Kapı aralandı, sade bir palto, eskimiş bir çanta ve titrek bir ses içeri girdi. “Müsaitseniz… kıyafetim biraz mütevazı,” dedi kadın, gözlerini kaçırarak. Yüzlerdeki tebessüm önce dondu, sonra çatladı; sanki biri masanın altına yerleştirilmiş bir gerçeğe tekme atmıştı. O an anladı: Onlar tek bir şeyi biliyordu, ama tahmin ettikleri şey değildi. Şimdi ya kartlarını açık oynayacaktı ya da sessiz bir şokun bütün evi sarmasına izin verecekti.
Şehir, akşamı ince bir porselen gibi tutuyordu; ışıklar kat kat yükselen cam yüzeylerde kırılıyor, kaldırımlarda topuk sesleri ritim tutuyordu. Miriam –oğlunun arkadaşları ona “Mira” derdi, ama asıl adı buydu– asansör aynasında yüzüne son kez baktı. Çenesinin iki yanında belli belirsiz gülme çizgileri, gözlerinde yılların görgüsü. Paltoyu bilerek seçmişti: yumuşak yün, rengi solmuş; çanta, on yıl önce alınmış ama hâlâ sağlam; ayakkabılar, tabanı sessiz, burnu hafifçe aşınmış. Aylık kırk bin doları anlatmayan bir siluet.
Danışmanlık firmasında gün boyu rakamlar ve yüzler okumuş, yönetim kurullarına “kriz”in ve “itibar”ın nasıl yönetileceğini anlatmıştı. Evindeyse alışkanlıklar hiç değişmezdi: aynı ölçülü kahve, aynı sade tabaklar, aynı beyaz nevresim. Oğlu David büyürken paranın evde edindiği yer, bir sandalye kadar hakikiydi: işlevi vardı, gösterisi yoktu. Onu televizyonun önüne oturtup “biz varlıklıyız” diye anlatmamış, eline bir kalem verip “borç nasıl hesaplanır?” diye göstermişti.
Şimdi kurduğu küçük bir oyun vardı; test değil, prova. Gelin tarafının evinde bir akşam yemeği: Thompson’ların salonu, vitrinde porselenler, masada nefis bir örtü; havada o görünmez “usul” kokusu. Kendi kendine “naif, güçlüklerle baş eden anne” rolünü prova etmişti. Sesini biraz daha yumuşatacak, kahkahayı bir tık geciktirecek, masaya otururken omuzlarını eser miktarda düşürecek. Onları dinlemek istiyordu. Kimi görüp nasıl konuşuyorlar?
Kapıyı David açtı. “Anne!” dedi, şaşkın bir sevinçle. Onu kucaklarken göğsündeki sertlik dağıldı. “Erken gelmişsin.”
“Yoldan erken düştü ayaklarım,” dedi Miriam, gülümseyerek. Göz ucuyla salona baktı: pastel tonlar, fazla düzgün yastıklar, kendi kendisini hoş karşılayan bir ev. İçeri buyur edildiklerinde bir masa hazırlığı sürüyordu. Mrs. Thompson –İsabetle Dolores– gümüş saçlarını yerinden kıpırdatmadan gülümsemiş, “Miriam, ne kadar naziksiniz. Paltonuzla nasıl da güzel…” gibi muallak bir cümle kurmuştu. Bay Thompson –Richard– elde bir kadeh, bakışları hızlı, ölçülü. Bir kız kardeş –Lydia– kenarda telefon parlatıyordu. Gelin –Emma– nazik paniğini göstermemek için dudaklarının kenarında küçük ısırıklar atıyordu.
“İşe güce yetişiyor musunuz?” diye sordu Dolores, çay fincanını altlığına sessizce bırakırken. “Zor olmalı.”
“Yolumu buluyorum,” dedi Miriam. “Bir şekilde.”
Dolores’in gözlerinde, bir kapıya bırakılan paspas gibi “iyi” duygusu, altına gizlenmiş bir hata aradı. Konuşmalar ufak taşlar gibi yuvarlandı: hava, trafik, Emma’nın koçluk ettiği çocukların piyano resitali, Richard’ın golf sahasındaki bir “kaza”. Tam o sırada, David mutfaktan bir tabak daha getirirken gözleri annesine değdi: “Senin favorinden yaptılar, anne. Limonlu tart.”
Miriam minnetle başını salladı. “İsabet olmuş.”
Akşam uzadıkça, masanın yüzeyinde nazik bir buzlanma oluştu. Dolores’in bazı cümleleri, sanki görünmez bir hesap makinesiyle ölçülmüş gibi, hedefini bulup dönüyordu: “Şehrin bu tarafında mı oturuyorsunuz hâlâ?” “Küçük bir bahçe yok mudur orada?” “Bu yıl tatil planı… pek tabii herkes gibi zor.” Miriam her defasında hafifçe eğilip, “İmkanlar ölçüsünde,” dedi. Richard dalgın dalgın şarabını çevirdi; gözleri sanki “daha az” ile “daha çok” arasında duran bir çizgide yürüyordu.
Miriam, rolüne sadık kaldı. Çatalı bir saniye daha uzun havada tuttu, kahkahayı biraz daha kısıp bir başka soruyu üstelemedi. Masanın bir ucunda Lydia, David ve Emma arasında geçen bir “ev kredisi” sohbeti kulağına çarptı; faiz oranları, başlangıç sermayesi, “anne-baba katkısı” lafları havada su gibi gezindi. Miriam’ın gözleri kısa bir an oğlunun yüzünde durdu: David, bu cümlelerin arasında gerilmemiş, ama bir ipin iki ucunu tutar gibi dikkatliydi.
Sonra tatlılar geldi. Limon kabuğunun kokusu, vanilyanın sıcaklığı, salonda hafif bir ısıtıcı gibi dolaştı. O an –Miriam’ın oyununun nihayete ereceğini hissettiği o an– geldi. Dolores, tatlı çatallarından birini eli hafifçe titreyerek masaya bıraktı. Bir görüntüyü gördüğünde insanın yüzündeki kasların nasıl davrandığını Miriam defalarca gözlemlemişti. Şimdi Dolores’in ağzının kenarında korkuyla hayret, göz bebeklerinde bir “tanıma.”
“Bir şey sorabilir miyim?” dedi Dolores, dudakları kuruyarak. “Siz… siz hâlâ, Riverside’da o… küçük apartmanda mı kalıyorsunuz?”
Miriam elini peçeteye götürdü, zaman kazandı. “Evet,” dedi; “küçük, ama yeter.” Dolores’in yüzündeki hayret, felç ile dans ederken dilini geri çağırdı, yeni bir söz geldi: “Çünkü… dün… sizi gördüm sanırım. Plaza’daki… o… büyük toplantıdan çıkarken. Şirket panosunda adınız vardı. Ben… yanlış okumuş olabilirim.”
Miriam, oyunun gölgesinden çıkıp ışığın içine adım attı. David’in yüzünde bir soru, Emma’nınkinde “Lütfen” kelimesini saklayan kör bir endişe, Richard’ın elindeki kadehte bir tremolo. Miriam’ın sesi, buzlu bir camın arkasından çıkar gibi sakin ve net geldi:
“Ben ayda kırk bin dolar kazanıyorum.”
Havanın çıtırtısı, bir lambanın boğucu sıcaklığını anımsattı. Dolores’in dudakları “kırk” ve “bin” kelimeleri arasında takıldı. Richard, kahkaha ile öksürük arasındaki fakat ne biri ne diğeri olan bir ses çıkardı. Lydia telefona baktı, sonra telefondan kaçtı.
David, boynunun altındaki düğmeyi gevşetir gibi bir an, yutkundu. “Anne… neden hiç söylemedin?”
“Çünkü,” dedi Miriam, bir gülümsemenin yalnızca sağ kenarı ile, “parayı göstermek, paranın eline düşmektir çoğu zaman. Senin nasıl biri olduğunu bilmek istedim; başkalarının da nasıl olduğunu görmek istedim. Hayatınızda neyi büyüttüğünüzü.”
Dolores, şapkasını çıkarmış bir aktris gibi masanın kenarına tuttuğu ellerini çekti. “Biz… hımm… biz sizi asla… yani… böyle bir… şey…”
“Yargılamadık demeyin,” dedi Miriam, sesinde bir kırbaç değil, bir metronom. “Yargı, insanın gözünde doğar, ağızdan değil. Gözleriniz çağırdı kelimeleri. Bu kötü mü? İnsan olduğunuzu gösterir. Fakat şimdi masanın üstünde başka bir şey var: yüzleşme.”
Emma, odaya ilk defa bir çocuğun yüzüyle bakarak, eliyle kocasının kolunu buldu. “Anne… lütfen.”
Richard bir nefes aldı, “Sizi yanlış anladık.” Kelime seçimi, üzerine düşen gölgeyi taşıdı: Biz – yanlış – anladık. Üç sözcük arasında bir hayat.
Miriam peçeteyi açıp dizine yaydı, sonra kapattı. “Ben basit yaşamayı seçtim,” dedi. “Her gün ihtişamın, parıltının içinde bir de normal yüz görmek istedim: kendi yüzümü. Paramı sınıfa değil, çocuklara bağışladım; annemi kaybettikten sonra onun adına bir burs fonu kurdum. Kıyafet, tabak, araba… hepsi misafir bu evde. Kalıcı olan yalnızca şu: birbirimize nasıl baktığımız.”
Dolores’in gözlerinde bir pırıltı –kırık bir aynadan gelen– oldu. “Ben… ben dün bir fotoğraf gördüm,” dedi, boğazını temizleyerek. “Women in Leadership… konuşmacılar arasında adınız. İlham verici yazıyordu. Siz… siz misiniz?”
“Ben,” dedi Miriam. “Ama burada ilham anlatmaya değil, gerçekliği göstermeye geldim.”
Sohbet bundan sonra düzgün yürümedi, ama yürümeye başladı. Emma tatlıyı dilimlemeye devam etti, Richard şarabı bıraktı, suya geçti. Dolores peçeteyi çözüp yeniden katladı, küçük bir alışkanlığına sarıldı. David annesinin elini masanın altında buldu. “Onlara ders vermedim,” dedi Miriam, fısıltıyla. “Aynayı biraz daha yakına tuttum.”
O gece davetliler dağılırken koridorda kısa bir an yalnız kaldılar. Dolores ve Miriam. İki anne, iki farklı okul. “Kızımı severim,” dedi Dolores, hızlı hızlı. “Evin doğru olmasını, güvenli olmasını, uyumlu olmasını isterim. Bazı şeyleri bu yüzden… fazla sıkı tutarım. Sizi… yani… görünüşü, gördüğümü zannettim.”
“Gördüğünüz,” dedi Miriam, “sizin kendinizdiniz. Bende.”
Dolores başını eğdi. “Özür dilerim.”
“Özür kabul,” dedi Miriam. “Devamında ne var?”
“Hatalardan öğrenme…” Dolores, bu kelimenin tadına yabancı yutmayan biri gibi bakarak, “Deneyeceğim,” dedi.
Asansör kapıları kapanırken David annesini bekledi. “Bir şey daha,” dedi Miriam. “Sana söylememiş olmam… paranın tek başına bir değer olmadığını göstermek içindi. Ama belki de fazla denedim. Seninle açık olmam gerekirdi.”
David başını salladı. “Ben seni anlıyorum. Beni büyütürken parayı değil, aklı ve kalbi öğrettin. Ama şunu da bilesin isterim: Ben seninle gurur duyuyorum. Paranın çokluğundan, azlığından değil; masaya getirdiğin dürüstlükten.”
Miriam’ın kalbinde bir çan çaldı. Kendi kendini duyan, kimseye görünmeyen bir çan.
Ertesi sabah telefon çaldı. Ekranda, “Emma.” Sesinde yumuşak bir telaş vardı. “Annem mesaj atmak istedi ama cesaret edemedi,” dedi Emma. “Baban da… biraz gururu var. Ama dün gece… onlar için büyük bir dersti.”
Akşama doğru Miriam’a kısa bir mesaj geldi: “Dün için teşekkür ederim. Sizi yanlış tanıdım. Başlangıç yapmak isterim. — Dolores.” Yanındaysa küçük bir fotoğraf: Emma’nın çocukluğunda giydiği inci tokalı bir el, şimdi korunmak için değil, paylaşmak için açılmış.
Hafta boyunca David uğradı. Mutfak masasında onunla oturdu, iki kupa çay arasında gecikmiş küçük konuşmalar dolandı: “Sence onlar tamamen değişir mi?” “İnsan bir anda olmaz; ama bir anda başlar.” “Peki sen? Dün geceki ‘çarpı’ planın, sence doğru muydu?” Miriam durdu, çay kaşığını fincanda döndürdü. “Bazen büyüklere de test gerekir. Ama asıl sınav kendimeydi: Bunu kibirle mi yapıyorum, yoksa netleştirmek için mi? Cevabı dün aldım.”
Ofiste kaldığı bir akşam, camdan şehre bakarken aklı yine masaya gitti. Toplumsal kodlar, sınıf sızmaları, “alınabilecek gelin, verilebilecek damat”… Hepsi aynı çorbanın içindeki farklı baharatlar gibiydi. Oysa basit bir malzeme vardı: saygı. Paranın bakıştaki gölgesini kaldıran tek şey.
Miriam kendi çocukluğunu düşündü. Babası bir dokumacıydı; annesi küçük bir atölyede düğme dikler, akşamları çorbayı ocakta ağır ağır çevirirdi. O evde de para hep vardı; bazen az, bazen çok; ancak hiçbir zaman sohbetin baş köşesine oturmasına izin verilmezdi. “Bir tabak daha…” derdi annesi, komşunun çocuğu geldiğinde. “Sunmayı bilmek,” demişti bir gün babası, “zenginliğin ta kendisidir.” Miriam o cümleyi o zamandan beri bir cüzdan gibi taşıyordu.
David bir akşam kapıdaydı; bu defa yanında Emma’yla. “Ailenle konuşmak istiyorum,” demişti Miriam, ama bu kez onlar gelmişti. Emma’nın gözlerinde bir çocuk utancı değil, bir yetişkin kararı vardı. “Annem ve babamla ayrı ayrı konuştuk,” dedi. “Kendi sınırlarını gördüler. Bizi sıkmadan, varlıklarıyla yanımızda durmayı öğrenecekler. Ben de onların kızıyım… ama ben de senin gelininim. İkisini birden taşımayı öğreniyorum.”
Miriam’ın mutfağı küçük ama sıcaktı. Masanın ortasına kendi yaptığı tarçınlı kekten bir dilim koydu. David, “Senin ‘mütevazı’ kıyafetlerinin altındaki kraliçe, her zamanki gibi tahtında,” diye şaka yaptı. “Tahtım bu sandalye,” dedi Miriam. “Krallığım, siz gelince genişliyor.”
O hafta sonu Miriam, uzun zamandır ertelediği bir şeyi yaptı: David’e, paranın nereden geldiğini anlattı. Nasıl kurumsal bir kargaşanın ortasında şirketleri ayağa kaldırdığını, nasıl “kriz” kelimesinin her dilde aynı kaosu doğurduğunu, ama her kültürde farklı bir “çıkış” bulduğunu; akıllı ama vicdansız bazı adamların, zeki ama korkak bazı kadınların ve hepsinin arasında kalmış, kendi çıkarını toplumun aklı sanan kalabalıkların arasında nasıl yol aldığını. David sessizce dinledi; arada bir “Bu kadar yükü… nasıl taşımışsın?” diye fısıldadı. Miriam, “Paylaşarak,” dedi. “Paylaşınca hafifliyorsun.”
Kapı yine çaldı. Bu defa dolores’ti, elinde bir vazo dolusu beyaz zambak. “Eviniz…” dedi, eşiğin bekçisine sığınmak ister gibi, “güzel.” “Sizinki de,” dedi Miriam; “dün gece fark ettim. Ama önce yön levhalarını eksik takmışsınız.” Dolores gülümsedi, incelikten hoşlanan biri gibi. “Yeni levhalar bastırıyorum.”
Oturdular. İki anne, iki çay. Konuşmaları suni bir nezaketle değil, yer yer çekinerek ama dürüstçe aktı. “Ben,” dedi dolores, “her şeyi doğru yapmak için o kadar çok haşır neşir oldum ki, bazen doğru olanı kaçırdım: karşındakini olduğu gibi görmek.” Miriam başıyla “evet” dedi. “Ben de bazen doğruyu göstermek için bir oyun kurdum. İnsan en çok kendine itiraf ederken zorlanıyor. Ama bu, iyi bir başlangıç.”
Sonraki aylarda aileler birbirine karıştı; birlikte doğum günleri, birlikte küçük tatiller. Miriam, Emma’nın ailesiyle “paranın” konuşulmadığı ama “planların” konuşulduğu bir zemin kurdu. “Parayı gizlemek,” dedi Miriam bir akşam Emma’yla, “onun yok sayılması değil; onun yüzünden birbirimizi görmezden gelmemek.” Emma başını Miriam’ın omzuna koydu. “Bazen gizlemek yerine doğru cümleyi aramalıyız.”
Bir yıl geçti. David bir akşam, “Ofiste bir teklif var. Kendi yoluma gitmek istiyorum,” dedi. Miriam onu dinledi; yardımcı oldu; onu kendi parasıyla düşünmeye ve başkalarının parasıyla değil, kendi vicdanıyla karar vermeye cesaretlendirdi. Dolores, Emma’nın müzik öğretmenliği işinden aldığı maaşı bir kez bile küçümsemedi; Richard golfte bir delik daha açmayı planlarken, bir deliği de kendi zihninde kapattı: “İnsanları formalara göre sınıflandırma alışkanlığı.”
Sonunda, bir aile yemeğinde –bu kez Miriam’ın küçük yemek odasında– herkes yerini bulmuştu. Masanın üstünde mavi bir örtü, ortasında bir demet lavanta. David, elinde küçük bir zarfla ayağa kalktı. “Biz,” dedi, “küçük bir bağış yapıyoruz. Bu, annemin kurduğu bursa. Emma’nın öğrencilerinden biri seçilecek.” Dolores’in gözleri doldu. “Görüyor musun,” dedi Richard’a fısıldayarak, “bu evde paranın sesi çok başka çıkıyor.”
Miriam, dünyanın en iyi dekoru olan sade bir gülümsemeyi yüzüne yerleştirdi. “Bir şeyi anladım,” dedi, “parayı saklamakla parayı göğsünde taşımak arasında bir fark var. Parayı kalbine koyarsan, kalbini daraltır. Parayı eline alır, paylaşırsan, elin genişler. Dün gece, sizin evinizde, herkesin eliyle kalbi arasında bir köprü kurmaya çalıştım.”
Dolores başını salladı. “Ben o köprüden yürüyorum.”
Gecenin sonunda, bulaşıkları yıkadıktan sonra Miriam balkona çıktı. Şehir, ışıklarını usulca kısa bir uykuya hazırlıyordu. Parmaklarını balkon demirine koydu. Aklından geçen sahneleri, masada kırılan o ilk çatalla başlayan, “Ayda kırk bin…”le devam eden ve bir çayın yanında “Özür dilerim”le bitmeyen döngüyü düşündü. Kısık bir kahkaha: Kurguladığı oyun, öğrettiği dersten çok kendine verdiği bir ders olmuştu. Basit yaşamak, alçak gönüllü olmak, anlaşılmayabileceğini göze almak… Hepsi. Ama bir şey daha: doğru zamanda, doğru cümleyle gerçeği göstermek.
Telefonuna küçük bir not yazdı: “Görünmek istediğin gibi değil, olduğun gibi gel. O gün gelince, herkes yerini bulur.” Notun altına bir tarih attı.
Ve o gece, şehrin üzerinde, bir evin balkonu ile bir başka evin penceresi arasında görünmez bir hat çizildi. O hat, sayıların değil, niyetlerin taşındığı ince bir ipti.
Bir ay sonra, Miriam’ın ofisinde beklenmedik bir mail düştü: “Thompson Ailesi Derneği – Yılın Misafiri Konuşmacısı.” Davet içerikte şöyle diyordu: “Toplumsal algı ve görgü üzerine… Sizi dinlemek isteriz.” Miriam güldü. Dolores’in levhaları basılmış ve birbirine monte edilmişti demek. “Gelirim,” diye yazdı.
Toplantı akşamı, salon yine porselen ve pasteldi, ama havada farklı bir kalp atışı vardı. Miriam kürsüye çıktığında salonda onlarca göz ona baktı. “Bugün size paradan bahsetmeyeceğim,” dedi. “Gözlerden bahsedeceğim. Yargının doğduğu ve öldüğü yerden: bakıştan.” Anlattı: bir sofrayı, bir peçeteyi, bir cümleyi. Kimsenin adını vermeden, herkesin yüzünü görerek. Uzun alkış, gerçek alkıştı.
Dolores, arada Miriam’ın yanına gelip “Bu, bizden önceki kuşaklara da lazımdı,” dedi. “Biz yetişirken ‘görgü’ diye öğretilen şey, bazen ‘görmeme’yi öğretmiş bize.” Miriam, “Şimdi değiştirebilirsiniz,” dedi. “Kızınızla birlikte.”
O gece Emma, annesine baktı. “Biz artık daha iyi bir aileyiz,” dedi. “Klişelerimizden arınıyoruz.” David, elini Miriam’ın omzuna koydu. “Bir akşam yemeği, bir ayna; değişim bazen bu kadar basitmiş.”
Bir Pazar öğlesi, masa başında bir tartışma çıktı –küçük ama gerçek. Lydia, “Beni ofiste biriyle kıyaslıyorlar,” dedi. “Ailesinin varlığı yüzünden… benim işime bakış değişiyor.” Richard, “İş iş…” diye başlayınca Miriam usulca elini kaldırdı. “İş, insanla yapılır,” dedi. “İnsanı nesne yaparsan, işin gözü kör olur.”
Sohbet ısındı: sınıf, aidiyet, emek. Dolores “Ben de zamanında…” diyerek bir hatasını anlattı. Emma, “Öğrencilerimden biri, ailede parası yok diye köşeye itiliyor. Ben onun yanına oturuyorum,” dedi. David, “Ofiste stajyerlere en zor işleri veriyorlar. Birini yönlendirmeye başladım,” diye ekledi. Bir anda, masa başındaki herkesin elinde küçük bir anahtar belirdi: kendi kapısını açmak için.
Miriam o an, bir oyunun doruk noktasını değil, bir öğrenmenin zirvesini gördü. “Geçen geceki oyum,” diye düşündü, “şimdi yerini kolektif bir sahneye bıraktı.”
Yılın sonuna doğru, David kendi şirketinden ayrıldı ve küçük bir sosyal girişime ortak oldu: “Adaletli Staj Programı.” Emma, okulunda ihtiyaç sahibi öğrenciler için burs konserleri düzenledi. Dolores, derneğinde “Mütevazı Ziyaretler” adında bir seri başlattı: Kıyafet ve gösterişi değil, hikâyeyi ve emeği anlatan ev buluşmaları. Richard, golf sahasında bile “bizim kulüp” yerine “bizim şehir” diyebilmek için çabaladı; işi gereği tanıdığı insanlara şablonlarla bakmamayı öğrendi.
Miriam’ın şirketi, “etik liderlik” eğitimlerine yeni bir modül ekledi: “Göz / Görgü.” İlk slaytta şu cümle yazıyordu: “Göz kendini görürse, başkasını doğru görür.” Altında küçük bir masa fotoğrafı: peçete, çatal, limon kabuğu.
Bir akşam, Miriam, David ve Emma’yla birlikte yürüyüşe çıktı. Şehrin sokakları yağmur sonrası parlaktı; tabelalar su damlalarıyla şarkı söylüyordu. Bir kafede oturdular. David, “Anne,” dedi, “o gece ‘Ayda kırk bin…’ deyişini düşünüyorum hâlâ. O cümle, bizim için bir parolaydı galiba.” Miriam gülümsedi. “Parolalar kapı açar; kapının ardında ne var, onu siz kurarsınız.”
Emma, başını Miriam’ın omzuna koydu. “Biz kuruyoruz,” dedi. “Bir masanın etrafında,” diye ekledi David. “Bir limonlu tartın etrafında,” diye güldü Emma.
Miriam gözlerini kapadı, bir an şehrin uzak bir penceresinde kendi gençliğini gördü: düğme diken annesini, iplikleri sayan babasını. İçinden “Teşekkür ederim,” dedi onlara; sesini rüzgâr alıp bir yerlere götürdü. Gözlerini açtığında karşısında iki yüz vardı; biri oğlunun, biri gelininki. “Siz de teşekkür istemeyin benden,” dedi. “Beraber yaptık. Doğru cümleler, doğru anlar, doğru sofralar…”
Eve döndüğünde, not defterine tek bir cümle yazdı: “Zenginlik, başkasının yüzünde kendini görmektir.” Altına tarih atmadı. Çünkü bu cümle, her günün tarihi olabilirdi.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





