“Fakir bir marangoz, tanımadığı bir kadını acilen hastaneye götürdüğü için işini kaybetti. Ama her şey, o kadının gerçek kimliğini, bir milyoner olduğunu öğrendiğinde değişti.”
18 Ekim sabahının ilk saatleriydi. Yağmur şiddetle yağıyor, Bursa’nın ıssız sokaklarını dövüyordu. Murat Korkmaz, eski Renault Toros’unun direksiyonundaydı. 32 yaşındaydı ama yüzündeki derin çizgiler, yaşından çok daha ağır bir hayatın izlerini taşıyordu. Cam silecekleri yorgun argın hareket ediyor, motor her an duracakmış gibi tıkırdıyordu.
Murat, beş yıldır Yıldız Mobilya atölyesinde marangoz olarak çalışıyordu. Kimseye güvenemediği, kimseye sığınamadığı bir hayattı onunki. Sadece yedi yaşındaki kızı Elif için yaşıyordu. Küçük kız kronik astım hastasıydı ve sürekli ilaç kullanması gerekiyordu. Karısı, Elif henüz iki yaşındayken onları terk etmişti. Geriye sadece bir not bırakmıştı: “Artık dayanamıyorum.” O notta başka bir açıklama yoktu. O günden beri Murat, hem babalık hem de annelik görevini tek başına üstlenmişti.
Her sabah aynı korkuyla uyanıyordu: İşten atılırsam ne olur? Kirayı ödeyemezsem? Elif’in ilaçlarını alamazsam? Bu sorular zihninde sürekli dönüp duruyordu. Ustası Hakan Yıldırım acımasız bir adamdı. Bir dakikalık gecikmeyi bile affetmezdi. “Burada merhamet olmaz,” derdi soğuk bir sesle. “Çalış ya da git.”
O sabah görüş mesafesi neredeyse sıfırdı. Yağmur o kadar şiddetliydi ki cadde lambaları bile puslu görünüyordu. Atölyeye yakın bir virajdan dönerken kaldırımda bir şey dikkatini çekti. İlk başta çöp yığını sandı. Ama yaklaşınca gördü.
Bir kadındı. Yerde yatıyordu. Mavi bir elbise giymişti; yırtık ve kan içindeydi. Hareketsiz. Bilinci kapalı.
Saate baktı. 05:25. Atölyeye varmak için sadece beş dakikası vardı. Kalbinde bir savaş başladı. Durursa işten atılacaktı. Ama gitmek, bu kadını burada bırakmak… İçindeki ses ona bunu yapamayacağını söylüyordu. Elleri direksiyonda titredi. Biliyordu. Eğer burada durursa her şeyi kaybedecekti: İşini, geçim kaynağını, Elif’in ilaçlarını alabilme gücünü. Ama gözlerini yerdeki kadından alamıyordu. Kan lekesi kaldırımda genişliyordu. Kadının yüzü öylesine solgundu ki ölmüş bile olabilirdi.
Derin bir nefes aldı. Sonra motoru durdurdu. Arabadan indi. Yağmur anında ıslatmıştı onu ama umurunda değildi. Kadına doğru koştu. Dizlerinin üzerine çöktü. Elini boynuna götürdü. Zayıf bir nabız vardı. Yaşıyordu.
Kadının elbisesi pahalı bir kumaştandı. Sokağın pisliğine rağmen boynu ve bileklerinde ince altın takılar parlıyordu. Yanında düşmüş bir deri çanta vardı. Birkaç metre ötede kırık topuklu ayakkabılar yatıyordu. Bu kadın buraya ait değildi. Bursa’nın bu mahallelerinde böyle bir kadının ne işi vardı? Ama şu anda bunun önemi yoktu. Önemli olan bu kadının ölmek üzere olmasıydı.
Ve Murat vicdanıyla baş başaydı. Kararını vermişti zaten. Bu kadını kurtaracaktı. Her şeye mal olsa bile. Belki bu seçim onu mahvedecekti ama yapmak zorundaydı.
Kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Elleri korkudan titriyordu ama aynı zamanda içinde garip bir huzur vardı. Doğru olanı yapıyordu. Belki de hayatında ilk kez, sadece doğru olduğu için bir şey yapıyordu. Ellerini kadının altına soktu, kucağına aldı. Şaşırtıcı derecede hafifti. Ya da adrenalin onu güçlü kılmıştı. Arabasının arka koltuğuna yatırdı kadını. Dikkatli davrandı, sanki kırılacakmış gibi. Sonra koşarak çantasını ve ayakkabılarını topladı.
Yağmur yüzüne çarpıyordu. Gözyaşlarıyla mı karışıyordu bilmiyordu. Artık geri dönüş yoktu. Hayatı bu ıslak ve karanlık sokakta bir yabancıyı kurtarmak için değişmişti. İçindeki ses ona bunu hatırlatıyordu: Elif’in ilaçları, kira, faturalar. Ama başka bir ses daha güçlüydü: Bu bir insan. Ölmesine izin veremezsin.
En yakın hastane on beş dakika uzaktaydı. Belki de kırmızı ışıkları görmezden gelirse on dakikaya düşerdi. Murat direksiyon başında kafasında tek bir düşünceyle ilerliyordu: Zamanında varmak zorundaydı. Arka koltukta yatan kadın her an son nefesini verebilirdi. Dikiz aynasından bakıyordu sürekli. Kadın hareketsizdi.
Yağmur daha da şiddetlendi. Silecekler yetersiz kalıyordu. Sokaklar göl gibiydi. Ama duramaz, yavaşlayamazdı. Gazı sonuna kadar basmıştı. İlk kırmızı ışıkta duraksadı. Çevreye baktı. Kimse yoktu. Geçti. İçinden bir ses onu azarlıyordu: Deli misin? Kaza yaparsan ne olacak?
İkinci kırmızı ışıkta bile durmadı. Kalbinin yerinden çıkacağını hissediyordu. Ellerini direksiyona öyle sıkı tutuyordu ki parmakları ağrıyordu. Üçüncü kavşakta az kalsın bir çöp kamyonuna çarpıyordu. Kamyon son anda kornaya bastı. Murat direksiyonu kırdı. Araç savruldu ama kontrolü kaybetmedi. Yüreği ağzına gelmişti ama devam etti.
Dikiz aynasına bir kez daha baktı. Kadının yüzü o kadar solgundu ki neredeyse beyazdı. Dudakları morarmıştı. Kan elbisesine işlemiş, arka koltuğa da bulaşmıştı. Murat’ın aklına Elif geldi. Ya ben de bir gün bu haldeyken biri beni böyle terk ederse? diye düşündü. Ya Elif hasta olduğunda kimse yardım etmezse? Bu düşünce ona güç verdi. Daha hızlı gitti.
Sonunda saat 05:53’te hastanenin acil servis girişine vardı. Fren yaptı. Araba zar zor durdu. Kapıdan dışarı fırladı. “Yardım edin!” diye bağırdı. Sesi çatlamıştı. “Lütfen, birisi ölüyor!”
Birkaç saniye içinde beyaz önlüklü görevliler koşarak geldi. Arka kapıyı açtılar. Kadını gördüklerinde yüzlerindeki ifade değişti. Bu ciddi bir durumdu. Hemşire hemen nabzını kontrol etti. “Çok zayıf,” dedi. Sedye getirdiler. Kadını dikkatli bir şekilde kaldırıp sedyeye yatırdılar.
Doktor Murat’a döndü. “Bu kadını siz mi getirdiniz?” diye sordu. Murat başını salladı. Konuşacak gücü yoktu. “Ne oldu ona? Kaza mı?” diye sordu doktor. “Bilmiyorum,” dedi Murat titrek bir sesle. “Sokakta buldum. Yerde yatıyordu, kan içindeydi. Ben sadece…” Doktor elini Murat’ın omzuna koydu. “Tamam, biz hallederiz. Siz burada bekleyin.”
Sedyeyi hızla içeri götürdüler. Otomatik kapılar açıldı, kapandı. Murat orada kaldı. Hareketsiz, ıslak, bitkin. Ellerine baktı; kan vardı. O kadının kanı. Elleri titriyordu. Etrafına baktı. Acil servis girişi boştu. Sadece yağmur sesi vardı. Tıpkı yalnızlığının sesi gibi. Bir an diz çöküp ağlamak istedi ama gözyaşı gelmedi. Sadece içinde boşluk hissetti.
Yavaşça içeri girdi. Bekleme salonuna oturdu. Islak kıyafetleri soğuktu ama hissetmiyordu bile. Aklı bambaşka yerdeydi. Yaşayacak mı? diye düşündü. Yoksa boşuna mı yaptım bunu? Bir kadını kurtarmıştı belki ama kendi hayatını kaybetmişti ve kimse bunu bilmiyordu.
Duvardaki saat 06:08’i gösteriyordu. Resmi olarak işe geç kalmıştı. Çok geçti. Hakan Bey affetmezdi bunu.
Murat telefonunu çıkardı. Ekran ıslaktı ama hala çalışıyordu. Üç cevapsız arama. Hepsi Hakan Bey’den. Kalbinin atışları hızlandı. Geri aramak zorundaydı. Belki açıklayabilirdi. Belki anlardı.
Parmakları titreyerek numarayı aradı. İki sinyal sonra açıldı. Sesin tonundan her şeyi anladı. Buzdan daha soğuktu. “Hakan Bey, ben… açıklayayım lütfen. Bir kadın…” “Saat kaç?” diye kesti Hakan Bey. “Ne saat kaç diye soruyorum!” “6’yı geçiyor ama…” “Mesai 6’da başlıyor değil mi? Evet ama… ama yok. Sen neredesin?” “Hastanedeyim. Bir kadın buldum. Sokakta yatıyordu. Kan içindeydi. Ölmek üzereydi.”
Hakan’ın keskin bir kahkahası geldi. Samimi değildi. Alaylıydı. “Kahraman mısın sen? Süper kahraman?” “Hayır. Ben sadece…” “Sadece işine gelmedin. Beni aradın mı? Haber verdin mi? Hayır. Kafana göre takıldın.” “Hakan Bey lütfen anlayın. O kadın ölecekti. Beş dakika daha geciksem…” “Beni ilgilendirmez! Benim işim senin hayat kurtarmana bağlı değil. Benim işim sen işe gelip çalışmana bağlı ve sen gelmedin.”
Murat’ın sesi çatladı. “Lütfen bir şans verin. Bir daha olmaz. Yemin ederim yarın sabah ilk ben…” “Yarın sabah sen burada çalışmayacaksın.” Sessizlik oldu. Ağır, boğucu bir sessizlik. “Ne?” Murat’ın sesi fısıltıya dönmüştü. “İşten atıldın. Bittin. Dolabındaki eşyanı öğleden sonra al yoksa çöpe atarız.” “Hakan Bey, benim bir kızım var. Hasta. İlaçlara ihtiyacı var. Ben…” “Herkesin bir kızı var Murat. Herkesin bir sorunu var. Ama ben burada şefkat evi işletmiyorum. İş yeri burası. Çalış ya da git. Sen gitmeyi seçtin. Ben seçmedim. Bir kadın ölüyordu. Artık bu benim sorunum değil. Senin de olmamalı.”
Hat kapandı. Öylece, hiçbir nezaket, hiçbir merhamet olmadan. Sadece sessizlik. Ölümcül bir sessizlik.
Murat telefonu elinde tuttu. Ekrana baktı. Sanki anlayamıyordu. Sanki bir rüyaydı. Ama değildi. Gerçekti. İşten atılmıştı. Elleri titredi. Telefon yere düştü ama almadı. Öylece oturdu. Başı eğik, omuzları çökmüş. Aklına Elif geldi. “Baba, ne zaman oyun oynayacağız?” diye sorardı. Şimdi ne diyecekti ona? “Artık oyun oynamayacağız çünkü işimden atıldım ve seni doyuramayacağım.”
Saatler geçti. Murat hala aynı sandalyede oturuyordu. Kendini suçluyordu. Neden durdum? diye düşündü. Neden geçip gitmedim? Bir yabancı için her şeyini feda etmişti.
Tam o sırada beyaz önlüklü genç bir doktor çıktı. “Acil servise kadını getiren kişi burada mı?” diye sordu. Murat kalktı, dizleri titredi. “Benim. Ben getirdim.” Doktor ona yaklaştı. Elini uzattı. “Ben Doktor Emre. Siz miydiniz o kadını getiren?” “Evet.” Doktor ona bir süre baktı. Sonra derin bir nefes aldı. “Teşekkür ederim.” Murat şaşırdı. “Ne?” “O kadını kurtardınız. Eğer beş dakika daha geç gelseydiniz kaybederdik. Kafa travması çok ağırdı. Çok kan kaybetmişti. Ama şimdi stabil, yoğun bakımda. Kritik durumda ama yaşıyor.”
Kelimeleri duymakta zorlanıyordu. Yaşıyor mu? “Evet, sizin sayenizde.” Murat’ın bacakları tutmadı. Sandalyeye oturdu. Başını elleri arasına aldı. Tüm gerilim, tüm korku, tüm stres bir anda boşaldı. Yaşıyordu. O kadın yaşıyordu.
“Kim o? Ailesine haber verdiniz mi?” Doktor başını salladı. “Kimliğini tespit etmeye çalışıyoruz. Çantasında ehliyet bulundu ama adını şimdilik açıklayamam. Ailesine ulaşmaya çalışıyoruz.” “Anladım.” “Siz bu kadını tanıyor muydunuz?” “Hayır, hiç görmedim. Sokakta buldum.” Doktor ona meraklı gözlerle baktı. “Ve getirdiniz. Hiç tanımadığınız birisini. Neden?” Murat omuz silkti. “Çünkü ölüyordu.”
Doktor hafifçe gülümsedi. “10 yıldır bu hastanede çalışıyorum. Binlerce insan gördüm ama sizin gibi birini çok az gördüm. Çoğu insan karışmaktan korkar. Siz korkmadınız.” “Korkuyordum,” dedi Murat usulca. “Çok korkuyordum.” “Ama yine de yaptınız. İşte bu cesaret.” Murat acı bir gülümseme sergiledi. Cesaret mi? Ona iş kaybettirmişti. Geleceğini mahvetmişti. Bu mu cesaretti? “İletişim bilgilerinizi alabilir miyim? Aile geldiğinde teşekkür etmek isteyebilirler.” Murat ayağa kalktı. “Gerek yok. Ben sadece yapılması gerekeni yaptım. Başka bir şey istemiyorum.”
Doktor itiraz edecek gibi oldu ama Murat’ın gözlerindeki kararlılığı gördü. Başını salladı. “Peki. Ama bilesiniz ki bu kadının hayatını kurtardınız. Bunu unutmayın.” Murat hiçbir şey demedi. Çıktı hastaneden. Bir hayat kurtarmıştı. Ama kendi hayatını kaybetmişti ve şimdi geriye dönüş yoktu.
Eve 09:00’da vardı. Elif’e sarıldı. Duş aldı, soğuk suyla. Kira ödemesi on gün sonraydı. Elif’in ilaçları bitmek üzereydi. Buzdolabı boştu.
Ertesi gün Murat erken kalktı. İş aramaya başladı. İlk durağı yakındaki mobilya atölyeleriydi. İlk atölyede patron sordu: “Deneyimli misin?” “Evet. Beş yıldır Yıldız Mobilya’da çalışıyordum.” “Neden ayrıldın?” Murat duraksadı. “Kişisel sebeplerden.” Patron kaşlarını kaldırdı. “Hakan Bey’le mi çalışıyordun? Referans var mı?” Murat’ın yüreği sıkıştı. Hakan Bey ona referans mı verecekti? Asla. “Referans olmadan olmaz. Kusura bakma.”
İkinci atölye daha kısa sürdü. “Sen Hakan Bey’den kovulan değil misin? Hakan Bey arayan olursa kötü konuşur senin hakkında. Biz onunla iş yapıyoruz. Seni alamayız.” Üçüncü, dördüncü, yedinci… Her yerde aynı cevap. Ya referans istiyorlardı, ya Hakan Bey’den korkuyorlardı ya da iş yoktu. Akşam olduğunda Murat bitkin düşmüştü. 12 atölyeyi dolaşmıştı. Hiçbirinden umut yoktu.
Üç gün geçmişti. Üç uzun, acı dolu gün. Buzdolabı tamamen boşalmıştı. Sadece yarım ekmek ve biraz su kalmıştı. Murat Elif’e son peyniri vermişti. “Sen ye canım, ben aç değilim,” demişti yalan söyleyerek.
Bir akşam Murat markete girdi. Cüzdanında sadece 20 lira vardı. Kirayı ödeyemeyeceğini biliyordu zaten. Bu parayı Elif’in ilacı için saklaması gerekiyordu ama çocuk açtı. Bir ekmek aldı. “Elimdeki son şey,” diye düşündü.
Gece yarısıydı. Murat derin uykudaydı. Birden uyandı. Bir ses duymuştu. İnce, boğuk bir ses. “Baba…” Elif’in odasına koştu. Kızı yatakta oturuyordu. Nefes almaya çalışıyordu ama göğsü hırıltılarla inip kalkıyordu. Dudakları maviydi. Astım krizi. Murat paniğe kapıldı. Pompayı buldu ama işe yaramadı. Elif öksürmeye başladı. Şiddetli, boğucu bir öksürük. “Hastaneye gitmeliyiz,” dedi Murat. Elif’i battaniyeye sardı, kucağına aldı. Hafifti, çok hafifti.
Hastaneye vardılar. Doktorlar müdahale etti. Nebülizatör işe yaradı. Doktor çıktı. “Şimdilik stabil ama ciddi bir krizdi. Eğer birkaç dakika daha gecikseydik…” Murat bitkin düştü. “Elif Hanım’ın ilaçları düzenli kullanılıyor mu? Belki çevre faktörleri etkiliyor. Nem, soğuk, toz.” Murat cevap veremedi. Evi soğuktu, nemliydi.
Özel hastanenin yoğun bakım ünitesinde Sara Öztürk gözlerini açtı. On gündür komadaydı. Başhekim ve doktor odaya girdi. “Sara Hanım, beni duyabiliyor musunuz?” “Evet… Ne oldu bana?” “Saldırıya uğradınız. Sokakta bulundunuz. Ciddi bir kafa travması geçirdiniz. Ama biri sizi hastaneye getirdi. Hayatınızı kurtardı.”
Sara’nın aklına parçalar gelmeye başladı. Karanlık bir sokak, bir araba, korku. “Kim? Kim getirdi beni?” “Bilmiyoruz. Bir adam getirdi sizi ama ismini bırakmadı. Sadece getirdi ve gitti. Sıradan giyimli, yorgun görünümlü, yaklaşık 30’lu yaşlarda.”
Sara düşündü. Kim olabilirdi? Neden ismini bırakmamıştı?
Bu sırada Murat, son çaresini kullanıyordu. Marangozluk aletlerini satacaktı. Babasından kalan, yıllardır kullandığı aletleri. Rehinci dükkanına gitti. Adam aletlere “hurda” diyerek 1000 lira teklif etti. Aletlerin değeri en az 5000 liraydı. Murat’ın içi parçalandı ama paraya ihtiyacı vardı. 1200 liraya anlaştılar. Murat parayı aldı; soğuk, anlamsız kağıtlar. Hayatının değeriydi bunlar.
Eczaneye gitti. Elif’in yeni, daha pahalı ilaçlarını aldı. Kalan parayla biraz yiyecek aldı. Kira hala ödenemiyordu.
İki gün sonra Sara hastaneden taburcu oldu. Kardeşi onu aldı. Sara, kendisini kurtaran adamı bulmaya kararlıydı. Hastane güvenlik kameralarını istedi. Görüntülerde eski bir Renault Toros ve sırılsıklam, endişeli bir adam gördü. Plakayı aldılar.
Murat evdeydi. Kapı çaldı. Ev sahibi Malik Bey sanarak korkuyla açtı. Ama kapıda şık giyimli bir kadın ve yanında bir adam vardı. Kadının başında bir bandaj vardı. “Murat Korkmaz?” diye sordu kadın. “Evet?” Kadın gülümsedi. Gözleri doldu. “Beni tanıdınız mı?” Murat dikkatle baktı. Sonra tanıdı. O kadındı. Sokakta bulduğu kadın. “Siz… siz iyisiniz.” “Sayenizde,” dedi Sara. “Hayatımı kurtardınız.”
Sara, Murat’ı içeri davet etmesini beklemeden ona sarıldı. “Teşekkür ederim. Neden isminizi bırakmadınız? Neden beklemediniz?” “Ben… işe gitmem gerekiyordu,” dedi Murat başını eğerek. “İşe mi? Ne iş yapıyorsunuz?”
Murat duraksadı. Sonra gerçeği söyledi. “Marangozdum. Ama o sabah… sizi getirdiğim için geç kaldım. Kovuldum.” Sara şok oldu. “Benim yüzümden işinizi mi kaybettiniz?” “Sizin yüzünüzden değil. Hayat kurtarmak, işe gitmekten daha önemliydi.”
Sara etrafına baktı. Evin halini, soğukluğu, nemi, Elif’in yatağındaki eski battaniyeyi gördü. Murat’ın gözlerindeki çaresizliği gördü. “Murat Bey,” dedi Sara ciddiyetle. “Ben Sara Öztürk. Öztürk Holding’in sahibiyim. Mobilya fabrikalarımız, inşaat şirketlerimiz var.” Murat şaşkınlıkla baktı. “Ve şu andan itibaren,” diye devam etti Sara, “Yalnız değilsiniz.”
Sara, Murat’ın durumunu öğrenince hemen harekete geçti. Önce Elif’i en iyi özel hastaneye götürdü ve tedavisini üstlendi. Sonra Murat’ın borçlarını kapattı. Ama en önemlisi, ona sadaka değil, bir iş teklif etti.
“Fabrikalarımızdan birinde baş ustaya ihtiyacımız var,” dedi Sara. “Ahşabı tanıyan, işine saygı duyan ve en önemlisi vicdanlı birine. Sizin gibi birine.” Murat’ın maaşı, eski işinin üç katıydı. Sigorta, özel sağlık güvencesi ve Elif’in eğitimi için burs… Hepsini kapsıyordu.
Hakan Bey’e gelince… Sara onun kim olduğunu öğrendi. Yıldız Mobilya, Öztürk Holding’in tedarikçilerinden biriydi. Sara, Hakan ile olan tüm sözleşmeleri feshetti. Hakan iflasın eşiğine geldiğinde, hatasını anladı ama çok geçti.
Bir yıl sonra, Murat yeni evinin bahçesinde Elif ile oynuyordu. Elif artık sağlıklıydı, gülüyordu. Murat’ın yüzündeki çizgiler yumuşamıştı. Kapı çaldı. Sara geldi, elinde bir pasta ile. Artık sadece patronu değil, aile dostuydu.
Murat gökyüzüne baktı. O yağmurlu sabahı düşündü. Her şeyi kaybettiğini sandığı o anı. Aslında o an, her şeyi kazandığı andı. Çünkü iyilik, bazen en karanlık yollardan geçerek size geri dönerdi. Ve doğru olanı yapmak, bedeli ne olursa olsun, asla yanlış değildi.
News
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı….
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
End of content
No more pages to load






