Anadolu’nun tozlu yollarında, taş evlerin birbirine sokulduğu küçük bir kasabada güneş bile ısıtmaya çekinir. Pencereler sokağa değil, içerideki karanlığa bakar. Meryem’in evi bu karanlığın tam ortasıdır. Altı kardeşin en büyüğü; omuzlarında yaşından ağır bir yük. Henüz on sekizindedir, ama gözlerindeki keder otuzunu gösterir. Babası Halil kasabanın en sert, en acımasız adamı; adımları yeri titretir, sesi duvarları çatlatır. Onun dünyasında emir tek gerçektir; kadınlar, çocuklar ve özellikle Meryem bu emirlerin sessiz köleleri.

Meryem’in çocukluğu avluda yankılanan tokat sesleri, kemer şakırtıları ve “kız kısmı” diye başlayan aşağılamalarla geçmiştir. Nefes almak bile izne tabidir. Dışarı çıkması yasaktır; arkadaş edinmek düşünülemez. En büyük “suçu” ise okumaya duyduğu arzudur. Komşunun elinden düşen bir gazete sayfasını odasına gizlice soktuğunda, babası bulur ve evde kıyamet kopar. O gece yediği dayak, bedenini olduğu kadar ruhunu da morartır. “Okuyup da ne olacaksın? Senin yerin burası. Namusumuza leke getirme,” diye bağırır Halil.

Annesi vardır ama sesi yoktur; sessiz bir gölge, kendi payına düşen şiddeti alır ve köşesinde ağlar. Çocuklarını koruyacak gücü yetmez; yetmedikçe daha da sessizleşir, görünmez olur. Meryem annesinin çaresizliğini gördükçe kendi kaderinden korkar; onun gibi sessizce çürümek istemez. Evde iş üstüne iş, kardeşlere bakmak, babanın öfkesini en çok o göğüsler. Geceleri herkes uyuduğunda, ay ışığının vurduğu küçük pencerenin önünde oturur; dışarıdaki hayatı, özgürlüğü değil, nefes alınacak başka bir yeri düşler.

On sekizinci yaş günü bir kutlama getirmez, ama Halil’in bakışı değişir: artık kızına bir yük değil, satılacak bir mal gibi bakar. Planları açıktır: Meryem’i en yüksek başlık parasını verene satacaktır. Bu düşünce, babasının tokadından daha çok acı verir. Meryem’in zihninde tek bir hedef belirir: bu evden kurtulmak — nasıl olursa olsun.

Zaman su gibi akarken, Halil’e göre Meryem’in “yaşı geçmektedir.” Önce çok başlık teklifi gelir, ama Halil az bulup vermez; sonra isteyen çıkar azalır. Babasına göre Meryem elden çıkarılması gereken birine dönüşür. Bir gün, beklenmedik biçimde pazar yerinde karşısına Rafet çıkar: Meryem’den on iki yaş büyük, kırkına yaklaşmış, yorgun bakışlı bir adam. Ama Meryem’e gülümser; bir erkeğin ona öfke ya da arzunun dışında baktığını ilk kez görür. Rafet’in gülümsemesi kibar gelir. Kasabada Halil’in zulmünü bilmeyen yoktur; birkaç kez gizlice karşılaşırlar. Rafet, “Seni bu cehennemden kurtarırım. Benimle evlen; sana el kaldırmam, rahat edersin,” der.

Babası bulacağı adamın daha yaşlı ve zengin olacağını bilse de, sonucun değişmeyeceğini korkuyla hisseden Meryem için Rafet bir kurtuluş bileti gibi görünür. Eve döndüğünde babasına Rafet’in adını verir; Halil öfkelenir: Rafet’in beş kuruşu olmadığını bilir. Ama Rafet, istenen başlık parasını ödemeyi, bir kısmını borç bulup kalanını sonra vermeyi kabul eder. Halil, kızından kurtulup üstüne para alacağı için kabul eder. Düğün olmaz; Meryem bir gece yarısı küçük bohçasıyla babasının evinden ayrılır. Ağlamaz; arkasına bakınca pencerede annesinin sessiz bakışıyla karşılaşır. İkisi de tek kelime etmez. Meryem, bir hapishaneden diğerine adım attığını bilmeden, sadece kurtulduğunu sanır.

Rafet’in evi, babasınınkinden daha küçük, daha nemli ve daha karanlıktır. İlk günler rüya gibidir; Rafet el kaldırmaz, Meryem ilk kez bir erkeğin yanında korkmadan oturur. Sabahları kahvaltı hazırlar, evi temizler. Ancak bu sahte bahar bir haftadan az sürer. Rafet’in “kurtarıcı” maskesi çatlar: işsizdir, kahvehanede gün boyu oturur, akşam eve döner; hayattan beklentisi yok, öfkesi çoktur. Meryem’in bohçasındaki üç beş kuruşu hemen elinden alır.

Babası gürültülü ve öfke dolu vururdu; Rafet’inki sinsi ve aşağılayıcıdır. Kıskançlık en büyük bahanesidir: Meryem pencereden baksa, “Kime bakıyorsun?” Pazara gitmek istese, “Ne işin var? Kır dizini, otur evinde.” Şiddet önce tokatla başlar, günler geçtikçe tekmeye, yumruğa döner. Meryem’in sessizliği Rafet’i çılgına çevirir: “Konuşsana! Dilini mi yuttun?” Konuşsa, “Bana cevap mı veriyorsun?” diyerek daha çok vurur.

Meryem çalışmak ister: “Evde otura otura canım sıkılıyor. Temizliğe giderim, dikiş dikerim, eve katkımız olur.” Rafet güler: “Benim karım çalışmaz. Ar var, namus var. Sen kadın kız mısın?” Ama evde yiyecek kalmayınca geçici izin verir. Meryem zengin evlerine temizliğe gider; kazandığı her kuruşu Rafet anında alır, kahvehaneye borç öder, içki alır. Meryem çalıştıkça Rafet tembelleşir, iş aramayı bırakır.

Akşamlar en kötüsüdür: Rafet arkadaşlarını eve toplar; tek göz odaya sofra kurulur. Meryem sabahtan akşama kadar temizlikten yorgun dönmüşken bu adamlara hizmet eder; bardak doldurur, meze hazırlar. Adamlar Meryem’e tuhaf bakar, laf atar; Rafet rahatsız olmaz, gururlanır: karısını bir eşya gibi sergiler, arkadaşlarının yanında Meryem’i aşağılamaktan zevk alır. “Meryem, doldur şu bardakları; ağır vasıta gibi yürüme. İkinci vitesle kalk. Bu yemek olmamış; benim karımın elinden iş gelmez.” Hakaretler yağar; Meryem gözyaşlarını içine akıtarak sessizce hizmet eder. Adamlar gidince asıl cehennem başlar: Rafet biriken öfkesini ve kıskançlığını Meryem’den çıkarır. “O adam sana niye öyle baktı? Gülümsedin mi?” Ne dese boştur; dayak gecenin rutini olur. Babasının evinde, en azından o uyuduğunda korku azalırdı; burada gece demek korkunun büyümesi demek.

Aylar geçer; Meryem evliliğin kurtuluş değil, daha derin bir kuyu olduğunu anlar. Artık hayal kurmayı bırakır; sadece hayatta kalır. Bir sabah mide bulantısıyla uyanır; günler geçtikçe bedeni haber verir: hamiledir. Rafet’e söyleyince ne sevinir ne üzülür; omuz silker: “İyi olacak buydu; bir de bebek çıktı.” Meryem için hamilelik hem umut hem korkudur: cehenneme bir can daha gelecek; belki baba olunca yumuşar… Ama yanılır; hamileliği ilerledikçe Rafet’in şiddeti azalmaz, artar. Meryem yavaşladıkça daha çok sinirlenir.

Bir gün Rafet elinde bir kağıtla gelir: asker kaçağıdır; yıllardır saklanmıştır, ama yakalanmıştır; askere gidecektir. Öfkelidir: “Senin yüzünden oldu, uğursuz karı.” Meryem ne hissedeceğini bilemez: Rafet gidiyordur, bir mola gibi… Ama karnındaki bebekle nereye? Beş kuruş yoktur. Rafet gitmeden son gece, Meryem’in temizliğe biriktirdiği son parayı da alır. Meryem o küçük, nemli evde yapayalnız kalır; karnı burnunda, cebinde para yok. Gidecek tek yeri vardır: yıllar önce kaçtığı baba evi. Korkarak, utanarak kapıyı çalar; annesi açar, Meryem’i o halde görünce sessizce ağlar. Halil evdedir; kızını süzer; yüzünde ne merhamet, ne sevinç vardır: “Geleceğin yer burasıydı. Kocan başlık parasının kalanını ödemeden kaçtı. Madem geldin, borcunu ödeyeceksin.” Meryem kendi başlık parasını kendi ödeyecektir. O gece anlar: hamileliği, acısı, yorgunluğu babasının umurunda değildir; o sadece ödenmesi gereken bir borcun teminatıdır. Kurtuluş sandığı evlilik, onu başladığı yere daha borçlu döndürmüştür. Baba evine dönüş sığınma değil, esaretin ikinci perdesidir.

Kardeşler büyümüştür; evin havası değişmemiştir; korku duvarların harcına sinmiştir. Halil, hamilliği önemsemez: “Kocanın borcunu ödeyeceksin. Madem çalışmaya alıştın, devam.” Meryem sekiz aylık hamile hâliyle sabahın köründe yollara düşer; kasabanın en zengin konaklarında temizliğe gider: karnı kocaman, yer siliyor, merdiven çıkıyor, ağır halı çırpıyor; bacakları şişer, beli ağrır, ama duramaz; durursa babanın öfkesine maruz kalır. Evlerin hanımları acıyarak bakar, gizlice meyve ya da artan yemek verir; Meryem yemez, saklayıp eve getirir. Akşam, kazandığı parayı kuruşuna dokunmadan babasının avucuna sayar; Halil alır, kuşağına sokar: “Daha yarısı bile etmedi. O serseri Rafet’in ödemediği başlık parası; madem evlendin, o para ödenecek. Boşuna mı büyüttüm seni?”

Meryem’in canı yanar: ruhu da acır. Kendi başlık parasını ödemektedir; kendi kendini satın almaktadır. Babasından kurtulmak için evlendiği adamın borcunu yine babasına çalışarak kapatmaktadır. Annesi kızına gizlice bakar; geceleri yanına gelir, şişmiş ayaklarına bez sarar: “Kızım, dayan; başka çaremiz yok,” diye fısıldar. Meryem’in içinde yeni bir şey büyür: öfke ve keder değil; sert, soğuk bir kararlılık. Doğacak çocuğu için dayanmalıdır; bu bebek tek umududur.

Doğum sancısı bir konağın mutfağında yerleri silerken başlar; hanım zar zor bir at arabasına bindirip doğum evine yollar. Meryem ilk oğlunu tek başına dünyaya getirir; yanında ne Rafet vardır ne de annesi. Oğlunu kucağına aldığında duyduğu, tüm acılarını bir an unutturur. Küçük, savunmasız bir candır; ona bakar ve fısıldar: “Seni koruyacağım. Sana böyle bir hayat yaşatmayacağım.” Hastaneden çıktıktan üç gün sonra Halil onu tekrar işe yollar: “Bebek bahane değil.” Meryem oğlunu annesine bırakıp yorgunluğu ve ağrılarıyla temizliğe döner.

Haftalar, aylar geçer; Rafet’in askerliğinin bitmesine az kalır. Meryem babasına borcunu neredeyse ödemiştir; kazandığı her kuruş özgürlüğünün bir parçasıdır. Rafet’in döneceği gün Meryem için bayram değil, yeni bir kabusun başlangıcıdır. Adam askerden değişmeden, hatta bilenmiş olarak döner. Meryem’i ve oğlunu görür; oğluna şöyle bakar, sevmez; Meryem’e, “Yeniden başlıyoruz,” der gibi bakar. Meryem ve oğlu o nemli, küçük eve geri götürülür. Halil memnundur: “Borç kapandı Rafet; hadi yine iyisin.” Meryem baba evinden ikinci kez ayrılır: ilkin kurtuluş umudu vardı; ikincisinde kucağında bebekle, geri dönecek yer olmadığını bilerek.

Rafet’in evindeki hayat eskisinden beterdir; artık evde bir bebek vardır. Ağlamaya tahammül edemez; Meryem çocuğunu susturmak için ağzını kapatır, odalarda gizlenerek emzirir. Rafet hâlâ işsizdir; Meryem’in tekrar çalışmasını ister. Meryem küçük oğlunu komşuya bırakıp temizliğe gider; ama bu kez fark vardır: kazandığı paranın bir kısmını saklar — bezi, yiyeceği için. Bez dediği, bir bez parçası ile naylonu birleştirip yaptığıdır; mama dediği, bebeğin yiyebileceği kıvamda bulamaçtır. Para şarttır; Meryem ayakkabısının altına, yatağın şiltesine, kavanozların dibine saklar. Rafet umursamaz: “Bu bebeğin altına ne bağlıyorsun, ne yediriyorsun?” diye sormak aklına gelmez. Parayı sakladığını anladığı anlarda evde kıyamet kopar; Meryem çocuk zarar görmesin diye hem dayağa hem hakarete katlanır.

Yıllar geçer; ikinci oğlu doğar. Nüfus artar; sefalet ve şiddet azalmaz. Rafet artık sadece Meryem’i değil, çocukları da döver. Büyüğün babanın ağır elinden nasibi vardır; Meryem iki oğul arasında kalkan olur, darbeleri kendine çekmeye çalışır — ama yetmez; öfke çocuklara ulaşır.

Bir gece her şey kopar. Rafet yine içkilidir; büyüğe evde koştu diye saldırır; çocuk korkudan altına kaçırır; öfke artar. Rafet hırsını alamaz; oğlunu yere yatırır, ayaklarının altına sopayla vurmaya başlar — falaka. Meryem çığlık atar: “Dur, yapma, çocuk o!” Üzerine atlar; ilk kez karşılık verir; tırnaklarını yüzüne geçirir, eline ne geçerse fırlatır. Beklenmedik direnç karşısında Rafet şaşırır; Meryem’i kenara itip oğlunu bırakır. Meryem yerde kalan oğluna koşar; ayakları berbat durumdadır; çocuk acıdan bayılır. Meryem oğlunu kucağına alır ve bir karar verir: bu evde daha fazla kalamaz; çocuklarını koruyamamaktadır. Babasının evinden kaçmıştı; şimdi kocasının evinden çocuklarıyla birlikte kaçmalıdır. Artık mesele kurtuluş değil; hayatta kalmaktır. O morarmış ayaklar, Meryem’in kalbine saplanan bıçaktır. O geceden sonra korkusu yerini soğuk, keskin bir öfkeye bırakır; geceleri uyumaz, plan yapar: bu evden gidecek, ama bu kez hazırlıklı. Para biriktirmelidir.

Sabahları yine temizliğe gider; Rafet, falakadan sonra Meryem’in sessiz ve itaatkâr hâlinden memnundur; içindeki fırtınadan habersiz. Meryem her zamankinden çok çalışır; gittiği evlerde yemek ya da acıma istemez — iş ister; bulaşık, ütü, ne olursa. Parayı saklamakta ustalaşır; artık eve para getirmez; “Hanım bu ay vermedi; haftaya,” diyerek yalan söyler. Yalan söylemek, hayatta kalma mücadelesinin bir parçasıdır. Sakladığı paraları çocukların kışlık botlarının içine, dışarıdaki bir taşın altına gömer. Temizlik yetmez; daha fazlası gerekir.

Bir gün çalıştığı evin hanımı sorar: “Meryem, dikişten anlar mısın? Kasabaya yeni kurs açıldı; akşamları gidip öğrenirsin; belki iş kurarsın.” Meryem’in gözleri parlar; akşamları Rafet kahvehanededir. “Olur,” der. O gece Rafet’e, “Ayten komşu akşamları dikiş dikiyor; ona yardım edeceğim. Artan kumaşlardan çocuklara kışlık bir şeyler bedavaya dikeriz,” der. Rafet para getirmediği için öfkelidir; “bedava” lafına dayanamaz, izin verir.

Meryem kursa yazılır; hayatında ilk kez babasının ya da kocasının izni olmadan kendisi için bir şey yapar. Kurs onun sığınağı olur; makinenin sesi içindeki çığlıkları, hakaretleri bastırır. Hızla öğrenir; ince nasırlı parmakları kumaş üzerinde akar. Kendisi gibi hayatın sillesini yemiş kadınlarla tanışır; biri —adı bu hikâyede önemli değildir— bilgili, görmüş geçirmiş bir kadın, Meryem’in sessizliğini ve gözlerindeki acıyı fark eder; dost olurlar. Meryem yavaş yavaş derdini anlatır. Bir akşam kurs çıkışı, o kadın Meryem’in eline eski, kapağı yıpranmış bir kitap tutuşturur: “Bunu oku. Ama evde değil; burada, gizlice. Kocan görmesin.” Meryem, babasının evinde kitap yüzünden yediği dayağı hatırlar; korkar, ama merak daha büyük. Herkes gidince tek lambanın ışığında kitabı açar. (Kitabın adını telif hakları nedeniyle belirtmeyeceğiz.) Kitap, kadınların erkek egemen toplumdaki yeri, yaşadıkları sorunlar ve alınması gereken önlemlerle ilgilidir. Meryem okudukça donar: cümleler sanki kendi hayatını anlatır. Şiddet, ekonomik özgürlük, ataerkil düzen, kadının kendi bedeni üzerindeki hakkı… Bu kelimeleri ilk kez duyar; okudukça beynindeki sis perdesi kalkar. Yalnız olmadığını, yaşadığının kader değil haksızlık olduğunu öğrenir. Kitap, zihninde bir devrim başlatır. Artık o sadece çocuklarını kurtarmak isteyen bir anne değil; kendi varlığının farkına varan bir kadındır.

Kursla birlikte paça söküğü, gömlek daraltma, etek ve elbise tamiri yapmaya başlar; kazandığı her para ona güç verir. Her kuruş, özgürlük biletine atılan imzadır. Planı netleşir: sadece kaçmayacak, boşanacaktır. O adamdan, soyadından, getirdiği karanlıktan tamamen kurtulacaktır. İçinden söz verir: “Ben kimsenin malı, eşyası değilim. Tek başıma ayağa kalkacağım.”

Çocuklar büyür: büyüğü babanın şiddetinden içine kapanır, kekeler; küçüğü sinirli, öfkeli olur. Evdeki şiddet onların ruhunu zehirler. Rafet, Meryem’in değiştiğini hisseder: artık eskisi gibi korkmaz; dayak yerken bile gözlerine dik dik bakar; bu, Rafet’i çıldırtır; şiddetin dozu artar. Bir gece, büyüğe sadece evde koştu diye fütursuzca saldırır; çocuk korkudan altına kaçırır; öfke büyür. Meryem o an karar verir: bu son gecedir; yarın bu evden gidecektir. Sabahı zor eder. Rafet çıkar çıkmaz çocuklarını uyandırır: “Gidiyoruz.” Sakladığı parayı toplar; bir bohçaya sadece çocukların kıyafetlerini ve o kitabı koyar. Kapıdan çıkar; arkasına bakmaz. Doğruca karakola gider. İçeri girdiğinde titrer, ama sesi kararlıdır: “Ben kocamdan şikâyetçiyim. Beni ve çocuklarımı dövüyor; öldürmesinden korkuyorum.” Bu, özgürlüğe atılan ilk adımıdır.

Karakol, evinden daha soğuktur; memur Meryem’i baştan aşağı süzer; yüzündeki morluklar, çocukların korkusu her şeyi anlatır. Meryem hayatını ilk kez resmî birine anlatır; sesi titreyerek başlar, anlattıkça güçlenir: oğlunun moraran ayaklarını, yediği dayakları, tehditleri tek tek anlatır. İfadesi alınır; uzaklaştırma kararı çıkarılır. Memur acı gerçeği söyler: “Hanım, bu kâğıt onu bir süre uzak tutar; seni korumaz. Gidecek yerin var mı?” Meryem’in yoktur; baba evine dönemez; arkadaşına sığınsa Rafet bulur. “Boşanmak istiyorum,” der; “Yardım edin.” Polisler onu bir avukata yönlendirir; Meryem azıcık parayla davasını açar.

Haber küçük kasabada hemen yankılanır; Rafet deliye döner. Meryem’i sokakta bulur; uzaklaştırmaya rağmen yolunu keser: “Beni boşayamazsın. Davayı geri çekeceksin; yoksa seni de çocukları da yaşatmam. Namusumu kirlettin!” Meryem ilk defa korkmaz; gözlerine bakar: “Senden boşanacağım. Artık senin karın değilim.” Rafet elini kaldırır; Meryem’in çelik bakışları onu durdurur. Meryem arkasını dönüp yürür; çocuklarıyla, avukat yardımıyla geçici bir eve yerleştirilir.

Mahkeme süreci cehennemdir: Rafet Meryem’i suçlar; “aldattı, çocuklara bakmadı, bana saldırdı.” Ama Meryem’in yüzündeki izler, oğlunun doktor raporu ve onun kararlı duruşu hakimi ikna eder: şiddet kanıtlanmıştır. Mahkeme boşanmalarına karar verir; çocukların velayetini Meryem’e verir; can güvenlikleri için sığınma evine yerleştirilirler. Meryem için bir zaferdir: yıllar süren esaret resmî olarak bitmiştir. Ama Rafet yenilgiyi kabul etmez.

Mahkemenin görevlendirdiği memurla birlikte, Meryem o nemli karanlık eve son kez gider: çocukların kalan eşyalarını, kışlıklarını alacaktır. Karara göre, Rafet o saatte evde olmamalıdır. Kapıya gelirler; Meryem anahtara uzanır. O an küçük oğlu annesinin eteğini çekiştirir; dehşetle pencereye bakar: “Anne… Ne olur içeri girmeyelim. Babam içeride; pencereden gördüm.” Meryem donar; pencereye bakar; bir gölge görür; oğlunun hissine güvenir: felaketi haber veren iç sesi. “Geri dönelim,” der memura; hızla uzaklaşırlar. Sokağın köşesini dönerken pencere bir gürültüyle açılır; Rafet yarı beline kadar sarkmıştır; elinde bıçak parlar. “Meryem!” diye bağırır; sesi sokağı inletir: “İçeri girseydin tahtalı köyü boylayacaktın; ama seninle işim bitmedi. Bu işi ancak kara toprak temizler!”

Meryem anlar: o eve girseydi, oğlu uyarmasa hayatta olmayacaktı. Rafet pusuda bekler. Çocuklarına sarılır; titrer — korkudan değil; şok ve öfkeden. Rafet’e bakar; gözünü kaçırmaz. Artık o evden alınacak bir şey kalmamıştır. Yüzünü çevirir; çocuklarıyla sığınma evine giden yolda yürür. Rafet’in tehditleri arkasında yankılanırken Meryem sadece ileriye bakar: artık kendi ayakları üzerinde duran, korkmayan bir kadın vardır — onu kara toprak bile durduramayacaktır.

Sığınma evi, Meryem ve oğulları için bir limandır: kilitli kapılar ardında, Meryem yıllar sonra ilk kez kara toprak korkusu olmadan uyur; oğulları, babalarının adımlarını duymadan kabus görmeden ilk gecelerini geçirir. Ama bu liman geçicidir; hayat burada sürmez. Meryem dikiş makinesinin başına oturur; perdeleri onarır, kadınlara dikiş yapar; eli iş tutar — bu onun sermayesidir. Sosyal hizmet uzmanları Meryem’in içindeki gücü görür; küçük bir iş kurması için mikrokredi sağlar.

Sığınma evinden ayrıldığında elinde küçük bir sermaye, iki oğlu ve o kitap vardır. Kasabanın küçük bir sokağında tek odalı bir dükkân kiralar; ikinci el bir dikiş makinesi alır; kapısına “Terzi Meryem” yazan küçük bir tabela asar. İlk başlarda kimse gelmez; Meryem yılmaz: sabah dükkânı açar, akşam evlere temizliğe gider; çocuklar okuldayken çalışır, akşamları onlara ders yaptırır. Yavaş yavaş dikişinin düzgünlüğü duyulur; paça söküğüyle başlayan iş, elbise dikimine, gelinlik tadilatına uzanır. Meryem artık sadece bir terzi değil; kasabadaki kadınlara ilham veren bir figürdür.

Yıllar geçer; saçlarına ak düşer; tek odalı dükkân yetmez; yanındaki boş depoyu kiralar; bir makine daha alır; sığınma evinden tanıdığı bir kadını işe alır. Oğulları büyür; şiddetin izleri tazedir: büyüğü içine kapanık, küçüğü öfkeli. Meryem kazancını sadece eve değil; çocukların ruhsal yaralarını sarmaya harcar; psikoloğa götürür; ilk kez bir aile olarak konuşmayı öğrenirler; acılarını, korkularını paylaşırlar; yaraları kabuk bağlamaya başlar.

Rafet, tehdit etmeyi sürdürür; birkaç kez sokağını kollar; ama Meryem’in artık yalnız olmadığını görür: yanında çalışanlar, onu koruyan esnaf, saygı duyan çevre vardır; Rafet o çemberi aşamaz; alkol ve öfkenin içinde eriyip gider; kahvehanede unutulmuş bir gölgeye dönüşür. Babası Halil yaşlanır; gücünü yitirir; Meryem’in başarısını uzaktan, öfkeyle izler. Bir gün borç istemek için kızının büyümüş dükkânının kapısına gelir. Meryem içeri almaz; kapıda durur; o soğuk, acımasız gözlere bakar — artık o gözler acizdir. Meryem babasına bir miktar para uzatır: “Sadaka değil; bir ders. Yıllar önce benden aldıklarının son taksiti.” Halil parayı alır, sessizce uzaklaşır.

Bugün Meryem, küçük terzi atölyesinde değil; kendi tasarımlarını yapan, İstanbul’daki mağazalara mal gönderen, 12 kadına istihdam sağlayan bir tekstil atölyesinin sahibidir. Kendi bahçesinde çiçekler yetiştirdiği evi vardır. Oğulları üniversiteyi bitirmiş, kendi hayatlarını kurmuşlar; yaraları vardır, ama kimlikleri değildir.

Meryem her sabah atölyesine gelir; makinelerin sesini dinler — bu, zaferinin marşıdır. Bazen geçmişi düşünür; babasını ve kocasını. İçinde sönmeyen bir ateş vardır. Pencereden dışarı bakarken, o iki adamın sefil hâlini düşünür; içinden fısıldar: “Ben bitti demeden hiçbir şey bitmeyecek. Kapımda köle olacaksınız.” Bu bir intikam yemini değil; hayatta kalanın gücünün sözüdür. Onlar, Meryem’in gücünün gölgesinde çoktan köle olmuşlardır. Meryem artık kimsenin kızı, kimsenin karısı değildir; kendi adı ve gücüyle vardır. O, Meryem’dir — kendi hikâyesini kendi yazan kadın.

Akşam, bahçesindeki evinde yıllardır sakladığı günlüğünü çıkarır; sığınma evinde tutmaya başlamıştır. İlk sayfalar gözyaşıyla ıslanmış, son sayfalar umutla doludur. Kalemini alır, son sayfaya yılların mücadelesinin özetini yazar — tek bir cümle: “Ben artık özgür bir serçeyim.”

Sevgili dostlar, Meryem’in mücadelesine tanıklık ettik: babasının evindeki esaretten, kurtuluş sandığı kocasının evindeki cehenneme; insanın içini acıtan bir yaşam. Ama en önemlisi: bir annenin çocukları için neleri göze alabileceğini, küçücük bir dikiş makinesiyle bir kadının hayatını nasıl yeniden dokuyabileceğini gördük. Meryem, oğlunun “Anne, girmeyelim; babam içeride,” dediği an yeniden doğdu; korkusunu yendi ve özgür bir serçe olmak için uçtu.

Siz bu hikâye hakkında ne düşünüyorsunuz? Meryem’in kararlarını, cesaretini nasıl buldunuz; siz olsaydınız ne yapardınız? Ya da siz de Meryem gibi özgür bir serçe misiniz bu hayatta? Eğer henüz değilse, tez zamanda kendi kanatlarınızla uçmanız dileğiyle.

Bizleri hangi ülkeden, hangi şehirden takip ettiğinizi ve hikâyeyle ilgili görüşlerinizi yorumlarda yazın, olur mu? Bir sonraki “Yaşanmış Gerçek Hikâye”de buluşmak üzere; kendinize iyi bakın, hoşça kalın. Müzik. Yaşanmış Gerçek Hikâyeler kanalına abone olmayı ve videoyu beğenmeyi ihmal etmeyin. Evet.