Boş istasyonun önünde, güneş eski kemik renginde yanarken, on çocuğun gölgesi çayıra serildi. Kasaba çoktan gözlerini kaçırmış, kapılarını kilitlemişti; kimse onlara bir kelime borçlu hissetmiyordu. Tam o anda, beyaz ufkun içinden bir at çıktı—yavaş, ölçülü, sanki toprağın nefesini dinleyerek. Eğerdeki adam, “Seni bekliyordum,” dedi ve açlığın, korkunun, kapıların kapandığı bir dünyada bir kapı aralandı.
Rüzgâr uzun ve yavaş bir nefes gibi yüksek sırtlardan aşağı esiyordu. Tozu süpürerek boş yolun üzerinde ince bir duman bırakıyor, ayak bileklerinin etrafında hayalet gibi dönüyordu. Botlarının derisi çatlamış ve incelmişti; dikişler eski yaralar gibi açılmış, ama hâlâ onu taşıyordu. Kadın—on çocuklu bir dul—bebeğin ağırlığı altında omurgası sertleşmiş, onu göğsüne sıkıca sarıyordu; uyanık ve ince çocuk sırası, gölgele rin uzun çizgileri gibi arkasına yayılıyordu. Yüzleri çökmüş, yanaklarındaki kir kabukları ve eskiden dökülmüş gözyaşlarının oyduğu soluk izler, güneşin kemik rengi ışığında daha da belirginleşiyordu.
Kasaba saatler önce onlarla konuşmayı bırakmıştı. Pencereler kapanmış, kapılar kilitlenmiş, gözler başka yöne çevrilmişti. Terkedilmiş istasyonun tahtalarından ısı yükseliyor, bir yerlerden en büyük çocuğun göğsünden alçak bir öksürük sesi geliyordu. Omzuna bakmadan elini uzattı; titreyen parmaklarıyla onu dik tuttu, sanki dokunuşu ayakta kalmasına yetebilirmiş gibi. Boğazı yanıyor, dilinde metal ve korkunun tadı saklanıyordu.
Her şeyin dağılmasından önceki son geceyi hatırladı: kar ışığıyla kaplı kulübeyi, kapının yanındaki kocasının botlarını, ormanda tüfek patladıktan sonraki ağır sessizliği, kağıtlar ve yasalarla gelen adamların nezaket diye sundukları soğuk acımayı. Toprağı, sığırları, vedaları aldılar—çocukları hariç. Kimse onları istememişti. On aç ağız, on çift boş göz kalmıştı. Bebek ağlayınca, onu daha yükseğe kaldırdı; avuçlarında ince kaburgaların kemiklerini hissetti.
Yolun ötesinde çayır sıcakta dövülmüş cam gibi dalgalanıyor, sonsuza kadar uzanıyordu. Gidecek hiçbir yer kalmamıştı. Bir an için oraya, sıcak dalgaların içine uzanmayı—güneş içindeki mücadelesini yok edene kadar bırakmayı düşündü. Ta ki toz olana dek.
Sonra, parıldayan alçak bir ses geldi; sabit, ritmik—nal sesleri. İlk başta ateşin ve çaresizliğin doğurduğu bir yanılsama sandı. Ama beyaz ufka karşı koyu bir siluet seçildi: uzun ve yavaş adımlı bir at, eğerde bir adam—ceketi gölge gibi arkasında sürükleniyordu. Şapkası alçaktı; acele etmiyordu. Sanki toprak onun altından hareket ediyormuş gibi sürüyordu atını.
Çocuklar ona yaklaşınca, ince omuzlarını annenin eteğine dayadılar. Kadının dizleri kilitlendi; nefesini tuttu. Adam birkaç metre ötede durdu; at homurdandı, sanki onların açlığını koklamış gibi başını salladı. Uzunca, neredeyse saygı ritmi kadar ağır bir sessizlik oldu—adam, şapkanın kenarının altında saklı kalan gözleriyle oturduğu yerden onları izliyordu. Rüzgâr yön değiştirdi; terin ve derinin kuru kokusunu taşıdı. Toz, duman gibi kıvrılarak aralarında dönüyordu.
Sonunda attan indi. Kasıtlı, vahşi bir şeyi ürkütmekten korkar gibi yavaş hareketlerle. Uzun boylu, yüzünde güneşten çizgiler; ifadesi okunmuyordu. Kadının kalbi kulaklarında çarpıyordu; bildiği sözleri duymaya hazırlandı—hep söylenen, hep can yakan sözleri: “Kimse on çocuklu bir dul istemez.” Ama adamın bakışları çocukların üzerinden ağır ağır geçti. Çenesinin altına sıkıştırılmış bebeği, çıplak ayaklardaki kir, en büyük oğlanın titreyen ince kollarıyla bir muhafız gibi öne çıkışı…
Adamın yüzünde bir yumuşama oldu. Yaklaştı. Botları çakıllarda çıtırdadı. “Seni bekliyordum,” dedi sessizce. Sözler, bir kuşun kemikleri kadar kırılgan, havada asılı kaldı. Kadın ağzını açtı fakat ses çıkmadı. Gözleri yandı, bulanıklaştı. Sunacak hiçbir şeyi kalmamıştı—ne ev, ne toprak, ne de bile güven. Sadece mahvolmuş bir hayatın kalıntıları ve ona tutunan on küçük ruh.
Yine de, ürkek bir ata yaklaşır gibi yavaş ve nazikçe elini kaldırdı; bebeğinin sırtının yanına götürdü. Bebek hareketsizdi; gözlerinde açlık, omzunda ağır bir hayat. Çocuklar gözlerini kocaman açarak izlediler. Kadın, korkudan ve açlıktan, ama en çok sesindeki sessizlikten titrediğini, göğsünde birden açılan boşluğun içini çektiğini fark etti.
Rüzgâr tekrar esti; ayaklarının etrafındaki tozu süpürdü. Güneş alçaldı; yolun üzerine uzun gölgeler düşürdü. Adam, ona doğru tek bir adım attı. Yere basarken sanki dünya eğildi—bayılmaktan değil, bütün kapıların kapandığı bir dünyada bir el uzandığı için.
Çocuklar yer değiştirdi; en büyüğünün duruşu gevşedi, göğsünde görünmez bir ip çözülür gibi. Adam ata yürüdü, matarayı çıkarıp sicimle bağlanmış küçük bir çiçek çuvalını aldı. Onları uzattı; ısrar etmedi. Kadın uzanmayınca, istasyon basamağına bıraktı, geri çekildi—gece fırtınalarında ürkek taylara alışkın birinin sabrıyla. Avuç içleri çalışmanın hatırasıyla ağrıyordu.
Kadın diz çöktü; ipi gevşetti. Bezle sarılmış sert bir peynir parçası, küçük bir ekmek, bir tutam tuz buldu. Kokusu onu öyle etkiledi ki dengede durmak için bir elini basamağa koymak zorunda kaldı. Ekmeği ince, eşit parçalara böldü; havada bekleyen küçük ellere uzattı. Sonra kuşlar gibi geri çekildiler. Kimse konuşmadı. Bebeğin ağzı havayı tadarak açıldı; omzuna daha da yapıştı.
Adam, eldivenli baş parmağını atının çenesine sürerek sanki sadece kendisinin okuyacağı bir defteri inceler gibi yolu düşündü. Kasabanın acıyarak mırıldandığı adını değil, yılların tozu, evlilik ve kayıpların altında gömülü olan adını söyledi—kadının içindeki bir yer, yumuşak bir seste diken diken oldu.
Kıştan, tüfek seslerinden, kağıt üzerindeki yasaların sertliğinden söz etti; insanların komşularının acısını nasıl hızla açık artırmanın temiz aritmetiğine çevirdiklerini duyduğunu. Ayrıntıları sormadı. Onu kimin almaya geldiğini, hiçbir şey vermeyen bir yolda on çocuğu nasıl hayatta tuttuğunu sormadı. Sadece ışığın yakında söneceğini ve gün batımından sonra batıdan acımasız bir rüzgâr estiğini söyledi. Konu orada kapandı—reddetmek ondan çok havaya aitti sanki.
Adam her çocuğu açlığının durumuna göre isim veriyormuş gibi izledi. Kadın, kavakların koyu çizgisine dalgalar gibi çarpan çimlere bakıyordu; dudaklarını hareket ettirmeden çocukları saydı—küçükler sürükleniyor, ortadakiler koşuyor, en büyüğü ihtiyatlı gözlerle adamı süzüyordu. Bebek, açlık gibi görünen rüyalarda seyrediyor; kurumuş göğsü hatırlıyor, aralıklı uyukluyordu.
Kadın, matarayı dudaklarına götürdüğünde, ilk yudum bir dua gibiydi. Su, metalin acısıyla boğazından aşağı aktı; gözlerini kapadı. İçinde bir şeyin—tek bir iplikle bağlanmış bir şeyin—hafifçe düğümlendiğini hissetti. Matarayı en büyüğe uzattı; çocuk onu kutsal bir şey gibi aldı, küçükler sırayla içsin diye dikkatle eğdi. Her birinin ağzı sırayla kutsanıyordu.
Adam teşekkür beklemiyordu. Kadın, hayırseverliğin ölçülmeye başladığı an için hazırlanmış eski refleksi—maliyet hesabına hazır bakışı—hissetti. Fakat adam bakmadı. Öne yürüdü, kapıyı genişçe açtı. Sanki kendi arazisine değil, güvenliğe giriyorlarmış gibi kenara çekildi. Çocuklar parmaklıkların altından geçti; yok olacakmış gibi tahtaya dokundular.
Avlunun içinde adam, kadına özenle döndü. Bu özen kadının parmaklarını bebeğin sırtına dolamasına yetti. Ahırın çatı katında yer olduğunu, temiz saman bulunduğunu, sabah içinden bir his geldiği için yorganları çamaşır ipinde havalandırdığını söyledi. Pompa hazırdı; ocak kahve için ısıtılmıştı; fakat kahve uzun sürmezdi, akşama fasulyeler ıslanacaktı. Bunları hava durumu raporu gibi, ikna gerektirmeyen gerçekler olarak aktardı. Sonra uygun uzunlukta bir sessizlikten sonra, acımasız bir ülkede on çocuk doğurmuş bir kadının kendi sonraki adımını seçme hakkı olduğunu ve ona hiçbir şeyi zorla kabul ettirmeyeceğini ekledi.
Kadının göğsüne acı olmayan bir nefes doğdu; varlığından haberdar olmadığı bir odayı açtı. Penceredeki perdeler rüzgârda hareket ediyor, sanki evin kendisi nefes alıyordu. Çocuklar samanın tatlı kuru kokusuna çekilerek ahıra sürüklenirken, en büyük oğlan tereddüt etti—bir köpek gibi adamı izledi. Botun iyilik mi, zarar mı getirdiğini ölçmeye çalıştı. Adam bakışı karşıladı; küçük bir selamla başını salladı: “Yeterince nöbet tuttun evlat.” Bu yeterliydi.
Sıkıştırılmış toprakta ayak sesleri, samanların hışırtısı, fısıltılar… Çatı merdiveni gıcırdadı; bebek kıpırdadı sonra uyudu. Kadın, bebeği katlanmış yorganın üzerine bir an bıraktı; yanındaki pürüzlü kirişe ellerini bastırdı. Avuç içlerinde damarları hissetti; eski, düz ve sağlam. Kiriş, hiçbir şey istemedi, ağırlığını aldı, altında tuttu.
Adamın botları durdu; sonra eve ilerledi. Bir kapı açıldı, kapandı; su pompalandı; bir tava çınladı. Bu sesler arasındaki sessizlik boş değildi—toplanan bir sessizlikti. Kadın bebeğin yanına diz çöktü, başını eğdi. Tam dua etmek için değil ama ona yakın bir şey; günün en sıcak saatlerinde ani ve hak etmediği bir gölgenin altında eğilen bir insanın sessizliğinde, bir sonraki darbeye hazırlanmış kısmı bir parça gevşedi—bir saç teli kadar. Tek bir tehlikeli düşüncenin sızması için yeterliydi.
Gece, kağıda sürülen mürekkep gibi yumuşak ama kesin geldi. Isı yerden sızarak çıplak ayakların altındaki sıkıştırılmış toprak soğuyana dek sürdü; cırcırlar pamuk ağaçlarında düşük elektrikli uğultularını başlattılar. Ev penceresinden bir fener, ateş böceğinden parlak olmayan sabit ve telaşsız bir ışık yayıyordu. Bebek, çatı katındaki samanın üstünde yanındaydı; çocukların ince ıslıklı nefesleri havayı dolduruyor, tuz, toz ve uyku kokusu, onların hâlâ var oluşunun kanıtı gibi göğsüne yerleşiyordu.
Alt katta tahtalar gıcırdayınca, düşünmeden ayağa kalktı. Bebeği uyandırmamak için sessizce hareket etti; yorgun bacakları titriyordu ama merdiveni basamak basamak indi. Pompa oluğunun yanında adamı buldu; kolları sıyrılmış, ön kolları kuyu suyuyla kararmış; direğin üzerindeki fener, gölgesini avlunun ötesine, çit raylarına kadar uzatmıştı. Kadın yaklaşınca, adam şaşırmadı; sanki geleceğini biliyormuş gibi bakmadan kepçeyi uzattı.
Su, dilini şok etti—keskin ve demir gibi soğuktu; midesinde bir çapa gibi yerleşti. Yavaşça tekrar içti; bir süre yan yana, dere kenarında kurbağaların mırıltısını dinlediler. Adam dönmeden konuştu: bu topraklarda büyüdüğünü; babasının kemiklerinin kavakların altında yattığını; annesinin yorganlarının hâlâ sedir sandıkta saklandığını. Bir keresinde çitlerden büyük bir şeyin peşinde burayı terk ettiğini ama dünyanın boş olduğunu fark edince geri döndüğünü—o zamandan beri evin boş kaldığını.
Kadın, fenerin titreyen alevine bakışını sabitledi; söyleyecek sözü yoktu—her kelime dilinde parçalanacakmış gibiydi. Adam onu zorlamadı. Sadece sessizliği de tanıdığını, sesin ötesinde kalan cinsini bildiğini söyledi. Açık ve acımasız; sözler kuru bir kuyudaki taş gibi içine düştü.
Kadın sonunda adama baktığında, yüzü eskisinden yumuşaktı—nazik değil, sağlam; eski kirişler gibi yıpranmış, yük taşıyan bir yüz. Adam, ekmeği mayaladığını, fasulyeleri kaynatmaya koyduğunu; mutfak kapısının açık kalacağını; kalmak isterse kalabileceğini; sabah gitmek isterse arabayı bağlayıp ilk birkaç kilometreyi onunla gideceğini söyledi—böylece kimse onu yine “terkedilmiş” sanmasın diye. Kadının içindeki bir şey—bu kelimeye—yine tepki gösterdi. Adam fark etmiş gibi şapkasını kaldırdı; cevap beklemeden içeri girdi.
Kepçe hâlâ elindeyken, gecenin serin avucu tenine bastı. Ev sessizdi; lambası yanıyordu—sanki orada büyümüş gibi toprağa kök salmıştı. Ahırda küçük sandıklar yükselip alçalıyor; bebek uykusunda kumda kayan gelgit gibi iç çekiyor; kocasının son günlerindeki sert ve boş ses aklına geliyordu. Adamlar sığırları götürdüğünde komşularının gözlerinde yan yana duran rahatlama ve utancı, o günden beri yürüdüğü yolları, çocuklarının sesin pahalı olduğunu öğrenip ağlamamayı benimsediğini düşündü. Şimdi sessizlik farklıydı—baskı değil, bekleyişti.
Çatı katına döndü. Bir kolunu bebeğin çevresine dolayarak yan yattı; vücudu sanki onun için oyulmuş gibi bebeğin küçüklüğüne uydu. Ay, çıtalardan gümüş ışık yükselterek samanların üzerine soluk çizgiler çizdi. Uzakta bir çakal ince ve vahşi bir sesle uludu; eskisi gibi kemiklerini titreştirmedi—geceye karıştı. Gözlerini kapattığında, yorgunluğun karanlık boşluğuna düşmedi; kenarında asılı kaldı.
Sabah yavaş geldi; tahtaların arasından altın ışık süzüldü. Kahve ve ekmek kokusuyla uyandı. Çocuklar uyanmıştı—saçları çayır otları gibi dikilmiş. Onları tek tek merdivenden indirmeye yardım etti; ince ayak bileklerini sabitleyerek vücudu sanki zarafeti hatırlarmışçasına hareket etti.
Bahçede adam odun kesiyordu; her vuruş kalp atışı gibi tam yerini buluyordu. En büyük oğlan, izliyormuş gibi yapmadan izleyerek yanında dolaşıyordu. Adam hiçbir şey söylemeden daha küçük bir balta uzattı; çocuk parmaklarını bir yemin gibi sıktı. Kadın teşekkür etmedi; adam da sormadı. Verandada buharı tüten teneke kupaları işaret etti; sıcak ekmeğin kokusu havayı neredeyse acı verecek kadar yoğunlaştırdı.
Çocuklar, bolluk kelimesini unutmuş yaratıkların şaşkın saygısıyla yediler; ağızlarında kırıntılar, gözleri güneş ışığını tadıyormuş gibi yarı kapalı. Kadın açlığın boğazını yakmasına rağmen yavaş çiğnedi—bir anda pes ederse ekmeğin üzerine ağlayacağından korkuyordu. Adam basamakta oturmuş, dirseklerini dizlerine dayamış, ufku ölçer gibi bakıyordu; varlığı avluyu dolduruyordu—bir duvar gibi değil, iradeyle ayakta duran bir çatı gibi bir barınak.
Son lokma bitince ayağa kalktı; ellerindeki kırıntıları silkeledi. Onarılması gereken çitler, gıcırdayan bir yel değirmeni, bakılması gereken ağır bir kısrak olduğunu söyledi. “Buraya ait olmak isteyen herkes için yeterince iş var,” dedi. Kelime kadına yıldırım gibi çarptı—parlak ve tehlikeli: ait olmak. Teneke kupayı dişlerine çarpmadan sıkıca kavradı; yavaşça masaya koydu—sanki kırılabilirmiş gibi; oysa kupa ezik ve eski, kederinden daha uzun yaşamıştı.
Çocuklar avluya dağıldılar; dengesiz bacaklarla birbirlerini kovaladılar; kahkahaları kuru otlardan kaçan kuşların kanat sesi gibi küçük patlamalarla kırıldı. Ses kadını ürküttü; korku olmadan yükselen çocuk seslerini duymayalı çok olmuştu. Adam ağıldaki kısrağı kontrol etmek için eğildi; avuç içleri kutsal kitabı okur gibi saygıyla karnını okşadı. En büyük yine peşinden; bu sefer daha yakından. Adam, “Yan,” dedi alçak sesle; toynakların hareketini gösterdi, ipi uzattı ve geri çekildi. Çocuk dondu; sonra dikleşti. Omuzları fidan gibi yükseldi. Kısrak bileğine sıcak bir nefes üfledi; yüzünde okunamayan bir ifade belirdi—korku ve şaşkınlığın karışımı.
Kadın verandadan izliyordu; güneşin ışınları ön kollarını altınla kaplarken, tanımlayamadığı bir acı hissetti—ne açlık, ne korku; daha eski. Yıllarca süren kaçışların altında gömülü bir rahatlığın hatırası. Vücudu işi hatırlıyordu. Ahıra doğru hareket etti; duvara yaslanmış bir süpürge aldı, zemini süpürdü. Samanlar tahtaların üzerinde gıcırdadı; toz yükseldi, ışığı yakalayan hayalet nefes gibi. Yorganları salladı, güneşe astı, kolları titreyene dek yumruklarıyla temizledi. Eteğin yırtığını sicimle onardı; az sayıdaki giysiyi leğende ovdu; parmak eklemleri çatlayıp acıyana dek.
Bu ritim boşlukları doldurdu. Öğle vakti geldiğinde saçları boynuna yapışmış, avuç içleri yaralıydı; ama çocukların yüzleri pembe ve canlı. Pompadan su kovaları taşıdılar; küçük omurgaları gururla dikti. En büyük oğlan çitin kenarında adamla yürüyordu; kemerinde bir çekiç asılı; sanki bu topraklara aitmiş gibi. Küçükler otlakta koşup çekirgeleri kovalıyor, zıplayınca çığlık atıyorlardı. Sırtında yıpranmış bez parçasıyla taşınan bebek bile ağlamayı kesmiş, ciddi ve aç gözlü gözlerle dünyayı sanki ilk kez görür gibi bakıyordu.
Kadın kendini mırıldanırken yakaladı; ses onu o kadar şaşırttı ki sustu—ama adam duymuştu. Yel değirmeni yanında diz çökmüş, dişlilere yağ sürerken omzunun üzerinden küçük ve gizli bir gülümsemeyle baktı. Öğleden sonra yanıp söndü; otlak parıldadı; hava güneşte kurumuş ot ve paslı demir kokusuyla doldu. Ter, cildindeki tozun üzerinde çizgiler açtı; vücudu umutsuzlukla ilgili olmayan, yalnızca yaşamakla ilgili eski tanıdık bir şekilde ağrıyordu.
Işık yumuşayınca, içeri çağırdı. Masa sade; çamdan gümüş rengi—ama aylardır görülmeyen kadar doluydu: tuzlu domuz etiyle kalınlaştırılmış fasulye, hâlâ sıcak ekmek, şurubunda parıldayan dilimlenmiş şeftaliler. Çocuklar kapıda dona kaldı; bunun kendilerine olup olmadığını bilmiyor, rüyadan uyanmak istemeyen insanlar gibi yediler. Yine yavaş çiğnedi kadın; gözünü kırparsa her şey yok olacak sanıyordu.
Yemeğin yarısında adam, en büyüğe yetişkin bir adammış gibi tuzu uzattı; çocuk aldığında parmakları titre miyi kesti. Tabaklar istiflendiğinde ve fenerin ışığı kısılınca, çocuklar oturdukları yerde uykuya daldı; vücutları çadır gibi katlandı. Kadın, uzun bir fırtınadan sonra bebeği yukarı taşıdı; sonra geri dönüp diğerlerini, yavaş ve sessiz adımlarla birer birer çatı katına. Adam, bu eylem kutsal bir şeymiş gibi tek kelime etmeden masayı temizledi.
Verandaya çıktılar; gece serin ve genişti; yıldızlar parçalanmış kuvars gibi göğe yayılmıştı. Adam direğe yaslanmış, şapkası alçalmış, elinde yanmamış pipo—sanki duman bile fazla gürültü yaratacakmış gibi. Uzun süre konuşmadılar; sessizlik baskı değildi—devam eden bir akıştı.
Adam sonunda, yalnız yaşamayı seçtiğinde insanların konuştuğunu anlattı: “Benim gibi bir adamın evi çoktan gürültüyle dolmalıymış.” O, gürültüyü beklemiyor. Ay ışığında gümüş parlayan otlaklara bakarken kadının iliklerinde bunun doğruluğu titredi. Adam, “Seni aceleye getirmeyeceğim,” dedi; “Kökler bir günde atılmaz; keder kolay kolay geçmez.” Sanki zaman onun adına yemin ediyordu.
Kadın cevap veremedi; boğazı kelimelerle ifade edilemeyecek kadar büyük bir şeyle tıkalıydı. Adam içeri yönelince, kadın fısıltıdan biraz yüksek bir sesle sordu: “Neden bekliyorsun?” Adam durdu; dönmeden, burayı hem yalnızlığını hem de değerini görebilecek biri için inşa ettiğini söyledi. Sonra içeri girdi; kapıyı aralık bırakarak.
Kadın uzun süre kapıda durdu; fenerin ışığı ayaklarının dibinde toplanırken gece sırtına serin bir nefes üflüyordu. Ev, sesle değil, yıllardır içinde biriktirdiği her şeyin ağırlığıyla hafifçe uğulduyordu. Sessizlik, bekleyiş; karanlıkta tohum gibi saklanmış umut… Kapıyı yavaşça kapattı; avluyu geçerek ahıra yürüdü. Ayaklarının altında saman hışırdadı; ay, kirişleri gümüşe boyadı. Çocuklar, uzuv ve uykuları birbirine dolanmış, nefesleri gelgit gibi yükselip alçalıyordu. Aralarına uzandı. Bebek çenesinin altına kıvrıldı; çatının karanlık dikişine baktı.
Adamın sözleri—düşük bir ateş gibi—sabit, imkânsız; hem yalnızlığını hem de değerini görebilen biri arıyordu. Belki bir kez olsun onu kastettiği düşüncesi göğsünü acıttı. Uykusu sığ ama temizdi—silah dumanı, müzayede blokları yoktu; sadece dere kurbağalarının sesi ve ona yaslanan on küçük kalbin ritmi.
Sonraki günler, şafak kadar sessiz geçti. Güneş doğmadan kalktı; elleri sert ama emin su pompaladı; çocuklara görevler verdi: yumurta toplamak, ot yolmak, verandayı süpürmek. Onlar korkudan değil, önemli olmanın yeni ve garip heyecanından itaat ettiler. En büyük kapı mandalını, çekicin şeklini, güvenin ağırlığını öğrendi; diğerleri onu gölge gibi izleyerek kendi ayakları üzerinde yürümeyi.
Kadın, vücudunun güçlendiğini; ağrılarının kaslara dönüştüğünü; cildinin rengi nin—baharın donmuş tarlalara geri gelişi gibi—geri geldiğini fark etti. Az konuştu; ama adamla arasındaki sessizlik boşluk olmaktan çıktı; bir köprüye dönüştü. Bazen küçük jestlerle bu köprüyü geçtiler: bahçenin karşısından başını sallayan adamın gözleriyle hava durumu hakkında bir kelime; bir çocuğun kahkahası çan gibi çınlayınca paylaşılan bir bakış. En küçük tavuğu kovalar ken, adamın yüzündeki yumuşaklığı gördüğünde utançtan değil, sözsüz saygıdan yüzünü çevirdi.
Akşam karanlığında, gün serinleyince adam verandada aletlerini biler, kadın lamba ışığında giysileri onarırdı; çocuklar çime uzanır, ayaklarının etrafında minik altın fenerler gibi ateş böcekleri yanardı. Dünya, uzun zamandır keskin ve acımasız hissettiren köşelerini yuvarlayarak yeniden nefes alıyor gibiydi.
Ama kasabadan rüzgârla fısıltılar geldi. Çiçek almaya gittiğinde duydu: dükkâncının titreyen gülümsemesi, iki kadının raflar yanında başlarını birbirine eğip kuru ot gibi yumuşak fısıltıları. “On çocuklu dul… Çok uzun süredir yalnız adam… Kim böyle yıkımı üstlenir?” Omurgasını dik tuttu; cevap vermedi. Sözler diken gibi saplandı.
Gece, çocuklar uyuduktan sonra uzun süre uyanık kaldı; kirişlere bakarak, karanlık yüzüne vurana dek. Sabahın ilk ışıklarıyla ayrılmayı düşündü—az olanı toplayıp, dünya başka bir kapıyı çarpmadan önce kaçmayı. “Bunu çocuklar için yapıyorum,” dedi kendine—onları hor görülmekten korumak için. Ama biliyordu: korkuyordu. O kadar eski bir korku ki artık ihtiyat gibi görünüyordu.
Şafak sökmeden dışarı çıktı; dere kenarından nefes kadar yumuşak bir sis yükseliyordu. Adam, bahçede arabayı yağlıyordu; başını kaldırdı. “Kaçmayı mı düşünüyorsun?” dedi suçlama olmadan, sadece gerçek olarak.
Kadın irkildi. Adam başını salladı: “Daha önce kaçtım—ve hayatta kaldım. Ama bunu yapmak zorunda değilsin. Burada değil; istemediğin sürece.” Aralarındaki hava pazar günü cam gibi kırılgandı. Kadın, adamın nasıl bu kadar emin olabildiğini, kıyafetlerinin harap hâlini, gözlerinin altındaki çukurları, onu zayıflatmış on hayatın ağırlığını görüp de sanki beklemeye değer bir şey konuşabildiğini sormak istedi. Çatı katında çocuklar kıpırdandı; kuş cıvıltısı gibi sesleri yükseldi; an kaçtı.
Adam, ellerindeki yağı sildi; dere kenarında onarılması gereken bir çit olduğunu söyledi. Uzaklaştıkça, kadının kalmasını istemediğini fark etti—sadece yer açmıştı. Yıllardır ilk kez, kalmak teslim olmak gibi gelmiyor; seçmek gibi geliyordu.
Sabah berrak ve keskin başladı; hava derin nefes aldığında dişleri sızlatacak kadar serindi. Çayır otları cam parçaları gibi parlak; gökyüzü yıkanmış keten gibi soluk. Çocuklar hâlâ rüyalarda; saçlar dağınık, ayaklar çıplak; kahkahaları çit direklerinden kargaları ürküttü. Kadının göğsünde bir şey hafifledi; eski düğüm bir iplik söküldü. Bebeği kucağına alıp eve yürüdü.
Kapı açıktı; kahve kokusu bir vaat gibi yayılıyordu. Adam, defterle masada, başı eğik; kalemi düzgün, yavaş vuruşlarla hareket ediyordu; ışık, kuru nehir yatakları gibi derin kazınmış göz çevresi çizgilerini yakalıyordu. Başını kaldırdılar; odanın sessizliğinde bakışları birbirini tuttu. “Ekmekler tezgâhta,” dedi alçak sesle. “Önce ye, sonra konuş.”
Kadın alışkanlıktan değil, daha nazik—güven gibi—bir şeyden itaat etti. Ekmek hâlâ sıcaktı; kabuğu parmaklarının altında çıtırdıyor du. Çocuklar içeri birer birer girince, mutfak kaşık tıkırtıları ve memnuniyet dolu nefeslerle doldu. Ev kalabalık değildi ama bütün; sanki uzun zamandır dolmasını bekliyor gibiydi.
Güneş son çiğ damlalarını buharlaştırınca, iki ata eyer vuruldu; dereye doğru baş salladı adam. Kadın tereddüt etti—kıştan, tüfekten, her şeyden önceki günlerden beri at binmemişti. Ama en büyüğün gözleri parlıyor, küçükler çıplak ayakla yokuşa koşuyordu. Kadın eteği garip toplanmış, bebeği sırtına sıkıca sarılmış hâlde eğere atladı; at, canlı bir kalp atışı gibi altında hareket etti ve bir an için eski hâlini hissetti—rüzgârla yarışan, sadece hayatta olduğunu hissetmenin günahını işleyen kadını.
Çit hattını yavaş ve istikrarlı sürdüler. Adam, telin sarktığı, direklerin eğildiği, çakalların sızdığı yerleri gösterdi; az konuştu ama sesi dere mırıltısı gibi ölçülü ve sabırlıydı. En büyük, yanında at sürüyor; her hareketi kutsal kitabı ezberler gibi izliyordu. Yanlış bir hareketi küfre dönünce, adam homurdandı; daha yavaş tekrar gösterdi. Çocuğun omuzları fidan gibi dikleşti.
Öğleye kadar eller yaralandı, yüzler ter ve tozla kaplandı; ama çit gergin ve sağlam duruyordu. Çocuklar sanki bir kaleymiş gibi sevinç çığlıkları attılar. Kadın bir kütüğe çöktü, nefesini topladı; adam tek kelime etmeden matarayı uzattı. Parmakları sert ve kısa değdi; kaburgalarının altında onu korkutacak kadar şiddetli bir şey sıçradı.
Sessizce döndüler; atların ritmi ve derinin gıcırtısı, ikisinin de söylemeye cesaret edemediği şeyleri söyledi. Akşam, çocuklar derede yıkanıp karın doyurup yorganlara kıvrılınca, kadın kendini yine verandada buldu. Gökyüzü menekşe rengiydi; mürekkebe dönüyordu; ilk yıldızlar titriyordu. Adam birkaç metre ötede; botları korkuluğa dayalı; piposunun dumanı hayalet gibi ince kıvrımlar çiziyordu.
“Kasaba konuşuyor,” dedi sonunda. Kadın gerildi. “Her zaman konuşurlar,” diye ekledi, neredeyse nazikçe; “bir şeyi hayatta tutmanın ne kadar emek istediğini bilmiyorlar.” Sözler, kurumuş toprağa yağan yağmur gibi kadının içini ıslattı.
“Bende kaldığını sandığın şeyi verebileceğimi bilmiyorum,” diye fısıldadı kadın. Adam başını çevirdi; ay ışığında dere suyu kadar karanlık gözleriyle baktı: “Kalanı istemiyorum—gerçeği istiyorum.”
Dünya nefesini tutmuş gibi sessizleşti; içeride bir çocuk uykusunda kıpırdadı, iç çekti; ses, kadının içinde derine gömülü bir şeyi—keder ve sessizlikle kilometrelerce gömdüğü bir şeyi—uyandırdı. Adam, kapıyı kilitlemeden bıraktığını; onlara acıma yerine iş verdiğini; talep etmeden beklediğini düşünerek, henüz “evet” diyemedi. Ama başını küçük ve kesin bir şekilde salladı; adamın omuzları, tek başına taşıdığı bir yük nihayet yere indirilmiş gibi gevşedi.
Ay yükseldi; artık boş olmayan bir evin verandasında iki sessiz figür oturdu. Aralarındaki boşluk çorak olmaktan çıkmıştı; “ev” kelimesi ilk kez “başlangıç” gibi geliyordu.
Ertesi sabah kasaba yolu, rüzgârla gelen fısıltılarla daha keskin oldu. Çiçek dükkânında titreyen gülümsemeler, rafların yanında eğilen başlar, “On çocuklu dul,” “Yalnız adam,” “Kim… neden…” gibi sözler… Dikenler gibi. Kadın, dükkândan dönerken çitin yanında durdu; içindeki eski korku iplerini yokladı. Bir kez daha kaçmayı düşündü—kapılar tekrar çarpmadan önce.
Adam, dere kenarında arabayı bağlarken başını kaldırdı: “Kaçmayı mı?”—bir hüküm gibi değil, çıplak bir gerçek. Kadın, elindeki demir halkayı daha sıkı tuttu. “Korkarım,” dedi ilk kez. “Korku, ihtiyat gibi görünmeye başladığından beri.”
Adam bir adım yaklaşmadı; mesafeyi koruyan bir incelikle konuştu: “Korku, yer açınca eve benzer. Biz burada yer açtık.”
O an en büyük çocuk, çitin köşesinden göründü; elinde çekici, kemerinde ip; gözlerinde beklenmedik bir parıltıyla: “Anne, bak,” dedi sessiz bir gururla—dışarıdan bakana çitin sağlamlığı, içeriden bakana göğsünün dikleşmesi. Kadının boğazındaki düğüm gevşedi; “Kalmak,” dedi içinden, “teslim olmak değil.”
Akşam, kasabadan iki adam geldi—şapkalı, sözleri yumuşak ama keskin. “Çok çocuk, az yer; yalnız adam, yorgun dul,” diye başlayan cümleler, nezaket arkasında aritmetik taşıyordu. Adam, kapının eşiğinde durdu; “İşe ihtiyacı olan için iş var,” dedi; “Eve ihtiyacı olan için kapı.” Adamların gözleri, evin içindeki temiz masaya, ahırdaki düzenli samanlara, çocukların düzgün nefeslerine kaydı. Aritmetik bozuldu; nezaketin şekli dağıldı. Bir süre sonra başlarını sallayıp çekildiler—rüzgârın yön değiştirmesine benzer bir geri adım.
Gece, fener ışığıyla masada ekmek kırıntıları. Kadın, “Bugün kalmayı seçtim,” dedi. Adam, “Bugün seçtin,” dedi; “yarın yine seçebilirsin.” Bu cümle, kadının içindeki yıllanmış zorunlulukları birer birer söktü. Seçmek, her sabah mümkünse, ev artık bir kişi değil, bir ritim olabilirdi.
Fakat fırtına hâlâ tam bitmemişti. Kasabadan biri—eski komşu yüzüyle genç bir dil—sabah avluya sızdı: “Söz,” dedi; “söylenti.” “Adam sizi kullanıyor,”—ince bir zehir. Kadın, çizmenin tabanını sıkıştırılmış toprağa bastı; “Bizi bekledi,” dedi. “Bize iş verdi. Doğruyu konuştu.” Zehir, açık havada buharlaştı. Genç dil, utançla çekildi.
Öğleden sonra dere kenarı; çitler sağlam; yel değirmeni yağı taze; kısrak karnı parmak izleriyle sakin. Çocukların kahkahaları, kuruyan otların üstünde bir bayram gibi. Kadın, merdiven basamağına oturup teneke kupayı dizlerine koydu; güneş, avuç içindeki yaraları öptü gibi. Adam yanına soluk bir gölge düşürdü; “Gerçek,” dedi—başka bir açıklama yoktu. Kadın, “Gerçek,” diye tekrar etti.
Rüzgâr döndü; kasabanın gözleri tam açılmasa da artık hepsi başka yöne bakmıyordu. Çit boyunca yürürken selamlar, önce tereddütle, sonra daha doğal geldi. Dükkâncı karışık tohum paketini uzatırken “Bahar,” dedi; kadının parmakları kâğıdın hışırtısını evrak değil, toprak olarak okudu. Yorgunluk kaslara dönmüş, sessizlik köprüye; korku, seçim ritmine.
Adam, sedir sandığı açtı—annesi nin yorganları; kavakların gölgesi; babasının kemiklerinin altında yatan yazların serinliği. Yorg an, çatı katında bir çocuğun üzerine, bir yorgun nefes gibi serildi. Kadın parmak ucuyla dikişlerin ritmini izledi; “Ev,” dedi artık fısıltıyla değil.
Bir akşamüstü, göğün menekşesi mürekkebe dönerken, adam iki atı bağladı, dere kenarına indi; kadın bindi—bebeği sırtında; en büyük yanlarında; küçükler yokuş aşağı koşarak onları izledi. Tel, direk; her düğümde kadının içinde bir düğüm daha çözüldü. Dönüşte avluda ateş böcekleri, çocukların çıplak ayakları, cırcır ötüşleri; kadın, “Kalmak,” dedi yüksek sesle; “Her sabah.”
Adam o gece, kapıyı aralık bırakmadı—kapıyı açık bıraktı. Ev, sesle değil; bekleyişin tamamlanmasıyla doldu.
Yıldızlar, parçalanmış kuvars gibi yayılırken, kadın bebekle birlikte çatı katında uzandı; nefesler gelgit gibi. Aşağıda, masada ekmek kırıntıları; kapıda sabit bir ışık; dışarıda sağlam bir çit. Dünyanın kapıları bir gecede değişmez; ama bir kapı—doğru kapı—açık kaldığında, rüzgârın yönü yeter.
Sabaha karşı, dere kenarından sis yükseldi; kavaklar gümüş çizgilerle boyandı. Kadın, avluda durdu; çocuklar çıplak ayakla çimenlere bastı; adam, kısrağın yelesine dokundu. “Gerçek,” dedi kadın bir kez daha. Adam, “Ev,” diye cevap verdi; iki kelime, aynı anlam.
Kasaba hâlâ konuşuyordu—her zaman konuşacak. Ama artık evin içinde kahkahalar vardı; çit sağlamdı; yel değirmeni döndü; kavak gölgesinde annesinin yorganı seriliydi. On çocuk, bir dul ve bir adam; bir kapı açılmıştı—ve içeri girilmişti.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





