Hayat, kırk yıllık evliliğin ardından dahi, en beklenmedik anda en acımasız sırrını ortaya çıkarabilir. Eşim Cemil Bey’in cenaze töreninin ardından verilen taziye yemeğindeydik. Hava, yasın ağır, boğucu kokusuyla doluydu; omuzlar çökmüş, fısıltılar koridorlarda yankılanıyordu. İşte tam o anda, o yıkımın, o hüzünlü sessizliğin ortasında, oğlum Murat’ın güldüğünü gördüm.
Doğrudan bana bakıyordu. Gözlerinin kenarında, taziye çiçekleri ve başsağlığı kartları arasında kaybolan bir alay parıltısı vardı. Dudakları alaycı bir şekilde bükülmüştü. Daha sonra, o an karısı Elif’e ne fısıldadığını öğrendim: “Artık kimsesi kalmadı. Bize muhtaç. Tamamen bizim elimizde.”
Kalbim acıdan değil, soğuk bir öfkeyle sıkıştı. Yasımın beni zayıf düşürdüğünü sandılar. Beni kolayca gözden çıkarabilecekleri, aklı karışık yaşlı bir kadın olarak gördüler. Yanılıyorlardı. Onlar evimi ve mal varlığımı ele geçirmeyi planlarken, her adımlarını izleyen gizli bir kameram olduğundan ve elbette kendi evime polisi benim çağıracağımdan haberleri yoktu.
Ben Ayşe. Tam 50 yıl Cemil Bey’le evli kaldım. O sessiz, mühendis ruhluydu; ben ise daha pratik ve ayakları yere basan, çelik gibi bir kadındım. Bir kalp ünitesinde başhemşire olarak hayatımı, kaosu yöneterek kazanmıştım. Daha ilk kahvemi içmeden ölüm kalım meseleleriyle boğuşurdum. Bir odayı da, insanları da nasıl okuyacağımı, kriz anlarını nasıl yöneteceğimi çok iyi bilirdim. Bu yüzden Cemil Bey’i toprağa verdiğimizin üzerinden bir hafta geçince, evde hissettiğim soğukluk; yalnızlığın acısı değil, bir istilanın işaretiydi.
Bu, oğlum Murat ve karısı Elif’in soğuk yüzüydü. Bana ayaklarımın üzerinde durmam için yardım etmekte ısrar ettiler. İlk başta minnettar oldum. Cemil Bey’in uzun süren hastalığından kalan iliklerime kadar işleyen yorgunluk, kaybının keskin acı şokuyla birleşince beni tamamen bitkin düşürmüştü. Çay yapmalarına, gelen telefonlarla onların ilgilenmesine izin verdim. İlk hatam buydu.
Cenazenin ardından geçen günler, ezici bir sessizliğin sisinde kayboldu. Komşulardan gelen yemekler azaldı, telefon aramaları seyrekleşip kesildi. Kocaman evde sadece ben, sessizlik ve hatıraların gölgeleri kalmıştı. Ama bu gölgeler arasında oğlum ve gelinim, sistematik bir kuşatma kuruyordu.
İlk uyarı zili, mutfakta biriken postalara bakarken çaldı. Kız kardeşim Fatma Abla arıyordu. Dostça bir ses duymak umuduyla açtım telefonu. Fatma’nın şefkatli sesi, zorlukla tuttuğum soğukkanlılık duvarımı çatlatmaya başlamıştı ki, telefon usulca elimden alındı. Elif yanı başımdaydı. Yüzünde yapmacık, parlak bir gülümseme.
“Merhaba Fatma Teyze. Ayşe Hanım şimdi dinleniyor. Her şey ona çok ağır geldi. Biz ona bakıyoruz. Kendini daha iyi hissettiğinde sizi aramasını sağlarız. Tamam. Teşekkürler. Hoşça kal.”
Telefonu kapattı ve bana döndü, omzumu küçük bir hayvanı sever gibi okşadı. “Anneciğim,” dedi, sesi sahte bir ilgiyle doluydu. “Kendini bu kadar yormamalısın. Hem kendini, hem de ablanı şaşırtıyorsun.” Ona öylece baktım. Şaşkın değildim, yas tutuyordum. İkisi arasında dağlar kadar fark vardı. Bir kalp ünitesini yönetmiştim. Sadece başımı salladım.
Ertesi gün Murat, Cemil Bey’in çalışma odasına yerleşti. Kocamın sığınağına. Odanın havasında hala pipo tütünü ve eski kitaplarının kokusu asılıydı. Murat jilet gibi ucuz takım elbisesiyle, o odaya ait olmayan bir işgalci gibi duruyordu.
“Anne, gel içeri,” dedi, beni masaya doğru işaret ederek. Masa, Cemil Bey’in finansal tablolarıyla, banka kayıtlarıyla, emeklilik belgeleriyle doluydu. “Senin için işleri düzene sokmaya çalışıyorum,” dedi kalemiyle bir hesap makinesine dokunarak. “Neyse ki buradayım. Burası tam bir karmaşa. Babam son zamanlarda işleri biraz boşlamış, değil mi?”
İçimde kör edici bir öfke dalgası yükseldi. “Baban titiz bir adamdı,” dedim, sesim kısık ama kararlıydı. “Sadece hastaydı.”
“Tamam, tamam,” dedi Murat, başını kaldırmadan. “Mesele şu ki, bunlar senin başa çıkamayacağın kadar çok. Bunalırsın.” Bir fatura uzattı. “İşte kanıtı. Bu ödemeyi neredeyse kaçırıyordun. Gördün mü? Hepsi sana fazla geliyor. Hiç kafanı yorma. Bundan sonra Elif ile ben tüm hesaplarla ilgileneceğiz. Sadece işleri basitleştirmemiz gerekiyor.”
Faturaya baktım. Son ödeme tarihi iki hafta sonraydı. Tam 25 yıldır o faturayı o zamanlamaya göre öderdim. Maddi durumumu kuruşuna kadar bilirdim. Onlar eşini yeni kaybetmiş, yetenekli bir kadın görmüyorlardı; bir fırsat, bir kaynak görüyorlardı.
O akşam Elif, bana bir fincan papatya çayı getirdi. “İç bunu anneciğim,” dedi yine aynı parlak, boş gülümsemeyle. “Uyumana yardımcı olur.” Çaya baktım, sonra onun yüzüne. Sadece postalarımı değil, hayatımı da ele geçiriyorlardı.
Ve işte o zaman kazalar başladı. İlk giden tabletim oldu. Dış dünyayla tek bağım oydu. Bir sabah bataryası bitmişti. Şarj aletini almak için çalışma odasına gittim. Orada yoktu. Murat, oturduğu yerden seslendi: “Evet anne, yıpranmış görünüyordu. Attım onu. Evi yakmanı göze alamayız.” O şarj aletinin orijinal Apple ürünü ve mükemmel durumda olduğunu biliyordum. Birkaç gün sonra WiFi çalışmamaya başladı. Murat, “Büyük bir güvenlik ihlaliydi,” diyerek tüm şifreleri değiştirdiğini söyledi. “Şimdi çok daha güvenli.” Yeni şifreyi sorduğumda, dizüstü bilgisayarın ekranını nazikçe aşağı itti. “Onu dert etmene gerek yok. Hepsi çok teknik. Bak, sen bize ne aramak istediğini söyle. Biz senin için yaparız. Daha kolay olur.”
Kimin için daha kolaydı acaba? Zaten küçülen dünyam, adım adım daraltılıyordu. Sadece yardım etmiyorlar, bağlantılarımı tek tek koparıyorlardı.
Sırada fiziksel işgal vardı. Elif, Cemil Bey’in çalışma odasının yeniden düzenlenmesi gerektiğine karar verdi. Onu, kocamın sonbaharda hep giydiği, pipo tütünü ve sedir ağacı kokan favori tweet ceketini büyük siyah bir çöp torbasının üzerinde tutarken yakaladım.
“Elif, ne yapıyorsun sen?”
Sıçradı. “Sadece dağınıklığı toplamanıza yardım ediyorum. Bir müzede yaşayamazsınız ki. Bütün bu eski eşyalar sadece sizi geçmişte tutuyorlar.”
“Buna sen karar veremezsin,” dedim, sesim keskinleşmişti. Ceketi elinden aldım.
Murat kapı aralığında belirdi. “Anne,” dedi, suratında onaylamayan bir ifadeyle. “Elif sadece yardım etmeye çalışıyor. Biz senin için endişeleniyoruz.” O kelimeyi kullandı: Endişeli. Her türlü saldırganlıklarının kalkanı buydu. Açgözlü ya da kontrolcü değillerdi. Sadece “endişeleniyorlardı.”
Bardaktaki son damla postalar oldu. Bir haftadır ne banka ekstresi ne de bir fatura gördüğümü fark ettim. Ertesi gün postacıyı bekledim ama ben giriş holüne vardığımda Elif çoktan oradaydı. Zarfları karıştırıyordu. “O benim postam, Elif,” diye belirttim. Başını kaldırdı, masumiyet numarası yapıyordu. “Ah, sadece faturalar anne. Çoğunlukla reklam postaları.”
“Başkalarının postasına müdahale etmek yasalara aykırıdır,” dedim. İçimdeki o eski başhemşire aniden yüzeye çıkmıştı.
Elif’in yüzü sertleşti. Yapmacık gülümsemesi bir anlığına yok oldu. “Abartma istersen, seni koruyorum. Geçen hafta o sahte hayır kurumlarından birine neredeyse çek yollayacaktın. Murat tam zamanında fark etti.” Bu tamamen uydurmaydı. Kendi çek defterine bile güvenilemeyen, bunak bir yaşlı kadın tablosu çiziyorlardı. Artık bu evin sahibi ben değildim. Bir mahbustum. Ne okuyacağımı, kiminle konuşacağımı, nereye gideceğimi onlar kontrol ediyordu.
O gece oturma odamın karanlığında oturdum. Hayal kırıklığım şaşkınlığımın kanıtıydı. Öfke ise bunaklığımın deliliydi. Ama ben çocuk değildim. 72 yaşında bir kadındım. Bir kalp ünitesini yönetmiştim. Kocamı yeni toprağa vermiştim. Yas bir sis olsa da, öfke, yol gösteren bir fenerdi. Keskin ve netti.
Aklıma Cemil Bey’in eski av malzemeleri geldi. Son yıllarında hevesli bir kuş gözlemcisi olmuştu. Dürbünler, teleskoplar ve küçük, hareketle çalışan doğa kameraları. Ve başka bir şey daha hatırladım: Yıllar önce Cemil Bey ilk hastalandığında onu diğer odadan gözetlemek için aldığım bir bebek kamerası. Küçüktü, göze batmazdı, bir telefon şarj aletine benziyordu.
Uyuduğumu sandılar. Beni yenilgiye uğrattıklarını sandılar. Ama bir hemşire gerçekten uyumaz. Sadece bekler, sadece izler. Ve fark ettim ki, tam da bunu yapacaktım.
Ertesi sabah Murat ve Elif işlerini halletmeye çıktıklarında – ki ben bunun bir avukatı ya da bankacıyı ziyaret etmek anlamına geldiğinden şüpheleniyordum – planımı uygulamaya koydum. Çamaşır dolabını 20 dakika boyunca aradım ama buldum: Cemil Bey’in sağlığı ilk bozulduğunda aldığım o eski bebek kamerası. Basit, siyah bir USB telefon şarj aletine benzeyecek şekilde tasarlanmıştı. Mükemmeldi.
Cemil Bey’in komodin çekmecesinde, hala yarı şarjlı eski akıllı telefonunu buldum. Kamera yayınını izlemek için gereken basit uygulamayı indirdim. Adrenalinim keskin ve odaklanmıştı. Oturma odasındaki büyük kauçuk bitkisinin arkasındaki priz, hem koltuğu hem de Murat’ın şimdi benim sonumu hazırlamak için kullandığı masayı net bir şekilde görüyordu. Kamerayı taktım. Küçük mavi ışık bir kez yanıp söndü, aktif olduğunu doğruladı ve sonra söndü. Görünmezdi.
Odama döndüm. Telefonu kameranın WiFi sinyaline bağladım ve izledim. Görüntü netti. Şimdi sadece beklemem gerekiyordu.
O akşam ortamı hazırladım. Mutfakta sürünerek yürüdüm, şakaklarımı ovdum. Baş ağrım olduğunu bahane ederek akşam yemeğini atladım. “Çok yorgunum,” dedim, sesimi bilerek zayıf ve cılız çıkararak. “Sanırım Doktor Kaya’nın o şeyden sonra verdiği uyku haplarından birini alacağım. Sadece uzun, çok uzun bir uykuya ihtiyacım var.”
Elif’in genellikle sahte endişesiyle donuk olan gözleri parladı. Küçücük, neredeyse fark edilemez bir kıvılcım. “Harika bir fikir anneciğim,” dedi. Sesi yağ gibiydi. “Git dinlen. Hiçbir şeyi dert etme. Murat ile ben kapıları kilitleriz.” Kırılgan yaşlı kadın rolünü oynayarak başımı salladım. “Teşekkür ederim canım. Sen iyi bir kızsın.” Gülümsedi. Gülümsemesi gözlerine ulaşmamıştı.
Yatak odamda kapıyı kilitledim. Yatağa girmedim. Cemil Bey’in okuma köşesindeki koltuğa oturdum ve eski telefonundaki uygulamayı açtım. Oturma odası bir saat boyunca boştu. Sonra ayak sesleri geldi. Murat ve Elif, kadehlerinde şarapla kadraja girdiler. Mahzenden kocamın pahalı merlotu. Koltuğa yerleştiler.
Elif uzun, memnun bir iç çekti. “Nihayet yatağına girdi. Hapını da aldı, Allah’tan,” diye mırıldandı Murat, kravatını gevşeterek. “Tüm gece duvara bakıp oturacak sanmıştım. Ürkütücü.”
“Ürkütücü değil Murat,” dedi Elif, sesi keskinleşmişti. “Tam da ihtiyacımız olan şey. Doktor Kaya, ayrışma ataklarının anahtar olduğunu söyledi. Oturup boş boş bakması mı? İşte bizim kanıtımız bu.”
Kanım dondu. Doktor Kaya mı? Aile hekimim mi?
Murat şarabını çevirdi. “Peki avukat, emin misin bu işin yürüyeceğinden? Doktor Kaya’dan gelen o mektup yeterli mi?”
“Kaya’nın mektubu artı ben onun ataklarının günlük kaydım,” diye başladı Elif, parmaklarında sayarak. “Şarj aletini unutması, WiFi şifresini karıştırması, beni postasını çalmakla suçlaması, bu geceki aşırı yorgunluğu… Kusursuz bir tablo çiziyor. Hakim cuma gününe kadar acil vesayet belgelerini imzalayacak. Tamamen kontrol bizde olacak.”
Vesayet. Kelime havada asılı kaldı. Mesele sadece para değildi. Beni yasal olarak silmeyi planlıyorlardı.
Murat öne eğildi. “Peki ya ev? Hisseler? Cemil Bey’in portföyü?”
“Şşşt,” diye tısladı Elif, koridora doğru bakarak. Sonra gülümsedi. “Merak etme, yasal vasisi olduğumuzda mal varlığını yönetmek bizim vekil sorumluluğumuz olacak ve bizim yönetimimiz o portföyü tasfiye etmeyi ve bu cereyanlı eski evi satmayı kapsayacak. Kendi iyiliği için bir bakım evinde kalması gerekiyor. Küçük bir tane. Bizim kendimiz bakmamız beklenemez.”
“Peki ya para?” diye sordu Murat, sesi açgözlüydü.
“Para,” dedi Elif, kadehini kaldırarak, “Nihayet ait olduğu yere gidecek. Onu nasıl kullanacağını bilen aileye.”
Kadeh tokuşturdular, içtiler ve Elif güldü. Kısa, keskin, çirkin bir sesle.
Karanlıkta oturdum. Cemil Bey için hissettiğim yas sıcak hüzünlü bir sızıydı. Bu yeni duygu, kalbimde bir cam kırığı gibiydi. İhanet o kadar soğuk, o kadar tamdı ki, içimi yakıyordu. Artık yaz tutan bir anne değildim. Ben bir hedeftim. Korkunç bir hata yapmışlardı. Bana tüm planlarını anlatmışlardı. Bana kanıtı vermişlerdi. Elimdeki ekran sadece bir kamera yayını değildi. Bir silahtı ve bir hemşire olarak nasıl hassas olunacağını, nasıl yöntemli hareket edileceğini çok iyi bilirdim. Aldığımı söylediğim uyku hapım hala şişesindeydi. Zihnim açıktı ve kendi hayatımı kurtarmaya hazırdım.
Yataktaki o bitkinlik gitmiş, yerini soğuk, cerrahi ve mutlak bir kararlılığa bırakmıştı. Beni şaşkın, zayıf bir yaşlı kadın sandılar. Kim olduklarını unutmuşlardı. Başhemşire Ayşe geri dönmüştü.
İlk hamlem, müttefik bulmaktı. Beklemeyecekleri biri. O eski, çevrimdışı, “dinozor” telefonumla kimi arayacağımı biliyordum: Demet Hanım. 1974’te acil serviste birlikte başlamıştık. Her şeyi görmüştük. Şimdi yerel bir yaşlılara destek derneğini yönetiyordu. Hukuk bilirdi, avcıları bilirdi ve ikisine de hiç tahammülü yoktu.
Telefon çaldı. “Demet ben.” Sesi net, berrak. “Demet,” diye fısıldadım. “Bu bir Kırmızı Kod. Evimde. Ziyaretçi. Murat ve Elif. Bir vesayet planlıyorlar. Kanıt uyduruyorlar. Beni izole ettiler. Kullanat telefonundayım.”
Demet’in sesi kısıktı, soğuk bir öfkeyle doluydu. “Ahş, sen muhteşem bir kadınsın. Kanıtın var mı, yoksa sadece bir his mi?” “Somut kanıtım var. Dün geceden, planlarına kadeh kaldırdıkları video kayıtları var.” “Güzel,” dedi Demet, beni şaşırtarak. “Bırak öyle sansınlar. Şu anda senin şaşkınlığın en büyük kozun. Sen kırılgan, yaslı dul kadınsın. Karşı gelmeyeceksin. Perde kapanana kadar o rolü oynayacaksın. Anladın mı?”
“Anladım.”
“Güzel. Çünkü onlar bir savaş başlattılar ama savaş alanını biz yöneteceğiz. Şimdi ne yapacaksın? Hiçbir şey. Kapatacaksın. Bu aramayı arama kaydından sileceksin ve hayatlarında gördükleri en zavallı, şaşkın yaşlı kadın olacaksın. Ama Ayşe, tuzağa yem atmamız gerekiyor.”
Yem, Demet’in tabiriyle perşembe günü geldi. Demet, “limonlu haşhaşlı kek” bahanesiyle eve geldi. Elif’i atlattı, bana düz sarı bir zarf sıkıştırdı. Yüksek sesle, Murat’ın duyabileceği kadar yüksek sesle fısıldadı: “Ayşe, Anka grubundan hisse senetleri buldum. Hamiline yazılı tahviller. Hiç iflas etmemiş! Bir şeyi var. Senin avukatın bakmalı!”
Zarfı, kapalı bir şekilde Cemil Bey’in masasının köşesine bıraktım. Gizli kameranın en net, en kusursuz görüş açısında olan köşesine. “Ben uzanmam lazım sanırım,” dedim, en şaşkın ifademi takınarak. “Başım ağrıyor.”
Yatak odama sürünerek gittim. Kapıyı kilitledim. Telefonu çıkardım. Uygulamayı açtım.
Bir dakika, beş dakika… Sonra oradaydılar. Murat ve Elif, akbabalar gibi kadraja girdiler. Murat zarfı kaptı, yırtarak açtı. “Aman Allah’ım,” diye fısıldadı Murat, sahte ama resmi görünen sertifikaları çıkarırken. “Hamiline yazılı tahviller… Bu nakit! Bu bizim!” “Duruşmayı unut,” diye tısladı Elif. “Bu bir bonus. Bunun varlığından haberi bile yok. Sadece ortadan kaybederiz. Şehirdeki o güvenilir olmayan yerde bozdururuz.”
Ve sonra Elif, o anı gerçekleştirdi. Masadan bir kalem aldı. Benim postalarımdan birini kaptı. “Onun imzası mı?” diye alay etti. “Sadece titrek yaşlı bir kadının karalaması. Haftalardır ne olur ne olmaz diye onun çekleri üzerinde pratik yapıyordum.”
Küçük ekranda canlı yayında izledim. Gelinim Elif, tahvil sertifikasını masaya koydu. Katalogdaki adımı kontrol etti ve titremeyen bir el ile, ödeme yapılacak kişi yazan yere imzamı taklit etti.
Karanlıkta oturdum. Ağlamadım, öfkelenmedim. Sadece KAYDET tuşuna bastım. Bu, kanıttı. Bu, onların hapishane hücresinin anahtarıydı. Tuzağa yem atmış, Elif ise o yeme atlamış, elleriyle kanıtı yaratmıştı.
Dosyayı kaydettim. Görüntüyü hafızama kazımak için kaydı iki kez daha izledim. Elif’in eli kalemimi tutuyor, adımı çalıyordu. İşim bitmişti.
Telefonu örgü çantasına geri sıkıştırdım. Artık yorgun değildim. Soğuk, cerrahi ve mutlak bir kararlılıkla doluydu içim. Hemşire Ayşe geri dönmüştü. Demet’i arayacak, kanıtı ona iletecek ve o cereyanlı eski evin satılmasını planlayanların, bu kez kendi özgürlüklerini satmaya hazırlandıklarını göreceklerdi. Benim evimden, benim hayatımdan çalamayacaklardı.
Hikaye bitti. Adalet kapıyı çalmak üzereydi.
News
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı….
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
End of content
No more pages to load






