“Bir sabah Ahmet’in telefonu iki mesajla sarsılıyor. Karısı Ayşe hamile, sevgilisi Deniz de hamile. Kalbi duracak gibi olan bu adam ne yapacak? Gerçekler ortaya çıktığında ise asıl şok yaşanacak.”
Hayat bazen insana öyle bir oyun oynar ki, kalbinin atışları göğüs kafesine sığmaz olur, nefes almak bile bir yük haline gelir.
Sıradan bir İstanbul sabahıydı. Boğaz’dan esen serin rüzgar, perdeleri hafifçe havalandırıyor, dışarıdan şehrin o hiç bitmeyen uğultusu; korna sesleri, vapur düdükleri ve martı çığlıkları odaya sızıyordu. Ahmet, 35 yaşında, kariyerinin zirvesinde, beyaz yakalı bir bankacıydı. Her sabah olduğu gibi erkenden kalkmış, tıraşını olmuş, ütülü gömleğini giymiş ve kravatını bağlamıştı. Aynadaki aksine baktığında, her şeye sahip, düzenli bir hayatı olan başarılı bir adam görüyordu. Ama bu sabah, o aynadaki görüntü paramparça olmak üzereydi.
Ahmet kahvaltı masasına oturduğunda, yedi yıllık karısı Ayşe mutfakta çay demliyordu. Radyoda çalan hüzünlü bir Türk sanat müziği şarkısı, mutfağa huzurlu ama melankolik bir hava katıyordu. Ayşe, elinde sıcak ekmek sepetiyle içeri girdiğinde yüzünde her zamankinden farklı, ışıl ışıl bir gülümseme vardı.
“Bugün hava çok güzel Ahmet,” dedi neşeyle. “Belki hafta sonu bir piknik yaparız, ne dersin?”
Ahmet başını kaldırdı, zoraki bir gülümsemeyle karşılık verdi. Aklı başka yerdeydi. Masanın üzerindeki telefonu titredi. Ahmet, elindeki çatalı bıraktı ve ekrana uzandı. Bildirim ışığı yanıp sönüyordu.
İlk mesajı açtı. Deniz’dendi. Kalbi, boğazında atmaya başladı.
“Ahmet, acil konuşmamız lazım. Hemen. Hamileyim. Bebek senin.”
Dünya bir anlığına durdu. Mutfaktaki sesler, radyonun müziği, çay kaşığının sesi… Hepsi bir uğultuya dönüştü. Ahmet’in parmakları buz kesti. Deniz… Bir yıldır gizlice sürdürdüğü yasak aşkı. İstanbul’un karmaşasında bulduğu kaçış noktası.
Tam o sırada Ayşe masaya oturdu, Ahmet’in elini tuttu. Gözleri dolu doluydu ama mutluluktan parlıyordu.
“Sana söylemeyi unuttum, daha doğrusu sürpriz yapmak istedim,” dedi sesi titreyerek. “Dün doktor randevum vardı Ahmet. Sonuçlar çıktı. Hamileyim. Bebeğimiz geliyor.”
Ahmet’in elindeki telefon gürültüyle masaya düştü. Aynı anda iki kadın, iki hamilelik, tek bir adam ve yaklaşan devasa bir kabus. Ahmet, olduğu yerde donup kaldı. Kaçmak istedi, yok olmak istedi, yerin yarılıp içine girmesini diledi. Ama hayatın kaçış butonu yoktu. Sadece yüzleşilmesi gereken acımasız gerçekler vardı.
Ahmet, kendini İstanbul sokaklarına attığında nefes alamadığını hissediyordu. Taksim’e doğru yürürken kalabalığın içinde kaybolmak, kimsenin onu tanımadığı bir yerde görünmez olmak istiyordu. Ama vicdanı, gölgesi gibi peşindeydi.
Ahmet’in hayatı, dışarıdan bakıldığında imrenilecek türdendi. Anadolu’da geçen çocukluğu, ona aile değerlerinin, dürüstlüğün ve sadakatin önemini aşılayan bir baba figürüyle şekillenmişti. “Evlat, yuva kur, dürüst ol, harama el uzatma,” derdi babası hep. Ahmet bu öğütlerle büyümüş, İstanbul’a gelip okumuş, bankada yükselmiş ve iyi para kazanmaya başlamıştı.
Ayşe ile evlilikleri, bir masal gibi başlamıştı. Köyde yapılan düğün, çekilen halaylar, davul zurnalar… Ayşe’nin ailesi de Ahmet’in ailesi gibi muhafazakar, geleneklerine bağlı insanlardı. Ayşe, mükemmel bir eşti; sadık, sabırlı, evi çekip çeviren, eski bir öğretmendi. Tek eksikleri bir çocuktu. Yıllardır deniyorlardı. Her ay o test negatif çıktığında Ayşe’nin gözlerindeki ışığın sönüşünü izlemek Ahmet’i kahrediyordu. “Olur bir gün,” diyerek sarılırdı ona. Ama içten içe, sorunun kendisinde olabileceğinden, belki de stresin, işin ve İstanbul’un kaosunun onu tükettiğinden şüphelenirdi.
Ve sonra Deniz… Deniz, Ahmet’in hayatına bir fırtına gibi girmişti. 28 yaşında, Beşiktaş’ta bir kafede çalışan, modern, özgür ruhlu, kahkahasıyla odayı dolduran bir kadındı. Bir akşam arkadaşlarıyla maç izlemeye gittiğinde tanışmışlardı. Deniz’in enerjisi, Ahmet’in gri hayatına renk katmıştı. O günden beri süren gizli bir hayattı onlarınki. Haftada bir görüşüyorlar, Ahmet Ayşe’ye “iş toplantısı” yalanını söylüyordu. Yalanlar biriktikçe vicdanı eziliyor ama duramıyordu. Deniz, heyecandı; Deniz, kaçıştı; Deniz, Ahmet’in unuttuğu gençliğiydi.
Ama şimdi kader, ona en ağır bedeli ödetiyordu. İki bebek yolda… Biri yasal, diğeri yasak. Biri dualarla beklenen, diğeri bir sır gibi saklanması gereken.
Günler geçtikçe gerilim dayanılmaz bir hal aldı. Ahmet geceleri uyuyamıyor, yatakta dönüp duruyordu. Ayşe ise bulutların üzerindeydi. Bebek odası için alışveriş yapıyor, minik kıyafetler seçiyor, isimler düşünüyordu.
“Kız olursa Nehir koyarız, erkek olursa Ali,” diyordu karnını okşayarak. Ahmet zorla gülümsüyor, boğazındaki düğümü yutkunmaya çalışıyordu.
Öte yandan Deniz’le gizlice parklarda, otel köşelerinde buluşuyordu. Deniz perişandı. Ağlıyor, Ahmet’in ellerine sarılıyordu.
“Ne yapacağız Ahmet? Ben bu bebeği istiyorum ama babasız büyüsün istemiyorum. Sensiz olmaz,” diyordu.
Ahmet, “Düşünelim, bir yolunu bulacağız,” diyerek zaman kazanmaya çalışıyordu ama içinden “Bunu nasıl yöneteceğim?” diye çığlıklar atıyordu.
Yalanlar bir ağ gibi etrafını sarmıştı. Ayşe’ye “İşler çok yoğun, denetim var” diyor, Deniz’e “Karım şüpheleniyor, biraz sabret” diyordu. Bir de ailesi vardı… Annesi sürekli arıyor, “Torunum ne zaman doğacak, rüyamda gördüm, erkek olacak” diye baskı yapıyordu. Ahmet her yönden sıkıştırılmıştı.
Bir akşam Ayşe ile sessizce yemek yerken telefon çaldı. Ekrandaki isim “Deniz”di. Ahmet açmadı ama Ayşe ismi gördü. Kaşları çatıldı.
“Kim bu Deniz?” diye sordu, sesinde saf bir merakla.
Ahmet’in eli titredi. “İş… iş arkadaşı. Yeni başladı,” dedi kekeleyerek. Ayşe üstelemedi ama içine bir şüphe tohumu düşmüştü. O gece yatakta, karanlığın içinde Ayşe’nin sorusu yankılandı: “Bir şey mi var aşkım? Benden sakladığın bir şey mi var?” Ahmet “Yok” dedi ve arkasını dönüp sessizce ağladı.
Hikaye derinleştikçe Ahmet’in çaresizliği artıyordu. Karar vermeye çalışıyordu. Boşanmak mı? Deniz’le kaçmak mı? Ama kültürü, yetiştirilme tarzı buna izin verir miydi? Aile parçalanmazdı, yuva yıkılmazdı. Komşular ne derdi? Akrabalar ne düşünürdü? Hasta babası, “Oğlum sen bizim gururumuzsun,” derken onun yüzüne nasıl bakardı?
Baskı zirveye ulaştı. Deniz, ultrason fotoğrafını gönderdi.
“Bak, kalp atışı,” yazmıştı altına.
Ahmet telefona bakarken gözyaşlarına boğuldu. Kendi kanı, kendi canı… Ama yasak. Aynı gün Ayşe de doktora gitmişti. Eve geldiğinde heyecanla, “Her şey normal, bebeğimiz çok sağlıklı!” diye boynuna sarıldı. Ahmet iki kadını, iki bebeği, iki hayatı karşılaştırıyordu. Ayşe sadıktı, Deniz tutkuluydu. Ama hata onundu.
Bir gece rüyasında iki bebeğin doğduğunu gördü. Bebekler büyüyor ve biri diğerini boğuyordu. Ter içinde uyandı. “Yeter,” dedi kendi kendine. “İtiraf edeceğim. Her şeyi anlatacağım.” Ama nasıl?
Zirve noktasına giden olaylar zinciri, Deniz’in aramasıyla başladı.
“Ahmet, buluşalım. Artık karar ver. Ya ben, ya o.”
Ahmet kabul etti. Bir otelde buluşacaklardı. Oraya giderken yolda Ayşe aradı.
“Neredesin? Akşam yemeği hazır, soğuyor.”
“Geç kalacağım,” dedi Ahmet, sesi buz gibiydi.
Otel odasında Deniz bekliyordu. Eli karnındaydı.
“Seç beni Ahmet. Bizimle ol.”
“Yapamam,” dedi Ahmet, başını ellerinin arasına alarak. “Ailemi bırakamam.”
Deniz ağlamaya başladı. Tartışma büyüdü. Sesler yükseldi.
“O zaman bebeği aldırırım!” diye bağırdı Deniz öfkeyle.
Ahmet şok oldu. “Hayır! O benim çocuğum, buna hakkın yok!”
Kavga şiddetlendi. Deniz, kapıyı çarpıp ağlayarak gitti.
Ahmet peşinden koştu ama yetişemedi. Yıkılmış bir halde eve döndü. Ayşe, salonda ışıklar kapalı bir şekilde onu bekliyordu.
“Neredeydin?” diye sordu karanlığın içinden.
Ahmet sustu. O gece, Ahmet duştayken Ayşe telefonunu karıştırdı. Mesajları gördü. Deniz’in “Hamileyim” mesajını, ultrason fotoğrafını, buluşma yerlerini… Her şeyi.
Sabah Ahmet kalktığında ev sessizdi. Ayşe gitmişti. Masanın üzerinde bir not vardı:
“Biliyorum. Her şeyi biliyorum. Bebeğimizle gidiyorum. Bizi arama.”
Ahmet olduğu yere yığıldı. Ayşe’yi aradı, açmadı. Deniz’i aradı, o da açmadı. Tamamen yalnız kalmıştı. İki kadını da, iki çocuğunu da kaybetmişti. Çaresizlik içinde Anadolu’ya, baba ocağına gitti. Babasına her şeyi anlattı.
Yaşlı adam öfkeden titriyordu. “Oğlum ne yaptın sen? Aile kutsaldır, yuva namustur. Sen ikisine de ihanet ettin,” diye bağırdı. Ahmet pişmanlık içinde ayaklarına kapandı.
Günler geçti. Ahmet ne Ayşe’den ne Deniz’den haber alabiliyordu. Hayatı bir enkazdı. Sonra, beklenmedik bir dönüş oldu. Ayşe eve döndü.
Ahmet onu kapıda görünce inanamadı. Ayşe solgundu, gözleri şişmişti ama kararlı görünüyordu.
“Konuşalım,” dedi.
Salonda oturdular. Ayşe derin bir nefes aldı.
“Hamileliğim sahte değil Ahmet. Ama doktor dedi ki, düşük riskim var. Stres yüzünden. Senin yüzünden.”
Ahmet ağlayarak ayaklarına kapandı. “Affet beni Ayşe. Yemin ederim hataydı, bitti.”
“Deniz kim?” diye sordu Ayşe buz gibi bir sesle.
Ahmet her şeyi anlattı. Kaçamaklarını, yalanlarını, Deniz’in hamileliğini… Ayşe dinledi, her kelimeyle biraz daha öldü sanki.
“Bebeğimiz için,” dedi sonunda Ayşe, sesi titreyerek. “Onun babasız büyümemesi için kalırım. Ama değişeceksin. O kadınla ve o bebekle tüm bağını koparacaksın.”
Ahmet yeminler etti. Sözler verdi.
Tam hayatlarını toparlamaya çalışırken Deniz aradı.
“Buluşmalıyız Ahmet. Son kez.”
Ahmet, Ayşe’den gizli son kez buluşmaya gitti. Amacı her şeyi bitirmekti. Deniz karşısına geçti. Yüzünde garip bir ifade vardı.
“Hamile değilim artık,” dedi.
Ahmet’in başından aşağı kaynar sular döküldü. “Ne? Aldırdın mı?”
“Hayır,” dedi Deniz, acı bir gülümsemeyle. “Hiç hamile kalmadım. Yalan söyledim.”
“Ne?” Ahmet kulaklarına inanamıyordu.
“Seni kaybetmekten korktum. Karını bırakman için tek yol buydu sandım. Ama gördüm ki sen onsuz olamazsın. Sen o güvenli limanı bırakıp benim fırtınama gelemezsin.”
Ahmet öfke ve rahatlama arasında gidip geliyordu. “Nasıl yaparsın bunu?”
“Yaptım işte. Git şimdi. Kocan ve baban olmaya devam et.” Deniz arkasını döndü ve hayatından çıktı.
Ahmet eve dönerken karmaşık duygular içindeydi. Deniz yalan söylemişti. Yasak bebek yoktu. Sadece Ayşe ve kendi bebeği vardı. Bu bir işaret olmalıydı. Tanrı ona ikinci bir şans vermişti.
Ahmet eve döndü, kendini tamamen Ayşe’ye ve doğacak bebeğine adadı. Aylar geçti. Ayşe’nin karnı büyüdü. Ahmet, mükemmel koca rolünü oynuyordu ama içinde hep bir suçluluk ve şüphe kırıntısı vardı. Deniz gerçekten yalan mı söylemişti, yoksa bebeği doğurup Ahmet’ten saklayacak mıydı? Ama Deniz ortadan kaybolmuştu.
Ve doğum günü geldi çattı.
Hastanede sancılı saatler geçti. Ahmet koridorda volta atıyor, dua ediyordu. Sonunda hemşire çıktı. “Tebrikler, bir oğlunuz oldu.”
Ahmet içeri koştu. Ayşe yorgun ama mutluydu. Kucağında minik bir bebek vardı. Ahmet bebeği kucağına aldı. Oğlu… Soyunun devamı, günahlarının affı.
Bebek gözlerini açtı.
Ahmet bebeğe baktı. Sonra tekrar baktı. Bir gariplik vardı. Bebeğin gözleri… O tanıdık, derin mavi-yeşil gözler. Deniz’in gözleri değil, Ayşe’nin gözleri değil, kendi gözleri hiç değil. Bu gözler, Ahmet’in çok yakından tanıdığı birine aitti. En yakın arkadaşı, kardeşim dediği Selim’e.
Ahmet dondu kaldı. Bebeğin yüzündeki o ifade, o bakış… Şüphe değil, bir kesinlikti bu.
O sırada Ayşe, Ahmet’in yüzündeki değişimi fark etti. Gözlerini kaçırdı. Ve o an, odada sessiz bir itiraf yankılandı.
“Ahmet…” dedi Ayşe fısıltıyla. “Bebek senin değil.”
Ahmet’in dizlerinin bağı çözüldü. Bebeği beşiğe bıraktı. “Ne diyorsun sen?”
“Biliyordum,” dedi Ayşe ağlayarak. “Senin kısır olduğunu biliyordum. Doktora gittiğimde testlerini gördüm ama sana söyleyemedim. Gururun kırılır diye, beni eksik görürsün diye korktum. Çok istiyorduk… Selim’le… Sadece bir geceydi. Çok sarhoştuk, sen yine yoktun…”
Şok üstüne şok. İhanet üstüne ihanet.
Ahmet’in kısır olduğu gerçeği, Ayşe’nin ihaneti, en yakın arkadaşının ihaneti… Deniz’in yalanı masum kalmıştı bu gerçeğin yanında. Meğer Ayşe de en az onun kadar büyük bir sır saklamış, en az onun kadar büyük bir hata yapmıştı.
Ahmet pencereye yürüdü. Dışarıda İstanbul akmaya devam ediyordu. Kim kimi yargılayabilirdi? Ahmet, Deniz’le ihanet etmişti. Ayşe, Selim’le ihanet etmişti. İkisi de yalan söylemiş, ikisi de korkmuş, ikisi de hata yapmıştı. Ve ortada masum bir bebek vardı.
Ahmet derin bir nefes aldı. Döndü ve Ayşe’ye baktı.
“Bu çocuk,” dedi sesi titreyerek, “Benim oğlum olacak. Babası benim.”
Ayşe hıçkırıklara boğuldu.
“Ama bir şartla,” dedi Ahmet. “Yalan yok. Artık asla yalan yok. Bu günahlarımızı bu odaya gömeceğiz ve bu çocuğa layık, dürüst insanlar olacağız.”
Hikaye burada bitiyor mu? Hayır. Hayat devam ediyor. Ahmet ve Ayşe boşanmadı. Bebekle yeni bir hayat kurdular. Selim hayatlarından çıkarıldı. Deniz başka bir şehirde, başka biriyle evlendi (ve evet, gerçekten hamile değildi).
Ahmet o bebeği kendi canı gibi sevdi, büyüttü. Ama dürüstlük olmadan yuva olmazdı. Türk kültüründe aile önemlidir, kutsaldır; ama o kutsallığı ayakta tutan kan bağı değil, sadakat ve dürüstlüktür. Yalanlar üzerine kurulan saraylar, en ufak bir rüzgarda yıkılmaya mahkumdur. Onlar yıkılmamak için, enkazın üzerine yeni ve gerçek bir temel atmayı seçtiler.
Seyirci, siz ne düşünüyorsunuz? Yorumlarda yazın. Böyle bir durumda, ihanetlerin gölgesinde, başkasının çocuğunu kendi evladınız gibi basıp, yalanlarla dolu bir geçmişi affedebilir miydiniz? Yoksa çeker gider miydiniz? Abone olun, beğenin, çünkü hayatın kendisi en büyük senaristtir ve anlatacak daha nice hikayelerimiz var.
News
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı….
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
End of content
No more pages to load






