “Eğer sen annemsen… niye beni korumadın?” Zeynep ağladı: “Bilmiyordum. Bana öldüğünü söylediler. Bilseydim dünyayı yıkardım.”

Emre öfkeyle Sevgi’ye döndü: “Yıllarca bana yalan söyledin. Beni gerçek ailemden ayırdın.” Sevgi yalvardı; Emre kabul etmedi. O gün Emre, Mehmet ve Zeynep’le gitti—kendi öz ailesine. Sevgi ve Yusuf, yalnızlığın soğuk boşluğunda kaldı. Ardından Meliha’yı arayıp, “Emre gitti. Seni asla affetmeyeceğiz; hayatımızı mahvettin,” dediler.

Mehmet de annesini evden kovdu: “Artık benim annem değilsin. Git ve bir daha dönme.” Meliha sokağa düştü; kimsesiz, parasız. Küçük bir oda kiraladı. Günler geceleri kovaladı; yalnızlık, açlık ve pişmanlıkla kıvrandı. Her gece dua etti: “Allah’ım ne yaptım? Bir anneyi bebeğinden ayırdım, bir bebeği ailesinden çaldım. Beni affet.” Fakat artık çok geçti. Hastalandı; öksürdü, ateşlendi; doktora gidemedi. Bir gece nefesi daraldı; son nefesinde fısıldadı: “Zeynep… beni affet.” Sabah komşular kapıyı kırıp içeri girdiklerinde onu yapayalnız, cansız buldular. Cenazesinde ne Mehmet, ne Sevgi, ne Yusuf, ne Emre vardı; birkaç komşu omuzladı tabutu. Meliha, kimsesiz gömüldü.

Meliha’nın ölüm haberini Zeynep duyduğunda içi burkuldu. Mehmet, “Gitme; sana yaptıklarını unutma,” dedi. Emre de acıyla, “Bizi ayırdı; affedilmez,” diye mırıldandı. Zeynep başını salladı: “Ben gitmeliyim. Allah affedeni sever. Ben onu affediyorum.” Gece herkes uykuya varınca sessizce evden çıktı, mezarlığa gitti. Çorak toprağın üzerinde Meliha’nın mezarını buldu, diz çöktü, ellerini semaya kaldırdı: “Allah’ım, bu kadın bana çok kötülük yaptı; ama ben onu affediyorum. Sen de onu affet. Büyük günahlar işledi, pişman oldu. Merhamet et.”

Gözyaşları süzülürken kalbinde bir sükûnet doğdu: intikam almamış, affetmişti. Eve döndüğünde Mehmet uyandı: “Nereye gittin?” “Mezarlıktaydım,” dedi Zeynep. Mehmet anladı: “Annemin mezarına mı?” Zeynep, “Evet, onun için dua ettim,” dedi. Mehmet’in gözleri doldu: “Sen çok iyisin. Seninle gurur duyuyorum; biz seni hak etmiyoruz.” Zeynep gülümsedi: “Ben yalnızca Allah’ın emrini tutuyorum. Affetmek, intikamdan daha güçlüdür.”

Emre, annesinin bu duasını duydu. “Bu kadın, kendisine kötülük eden için bile dua ediyor,” diye düşündü. O günden sonra Emre değişti. Sakinleşti; kumarı bıraktı; düzgün bir iş buldu, evine destek oldu. Zeynep ve Mehmet’e iyi davrandı; çünkü sonunda gerçek ailesini ve sevgisinin kaynağını bulmuştu. Zeynep her gün şükretti: “Allah’ım, on sekiz yılımı kaybettim; ama şimdi oğluma kavuştum. Şükürler olsun.”

Ve insanlar şöyle konuştular: Bir kaynana bir bebek çaldı, yıllarca yalan söyledi. Sonunda hakikat ortaya çıktı; kaynana cezasını buldu. Ama gelin, onu yine de affetti. İşte gerçek iman budur: Allah affedeni sever. Zeynep gibi affet; intikam alma; dua et. Çünkü asıl kazanan, her zaman affedendir.