
İstanbul’un kalbi, Taksim Meydanı’nın hareketli uğultusu. Her yer Aralık ayının keskin, soğuk ışığıyla yıkanıyordu. Siyah, zırhlı bir Mercedes Sınıfı, kırmızı ışıkta beklerken, içeride Kemal Demir oturuyordu. Daha 42 yaşındaydı ve emlak, teknoloji yatırımları ve lüks restoranlardan oluşan devasa bir imparatorluk inşa ederek Türkiye’nin en genç milyarderlerinden biri olmuştu. Hayatı, pahalı takım elbiselerin, gürültülü toplantıların ve sınırsız gücün sembolüydü.
Ancak o Cuma sabahı, hayatının tüm ihtişamını donduran bir sahneye tanık oldu.
Kaldırımda, annesi Ayşe Demir, 68 yaşında, her zaman zarif ve özenli bir kadın, kirli, yırtık kıyafetler içinde, bakımsız sakallı, sokaklarda uyuyanların taşıdığı yorgun gözlere sahip genç bir adama yaslanmış duruyordu. Kemal’in göğsünde anlık bir öfke patlaması yaşandı. Bu dilenci, bu serseri, annesine dokunmaya nasıl cüret edebilirdi?
Aracını şiddetli bir frenle park etti, kapıyı çarparak çıktı ve onlara doğru koşmaya başladı. Tek düşüncesi, o yabancıyı annesinin yanından uzaklaştırmaktı. Ancak önümüzdeki dakikalarda duyacakları, paraya, değere ve gerçekten “insan” olmanın ne demek olduğuna dair tüm bakış açısını sonsuza dek değiştirecekti.
Kemal Demir, imparatorluğunu sıfırdan kurmuştu. Çocukluğu, İstanbul Kadıköy’de, duvarları ince, buzdolabı sık sık boş olan iki odalı bir dairede geçmişti. Henüz 12 yaşındayken, babasının ani kalp kriziyle gelen uyarısız ölümünün ardından, annesi Ayşe geride kalan tek dayanağı olmuştu.
Ayşe, hayatta kalabilmek için üç işte birden çalışıyordu: sabah temizlik, öğleden sonra satış, gece dikiş. Sadece kirayı ödeyebilmek ve Kemal’i okulda tutabilmek için nefes almadan çabalıyordu. Kemal, annesinin mutfakta, uyuduğunu sandığı zamanlarda sessizce ağladığı o geceleri asla unutmadı. Okula eski ayakkabıları ve basit sandviçleriyle geldiği için arkadaşları tarafından alay edilmenin utancını da unutmadı. İşte o zaman kendine bir söz verdi: Bir gün annesi bir daha asla çalışmak zorunda kalmayacaktı. Bir gün ona istediği her şeyi verecekti.
Sözünü tuttu. 22 yaşında ilk küçük emlak ajansını kurdu. Günde 18 saat, haftada 7 gün çalışarak emlak piyasasını, müzakereyi ve insan psikolojisini öğrendi. 25’inde ilk büyük anlaşmasını yaptı. 30’unda milyoner, 40’ında ise Türkiye’nin en büyük gayrimenkul geliştirme şirketlerinden birinin sahibiydi. Ofis kuleleri, lüks siteler, oteller… Kemal Demir adı artık başarı, güç ve parayla eş anlamlıydı.
Annesi Ayşe artık Beşiktaş’ta, havuzlu, geniş bahçeli bir villada yaşıyordu. Çalışmak zorunda değildi, para derdi yoktu. Söz yerine getirilmişti. Ancak aralarında bir şeyler değişmişti. Kemal çok meşguldü; toplantılar, iş seyahatleri… Ayşe’yi haftada belki bir, nadiren iki kez ziyaret ediyordu. Konuşmaları kısa, kibar ama mesafeliydi. O işlerinden bahsediyor, annesi ise üzgün bir tebessümle dinliyordu. Eskiden hayallerini, umutlarını konuştukları o küçük mutfaktaki yakınlık kaybolmuştu. Kemal, bunun başarının bedeli olduğunu, annesinin onu anladığını ve onunla gurur duyduğunu söyleyerek kendini rahatlatıyordu. Önemli olanın bu olduğunu düşünüyordu.
Ama o Cuma sabahı, Ayşe’yi kaldırımda, evsiz bir gence yaslanmış görünce, içindeki bir şey kırıldı.
Kemal kaldırıma doğru koştu, kalbi göğsünde şiddetle çarpıyordu. Annesi, belki 25-30 yaşlarında, kir ve bakımsız sakalları yüzünden yaşını tahmin etmenin zor olduğu bir adamın yanında duruyordu. Adamın eski askeri ceketi lekelerle doluydu, yanında yıpranmış bir sırt çantası ve üzerinde “Her Türlü Yardım. Allah Razı Olsun.” yazan bir karton vardı.
Kemal’i asıl şok eden ise annesiydi. Ayşe, genç adama çok yakındı, eli omzundaydı ve ona sessizce bir şeyler fısıldıyordu. Genç adam, bu kirli serseri, Ayşe’ye gözleri yaşlarla dolu bir şekilde bakıyor, her kelimeyi hayatında duyduğu en önemli şeymiş gibi dinliyordu.
Kemal yanlarına ulaştı. Nefes nefese, yüzünde öfke ve endişe karışımı bir ifade vardı. “Anne!” diye bağırdı. “Burada ne yapıyorsun? Bu adam kim?”
Ayşe döndü ve gülümsedi. Sakin, huzurlu bir gülümseme, ne korku ne de endişe izi vardı. “Kemal, oğlum,” dedi usulca, “Seni burada beklemiyordum.”
“Belli ki hayır,” diye yanıtladı Kemal, sesi yüksek çıkmıştı. “Neden burada, sokakta, şu… şu adamla duruyorsun?” Genç adama fırlattığı bakış, cümleyi bitirmesine gerek bırakmıyordu.
Genç adam utançla başını eğdi, bir adım geri çekildi. “Özür dilerim Ayşe Hanım,” diye mırıldandı. “Sorun çıkarmak istemedim. Gidiyorum.”
“Kal,” dedi Ayşe, sesi sert ama nazikti. “Hiçbir sorun çıkarmadın, Can.”
Kemal inanamayarak başını salladı. “Anne, bu adamı tanımıyorsun. Tehlikeli olabilir.”
“Tam olarak kim olduğunu biliyorum,” diye araya girdi Ayşe. “Adı Can Öztürk. 28 yaşında. Orduda dört yıl görev yaptı. Çalıştığı şirket iflas edince her şeyini, dairesini kaybetti. Sekiz aydır sokaklarda uyuyor. Ve o, hayatımda tanıdığım en dürüst, en nazik insanlardan biri.”
Kemal annesine baktı. Sonra genç adama. Sonra tekrar annesine. “Nasıl? Bütün bunları nasıl biliyorsun?”
Ayşe gülümsedi. “Çünkü üç haftadır onunla konuşuyorum. Her Cuma sabahı pazardan çiçek almaya geldiğimde durur, konuşuruz. Ve şunu öğrendim: İnsanlar nerede uyuduklarıyla veya ne giydikleriyle tanımlanmazlar. Kalplerinde kim olduklarıyla tanımlanırlar.”
Kemal, göğsünde garip bir şeyin hareket ettiğini hissetti. Utanç, mahcubiyet… yıllardır hissetmediği bir şey.
“Ama neden onunla burada duruyorsun?” diye sordu, sesi şimdi daha alçaktı.
“Çünkü bugün kendimi kötü hissettim,” diye yanıtladı Ayşe. “Pazarın yanında başım döndü. Can beni gördü, oturmaya yardım etti, su getirdi ve kendime gelene kadar yanımda kaldı. Hiçbir şeyi olmayan bir yabancı, pahalı takım elbiseleri içinde yanımızdan bakmadan geçen insanlardan daha çok ilgilendi benimle.”
Kemal, hala başı eğik duran Can’a baktı. “Teşekkür ederim,” dedi nihayet, kelimelerin beklenenden daha zor çıktığını hissederek. “Anneme yardım ettiğin için.”
Can başını kaldırdı, şaşkındı. “Teşekkür etmenize gerek yok beyefendi,” dedi. “Herkes aynısını yapardı.”
“Hayır,” dedi Ayşe sessizce. “Herkes aynısını yapmazdı. Bu yüzden sen özelsin.”
Kemal, annesini hemen eve götürmekte ısrar etti ama Ayşe reddetti. “Can’la kahvaltı yapmak istiyorum,” dedi. “Bana, beni ziyaret etmediğin tüm Cuma günleri için borçlusun.” Kelimeler istenenden daha sert vurdu. Kemal suçluluk duydu.
Böylece üçü; Kemal, Ayşe ve Can, İstiklal Caddesi’ndeki küçük bir restorana gittiler. Can, kıyafetleri uygun olmadığı için itiraz etti. Ama Ayşe kararlıydı. “Dürüst bir insanla yemek yemekten kimsenin utanması gerekmez.”
Restoranda insanlar bakıyor, fısıldaşıyordu. Kirli, evsiz bir genç; zarif bir hanımefendi ve tasarımcı takım elbiseli bir adamla aynı masada oturuyordu. Kemal, yükselen öfkeyi hissetti, ancak bakışlara değil, kendi rahatsızlığına. Başkalarının ne düşündüğü neden bu kadar önemliydi?
Kahvaltı sırasında Ayşe, “Can,” dedi nazikçe. “Oğluma hikayeni anlat. Duymaya değer.”
Can derin bir nefes aldı ve başladı. Kayseri’de büyümüştü, sonra orduya katılmış, Afganistan’a uluslararası bir müfreze ile gönderilmişti. “Orada,” dedi, “Unutamadığım şeyler gördüm.” Dönüşte her şey yolundaydı. İyi bir inşaat işi, küçük bir daire. Ama şirket iflas etti. Bir gün, “Teşekkürler, evinize gidin,” dediler. Ne haber, ne tazminat. Kirayı ödeyemedi, ev sahibi onu attı. Kalıcı bir adresi olmadan kimse ona iş vermiyordu. Birikimleri tükendi. Ailesi, anne ve babası, iki yıl önce bir trafik kazasında ölmüştü. Kimsesi kalmamıştı.
“Ve işte buradayım,” diye bitirdi. “Evi olmayan bir gazi. Yemek için dileniyorum, parklarda uyuyorum. Gurur duymuyorum. Ama ben bunu seçmedim. Hayat… bazen sana öyle bir vurur ki, tek başına ayağa kalkamazsın.”
Kemal’in boğazında bir yumru hissetti. Hayatın ne kadar kırılgan olduğunu, her şeyin ne kadar hızlı çökeceğini unutmuştu.
Kahvaltıdan sonra Kemal, Can’a para vermekte ısrar etti. Cüzdanından iş toplantıları için taşıdığı 5.000 TL’lik nakit bir zarf çıkardı. “Lütfen al,” dedi. “Anneme yardım ettiğin için.”
Can paraya baktı, sonra Kemal’e. “Kabul edemem beyefendi. Ayşe Hanım’a yardım ettim çünkü doğru olan buydu. Para için değil.”
“Biliyorum,” diye yanıtladı Kemal. “Ama sana yardım etmek istiyorum. Bu para sana yardımcı olabilir.”
“Neye?” diye usulca araya girdi Can. “Birkaç hafta otel odası tutmama mı? Sonra ne? Para bitince tekrar sokağa dönmek mi? Jestinize saygı duyuyorum Bay Demir. Ama para benim sorunumu çözmez. İhtiyacım olan bir iş, bir şans. Göründüğümden daha fazlasını hak ettiğime inanan biri.”
Sözler Kemal’i vurdu. Yardım etmeyi bildiği tek yolun para olduğunu fark etti. Oysa Can haklıydı. Para bir yara bandıydı. İş, fırsat, saygı iyileşmeydi.
Ayşe oğluna baktı. “Sana bunu neden gösterdiğimi biliyor musun Kemal?” dedi fısıltıyla. “Seni suçlu hissettirmek için değil. Nereden geldiğini hatırlamanı istediğim için. Bizim hiçbir şeyimiz olmadığı, insanların bizi küçümsediği zamanı hatırlıyor musun?”
Kemal hatırlıyordu.
“Sen bir imparatorluk kurdun,” diye devam etti Ayşe. “Ve seninle gurur duyuyorum. Ama yol boyunca bir yerde önemli bir şeyi unuttun. İnsanların sahip olduklarıyla değil, kim olduklarıyla tanımlandığını unuttun. Can, kaybettiği her şeye rağmen sokağa düştü diye daha az insan değil. Aksine, kaybettiği her şeye rağmen iyiliğini, dürüstlüğünü ve onurunu korudu.”
“Bir şansın olsaydı ne yapardın?” diye sordu Kemal, bir karar vermişti. “Birisi sana bir iş, bir ev, yeni bir başlangıç teklif etseydi?”
Can başını kaldırdı. Gözlerinde Kemal’in uzun zamandır görmediği bir yoğunluk vardı: Bir umut ateşi. “Herkesten çok çalışırdım,” dedi. “Hak ettiğimi kanıtlardım. Bana bu şansı vereni asla unutmazdım. Ve bir gün imkanım olursa, başkası için aynısını yapardım.”
Kemal gülümsedi. “Pazartesi sabahı ofisime gel,” dedi. Kartvizitini uzattı. “İnşaat departmanında asistan olarak başlayacaksın. Çok değil, ama çalışırsan, ilerleyeceksin. Ayrıca sana bir oda kiralaman ve kıyafet alman için avans vereceğim. Bağış değil, borç. Maaşından geri ödersin. Anlaştık mı?”
Can’ın gözleri doldu. “Bunu neden benim için yapıyorsunuz?” diye fısıldadı.
Kemal içten, sıcak bir gülümsemeyle yanıtladı. “Çünkü annem, unutmadan önce bana kim olduğumu hatırlattı.”
Can Öztürk, bu şansı kaçırmadı. Pazartesi sabahı tam 8’de, temiz, tıraşlı ve kararlılıkla dolu gözlerle Demir İnşaat Şirketi’nin ofisine geldi. İlk gelen ve son giden oydu. Şikayet etmedi, özel muamele istemedi. Sadece işini yaptı. İki hafta sonra, inşaat şefi Kemal’e gelerek, Can’ın gördüğü en özverili çalışanlardan biri olduğunu söyledi ve onu daha büyük bir projeye taşımak istediğini belirtti.
Dönüşüm sadece Can’ın değildi. Kemal, insanları farklı görmeye başladı. Evsiz insanları görmezden gelmek yerine durmaya, konuşmaya başladı ve çoğunun tembel değil, koşulların, sistemin veya kötü şansın kurbanı olduğunu keşfetti.
Kemal, annesi Ayşe ile birlikte, “İkinci Şans” adını verdikleri bir vakıf kurdu. Sadece para değil, iş, konut, danışmanlık ve destek sundular. Ayşe her şeyin merkezindeydi. Barınakları ziyaret etti, insanları dinledi. Kemal, her hikayeyle birlikte, sadece paraya odaklanarak ne kadar çok kaybettiğini fark etti.
Altı ay sonra Can terfi etmiş, kendi dairesine taşınmıştı. Bir gün Kemal’in ofisine gelerek, “Sadece iş için değil, kimse inanmadığında bana inandığınız için teşekkür etmek istedim,” dedi.
İki yıl sonra Kemal’in hayatı çok farklıydı. Şirket başarılıydı ama artık her projeye uygun fiyatlı konutlar ve toplum merkezleri dahil ediyorlardı. Can artık proje direktörüydü. Her Cuma sabahı, her şeyin başladığı Taksim Meydanı’na gidiyorlardı. Para değil, fırsatlar sunuyorlardı.
Yine bir Cuma sabahı, o aynı meydanda, Kemal, Ayşe ve Can çiçek tezgahlarının yanında duruyorlardı. Yıpranmış kıyafetli, yorgun gözlü genç bir adam yaklaştı. Kemal gülümsedi.
“Adın ne?” diye sordu.
“Murat.”
“Tamam Murat. Bize hikayeni anlat. Sana para vermek istemiyoruz. Seni tanımak istiyoruz. Çünkü her insanın dinlenmeye değer bir hikayesi var.”
Dördü bir bankta oturdular. Murat, kaybedilen ailesini, başarısız olan sistemi ve kaybedilen umudu anlattı. Ayşe, iki yıl önce Can’a gösterdiği aynı nezaketle dinledi. Hikayenin sonunda Kemal, “Pazartesi sabahı bu adrese gel. Senin için bir işimiz var,” dedi.
Murat ağladı. Çaresizlik gözyaşları değil, rahatlama ve iyiliğin hala var olduğuna dair yenilenen inanç gözyaşlarıydı.
Murat ayrılırken, Ayşe oğluna baktı. “Seninle çok gurur duyuyorum,” diye fısıldadı. “Kazandığın paralar için değil, olduğun insan için.”
Kemal onu kucakladı. “Sen olmasaydın,” dedi. “Can ve Murat gibi insanları görmeden geçen bir adam olarak kalırdım. Bana gerçek zenginliğin banka hesabında değil, dokunduğun hayatlar, yarattığın fark olduğunu öğrettin.”
O gün, Ayşe sadece Can’ı kurtarmamıştı. Kemal’i de kendi körlüğünden kurtarmıştı. Ve şimdi birlikte, bir hikaye daha, bir şans daha vererek başkalarını kurtarıyorlardı. Çünkü sonunda gerçekten zengin olmak budur: Sahip olduğun değil, verdiğin. Başarılı olmak, tek başına yükselmek değil, başkalarını da seninle birlikte kaldırmaktır. Kemal Demir, annesini evsiz bir gence yaslanmış gördüğünde donup kalmıştı, ama bundan sonra gelen onu eritti, dönüştürdü ve nihayetinde gerçekten zengin kıldı.
News
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı….
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
End of content
No more pages to load






