Şehrin gürültüsünden uzak, yüksek duvarların ardında ışıkları geniş pencerelerden sızan, bakımlı bahçeleri ve şık otomobilleriyle göz alan bir köşk yükseliyordu. Dışarıdan bakan için yalnızca bir manzaraydı; oysa içeride kimsenin bilmediği bir gerçek nefes alıyordu. Henüz kırk yaşına gelmeden lojistik ve inşaatta ülkenin sayılı iş insanlarından biri olan Selim Karaca, disiplin ve başarıyla anılıyor; fotoğraflarda daima düzgün takım elbisesi, emin duruşu ve sakin gülümsemesiyle görünüyordu. O fotoğraflarda hiç belirmeyen tek kişi ise babası, tekerlekli sandalyeye alışmış, saçları aklaşmış, Alzheimer’ın ağır adımlarıyla belleği silinen Rıza Bey’di. Selim için zenginlik ve şöhret, babasının emeği ve öğrettiği ahlakla anlam buluyordu; ona bakmak yük değil borçtu.

Köşkün kalbinde bir başka figür daha vardı: yılların emeğini yüzündeki çizgilerde taşıyan, şefkati sessizliğe sığdıran Nuriye. O, evin görünmeyen direğiydi; yemek, ilaç, örtü, dua… Hepsini zamana yetiştirirdi. Ve nihayet, çevrenin gözdesi, zarafetiyle alkışlanan nişanlı Aslı: kristal kadehler, ağır perdeler ve güzel cümlelerin parıltısında yaşayan, ama söz konusu Rıza Bey olduğunda bakışlarına sabırsızlık ve ince bir öfke sızan bir kadın. Selim duvarların ardındaki çatlakları henüz görmüyordu. Bir gün fırtına kopacak, yağmur bu duvarlara sinmiş yalanları söküp atacak ve Selim hayatının geri kalanını değiştirecek bir manzarayla yüzleşecekti.

Gri bir gök şehir üzerine çökmüşken Selim sabah kravatını düzeltti; koridorun sonunda babasına uğradı. “Baba, toplantılarım var, akşama gelirim,” dedi. Rıza Bey’in bakışlarında bir anlık tanışıklık kıvılcımı parladı; “Sim…” diye fısıldayabildi yalnızca. Selim elini avuçlarına alıp “Merak etme,” dedi; “Nuriye burada, Aslı da evde.” Eşiğe yaslanan Aslı, şakayla karışık “Yine mi toplantı?” diye sordu; cümlesinde “babanın tedavileri”ni duymamayı tercih ederek “Ben buradayım,” diye ekledi. Selim güvenle çıktı; kapı kapanınca köşkün koridorları sessizliğe döndü.

Bu sessizliğin içinde, Aslı’nın yüzündeki gülümseme maske gibi ağırlaşıyor; Rıza Bey’in yavaşlığı, karışan kelimeleri ona yük gibi görünüyordu. “Bahçe ha?” diye alaya aldı; “Başka derdin yok zaten.” Pencereye dönmüş yaşlı adam, titreyen parmaklarıyla sandalyesinin kolçağını tutuyor, “Aslı…” diye mırıldanıyordu. O anlardan birinde, kapı aralığından geçen Nuriye sesleri duydu. Aslı onu mutfağa çekip soğuk bir dille uyardı: “Bu evde ne görürsen, ne duyarsan burada kalacak. Aksi halde tek gün iş bulamazsın.” Nuriye’nin içi ikiye bölündü: vicdan ve ekmek parası.

Gün ağır ilerlerken Aslı’nın sabırsızlığı sertleşti. Rıza Bey’in üşüdüğünü dile getirişlerine göz devirdi. Nuriye battaniyeyle girdiğinde “Sen işine bak,” diye tersledi; battaniyeyi koltuğa fırlattı, ıslak havluyu mermer zemine savurdu. Öğleden sonra, “Bahçe” sözcüğü yaşlı adamın dudaklarından yeniden düştüğünde, Aslı içten içe acı bir gülümsemeyle karar verdi: “Bahçe istiyorsan, gidelim.” Rüzgâr yağmurun habercisi, gökyüzü ağırdı. İnce pijaması ve çoraplarıyla Rıza Bey’i geniş ceviz ağacına kadar itti; rüzgâr uğuldarken, “Sıcak-soğuk, bıktım,” diye homurdandı. Sonra, sanki içindeki huzursuzluğu susturmak ister gibi, “Ben biraz içeri giriyorum, iki dakikaya gelirim,” deyip geri yürüdü. Tam o sırada gök kapandı; iri damlalar taş zemini dövmeye başladı. Yaşlı adamın pijaması vücuduna yapıştı, elleri morarmaya yüz tuttu.

Mutfak penceresinden sahneyi gören Nuriye’nin yüreği ağzına geldi; kapıya koştu, ancak Aslı önünü kesti: “Sana söyledim. Ben buradayken bakmak sana düşmez.” Nuriye geri çekildi; zihninde Aslı’nın tehdidi zincir gibi dolandı. Bahçede ise yağmur her şeyi boğuyor, Rıza Bey’in sesi ince bir fısıltıya dönüyordu: “Selim… Selim gel…”

O sırada şehir merkezinde, bir toplantının ortasında Selim’in içine kötü bir his çöktü; yağmur cama vururken, kalbinde esen fırtına onu yerinden kaldırdı. “Çıkmam gerek,” dedi; asansör kapandığında gök gürledi. Direksiyonda, sileceklerin yetişemediği bir sağanak, son virajda demir kapının ardına düşen ağır bir gölge… Sensör kapı açıldı; farların perdesinde çamura bulanmış tekerlekli sandalye ve yağmurun altında başı yana düşmüş babası. Selim arabayı tam durmadan kapıyı açtı, su birikintisine basıp koştu, “Baba!” dizlerinin üzerine çöktü. Buz kesmiş eller, titrek nefes… “Kim bıraktı seni? Kim yaptı bunu?” Rıza Bey’in dudakları dağınık harfler taşıdı: “Aslı…” Yarım kalmış bir kelime bile Selim’in kanını dondurmaya yetti.

Selim babasını kucaklayıp eve daldı: “Aslı nerede?” Merdivenlerden inen Aslı, şaşkınlık maskesiyle “Yağmur mu? Dışarıda mıydı?” diye geveledi. Selim’in sesi çelikleşti: “Doğruyu söyle.” “Yanlış anlıyorsun,” dedi Aslı; “Bahçeye çıkmak istedi.” Selim cevap vermedi; babasını acile yetiştirdi. Hastanede doktorlar hipotermi şüphesiyle müdahaleye girişti; “Bu yaşta yağmurda kalmak ciddi risk,” dedi doktor; “İhmal varsa raporlamak zorundayız.” Selim omuzlandı: “Gerekirse raporlayın. Gerçeği öğrenmek istiyorum.”

Köşkte, Aslı kendini ikna etmeye çalışıyordu: “Zaten Alzheimer; yarın hatırlamaz.” Nuriye cesaret edip “Belki Selim Bey’le konuşmalısınız,” dediğinde Aslı hançer gibi bir bakışla susturdu: “Tek kelime edersen işini unut.” Hastanede saatler sonra Selim babasının yanına girdi. Rıza Bey zayıf bir tebessümle “Üşüdüm,” dedi. Selim elini tuttu: “Geçti baba, buradayım.” Sonra fısıltının içinden bir kez daha o ad geçti: “Aslı…” Minik bir baş sallayış, Selim’in içinde hükmü kesinleştirdi.

Gece eve döndüğünde kapıyı yağmur gibi sert bir iradeyle çaldı. Aslı kapıyı açtığında Selim taş kesilmiş bir yüzle içeri girdi. “Konuşmamız gerek.” “Önce üstün—” “Babam senin adını söyledi.” Aslı’nın nefesi düğümlendi; “Yanlış anlıyorsun… hava alsın istedim…” Selim’in sesi bıçak gibi: “O adam çocuk değil; o adam benim babam.” Aslı’nın gözleri bir anlık çatlakla gerçeği ele verdi. “Doktor rapora not düştü,” dedi Selim; “Biliyor musun Aslı, ben seni gerçekten sevdim. Ama sen o sevgiyi hak etmedin. Artık bu evde değilsin.” Aslı dizleri titreyerek yalvardı; sonra maskesi düştü, öfke kustu: “Aptalsın Selim! Nuriye dolduruyor seni. Miras… servet…” Cümlesi ağzında dondu. Selim kapıyı gösterdi: “Çık! Bu evde kötülüğe yer yok.” Kapı Aslı’nın yüzüne kapandı; yağmur onun çığlığını yuttu.

Nuriye mutfaktan çıktığında gözleri doluydu. Selim yumuşak bir sesle: “Her şeyi gördün, değil mi?” Nuriye başını eğdi: “Çok kez gördüm; söylemeye cesaret edemedim. Kızım, ekmek parası…” Selim derin bir nefes aldı: “Seni suçlamıyorum. Babam artık güvende.”

Fırtınanın göbeği, Aslı’nın Rıza Bey’i ceviz ağacının altına bırakıp içeri dönmesiyle atıldı. Sağanak, rüzgâr ve soğuk pijama; tekerlekli sandalyede titreyen bir beden; mutfak eşiğinde korku ve vicdan arasında sıkışan Nuriye; toplantı masasını terk eden Selim’in kapıdan girer girmez gördüğü manzara… Hastanede “ihmal” kelimesi rapora düşerken, köşkte Aslı’nın “miras” ağzından dökülünce her şey geri dönüşsüzleşti. Selim’in “Bu evde kötülüğe yer yok,” diyerek kapıyı yüzüne kapattığı an, hikâyenin en sert düğümü çözüldü.

Ertesi sabah yağmur dinmiş, gökyüzü açılmış, kuşlar ötüyordu. Selim hastane odasında babasının elini tutarken “Buradayım, hiçbir yere gitmiyorum,” dedi. Rıza Bey’in zayıf tebessümü odanın ışığına karıştı. Köşkün pencerelerinden içeri süzülen güneş, yalnızca bir ayrılığı değil, kötülüğün dışarı atılıp iyiliğin geri çağrılışını aydınlatıyordu. Nuriye, mutfakta işe koyuldu; adımlarında temkin, bakışlarında huzur vardı. Selim, camdan bahçeye baktı: ceviz ağacının altındaki gölcük çekiliyor, toprak yavaş yavaş ısınıyordu. O an anladı: gerçek zenginlik servet değil; insanın kalbini, ailesini ve vicdanını koruyabilmesiydi. Duvarların ardında saklı gerçek artık nefes alıyor, ev “huzurun evi”ne dönüyordu. Ve yağmurun yıkadığı her iz, gerçeğin izine dönüp içerde kalıyordu.