Bir hastane koridorunda, bir çocuğun “Lütfen annemi kurtarın” diye yırtılan sesi, milyoner bir adamın planlı hayatına bıçak gibi saplandı. Aradan dakikalar geçti; adam yardım etmeyi seçti. Fakat sedyede yatan kadının yüzünü gördüğünde, yer ayaklarının altından kaydı. O kadın, bir zamanlar sevdiği kadındı. Ve o küçücük kız? Belki de varlığından haberdar olmadığı kızıydı. O andan itibaren, para ve güç hiçbir şey; doğruyu seçmek ve kalmak her şey oldu.
Memorial Hastanesi’nin acili Perşembe öğleden sonralarını iyi bilirdi: floresanların solgun ışıltısı, dezenfektanla karışan bayat kahve kokusu, gıcırdayan tekerlekli sandalyeler, numaratörün takırtısı. Kenan Arslan —35, Armani takımı üzerinde tek bir kırışık yok— bu dünyaya ait biri değildi; toplantı odalarına, üst kat kulüplerine, planlı takvimlere aitti. O gün kolunda cam kesiği vardı; sekreteri “acile uğrayalım” diye bastırmasa gelmeyecekti bile. Cebindeki telefon, gelen-giden e-postalar; başını kaldırmaya niyeti yoktu.
Ta ki o ses duyulana kadar.
Bu, bir çocuğun inatçı mızmızlığı değil; ruhun içinden sökülüp gelen, çırpınan bir “anne”ydi. Kenan istemsiz yere başını çevirdi. Bankonun kenarına minik parmaklarıyla asılmış, çiçekli pembe elbiseli, saçları uyku ile dağılmış küçük bir kız hıçkırıyordu. “Lütfen… annemi… kurtarın.” Kulağa değil, göğse çarpan türden.
Resepsiyonist, halsiz gözaltlarını yumuşatma hevesiyle, “Beyefendi, çocuğu tanıyor musunuz?” diye sordu Kenan yaklaşınca. “Hayır,” dedi Kenan; sonra kendi sesine şaştı, “ama yardım edebilirim.”
Normalde başkalarının hikâyelerine adım atmazdı. Ama o yeşil gözler —ıslak ve parlak— görünmeyeni görünür kılan bir tanıdıklık taşıyordu. “Adın ne?” diye diz çöktü. “Defne,” dedi kız, burnunu elinin tersiyle silerek. “Annem Elif… onu buraya getirdiler… uyanmıyor.”
Banko, “Sadece aileye bilgi verilebilir,” prosedürüyle duvar ördü. Kenan cüzdandan kart çıkardı: “Kenan Arslan. Bu çocuk şu an benim sorumluluğumda.” İstanbul “Arslan”ı tanırdı; ekranın ardındaki yüz bir ton ciddileşti: “Elif Kaya… E-5 kazası… yoğun bakıma alındı… kafa travması, çoklu kırık… ameliyat planlanıyor… yapay koma.”
Defne’nin büzülen omuzlarına kendi elini koydu: “Doktorlar onunla meşgul. Bu sırada benimle kalacaksın. Birlikte bekleyeceğiz.” “Ama sizi tanımıyorum,” dedi çocuk, dünyayı parmak hesabıyla ölçen bir doğrulukla. “Biliyorum,” dedi Kenan, “bazen tanışmayanlar birbirine yardım eder.”
Kantinde sandviç, meyve suyu, kek. Defne yavaş yedi; arada dünyasını anlattı: kreş, en sevdiği çizgi film, annenin geç yorgun dönüşleri, ama her gece bir hikâyeyi asla atlamaması… “Neden yardım ediyorsun?” diye sordu bir ara. “Çünkü yardıma ihtiyacın var,” dedi Kenan; sonra ekledi: “Bazen nedenini bilmeden doğru olanı yaparız.”
Akşam çökerken doktoru yakaladı: ameliyat başarılı, durum kritik; beyin için süre gerektiği, haftalar. Kenan sandalyede büzülüp uyuya kalmış Defne’yi seyretti: başını koluna gömmüş, savunmasız. Doktora döndü: “Yakını yok. Ne olacak?” Sosyal hizmetler protokolü söylendi; Kenan “hayır” dedi. “Benimle kalacak. 24 saat verin. Tüm evrakla döneceğim.”
Defne’yi kucağına aldı; hafifti, ama yük ağırdı. Levent’teki çatı katına çıktılar. Cam-çelik-mermer arasında minik bir beden, yumuşak bir yorgana sarıldı; “Anne…” diye mırıldandı. Kenan çalışma odasına geçip avukatına ve sekreterine gece yarısında komut verdi: “Geçici vasi, çocuk için gerekli her şey.” Oda yavaş yavaş çocukluğa hazırlanırken Kenan ilk kez tavana bakarak uyuyamadı: Neden?
Sabaha karşı bir çığlık, “Anne!” Kenan koştu. “Annen hastanede; bugün göreceğiz,” dedi; “pankek sever misin?” Pankek bilirdi; annesi 12 yaşındayken öğretmişti. Mutfakta hamur, tavada koku; Defne yüksek taburede sessiz, “Yalnız kalmıyor musun?” diye sordu. “Bazen,” dedi Kenan, dürüstçe. “Annem çok çalışsa da döner,” dedi Defne, “birbirimizden başka kimsemiz yok.”
O günün geri kalanı, bürokrasiyi ikna etmek, Defne için kıyafet-oyuncak almak, misafir odasını dönüştürmekle geçti. Öğleden sonra hastaneye döndüler; camın gerisinde makineler ve kablolar arasında soluk bir yüz. Defne elini cama bastı: “Anneciğim, ben iyiyim. Yakışıklı bir amca var; pankek yapıyor. Ama sen gel, olur mu?” Kenan’ın boğazı düğümlendi.
Geceler, sabahlar, yeni ritüeller. Defne’yi okula kaydetme; “Bizi severler mi?” endişesine, “Sen cesursun,” yanıtı. İlk gün resim kağıdıyla koşan Defne: “Ailemizi çizdim: annem, ben, sen.” Kenan’ın göğsünde bir yer, değiştirilmiş bir işaret aldı: “Gördüğüm en güzel resim.”
Her gün yoğun bakım camındaki sükûnetin içinde bir tetik sesi duyuldu Kenan’ın içinde; tanıdıklık, bir tür hafıza ağrısı. O gece bilgisayarda “Elif Kaya illüstrasyon”la başlayan arama; eski bir profil, gülümseyen bir genç kadın; resimlerde bir şarkı, adını çıkaramadığın. Sonraki günlerde sosyal hizmet uzmanı Canan’ın eve gelişi: sorular, gözlemler, “Neden?” sorusuna Kenan’ın cevabı: “Birinin bana ihtiyacı vardı. Ve ben oradaydım.”
Canan çıkarken uyardı: “Çocuklar çabuk bağlanır. Hazır değilseniz…” Kenan, “Gitmeyeceğim,” dedi; şaşkın ama kararlı.
Bir cumartesi, parkta bir kadın köpeğiyle durdu: “Kızınız çok güzel; gözleri sizinkine benziyor.” Kenan’ın içi bir an boşaldı. O gece gizli bir DNA kiti; diş fırçasından birkaç saç teli. Laboratuvardan beş gün istendi; beş uzun gün.
Sabahları pankek; Defne’nin “Kenan amca, sen iyi birisin” diyen bakışları; akşamları Elif’e camdan “merhaba”lar. Kenan, geçmişin fotoğraflarını, bugünün ayrıntılarını yan yana koyup durdu.
Beşinci gün, zarf: Babalık olasılığı %99,99. Kâğıt, taş gibi ağır. Önce öfke; ardından, kaybedilmiş yılların yasına çarpan sessizlik. Aramak üzereydi; kendini durdurdu. Bu, kısa devre değil; doğru zamandı.
Doktor aradı: “Sedasyon azaltılıyor. Uyanma bekleniyor.” Kenan’ın kalbi hızlandı; ama içindeki diğer ritim, sabırlı bir metronom gibi “Defne…” dedi.
Akşam Defne’nin resminde üç kelime vardı: anne, baba, defne. Kenan’ın göğsüne, “Artık gerçeği söyleme zamanı,” yazıldı.
Elif uyandığında, gözleri odanın beyazında bir yüz aradı: “Kızım?” Kenan kapıda belirdi. “Defne iyi,” dedi; “okulda, güvende.” Elif, “Siz kimsiniz?” diye fısıldadı; sonra tanıma bir çarpı işareti gibi belirdi: “Sen…”
“Tesadüf,” dedi Kenan. “O gün buradaydım; Defne yalnızdı.” Elif, “Hakkın yoktu,” dedi; sesi hem kırılgan, hem keskin. “Çocuğumla… ” Kenan bir adım attı: “Her türlü hakkım vardı… ama bunu yeni öğrendim.” Durdu; doğru kelimeyi seçti: “Defne benim kızım.”
Elif’in yüzünden kan çekildi; sonra geri geldi, gözyaşıyla karışarak. “Baban,” dedi, dudakları titreyerek, “baban bana geldi. Senin artık istemediğini söyledi. Yolu açmam için para teklif etti… Onu dinledim. Sonra dergilerde başka kadınlarla fotoğraflarını gördüm. Unuttuğunu sandım.”
“Unutmadım,” dedi Kenan, sesi çatlayarak. “Yüzük aldım. Zümrüt — sevdiğini söylemiştin. Ertesi hafta teklif edecektim.” Elif’in gözleri büyüdü: “Bilmiyordum…” Kendi ellerine baktı, kemiklerin üzerindeki ince deriye. “Hamile olduğumu öğrendiğimde gitmiştim. Geri dönmeye cesaret edemedim.”
Kenan sandalyeye oturup Elif’in yatağının kenarındaki metal soğukluğa tutundu: “Babalık testi yaptırdım. %99,99. Elif, artık yalanların aramıza girmesine izin vermeyeceğim. Ama… seni suçlamıyorum. Korktun. Yanlış bilgiyle doğru sandığın kararı verdin. Suç babamın ve benim, daha yüksek, daha net durmam gerekirdi.”
Elif gözlerini kapadı; iki damla sessizce sızdı. “Defne… nasıldı?” Kenan gülümsedi, ilk kez o gün yumuşayan bir yüzle: “Harika. Zeki, komik, resim yapıyor. Senin gibi. Okulda ilk günü resimle taçlandırdı. Bizi çizdi… üçümüzü.”
“Onu görebilir miyim?” “Yarın,” dedi Kenan. “Bugün dinlen. Yarın beraber anlatırız — yaşı kadar, kalbi kadar.”
Kenan odadan çıkarken doktor kolunu tuttu: “Bay Arslan, Elif yeni uyandı. Kırılgan. Bilgiyi azar azar verin.” Kenan başını salladı; gözlerinde uzun bir cümle duruyordu: “Haklısınız.”
Gece, Kenan salona geçti; telefonunu aldı. Hattın öbür ucunda yıllardır korkulan ses: Adnan Arslan. “Beş yıl önce Elif’e ne söyledin?” Sessizlik, sonra tedirgin bir nefes: “O… uygun değildi. Sana zarar vermemesi için… biraz destek önerdim.” “Onu kovdun,” dedi Kenan. “Hamileydi. Benden, kızımdan ayırdın. Şimdi şartlarım var: Ya saygıyla hayatımızda kalır, ya çıkarsın. Karar senin.”
Telefon sessiz kaldı. Kenan Defne’nin odasına uğradı; kız yeni bebeğine sarılmış, bir elinde “anne, baba, defne” yazılı resimle uyuyordu. “Söz,” dedi Kenan, fısıltıyla. “Sonsuza kadar.”
Ertesi gün Defne’yi okula bırakırken onu her zamankinden sıkı sardı. “Bugün anneni göreceğim,” dedi; “yakında birlikte ziyaret edeceğiz.” Defne’nin gözleri parladı; minik yüzü ciddileşti: “Annem iyi mi?” “Olacak,” dedi Kenan, “olması için her şeyi yapıyoruz.”
Elif’in odasına girdiğinde, o artık daha açıktı. “Bir şey daha söylemem gerek,” dedi Kenan. “Babamla konuştum. Yalanını itiraf etti.” Elif’in yüzünde hem öfke hem hafifleme, karışık bir sezgi dolaştı. “Onun yüzünden,” dedi; “ama ben de korktum.” Kenan başını salladı: “Olan oldu. Şimdi ne yapacağımız… ”
Kapı tıklatıldı; doktor: “Yarın kısa bir ziyaret yapabilir. Küçük kız çok heyecanlı.” Elif’in gözleri doldu: “Gelsin.”
Akşam, Kenan Defne’ye oturdu; mutfak masasında pastel boyalara bulanmış minik parmaklar. “Defne,” dedi, “önemli bir şey konuşacağız. Babayı biliyor musun?” Defne omzunu silkti: “Diğer çocukların” — sonra çekinerek ekledi — “Benim yok.” Kenan derin bir nefes aldı: “Varsın. Benim. Ben senin babanım.”
Küçük yüz, önce anlamaya çalıştı; sonra bir öğretmen gibi toparladı: “O yüzden benziyoruz.” Gözleri büyüdü: “Annem biliyor mu?” “Biliyor. Bugün konuştuk. Yarın birlikte yanına gideceğiz.” Defne bir an düşündü; sonra siyah kalemi aldı ve resimde adamın altına “baba” yazdı. “Şimdi doğru.”
Kenan’ın gözlerinde artık tutamadığı bir şeyler vardı. Defne “Yarın annemin yanında ‘baba’ diyebilir miyim?” diye sordu. “Bana ne istersen diyebilirsin,” dedi Kenan, sesi kısık.
Ertesi sabah, Defne çiçekli pembe elbisesiyle aynanın karşısında döndü: “Annem beğenir mi?” “Bayılır,” dedi Kenan; “sen her hâlinle güzelsin.” Hastane kapısından girer girmez Defne’nin ayakları hızlandı; Kenan nazikçe frenledi: “Yavaş. Annen iyileşiyor.”
Kapı açıldı. Elif yatağın kenarında oturuyordu; nemli saçları geriye taranmış, yüzü yorgun ama canlı. Defne bir an dondu; sonra koştu. Kenan onu kolundan tuttu: “Yavaş.” Defne yaklaşırken Elif kolunu uzattı; sarıldılar. Hemşireler tebessüm etti; monitörler bir an sanki daha ritmik çaldı.
“Anne, seni çok özledim,” dedi Defne, yüzünü göğsüne gömerek. “Ben de,” dedi Elif; ardından Defne başını kaldırdı: “Babam bana baktı.” Elif gözlerini Kenan’a çevirdi; minnet ve utanç, bir arada: “Teşekkür ederim.”
Kenan kenardaki sandalyede ikisinin zamanına saygı duydu; Defne çizimlerini gösterdi, okul arkadaşlarını anlattı, Kenan’ın “efsane” pankeklerini, “hikâye uydurma yeteneğini”. Elif her şeyi dikkatle dinledi; parmakları kızının saçında gezindi.
Sıra “biz”e geldiğinde, Kenan yatağın yanına yürüdü. “Defne,” dedi Elif, “babanla biz… bir zamanlar birbirimizi seviyorduk. Sonra bazı yalanlar, yanlışlar… ayrıldık. Ben korktum.” Defne küçük ama bilge bir tonla, “Bazen korkmak normal,” dedi. “Ama şimdi birlikteyiz,” dedi Elif; “üçümüz.”
Ziyaret doktor muayenesiyle kesildi; iyi haber: “Elif hızlı toparlıyor; bir hafta içinde taburcu.” Ardından sorumluluk: “Evde yardım, fizyoterapi.” Defne araya atladı: “Bizim evimize gelecek!” Kenan Elif’e baktı; Elif göğsünde bir gururu ve bir sıkıntıyı yanyana hissetti. “Geçici olarak,” dedi. “Ben güçlendikçe… ”
Çatı katında Elif için bir oda hazırlandı: pencere kenarında masa, kitaplık, taze çiçekler; Defne duvara resimler astı: “Ailemizi gördükçe mutlu olsun.” Elif taburcu olduğunda dairenin her köşesi biraz daha “ev”e döndü: akşam yemekleri, birlikte çay; Defne’nin “bugünün yıldızı kim?” oyunu… Ve elbette sürtünmeler: Elif’in bağımsızlığı ile Kenan’ın “koruma” refleksi çatıştı. “Çalışmam lazım,” dedi Elif bir gece. Kenan durdu, düşündü: “Haklısın. O zaman sevdiğin işi yap.”
Masaya profesyonel sanat malzemeleri koydu; birkaç galeriyle konuşmuştu, portfolyo randevuları azdı. Elif’in gözleri parladı; “Teşekkür ederim,” dedi; “beni gördüğün için.” Bir hafta sonra Sanat Alanı Galerisi’nden “başlıyorsunuz” telefonu geldi. O akşam balkonda, güneş kenti pembeye boyarken, Defne meyve suyuyla “Yeni başlangıçlara ve ailemize,” diye kadeh kaldırdı.
Ama büyük yüzleşme hâlâ vardı. Bir Pazar Adnan geldi; elinde hediyeler, sesinde ıslak bir pişmanlık. Defne, “Dede misin? Babam aptallık yaptığını ama düzeldiğini söyledi,” dedi. Adnan gülümseyerek “Evet, çok aptaldım,” dedi; “ama öğreniyorum.” Elif’ten özür diledi; Kenan’dan af diledi. Sınırlar çizildi: “Saygı, manipülasyon yok,” dedi Kenan. Adnan başını eğdi: “Kabul.”
Aile yavaş yavaş, bir yalanın açtığı yarayı, bir gerçeğin vaktiyle kapattı. Bir akşam, Kenan balkonda Elif’e döndü: “Gitmeni istemiyorum,” dedi; “Sadece ihtiyacın olduğu için değil; istediğin için burada kal.” Elif gülümsedi: “Doğru hissettiriyor,” dedi; “ama acele etmeyelim.” Kenan, “Acele yok,” dedi; “yalnız, dürüstlük, samimiyet.”
Kenan “bir gün” dediği şeyi, o günü geldiğinde anladı. Düğün değil, önce “baba” kelimesinin Defne’nin ağzında çözülmesi, sonra Elif’in işine yeniden bağlanması, defterlerine dökülen çizgiler, “Ev” kelimesinin sadece adres değil, üç kalp olduğunu idrak etmekti.
Giderek sakinleşen sular, bazı sabahlar bir anda kabarır. Kenan, babasının geçmişte olanları nasıl “gerekli” gördüğünü anlattığı bir ziyarette, “Vakıf kurmak istiyorum,” dedi Adnan; “Defne’nin üniversite fonu; ayrıca Elif’e şirket hissesi…” Gurur ve telafi karışımı bir armağandı; Elif tereddüt etti, Kenan “Karar senin,” dedi. Elif kabullendi: “Defne için.”
Elif galeride parladı; çocuk kitaplarına çizdiği illüstrasyon bir ayda baskı yaptı. Defne okulda sahneye çıktı; “Cesur Kız ve Pankekli Babası” başlıklı ufak bir oyun yazdı. Kenan kahkahalar arasında ağladı.
Sonra —büyük dönüş— Kenan diz çöktü. Beş yıl çekmecede saklanan zümrüt yüzük avuçta. “Beş yıl önce almıştım,” dedi; “artık zamanı.” Elif “Evet,” dedi; Defne kahkahalar attı: “Nedime olacağım!” Polonezköy’de gün batımı düğünü, küçük bir şapel, beyaz sandalyeler. Defne yavaş adımlarla gül yapraklarını saçarken Kenan ve Elif, yeminlerinde “yanında kalma”yı, “doğruyu söyleme”yi, “her gün yeniden seçme”yi söz verdiler. Adnan konuştu: “Yanıldım. Ama bugün, oğlumun adamlığı ve Elif’in yüreğiyle gurur duyuyorum.”
Düğünden sonra hayat, sadelikte derinleşti. Kenan daha az çalışıp daha çok “evde” oldu; şirket zarar görmedi, aksine “denge” verimliliği arttırdı. Elif sanat yönetmenliğine yükseldi. Bir sabah Defne çizim defterinde bir beşik çizdi: “Aile büyüyecek,” dedi; haklı çıktı. Miguel doğdu — dolunay gecesi, odada babasının eli annesinin elinde. Defne “abla” oldu, “kural kitabı”nı severek uydurdu.
Bir gazeteci, “Geleneksel olmayan aileler” hakkında yazı yazmak istedi; Kenan ve Elif düşündü: “Eğer birine bile umut olacaksak…” Yazı yayımlandı; mesajlar yağdı: bekâr anneler, geç öğrenen babalar, “asla geç değil” diyen hikâyeler. Kenan bir mesajda kendini gördü: “Korkuyordum; siz cesaret verdiniz.”
Kış akşamlarında, Kenan ve Elif Divan’ın üzerinde çay içerken “nasıl anlatacağız?” sorusuna birlikte yanıt hazırladılar. Defne sorduğunda, “Bazen yetişkinler yanlış seçimler yapar,” dediler; “ama sonra doğruyu seçer ve düzeltirler.” Defne kafa salladı: “Kader gibi. Öğretmenimiz anlattı.”
Kenan, o kaderin aslında bir seçim olduğunu biliyordu: hastane koridorunda tanımadığı bir çocuğa “kalmak” seçimi.
İki yıl sonra, cumartesi sabahı pankek kokusu evi doldururken Kenan, camdan balkondaki manzarayı seyretti: Defne defterine çiziyor, Miguel beşikte mırıldanıyor, Elif pijamalarıyla gelip beline sarılıyor. “Günaydın,” dedi Elif; “Günaydın,” dedi Kenan; “Majesteleri,” diye eğildi; Elif güldü.
Defne koşarak içeri girdi: “Ailemizi çizdim,” dedi. Kağıtta, anne, baba, Defne, Miguel, dede Adnan, “Selin teyze” ve köşede “pankek tava” bile vardı. Kenan resmi aldı; gözleri doldu. Bu, bir masal değildi; masallar kadar güzel bir gerçeğin portresiydi.
Telefon çaldı; Murat: “Hikâyeniz, insanlara iyi geldi.” Kenan balkona çıktı, şehre baktı. “Gerçek olduğu için,” dedi; “çünkü kusurlarıyla birlikte.” Elif yanına geldi; parmağındaki yüzüğü okşadı. Kenan fısıldadı: “Her gün seni seçiyorum.” Elif gülümsedi: “Ben de. Sonsuza kadar.” İçeride Defne, “Baba! Pankekler yanıyor!” diye bağırdı. Koştular, kahkaha attılar; yanık kenarları kestiler, ortalarını balla tatlandırdılar.
Ve o gün, tıpkı ilk günkü gibi, doğru olanı seçtiler: kalmayı. Çünkü bazen bir hastane koridorunda duyulan “anne” ile başlayan hikâye, bir evin mutfağında “baba, pankek” diye tamamlanır. Ve kalan her şey —para, güç, unvan— yalnızca arka plandaki sessiz dekor olur.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





