
Berlin’in dar, loş bir sokağındaki küçük dairesinde, Tuncay Karadeniz sabah kahvesini yudumluyordu. Soğuk bir Kasım günüydü. Pencereden süzülen soluk ışık, masanın üzerindeki pasaportu ve annesinin son doğum gününde hediye ettiği eski, çerçeveli fotoğrafı aydınlatıyordu. Türkiye’de, İzmir’de bıraktığı hayat artık ona uzaktı, ama her telefon konuşması, her görüntülü arama bu mesafeyi kısaltırdı.
Ancak o sabah, telefonun acımasız ve keskin sesi, hayatının eksenini kaydıracak bir felaketin habercisi oldu. Arayan kardeşi Serhan’dı. Tuncay, telefonu kulağına götürdüğünde, Serhan’ın sesindeki o titreme, sıradan bir haberin ötesinde, korkunç bir şeylerin ters gittiğini ruhunun en derininde hissettirdi.
“Tuncay… Annem, annemiz bu sabah vefat etti.”
Kelime, havada bir mermi gibi asılı kaldı. Tuncay’ın eli titredi, kahve fincanı masaya çarptı ve sıcak, acı sıvı her yere yayıldı. Tıpkı o anda içinde kontrolsüzce büyüyen dehşet ve inkar gibi.
“Ne… ne diyorsun sen? Nasıl olur? Annem hasta değildi ki!” diye fısıldadı. Kendi sesi bile kulaklarına yabancı geliyordu.
Serhan’ın cevabı garip bir şekilde düz, duygudan yoksun ve mekanikti. Sanki bir randevuyu iptal ediyormuş gibiydi: “Kalp krizi. Çok ani oldu. Sabah mutfakta buldum onu.”
Tuncay o an, kardeşinin sesindeki bu soğukluğu idrak edemedi. Şok, bilincini ve duygularını uyuşturmuştu. Beyni sadece tek bir komutu tekrarlıyordu: “Hemen geliyorum. İlk uçağa atlayacağım.”
Telefon kapandıktan sonra, kalbi göğsünde ağır, keskin bir taş gibi duruyordu. Yelda Akyüz. Hayat dolu, güçlü, bir bahar güneşi gibi etrafını aydınlatan, her zaman güler yüzlü annesi, nasıl böyle aniden çekip gidebilirdi? Son konuşmalarında bahçesindeki çiçeklerden, yeni açan güllerden bahsetmişti. Hiçbir şikayeti yoktu.
Bir kaos anında, Tuncay pasaportunu, birkaç giysisini ve annesinin fotoğrafını bir çantaya tıkıştırıp Berlin sokaklarına fırladı. İzmir’e bir uçak bulmak için çılgınca bir koşuşturma başladı. Havalimanında bürokrasiyle, dolu uçuşlarla ve vize sorunlarıyla boğuştu. Her geçen dakika, annesinin cenazesine yetişme şansının azaldığını hissediyordu. Saatler süren bekleyiş, yalvarışlar ve neredeyse kavgalardan sonra, akşam geç saatte bir uçağa binmeyi başardı. O uçak, umuduyla birlikte gökyüzünde süzülürken, Tuncay içindeki yıkım ve kabullenememe duygusuyla baş başa kaldı.
Uçak İzmir Adnan Menderes Havalimanı’na indiğinde, Tuncay hızla telefonuna baktı. Serhan’dan gelen bir dizi mesaj, Tuncay’ın içindeki volkanı harekete geçirdi.
“Tuncay, defin merasimi bugün öğleden sonra yapıldı. İslami geleneklere göre, her şeyi hızlıca halletmek zorundaydık.” “Annem artık aile mezarlığında yatıyor. Seni bekleyemedik.”
O anda, şokun yerini saf, yakıcı bir öfke aldı. Onu beklemediler bile. Annesini son bir kez görme hakkı elinden alınmıştı. Bütün bu acelecilik… Bütün bu hız… Tuncay’ın içgüdüleri, sağduyunun ötesinde bir fısıltıyla, bir şeylerin korkunç derecede yanlış olduğunu haykırıyordu.
Karşıyaka’daki aile evine vardığında, onu boğucu bir sessizlik karşıladı. Evin ışıkları loştu, havası ağırdı; sanki yas değil de, bir sırrı saklamanın yükü evin üzerine çökmüştü. Babası Orhan Akyüz, çalışma odasına kapanmıştı ve kapısını çaldığında sadece boğuk bir “Sonra konuşuruz!” cevabını alabildi.
Salona girdiğinde Serhan’ı, hiçbir şey olmamış gibi, bir gazeteyi karıştırırken buldu. Serhan, Tuncay’ın gelişine sadece başını kaldırıp soğuk, ölçülü bir bakış fırlattı.
“Babam nasıl?” diye sordu Tuncay, gerginlikle titreyen bir sesle.
“Beklediğin gibi,” dedi Serhan, omuz silkerek. “Annemin ölümü onu derinden sarstı. Yalnız kalmak istiyor.”
Tuncay, kardeşinin gözlerindeki ifadesizliği okuyamadı. Ama odayı dolduran sürekli bir inilti dikkatini çekti. Annesinin sadık köpeği Çakıl, kapının önünde durmadan uluyor, patileriyle kapıyı tırmalıyor, dışarı çıkmaya çalışıyordu. Normalde dünyanın en sakin hayvanı olan Çakıl, şimdi sanki hapsedilmiş bir ruh gibiydi.
“Ne oldu ona?” diye sordu Tuncay, hemen hayvanın yanına giderek.
“Annemin yokluğuna alışamadı henüz,” dedi Serhan, bıkkın bir ifadeyle. “Geçecek.”
Tuncay, Çakıl’ın başını okşadı. Köpek bir an için sakinleşti, sonra gözlerini Tuncay’ınkine dikti. O bakışta, hayvanın anlatmaya çalıştığı bir çaresizlik, bir bilgi vardı. Tuncay’ın aklında bir şimşek çaktı: Çakıl annesinin kokusunu kapının arkasında arıyordu.
Mutfakta, yaşlı yardımcı Fatma Hanım sessizce çay hazırlıyordu. Tuncay’ı görünce gözleri doldu ama hemen suskunluğa büründü. Serhan uzaklaştığında, Fatma Hanım, sesi bir fısıltıdan hallice, Tuncay’a yaklaştı.
“Serhan Bey, kimsenin cesedi görmesine izin vermedi. Annenizin görüntüsünü korumak için en iyisi buymuş, dedi.”
Tuncay’ın kaşları çatıldı. “Nasıl yani? Doktor bile görmedi mi?”
Yaşlı kadın hızla başını iki yana salladı ve Serhan’ın duyabileceği korkusuyla susmasını işaret etti.
Biraz temiz hava almak için bahçeye çıktığında, yan komşuları Hacı Bey ile karşılaştı. Yaşlı adam, annesiyle yakın arkadaştı.
“Başın sağ olsun evladım,” dedi Hacı Bey. Sesinde belirgin bir tereddüt vardı.
“Teşekkür ederim Hacı Amca. Annem son günlerinde nasıldı?”
Hacı Bey bakışlarını kaçırdı. “Dün onu bahçede çay içerken gördüm. Sağlıklı görünüyordu. Çiçeklerini suluyordu. Hiç hasta gibi değildi.”
Adamın sözleri, Tuncay’ın zihnindeki alarmın en yüksek sesle çalmasına neden oldu. Acelecilik, gizlilik, kapalı tabut, sağlıklı bir anne… Hiçbir şey mantıklı değildi. İçindeki huzursuzluk, artık kemiklerini sarsan bir kesinliğe dönüşmüştü. Annesi, bu kadar ani ve bu kadar gizli bir sona layık değildi.
O gece odasında tek başına otururken, aklına korkunç, çılgın bir fikir geldi. Tek çözüm buydu. Gerçeği başka türlü öğrenemezdi. Mezarlığa gitmesi gerekiyordu. Hemen bu gece.
Gece ilerlerken, Tuncay garajdan paslı bir kürek buldu ve eski babasının arabasının anahtarlarını cebine attı. Yaptığı şeyin dinen de, kanunen de korkunç bir çılgınlık olduğunu biliyordu. Ama içindeki ses, annesini görme, gerçeğe dokunma ihtiyacını haykırıyordu. Kalbi delicesine atarken, arabayı çalıştırdı ve karanlık sokaklardan, ölülerin sessizliğine doğru sürdü.
Ege’den gelen soğuk ve keskin rüzgâr, mezarlığın demir kapısından süzülürken, Tuncay’ın yüzünü bıçak gibi kesti. Ay ışığı, mezar taşları arasında ürkütücü gölgeler oluşturuyordu. Aile mezarlığına ulaştığında, yeni kazılmış toprağın ağır kokusu burnuna çarptı.
Bir an duraksadı. Vicdanı ve korkusu, onu geri çekmeye çalıştı. Mezarları açmak, ölülerin huzurunu bozmaktı. “Affet beni anne,” diye fısıldadı ve küreği toprağa sapladı.
Her kürek, sanki bedeninden bir parça koparıyordu. Elleri kabarmaya, omuzları ağrımaya başlamıştı. Soğuk havaya rağmen ter, alnından şakaklarına akıyordu. Zihninde binlerce düşünce çarpışıyordu: Ya yanılıyorsa? Ya bu çılgınlık için hapse girerse? Ya annesinin huzurunu gerçekten bozuyorsa? Ama durduramıyordu kendini. İçindeki şüphe, küreğin ritmini ayarlayan tek komutan olmuştu. Her kürek, onu gerçeğe bir adım daha yaklaştırıyordu.
Saatler süren yorucu bir kazıdan sonra, küreği sert bir şeye çarptı. Tabutun kalın ahşap kapağına ulaşmıştı. Nefesi kesildi. Kalbi göğsünü parçalayacak gibi atıyordu. Ellerini toprağa daldırdı, tırnaklarıyla kazıyarak tabutun kenarlarını ortaya çıkardı. Bir levye yardımıyla, kapağı açmaya çalıştı. Ahşap korkunç bir gıcırtıyla direndi, sonra… açıldı.
O anda, gecenin sessizliğini paralayan bir çığlık duyuldu.
Tuncay geriye sendeledi. Elindeki fener düşüp toprağa yuvarlandı. Kalbi duracak gibiydi. Çığlık… Tabutun içinden gelmişti.
Titreyerek feneri yerden aldı ve ışığı tabutun içine tuttu. Manzara, Tuncay’ın tüm mantığını, tüm algısını paramparça etti.
İki göz ona bakıyordu. Canlı, korku dolu iki göz. Annesinin gözleri.
Yelda Akyüz’ün solgun dudakları aralandı ama sadece boğuk bir hırıltı çıktı. Zayıf, titrek bir el, Tuncay’ın koluna yapıştı ve oğlunun adını fısıldamaya çalıştı.
Tuncay’ın çığlığı tüm mezarlıkta yankılandı. Annesi… diri diri gömülmüştü. Yaşam ile ölüm arasında bir yerde, oğlunun kollarında asılı kalmıştı.
Gerçeğin dehşetiyle bacakları titriyordu. Beyni, olanları kavramaya çalışıyordu. Annesinin hayalet gibi solgun yüzü, ay ışığında parlıyordu. Gözleri açıktı ama boş bakıyordu; sanki ruhu bedeninden çıkmış da geri dönmeye çalışıyormuş gibiydi.
“Anne!” diye haykırdı Tuncay, dizleri toprağa çökerken. “Anne, benim, Tuncay!”
Yelda’nın eli, son gücüyle Tuncay’ın kolunu sıkıyordu. Nefesi, soğuk havada belli belirsiz bir buhar oluşturuyordu. Yaşıyordu ama her nefes bir mücadeleydi. Dudakları kıpırdadı ama sesi çıkmadı. Annesinin narin bedeni, o son direnişten sonra, Tuncay’ın kollarında bayıldı.
Panik içinde, titreyen parmaklarıyla telefonunu çıkardı. Acil servisi aradı. Sesi hıçkırıklarla boğuluyordu.
“Lütfen! Lütfen yardım edin! Annem… Onu mezardan çıkardım! Yaşıyor!”
Görevli bir an sessiz kaldı, sonra profesyonel bir ses tonuyla detayları sordu. Tuncay, kırık dökük cümlelerle durumu ve mezarlığın yerini tarif etti. Görevlinin “Hemen bir ekip gönderiyoruz, annenizi sıcak tutun ve sakin kalın” sözleri, Tuncay’a bir nebze olsun umut verdi.
Tuncay ceketini çıkarıp annesinin üzerine örttü. Saçlarını okşadı, yüzündeki toprakları temizledi. Gözlerinden akan yaşlar, annesinin solgun yanaklarına damlıyordu. “Dayanacaksın anne. Seni bırakmayacağım. Biz hep birlikte güçlüyüz, hatırlıyor musun? Bana hep öyle derdin.”
Ambulansın sirenleri duyulduğunda Tuncay’ın ruhuna bir umut ışığı yayıldı. Paramedikler, profesyonelce Yelda’yı muayene ettiler. “Nabzı zayıf ama var. Ağır dehidrate olmuş ve muhtemelen hipotermi de var,” dedi biri. Yelda’yı sedyeye yerleştirirken, diğer paramedik şaşkınlıkla sordu: “Nasıl fark ettiniz? Yaşadığını nasıl bildiniz?”
Tuncay cevap veremedi. İçgüdüsünü, annesinin ölümünün ardındaki tuhaflıkları nasıl açıklayabilirdi ki?
Hastanede, saatler süren testler ve kontrollerin ardından Doktor Tunca, Tuncay’a yaklaştı. Yüzünde ciddi bir ifade vardı.
“Anneniz bir mucize eseri hayatta kalmayı başarmış. Ama Tuncay Bey, vücudundaki ilaç kalıntıları… Bu doğal bir ölüm değildi. Annenize yüksek dozda, ölümcül miktarda sakinleştirici verilmiş.”
Tuncay’ın dünyası altüst oldu. Şüpheleri doğruydu. Annesi, kasıtlı olarak öldürülmeye çalışılmıştı. Ama kim ve neden?
Kalbi nefretle kasılırken, hastane koridorunda Serhan belirdi. Yüzünde özenle hazırlanmış bir endişe ifadesi vardı ama gözleri soğuktu. “Ne oluyor burada Tuncay? Biri mezarlıkta ambulans görmüş…”
Serhan’ın sözleri, koridorun sonundaki odanın açık kapısından yatakta yatan Yelda’yı görmesiyle yarım kaldı. Serhan’ın yüzündeki şok ifadesi – gerçek miydi, yoksa iyi prova edilmiş bir oyun mu?
“Bu… Bu nasıl mümkün olabilir?” diye kekeledi Serhan.
Tuncay kardeşinin gözlerinin içine baktı. “Sen bana söyle. Annemize ne oldu Serhan?”
Serhan bakışlarını kaçırdı. “Ben… anlamıyorum. Doktor öldüğünü söylemişti.”
“Hangi doktor?” diye sordu Tuncay. Sesi keskin bir bıçak gibiydi. “Annemin ölüm belgesini kim imzaladı? Neden kimsenin cesedi görmesine izin vermedin?”
Serhan cevap veremeden Doktor Tunca tekrar yanlarına geldi. “Yelda Hanım şu an stabil durumda… Ama geçici hafıza kaybı yaşıyor. Yaşadığı şok ve oksijen yetersizliği beyninin bazı bölgelerini etkilemiş olabilir.”
Tuncay, kardeşinin yüzündeki ifadeyi inceledi. Rahatlama mıydı bu?
“Annem iyileşecek,” dedi Tuncay, her kelimeyi özenle seçerek. “Ve bir gün her şeyi hatırlayacak. Ne olduğunu… kimin yaptığını.”
Serhan’ın gözlerinde bir anlık panik parladı ve hemen söndü. Tuncay o an anladı: Kardeşi bir katildi. Kendi annesini öldürmeye çalışmıştı. Ve Tuncay, gerçeğin ortaya çıkması için annesi hatırlayana kadar bekleyecekti.
Annesi hastanede uyurken, Tuncay eve döndü. Babasının çalışma odasına gizlice girdi. Klasörlenmiş evraklar arasında aradığı ipucunu bulmak zaman aldı. Sonunda, yakın tarihli bir dosya dikkatini çekti.
Dosyayı açtığında kalbi durdu. Annesinin adına düzenlenmiş bir hayat sigortası poliçesi. Tarih: İki ay öncesi. Sigorta miktarı: 3 Milyon Lira. Tek lehtar: Serhan Akyüz.
Tuncay, belgeleri titreyerek masaya bıraktı. Her şey anlam kazanmaya başlamıştı. Annesi, oğluna büyük bir servet bırakmıştı ve Serhan, bu parayı almak için her şeyi planlamıştı.
O anda, odanın kapısında bir gölge belirdi. Babası Orhan, eşikte duruyordu.
“Ne yapıyorsun burada?” diye sordu. Sesi yorgun ve yaşlıydı.
Tuncay elindeki belgeleri gösterdi. “Annem hayatta baba. Onu mezardan çıkardım. Şu an hastanede.”
Orhan’ın yüzündeki şaşkınlık, yerini yavaş yavaş yayılan dehşete bıraktı. Bacakları titreyerek en yakın koltuğa çöktü. “Ne? Ne diyorsun sen?”
“Annem diri diri gömüldü,” dedi Tuncay, elindeki belgeyi sallayarak. “Ve bunun sebebi bu. Serhan annemin parasını almak için onu öldürmeye çalıştı.”
Orhan’ın gözleri doldu. “Olamaz… Kendi annesini…”
“Sorgulamadın mı hiç?” dedi Tuncay. “Tabut kapalıydı. Kimsenin annemin cesedini görmesine izin verilmedi. Bunları sorgulamadın mı?”
Babasının sessizliği, her şeyi anlatıyordu. Korkmuştu. Sorgulamak istememişti.
“Annem şu an hastanede, hayatta,” dedi Tuncay, babasının karşısında diz çökerek. “Ama hafızasını kaybetmiş durumda. Baba, bana gerçeği söyle. Serhan’dan şüphelendin mi hiç?”
Orhan, gözlerinde yaşlarla oğluna baktı. “Tabutun kapalı olması tuhaftı. Neden ısrar etti diye düşündüm ama kendi annesini öldürebileceğine inanmak istemedim. Korkaktım ben, Tuncay…”
Tuncay ayağa kalktı. “Artık gerçeği biliyoruz ve Serhan bunun bedelini ödeyecek.”
Güneş İzmir’in tepelerini aydınlatırken, Tuncay cenaze evinin kapısında duruyordu. İçerideki loş, mum kokulu hava, bir gün önce annesinin tabutunun hazırlandığı yerdi.
Kapıyı çaldığında uykulu gözlerle açan görevliye, “Annem hayatta. Dün gece onu mezardan çıkardım. Şu an hastanede ve polis de durumdan haberdar,” dedi Tuncay, sesi sakindi ama gözleri bir fırtınanın merkezindeydi. “Şimdi ya bana gerçeği anlatırsınız, ya da bu iş mahkemeye taşınır.”
Odada buz kesti. Korkuyla müdüre bakan görevli, sonunda kekeledi: “Kardeşiniz Serhan Bey. Yıkama yapılmaması ve kapalı tabut için ekstra ödeme yaptı. Dini nedenlerden dolayı acele edilmesi gerektiğini söyledi.”
Tuncay, kardeşinin ihanetinin büyüklüğünü anladı. Cinayet planının parçası olmakla suçladığı müdür ve görevlinin itiraflarını aldıktan sonra, hastaneye döndü.
O, Serhan’ın son aylardaki hareketlerini araştırmış; şirketi kaybettiğini, büyük borçları olduğunu, kumar oynadığını ve hatta tehlikeli insanlarla iş yaptığını öğrenmişti. Serhan’ın paraya umutsuzca ihtiyacı vardı.
Hastanede, Yelda’nın yatağının yanında otururken, annesinin gözleri aniden açıldı.
“Tuncay,” diye fısıldadı.
“Anneciğim! Nasılsın?”
Yelda etrafına bakındı. “Neredeyim ben? Ne oldu bana?”
Tuncay, annesinin geçici hafıza kaybı yaşadığını doğrulayan bir kaza hikayesi uydurdu. Tam o sırada Serhan içeri girdi. Üzerinde pahalı bir takım elbise, yüzünde sahte bir endişe maskesi vardı.
“Anneciğim, Allah’a şükür! Seni kaybettiğimizi sandık!”
Yelda’nın bakışları, Tuncay’ı şaşkınlığa sürükleyen bir ifade taşıyordu. Annesi Serhan’a karşı ne korku ne de öfke gösteriyordu. Sakin ve normaldi. Ta ki Tuncay, annesinin gözlerindeki o özel ifadeyi tanıyana kadar: Çocukken bir sorun olduğunda ama başkalarının önünde konuşamadıklarında annesinin ona verdiği bakıştı bu.
Yelda hatırlıyordu. Belki her şeyi değil ama bir şeyleri kesinlikle hatırlıyordu ve şimdi oynuyordu. Bir planı vardı.
Sonraki günlerde, Yelda, kusursuz bir strateji uyguladı. Serhan’a yakın davranıyor, ona ne kadar güvendiğini, bu zor zamanda büyük oğluna ne kadar ihtiyacı olduğunu söylüyordu. Serhan, annesinin sevgisine ve hafıza kaybına kanmış, her geçen gün daha da rahatlıyordu.
Bir akşam yemeğinden sonra, Yelda yatak odasına çekildi ve Serhan’ı aradı. Tuncay, her şeyi kaydetmek için kapının arkasında hazırdı.
“Oğlum, seninle özel bir şey konuşmak istiyorum. Vasiyetimi güncellemek istiyorum. Tuncay’a da bir pay ayırmak istiyorum.”
Serhan’ın yüzündeki ifade kasıldı. Bu, Yelda’nın son test hamlesiydi.
Yelda, Serhan’ın elini tuttu. “Peki, ölüm günümde ne oldu gerçekten? Nasıl oldu her şey?”
Serhan’ın direnişi, annesinin sakin bakışları karşısında yavaşça çözüldü. Korku ve hırsın karışımıyla sesi titriyordu.
“Bir kaza oldu… Ben sadece her şeyin daha hızlı olmasını istedim. İlaçlarını biraz fazla verdim… Uyumanı istedim. Sadece bu… Ama kalbin… Kalbin durdu. Ben de… ben de panikledim. O yüzden ölü gösterdim seni…”
Tam bu sırada kapı açıldı ve Tuncay elinde kayıt yapan telefonla içeri girdi. “Her şeyi duyduk Serhan. Her şeyi kaydettik.”
Serhan’ın itirafı odada yankılanırken kapı zili çaldı. Tuncay’ın önceden ayarladığı polis memurları içeri girdi.
“Serhan Akyüz, cinayet teşebbüsü ve sigorta dolandırıcılığı suçlamasıyla sizi gözaltına alıyoruz.”
Serhan’ın yüzü öfkeyle çarpıldı. “Anne, nasıl yaparsın bunu? Ben senin oğlunum!”
Yelda doğruldu, oğlunun gözlerine son kez baktı. Sesi sert ve kırılamazdı: “Her şeyin olabilirdin Serhan. Ama sen açgözlülüğü seçtin.”
Serhan’ın haykırışları koridorda yankılanırken, Yelda pencereden onun polis arabasına bindirilişini izledi.
Mahkeme süreci uzun ve yıpratıcıydı. Serhan, tutuklu yargılanırken tüm gerçekler ortaya çıktı. Babasının ifadesi, doktorun sahte raporundaki çelişkiler, cenaze evi görevlilerinin tanıklığı ve en önemlisi Tuncay’ın ses kaydı… Deliller çok güçlüydü.
Son duruşmada, Hakim kararını açıkladı: Serhan Akyüz, cinayet teşebbüsü, sigorta dolandırıcılığı ve belge sahtekarlığı suçlarından 20 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır.
O gün, Yelda ve Tuncay Karşıyaka’daki evlerine dönerken, Ege Denizi’nin serin rüzgârı yüzlerini okşadı. Güneş, sanki omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibi, her zamankinden daha parlak görünüyordu.
“Bitti mi anne?” diye sordu Tuncay.
Yelda, oğlunun elini tuttu. “Hayır, Tuncay. Daha yeni başladı.”
Serhan’ın tutuklanmasının üzerinden bir ay geçmişti. Yelda, İzmir’de deniz manzaralı evinde kendini toparlamaya çalışıyordu. Sabahları bahçede oturup çay içiyor, huzuru arıyordu. Ancak geceleri, karanlık çöktüğünde kabuslar geliyordu. Rüyalarında hep aynı sahne: Karanlık, dar bir tabut, nefes alamama, çığlık atma arzusu ama çıkmayan ses. Ve en kötüsü, onu o karanlığa hapseden öz oğlunun soğuk yüzü…
Uyandığında ter içinde kalıyor, elleri titriyordu. Psikolog, bunun travma sonrası stres bozukluğu olduğunu söylemişti. Zamanla geçecekti.
Ama Yelda, zamanın bile bazı yaraları tamamen iyileştiremeyeceğini biliyordu. Kendi öz oğlunun onu öldürmeye çalışması… Bu düşünce göğsünü sıkıştırıyordu. Yelda, hayatının geri kalanını bu ağır yükle taşıyacaktı. O artık sadece Tuncay’ın merhametli annesi ya da Orhan’ın sessiz eşi değildi. O, mezardan geri dönmüş, kendi adaletini sağlamış, çelikten iradeli bir kadındı. Yelda Akyüz, bir kurban olmayı reddetmişti. Gözlerini Ege’nin mavi sularına dikti.
“Şimdi yeniden yaşamaya başlayacağız,” diye fısıldadı.
News
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı….
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
End of content
No more pages to load






