İstanbul’da herkesin “deli evsiz” sandığı adam, bir kamyonu kurtardı… ve kendi hayatını da

Kasım ayının buz gibi bir İstanbul gecesinde, E5’in kenarında 20 ton gıda yüklü bir kamyon öksürerek can çekişiyordu. Üç usta pes etmiş, nakliye firması her dakika binlerce lira kaybediyordu. Tam o anda, köprünün altındaki gölgelerden uzun sakallı, pis kokulu bir evsiz çıktı.

Şoför neredeyse polisi arayacaktı; o ise motora tek bakış atıp, 20 dakikada “uzmanların 8 saatte yapamadığını” yaptı. Kamyon çalıştı, herkes şok oldu, adam ise yine gölgeye karıştı.

Kimse bu evsizin 30 yıl önce İstanbul’un en parlak makine mühendislerinden biri olduğunu bilmiyordu. Hayatın onu döve döve getirdiği bu nokta, aslında ikinci bir başlangıcın ilk adımıydı.

Mehmet Yılmaz 54 yaşındaydı ve görünmezdi.

Yok olduğundan değil. Vardı elbette. Et ve kemikten, soğuk havada buharlaşan nefesiyle, İstanbul’un kalabalık sokaklarında herkes gibi yürüyen bir bedendi. Ama dünyanın geri kalanı için o, bakışların üzerinden kaydığı bir gölgeye dönüşmüştü.

İnsan gözü alışkanlıkla kendini korur. Tehlikeli olana odaklanır, ama rahatsız edici olana bakmamayı öğrenir. Evsizler de böyle yok olurlar: Görüş alanında dururlar, ama akıldan silinirler. Mehmet de onlardan biriydi artık.

Bakırköy’de, E5’in yanındaki üst geçidin altında uyuyordu. Beton ile toprak arasında, rüzgârın uğuldadığı dar bir gölge.

Kışın, denizden gelen nemli rüzgâr kemiklerine kadar işler, gece eksi derecelerde nefesini bile üşütürdü. Yazınsa asfalt ısısı yukarı vurur, üst geçidin metal rayları gündüz güneşi emip gece sıcaklık kusardı; hava boğucu bir fırına dönüşürdü.

Üç battaniyesi vardı.

İkisini yıllar önce bir depodan “bulmuştu”, biri Kızılay’ın dağıttığı eski, incelmiş bir battaniyeydi. Onları her sabah özenle katlayıp karton yığının altına saklar, akşam olunca tekrar sererdi. Sokakta yaşamanın birinci kuralı, sahip olduğun az şeyi korumaktı.

Bir de sırt çantası vardı. Dünyadaki tüm “mal varlığı” onun içindeydi:

Yarım litrelik plastik bir şişe.
İçi boşalmaya yüz tutmuş iki eski konserve kutusu.
Küçük, körelmiş bir bıçak.
Çoğu zaman çalışmayan bir çakmak.
Ve asla bakmaya cesaret edemediği, ama atmaya da kıyamadığı sararmış bir fotoğraf.

Fotoğrafta da o vardı. Ama bu Mehmet değil, “öbürü”ydü.

Düşüşten önceki Mehmet: Ütülü takım elbiseyle, parlak bir arabanın yanında gülüyordu. Yanında güzel bir kadın, kucağında iri gözlü küçük bir kız. Fotoğraf, artık var olmayan bir hayatın donmuş bir anıydı.

Mehmet gün doğmadan uyanırdı.

Beden derin uykuyu çoktan unutmuştu; sokakta uyuyanlar rüyasız uyurlar. Bir kulağı her zaman açıktır: ayak sesi, polis düdüğü, başka bir evsizin yaklaşıp yaklaşmadığı…

Gözlerini açtığında E5’in uğultusu henüz tam başlamamış olurdu. Birkaç gece otobüsü, iki üç gecikmiş taksi, uzaklardan gelen fren sesleri…

Battaniyelerini katlar, kartonların altına sıkıştırır, sırt çantasını alır, üst geçitten aşağı inip Maslak tarafındaki umumi çeşmeye giderdi. Musluğun buz gibi suyuyla yüzünü yıkarken, kırık aynadaki yansımasına bakmamaya çalışırdı.

Bakarsa, tanımadığı bir adam görürdü: Uzamış, karışmış sakal; yağ ve kirle kararmış cilt; gözlerinin etrafında derin çizgiler; yaşına göre fazla çökmüş.

Sonra “kahvaltı” başlardı. Kahvaltı dediyse, çöp konteynerlerini dolaşmak:

Süpermarketlerin arkasında atılmış son kullanma tarihi yaklaşmış ürünler, bazen ezik sebzeler.
Pazar yerlerinin kenarında yere düşmüş, çürüğe yaklaşmış domates, birkaç biber.
Fırınların çöpünde bir iki bayat ekmek.

Bazen bir esnaf, elinde kalan bayat simidi “al abi” diye uzatırdı. Mehmet, hiçbir zaman el açıp para istememişti. Gençliğinde, dilenenleri hakir gören biriydi. Sokakta geçirdiği yıllar, gururunu kemirmiş, ama tamamen yok edememişti.

Dilenmek yerine beklemeyi, bulduğuyla yetinmeyi seçmişti.

Günleri “hedef yok, varış noktası yok” diye uzayan boş saatlerle doluydu. Şehirde yürür, kalabalığın içinde kaybolur, insanların konuşmalarını dinler gibi yapar, ama aslında sadece düşünürdü.

En çok oto sanayi sitelerinin, tamirhanelerin önünde oyalanırdı. Tel örgünün ardından motor kaputu açık arabaları, uğraşan ustaları seyrederdi. Merakla değil, mesleki alışkanlıkla bakardı.

Ustanın elindeki anahtarı yanlış yere uzattığını, civatayı fazla sıktığını, bir parçayı gereksiz yere zorlarken motorun içten içe “itiraz ettiğini” görürdü. Motor şakırtısını, kayışın ince tiz sesini, boğuk bir vuruntuyu duyduğunda, kafasının içinde otomatik olarak teşhis çalışırdı.

Ama hiçbir şey söylemezdi. Çünkü kim, yağlı tulumlu ustaların bile hor gördüğü bir evsizi dinlerdi?

Oysa o “önce” bambaşka biriydi.

Mehmet Yılmaz, İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği’nden 9.5 ortalamayla mezun olmuştu. Hocaları onu geleceğin yıldızı olarak görürdü.

26 yaşında Kartal’daki büyük bir otomobil fabrikasında ekip lideri olmuş, 30’una gelmeden teknik müdürlüğe yükselmişti. İyi maaş, Pendik’te deniz gören bir daire, yeni model bir araba, onu gerçekten seven bir eş, ona kahraman gözüyle bakan bir kız…

Hayat, düz bir çizgi gibi görünüyordu: Her yıl biraz daha iyi, biraz daha konforlu, biraz daha garantili.

Ama hayat, insanlara darbe vururken “hazır mısın?” diye sormaz.

40 yaşındayken fabrika el değiştirdi. Önce dedikodular çıktı: “Yabancı ortak geliyor, büyüyeceğiz.” Sonra kriz patladı. Kur dalgalandı, sözleşmeler iptal edildi, ana distribütör iflas etti.

Bir sabah toplantı odasında genel müdür titrek bir sesle “Üzgünüz, fabrikayı kapatıyoruz” dedi. Yaklaşık 700 kişi bir anda işsiz kaldı.

Mehmet, ilk haftalar sakin kalmaya çalıştı. “Ben tecrübeli mühendisim, beni işe alırlar” diyordu kendi kendine. CV hazırladı, eski iş arkadaşlarına, tedarikçilere, rakip firmalara mail attı, görüşmelere gitti.

Ama kriz tüm sektörü vurmuştu. Otomotivde küçülme vardı, yeni personel almak bir yana, mevcut kadrolar daraltılıyordu.

Birikimleri erimeye, krediler birikmeye başladı. Banka aramaları, kırmızı kalemli ihtar mektupları… Pendik’teki evin taksitleri gecikince, bankanın sabrı tükendi. İcra kâğıdı kapıya geldi.

Eşi Ayşe, başta destek oldu. “Birlikte atlatırız” dedi. Ama aylar geçtikçe, Mehmet’in gözlerindeki ışık sönmeye, sessizlikleri uzamaya, sinirleri bozulmaya başladı.

Mehmet, makineye hükmeden adamken, kendi duygularına hükmedemez hale gelmişti. Depresyonun içine doğru ağır ağır gömülüyordu.

Bir akşam, oturma odasında ikisi de sustu. Ayşe sonunda konuştu:

—Ben Antalya’daki annemin yanına gideceğim bir süre. Zeynep’i de götüreceğim. İyi olduğunda, bizi çağırırsın.

“Geçici” dedi, ama gözlerinde kalıcı bir kararın ağırlığı vardı. Mehmet itiraz etmedi. Suskunluğu, kabulün işaretiydi.

Ayşe kızlarını alıp gitti. Gece, evde yankılanan tek ses, boşluğun sesiydi.

Kısa süre sonra ev de gitti. Arkadaşların yanında bir süre idare etti, sonra onların da sabrı tükendi. Borçlar yüzünden kalan son arabası haczedilince, yatağı bile kalmamıştı.

Sokağa düştü.

İlk yıl en zoruydu.

Hâlâ mühendis kafasıyla çözüm arıyor, hâlâ bir çıkış yolu bulacağına inanıyordu. Üstüne başına çeki düzen verip iş görüşmelerine gitmeye devam etti; ama sokakta uyuyan birinin kokusu, en temiz gömleği bile ele verirdi.

Koltuk altından yayılan o kesif, nemli koku… İnsan kaynakları uzmanları bunu koklar, gözlerinin içindeki “risk” alarmı çalardı.

Kimse onu işe almadı.

İkinci yıl, inancı kırıldı. Artık CV düzenlemedi, mail atmadı. “Boşuna” dedi.

Üçüncü yıl, görünmez oldu. Gururunu yuttu, ismini unuttu. “Ben Mehmet Yılmaz, makine mühendisiyim” cümlesi, ağzından yıllardır çıkmamıştı.

Artık sadece “abi”, “dayı”, “amca”, bazen de “defol”du.

Ama kafasının içindeki o mühendis, ölmemişti. En derinde, yedek depoda bekler gibi duruyordu.

Ta ki, E5’teki o kasım gecesine kadar.

Kasım sonu, sabaha karşı saat 3.

E5 karanlık ve soğuktu. Gecenin o saatinde bile kamyonlar, otobüsler, birkaç taksi durmadan akıyordu. Far ışıkları, yol çizgilerini bir ileri bir geri yalayıp geçiyordu.

Mehmet, her zamanki gibi üst geçidin altındaki karton yığınından, battaniyelerin arasından gelen ince soğuğa uyanmıştı. Vücudu, yıllar içinde gürültüye bağışıklık kazanmıştı ama fren sesleri, çığlıklar, kavga sesleri hâlâ onu fırlatıp kaldırıyordu.

O gece de öyle oldu.

Aniden, E5’te sert bir fren sesi duyuldu. Ardından metalin sarsıntısı, motorun boğulup öksüren sesi ve şoförün ağzından çıkan küfürler…

Mehmet, refleksle başını kaldırdı. Betonun kenarından yola doğru baktı.

Yaklaşık 200 metre ileride, dev bir TIR emniyet şeridinde duruyordu. Dörtlüleri yanıyor, kabinin altında motor bölümünden duman yükseliyordu.

Kamyonun üzerinde kocaman harflerle bir lojistik firmasının adı yazıyordu. Kasasında, yan tarafa “Soğuk Zincir – Gıda Taşımacılığı” etiketi göze çarpıyordu. Demek ki içi doluydu.

Kırmızı fren ışıkları, gece karanlığında alev gibi yanıyordu.

Mehmet, kaldığı yerden başını geri çekebilirdi. “Beni ilgilendirmez” deyip battaniyenin altına dönebilirdi. Zaten hayat ona yeterince şunu öğretmişti: Kendi derdine bak, kimseye yanaşma.

Ama motorun sesi, onu içine çekti.

Mehmet yıllarca motor sesi dinlemişti. Sadece kulakla değil, gövdesiyle hissederdi. Bu ses, klasik bir “yağ eksikliği” ya da “marş basmama” sesi değildi. Sanki motor, yakıtı düzensiz alıyor, bir an beslenip bir an aç kalıyordu.

İçinde bir yer kıpırdadı.

Bir süre tereddütle bekledi. Üst geçidin altında, gölgede. Sonra yavaş adımlarla rampadan aşağı inmeye başladı.

Hızlı yürüse, şüphe çekecekti. Yavaş ve “boş boş gezinen biri” gibi yürüdü. E5’in kenarına inip bariyer tarafında ilerledi.

Kamyonun yanında iki adam vardı:

Biri şoför, deri montlu, sigarasını sinirli sinirli çeken, gözü zonklayan bir adam.
Diğeri, üzerinde tulum olan bir tamirci; yanında plastik alet çantası, elinde el feneriyle motorun altına bakıyordu.

Sesleri rüzgârla birlikte Mehmet’e kadar geliyordu.

—Sana diyorum, her şeye baktım abi! —diyordu tamirci—. Akü sağlam, alternatör şarj ediyor, filtreleri yeni değiştirmişin. Bu duman biraz fazla yüklenmekten.

—Peki niye çekmiyor? —diye bağırdı şoför—. Sabah 6’da İzmir’de olmam lazım. Bu mal bozulursa ben bittim. Firma saatte bin lira kaybediyor, haberin var mı?

Tamirci çakma ışığıyla motorun farklı yerlerine bakıyor, arada bir kabloya vurup “bunda sorun yok” diye söyleniyordu.

Mehmet 10 metre kadar geride durdu, izledi. Dumanın rengini gördü: koyu gri, ama yağ yakma dumanı gibi değil. Motoru dinledi: Sanki ritmi bozulmuş, yakıt her seferinde aynı basınçla gelmiyordu.

Zihninde otomatik bir şema belirdi: Dizel motor, yakıt hattı, enjeksiyon pompası, basınç regülatörü, nipel bağlantısı…

“Basınç hattında çatlak” diye bir cümle geçti kafasından.

Normalde susardı.

Ama bu sefer, içindeki mühendis 14 yıl sonra ilk kez yüksek sesle konuşmak istedi.

Bir adım daha yaklaştı.

Şoför, sigarayı yere attı, sinirle ayağıyla ezip kafasını kaldırınca Mehmet’i gördü. Kirli, yırtık giysileri, yağ lekeli pantolonu, uzun sakalı, çökmüş omuzları… Klasik “tehlikeli olabilir” kategorisine giren bir evsiz profili.

Kaşları çatıldı.

—Ne istiyorsun? —diye tersledi—. Çekil git buradan, başımıza iş açma şimdi.

Mehmet durdu. Günlerdir doğru düzgün kimseyle konuşmamıştı. Konuştuğu zaman genelde “defol git” cevabı alıyordu. Ama içinde zor tutulan cümle, dudaklarından döküldü:

—Enjeksiyon pompası… basınç hattında çatlak var.

Bir anda sessizlik oldu.

Şoför ve tamirci, Mehmet’e sanki bir uzaylıya bakar gibi baktılar.

—Ne? —dedi tamirci.

Mehmet yutkundu.

—Enjeksiyon pompası —tekrarladı—. İkincil pompanın çıkışındaki nipel çatlamış. Yakıt gidiyor ama basınç dalgalanıyor. O yüzden çekiş yok, motor zorlanıyor.

Tamirci bir an boş boş baktı, sonra alaycı bir kahkaha attı.

—Sen nereden biliyorsun? —dedi—. Tulum yok, elinde anahtar yok, sen evsizin tekisin.

Ama onun da kafasında küçük bir şüphe filizlenmişti. Mehmet’in cümlelerindeki teknik doğruluk, herhangi bir şarlatanın söyleyebileceği cinsten değildi.

Şoför suratını buruşturdu.

—Bak birader —dedi Mehmet’e—, biz burada iş yapmaya çalışıyoruz. Gecenin üçü, kafam zaten kazan gibi. Eğlenmeye niyetin varsa başka yere git.

Mehmet geri adım atabilirdi. Yılların alışkanlığıyla “kusura bakmayın” deyip gölgeye karışabilirdi. Ama motorun sesi kulağında çınlıyordu. Yıllarca bu sesi duymuş bir insan için, oradaki arıza o kadar barizdi ki, susmak vicdansızlık gibi geldi.

—Enjeksiyon pompasına bakın —dedi, daha net bir tonla—. İkincil çıkışın bağlantısına. Nipel çatlak. Değiştirirseniz düzelir.

Tamirci, “bakmayacağım” demek üzereydi ki, şoför araya girdi.

—Ne kaybederiz? —dedi—. Zaten çalışmıyor. Bir bak işte dediğine.

Tamirci, “adamın lafıyla uğraşıyorum şu hale bak” der gibi içinden söylenerek el fenerini aldı. Kamyonun altına kaydı.

Mehmet bir adım geriye çekildi. Karanlıkta, hortumların, metal parçaların oluşturduğu karanlık labirent gözlerinin önünde canlandı. O ise henüz motora dokunmamıştı bile; sadece ses ve dumanla teşhis koymuştu.

Beş dakika sonra, tamircinin sesi alt taraftan geldi:

—A… Allah kahretsin… Burada çatlak var gerçekten.

Feneri biraz daha yaklaştırdı.

—Çok küçük, neredeyse görünmüyor ama yakıt buradan sızlıyor… Basınç dalgalanması yapar bu.

Şoför eğildi.

—Ciddi misin?

—Vallahi doğru… —dedi tamirci hayretle—. Nasıl gördün lan bunu? (Mehmet’e doğru bakarak) Sen motora bile bakmadın ki…

Mehmet omuz silkti.

—Görmedim. Duydum —dedi.

Tamirci, artık alaycı değildi. Yüzünde merak ve saygı karışımı bir ifade vardı.

—Sen kimsin? —diye sordu—. Nerede çalışıyorsun?

Mehmet cevap vermeden önce hafifçe duraksadı. Kendisi hakkında konuşmayalı, “ben mühendis Mehmet Yılmaz” demeyeli yıllar olmuştu. O kimlik çoktan toprağa gömülmüş gibiydi.

—Otomotivde çalışıyordum… —dedi—. Eskiden. Makine mühendisiyim.

Şoför aşağıdan gelen sesi bastırarak konuştu:

—Tamir edebilir misin peki?

Mehmet, tamircinin elindeki alet çantasına baktı. İçinde değiştirilebilir nipeller, anahtarlar, conta malzemeleri vardı.

—Yedek nipeliniz varsa ederim —dedi.

Tamirci çantayı açtı, uygun parçayı bulup Mehmet’e uzattı. O an, evsiz, eski mühendis, sanki bir anda eski haline döndü; ama üstü başı, sakalı, yüzündeki çizgiler hâlâ sokaktandı.

—Göster bakalım ne yapacaksın —dedi tamirci.

Mehmet kamyonun altına kaydı.

Feneri dişlerinin arasına sıkıştırdı, anahtarı eline aldı. Ellerinin soğuktan mı, duygudan mı titrediğini bilmiyordu. On dört yıldır elinde “iş için” alet tutmamıştı.

Metal, elini tanır gibi geldi. Sanki vücut hafızası devreye girdi: Hangi parça ne kadar sıkılır, hangi civata fazla döndürülürse diş sıyırır, hepsini tekrar hissediyordu.

Nipelin etrafını temizledi, eski çatlak parçayı söktü, yüzeyi kontrol etti, yeni nipeli yerine yerleştirip uygun basınçta sıktı. Ne çok, ne az.

Yaklaşık yirmi dakika sürdü.

Kamyonun altından çıktığında, elleri yağdan simsiyahtı. Kıyafetleri daha da kirlenmişti, ama gözlerinin içi parlıyordu.

—Şimdi deneyin —dedi, geri çekilerek.

Şoför kabine bindi. Kontağı çevirdi.

Motor bir an öksürdü, sonra ikinci bir denemede güçlü bir şekilde çalıştı. Devir sabitlendi, titreme yok, düzensiz vuruntu yok. Egzozdan çıkan duman normale döndü.

Bir anlık sessizlik oldu.

Sonra şoförün coşkulu sesi:

—Çalıştı lan! Vallahi çalıştı!

Şoför aşağı atladı, kamyonun önüne koştu. Tamirci başını sallıyordu, hâlâ şaşkın.

—Abi… —dedi şoför Mehmet’e dönerek—. Sen var ya… Bize bu gece dünyanın parasını kazandırdın. Adın ne?

—Mehmet.

Şoför cüzdanını çıkardı, içinden 500 lira saydı. Bedava değil, “karşılık” olarak verdi.

—Şunu al, hakkındır —dedi.

Mehmet, paraya baktı. Uzatılmış el, titreyen kirli parmaklar… 500 lira, bu haliyle, onun için servet gibiydi. Yıllardır kimse ona “emek karşılığı” bu kadar para vermemişti.

Her kuruşu, bilgisine karşılık ödendi.

Belki… diye geçti içinden. Belki hâlâ görünmez değilim. Belki hâlâ bir işe yarıyorum.

Parayı aldı. Kamyon yoluna çıktı. Tamirci de arkasından gitti.

Mehmet, E5’in kenarında kaldı. Elindeki banknotlara baktı; uzun zamandır hissetmediği bir duygu göğsünde kabardı: Onur.

O gece, çöp karıştırmadı. Gülhane’deki 24 saat açık bakkala gitti. Sıcak ekmek, konserve et, bir meyve suyu aldı. Parktaki bir bankta, yavaş yavaş yedi. Açlığını değil, “hak etmiş olmanın” tadını çıkardı.

Sonra bir şey daha yaptı.

Yıllardır yapmadığı bir şey.

Sirkeci tarafında, ikinci el kıyafet satan bir dükkâna girdi. Deliksiz bir pantolon, kalınca bir mont, bir bere aldı. Ardından, umumi hamama gitti. Giriş parasını ödedi.

Soyunma odasında, yıllardır üzerinden çıkarmadığı kirli kıyafetleri görünce utandı. Ama duşta, sıcak suyun vücudundaki kir tabakalarını akıttığını, gerçek sabunun kokusunu tekrar hissetmek, onu başka bir dünyaya taşıdı.

Aynaya baktığında hâlâ uzun sakallı, yorgun görünüyordu. Ama gözlerinde bir şey değişmişti.

Kendine bile görünmez gelmiyordu artık.

O gece yine üst geçidin altında uyudu, evet. Ama dolu mideyle, temiz kıyafetlerle ve göğsünde küçücük bir umut kıvılcımıyla.

Ertesi gün, Mehmet garip bir dürtüyle, kamyonu tamir ettiği yere geri döndü.

E5’in kenarındaki o noktaya… Sonuçta orada 20 dakika için de olsa “birisi” olmuştu. Belki bilinçaltı onu oraya çekiyordu.

Sabah saat 10 civarıydı.

Hava griydi, hafif çiseliyordu. Trafik yoğundu. Bir süre bariyerin yanında, kendini yine görünmez yapacak bir pozisyonda bekledi.

Derken, bir kamyon daha durdu emniyet şeridinde. Bu sefer dörtlüler yanıp sönüyor, sürücü aşağı indi. Kaputu açtı, içine bakarken yüzü asıktı.

Mehmet, istemsizce yaklaştı. Henüz konuşmaya niyeti yoktu. Fakat şoför onu görünce, sanki onu bekliyormuş gibi sordu:

—Sen Mehmet misin?

Mehmet şaşırdı.

—Evet… —dedi, emin olamadan—. Nereden biliyorsunuz?

—Dün gece Murat anlattı —dedi şoför—. “E5’te sakallı bir adam çıktı, üç ustanın yapamadığını 20 dakikada yaptı” dedi. Benim de kamyonun su kaybediyor, soğutma sistemi sıkıntılı. Ustaya götürmeye vaktim yok. Bakabilir misin?

Mehmet kamyona yaklaştı. Kaputu açtı, motoru dinledi. Paramparça değil, belli belirsiz bir sızıntı sesiydi bu. Göz ucuyla hortumlara, radyatöre baktı.

Dışarıdan görünen bariz bir kaçak yoktu. O zaman sorunun iç basınçta olması muhtemeldi.

—Radyatör kapağına, tahliye valfine bakalım —dedi—. Basınç doğru boşalmıyor olabilir.

Şoför, “anladığı birine rastladığını” hisseden bir insan rahatlığıyla başını salladı. Mehmet, hortumu söktü, valfi kontrol etti. Gerçekten de, valf içten içe paslanmış ve sıkışmıştı. Basınç yükseliyor, suyu zorlayarak bir yerlerden kaçırıyordu.

Bir saatlik çalışmayla sorunu giderdi.

Kamyon, bu kez düzgün bir şekilde çalıştı. Şoför 300 lira uzattı ve cebinden bir kart çıkardı.

—Bu bizim nakliye şirketinin patronunun numarası —dedi—. Hakan Demir. İyi tamirci bulamıyoruz. Ararsan, adını söyle, belki iş çıkar.

Mehmet kartı aldı. Kartvizitin köşesinde şirket logosu, altında “Demir Lojistik” yazıyordu.

İlk haftanın sonunda yedi araç tamir etmişti. Kimisi E5 kenarında, kimisi yan sokaklarda, kimisi otopark girişinde… Haber kulaktan kulağa yayılıyordu:

“E5’te bir evsiz var, ama motor dinleyince bilgisayar gibi teşhis koyuyor.”

Kimse doğru dürüst adını bilmiyordu. Şoförlerin dilinde “sakallı mühendis” olmuştu.

Bir akşamüstü, kartvizitteki numarayı aradı. Uzun uzun çaldıktan sonra, telefondan tok bir erkek sesi geldi:

—Demir Lojistik, buyurun?

—Ben… Mehmet… —dedi—. E5’te Murat’ın kamyonunu tamir eden.

—Hee, sensin demek —dedi ses—. Hakan ben. Müsaitsen bir gel, yüz yüze konuşalım.

Adres verdi: Kartal’da, sanayi sitesine yakın bir yer.

Ertesi gün, Mehmet metro ve dolmuş kombinasyonuyla Kartal’daki binaya gitti.

Nakliye firmasının önünde, geniş bir garaj ve arkasında büyük bir atölye vardı. İçeride onlarca kamyon sıralı duruyor, birkaç usta bir şeylerle uğraşıyordu.

Atölyenin yanındaki prefabrik binada, Hakan’ın odasına alındı.

Hakan, 40’larının ortasında, hafif göbekli, sert bakışlı ama gözlerinde zeka ışığı olan bir adamdı. Mehmet’i baştan aşağı süzdü. Uzun sakal, ikinci el ama nispeten düzgün kıyafet, yine de “sokak kokusu”ndan tam kurtulamamış bir beden.

—İyi olduğunu söylüyorlar —dedi Hakan, sigarasını küllüğe bastırırken—. Hatta “manyak” gibi iyi olduğunu.

Mehmet omuz silkti.

—Elimden geldiğince…

—Ama… —dedi Hakan, onu keserek—. Farklı görünüyorsun. Fabrika ustası gibi değilsin. Sana dürüst olayım, sana benzerini çok gördüm. Çoğu güvenilmez çıkar. Niye farklısın?

Mehmet, ilk kez o küçüklükten beri içini dökmek istedi. Ama hepsini bir kerede anlatmak imkânsızdı. Kısa tuttu:

—Uzun yıllar otomotivde çalıştım. Makine mühendisiyim. Sonra işler ters gitti. Sokakta kaldım. Şimdi tekrar çalışmak istiyorum. Elim iş tutar, kafam da hâlâ çalışıyor.

Hakan parmaklarını masaya vurdu.

—Neden bir servise girmedin? Yetkili servisler iyi mühendis bulamıyor.

—Çünkü beni gören kimse, özgeçmişime bakmak istemiyor —dedi Mehmet, acı bir gülümsemeyle—. Sakalıma ve adresime bakıyor.

Hakan sustu. Bir süre düşünceli bir şekilde Mehmet’e baktı. Sonra beklenmedik bir şey söyledi:

—Ben alırım.

Mehmet afalladı.

—Ne?

—Resmi elemanım olarak bugün almam —dedi Hakan—. Açık konuşalım; ben de riske girmekten korkarım. Ama bir ay deneme yapalım. Atölyede ustaların çözemediği araçlara bak. Eğer gerçekten söyledikleri kadar iyiysen, sözleşme yaparız. Maaş, sigorta, hatta yatacak yer bile buluruz. Değilsen, ikimiz de zaman kaybetmiş oluruz, o kadar.

Mehmet’in içinden bir ses “sakın güvenme” derken, diğer bir ses “daha iyi ne bulacaksın?” diyordu. E5’teki mucize, belki de kapıyı aralamıştı. Şimdi içeri girmek onun kararıydı.

—Kabul… —dedi—. Deneyelim.

O bir ay, Mehmet’in hayatının en yoğun, en yorucu ve en iyileştirici dönemiydi.

Atölyede klasik kaptan düzeni vardı: Birkaç usta, bir iki kalfa, çıraklar… Not defterine “arızalar” listelenir, bilgisayarlar motor beyinlerine bağlanır, hata kodları üzerinden teşhis konurdu.

Ama bazı araçlar vardı ki, bilgisayar “hiçbir sorun yok” dese de şoför “bu araba gitmiyor” diyordu. İşte o araçlar, ustaların sinirini bozuyor, atölyenin köşesine itilip “sonra bakarız” klasörüne atılıyordu.

Hakan, bu “umutsuz vakaları” Mehmet’e yönlendirdi.

Mehmet, motor kapağını açar, önce dinlerdi. Gözünü kapatır, bir an sadece sese odaklanırdı. Sonra elini bir hortuma, bir kapağa koyup titreşimi yoklardı.

Çoğu zaman, beklenen arıza değildi. Bazen basit bir geri tepen enjektör, bazen fabrika hatası bir sensör, bazen yanlış takılmış bir kablo… Normal ustaların “bilmiyorum, beyin değişecek” dediği şeylerdi.

Mehmet, kitaplarda yazmayan, ama yıllarca sahada biriken tecrübeyle birleştirdiği “sezgisel mekanik”le çalışıyordu. Gençken çalıştığı fabrikanın, eskidiğinde bile belleğinde canlı kalan motorlarının “ses hafızası”, sanki tüm araçlarda yankılanıyordu.

Bir ayın sonunda, Hakan’ın defterinde ilginç bir istatistik vardı:

Mehmet’e verilen “çözümsüz” 18 vakadan 16’sı başarıyla çözülmüştü.
Diğer ikisi ise parça bulunamadığı için beklemedeydi.

Hakan, Mehmet’i tekrar odasına çağırdı.

—Sen gerçekten delisin —dedi, gülerek—. İyi anlamda.

Masasının çekmecesinden bir kağıt çıkardı.

—Bu sözleşme. Maaş, sigorta, resmi mesai… Bir de —diye ekledi—. Atölyenin arkasında boş bir oda var. İstersen orada kal. En azından köprünün altından iyidir.

Mehmet kağıda baktı. O kadar uzun süre kimliksiz, kayıtsız yaşamıştı ki, kendi adını resmi bir evraka yazmayı unutmuştu sanki.

Kalemi eline aldığında hafif titredi. Sonunda, yıllar sonra ilk kez tam adını yazdı:

Mehmet Yılmaz – Makine Mühendisi.

O an, bir kimlik küllerinden doğdu.

Dört ay sonra, Mehmet Yılmaz bambaşka bir hayata uyanıyordu.

Artık üst geçidin altında değil, Üsküdar’da kiraladığı küçük bir dairede yatıyordu. Atölyedeki odada kalmakla başlamış, maaş birikince bir odalı temiz bir daire bulmuştu. Evin penceresinden Boğaz’ı görmüyordu belki, ama sokakta kalmıyordu ya, o yeterdi.

Sabahları artık “karın gurultusundan” değil, alarmdan uyanıyordu. Duş alıp, dolaptan temiz iş kıyafetlerini giyiyor, uygun bir kahvaltı hazırlıyordu: Çay, peynir, zeytin, ekmek. Bazen lüks yapıp, sucuk bile alıyordu.

Yıllar önce Pendik’te bir evi vardı. Ara sıra o eski apartmanın önünden geçiyor, balkonda çamaşır asan yeni aileye bakıp garip bir sızı hissediyordu. Ama artık bu sızı, “keşke hâlâ benim olsaydı” değil, “iyi ki hâlâ ayaktayım” duygusuyla karışıktı.

Nakliye şirketinde resmi olarak çalışıyordu. Ay sonunda banka hesabına 4.000 lira yatıyordu. Eskiden fabrika müdürü olarak daha fazla kazanıyordu belki, ama o zaman bu kadar kıymetini bilmiyordu.

Hakan, sadece ustalığı için değil, daha nadir bir şey için ona saygı duyuyordu: Dürüstlük.

Mehmet, bir arızaya baktığında, gereksiz parça değişimi önermek yerine en uygun çözümü öneriyordu. Bazen bu, şirketin kazanacağı parayı azaltıyordu, ama şoförün canını kurtarıyordu.

—Niye bunu yapıyorsun? —diye sorardı Hakan—. “Şunu da değiştirelim” desen kimse sorgulamaz. Daha çok faturayazarsın.

Mehmet omuz silkerdi.

—Bir gün ben de kamyon şoförüyken, biri bana öyle yapsaydı… —derdi—. Zaten hiçbir şeyim yokken son paramı da alırdı. O yüzden.

Evet, hiçbir zaman gerçekten kamyon şoförü olmamıştı; ama “hiçbir şeyin olmaması” duygusunu çok iyi biliyordu.

Bu yüzden, atölyeye gelenler arasında parasız olanlara farklı davranıyordu. Eski model arabasıyla gelen bir öğrenci, günlük iş için arabasına güvenen ama cebinde beş kuruş kalmamış bir işçi, kötü niyetli bir ustanın radyatör söküp “motor indi” diye kandırabileceği yalnız bir kadın…

Mehmet onları istismar etmiyor, elinden geldiğince yardımcı oluyordu. Bazen işçilikten vazgeçiyor, sadece malzeme parasına tamir ediyordu. Bazen “bugün ödeme, ay sonunda getirirsin” diyordu.

Kalbinde bir cümle vardı:

“Benim ihtiyacım olduğunda kimse yoktu. O zaman, şimdi ben birileri için var olayım.”

Atölyede genç çıraklar da vardı. Onlardan biri, Kadıköylü Emre’ydi. 19 yaşında, telefonunda drift videoları izleyen, ama işine de meraklı bir çocuk.

Emre, Mehmet’e hayranlıkla bakıyordu.

—Usta, bu kadar şeyi nereden biliyorsun? —diye sorardı—. Okulda mı öğrettiler?

—Okul temeli verir —derdi Mehmet—. Gerisini hatalardan öğrenirsin. Dinlemeyi öğrenirsen, motor sana neyi yanlış yaptığını söyler.

Bu “dinleme” meselesi, Emre’yi büyülerdi. Mehmet ona sadece teknik şema değil, “kulak” da öğretiyordu. Gözünü değil, kulağını kullanmayı.

Bir akşam mesai sonrası Emre, dedesinden kalma 90’lardan bir Renault’yu atölyeye çekti.

—Bu araba aylardır çalışmıyor —dedi—. Dede vefat ettiğinden beri garajda yatıyor. Ustaya götürsem “parası çok” diyecekler. Kendim öğrenmek istiyorum. Yardım eder misin?

Mehmet arabanın kaputunu açtı, motor bloğuna baktı. Gençken fabrikada yüzlerce örneğini gördüğü, ellediği bir modeldi bu.

—Gel —dedi—. Beraber yapalım. Ama ben yapmayacağım, sana yaptıracağım.

Üç akşam boyunca, işten sonra uğraştılar.

Mehmet, Emre’ye sadece “şunu sök, bunu tak” demedi. Nedenini anlattı. Yanlış yaptığında azarlamak yerine, “duydun mu farkı?” diye sordu.

Yeri geldi, yanlışlığı bilerek yaptırıp, motorun sesindeki değişikliği Emre’ye dinletti.

Araba sonunda çalıştığında, Emre’nin gözleri dolmuştu.

—Bu, baştan sona kendi elimi değdirdiğim ilk araba —dedi—. Sanki dede geri gelmiş gibi hissediyorum.

Mehmet elini omzuna koydu.

—Artık sen ustasın —dedi—. Diplomaların olduğu için değil. Anladığın için.

İçeride her şey iyi gidiyordu ama Mehmet’in içinde hâlâ kapanmamış bir dosya vardı: Ailesi.

Eşi Ayşe ve kızları Zeynep.

Onlarla 15 yıldır konuşmamıştı. İlk yıllarda utancından, sonra “nasıl olsa istemezler” inancından. Yıllar geçtikçe, arada açılan mesafe büyümüş, temas fikrini daha da zorlaştırmıştı.

Bir akşam, internette dolaşırken —çünkü artık bir telefonu ve internet paketi vardı— meraktan Facebook’a girdi. Ayşe’nin adını yazdı.

Buldu.

Profil fotoğrafında, Antalya’da bir ofisin önünde gülüyordu. “Muhasebe Sorumlusu” yazıyordu iş kısmında.

Zeynep’in adını yazdı.

Tıp fakültesi öğrencisi… Gülümseyen genç bir kadın, beyaz önlükle bir hastane koridorunda çekilmiş fotoğraflar…

Mehmet’in göğsü sıkıştı.

“Onlar bensiz de iyi” diye düşündü. “Belki beni öldü sanıyorlar.”

Defalarca mesaj atmayı düşündü: “Ben yaşıyorum” demeyi, “artık değiştim” demeyi… Ama her seferinde yazıp silerken buldu kendini.

“Ne diyeceğim? ‘Pardon, 15 sene kayboldum, şimdi döndüm, kaldığımız yerden devam edelim mi?’”

Ona bile saçma geliyordu.

Ta ki bir mart günü telefon çalana kadar.

Bilinmeyen bir numara.

—Alo?

—Mehmet Yılmaz’la mı görüşüyorum? —dedi, kadın sesi.

—Evet, benim.

—Ben… Ayşe. Hâlâ hatırlıyor musun?

Ses, Mehmet’in zihninde yıllardır yankılanan sesti. Rüyalarında konuştuğu, uyanınca özlediği, suçluluk ve sevgi karışımı duygularla hatırladığı ses.

Boğazı düğümlendi. Bir an konuşamadı.

—Hatırlıyorum… —diyebildi.

Ayşe devam etti:

—Senin hakkında bir şey duydum. İstanbul’da bir nakliye şirketinde çalışıyormuşsun. Dürüst olmak gerekirse inanmadım. Ama sonra bir arkadaşın doğruladı. Arayıp… kendim duymak istedim.

Mehmet ne diyeceğini bilemiyordu.

—İyiyim şimdi —dedi kısaca—. Zor yıllar geçti… ama şimdi iyiyim.

—Gittiğim için benden nefret etmiş olmalısın —dedi Ayşe.

—Asla senden nefret etmedim —dedi Mehmet—. Kendimden nefret ettim. Siz ikinizi korumak için yapman gerekeni yaptın.

Ayşe’nin sesi titredi.

—Zeynep… her şeyi bilmek istemedi. Ama ona anlattım. Babasının sadece “kaybolan adam” olmadığını, öncesinde kim olduğunu. Seni görmek istiyor.

Mehmet’in yüreği duracak gibi oldu.

—Ne?

—“Onu tanımak istiyorum” dedi. Taksim’de bir kafede buluşalım dedi. Eğer sen de istiyorsan.

Mehmet’in ağzından kelimeler otomatik çıktı:

—İstiyorum.

O geceden sonra, hayatının en zor bekleyişlerinden birini yaşadı. Üniformalı asker bekleyen anne gibi, sınav sonucunu bekleyen öğrenci gibi… Zaman ağırlaştı.

Buluşma günü geldiğinde, Taksim’deki kafeye 15 dakika erken gitti. Köşe bir masaya oturup, camdan sokağı izledi. Yan masalarda gençler bilgisayarda çalışıyor, turistler fotoğraf çekiyordu.

Sonra, kapıdan iki siluet göründü.

Ayşe. Saçlarına aklar düşmüş, ama yüzü hâlâ tanıdık. Yanında, uzun boylu, gözlerinin şekli ona çok benzeyen genç bir kadın: Zeynep.

Zeynep onu gördüğünde durdu. Gözleri, fotoğraflardan tanıdığı genç adamla, karşısındaki yaşlı, sakallı adamı üst üste getirmeye çalışır gibi baktı.

Mehmet ayağa kalktı. El mi uzatacağını, sarılacak mı, yoksa sadece “merhaba” mı diyeceğini bilemedi. Yılların yokluğu, bir saniyeye sıkışmıştı.

Ayşe ilk konuştu:

—Merhaba Mehmet.

—Merhaba Ayşe.

Sonra Zeynep bir adım attı.

—Merhaba… baba —dedi.

O kelime, Mehmet’in kalbine bir bıçak gibi değil, bir anahtar gibi girdi. İçeride kapalı olan ne varsa açtı.

Oturdular. Üç saat konuştular.

Geçmişin tüm karanlık detaylarını değil. Şimdi’yi. Mehmet’in neler yaptığını, atölyeyi, Emre’yi… Zeynep’in tıp fakültesindeki hayatını, nöbetlerini, hayallerini.

Bir noktada, Zeynep beklenen soruyu sordu:

—Neden bizi daha önce bulmaya çalışmadın?

Mehmet başını öne eğdi.

—Çünkü utanıyordum —dedi—. Sizin karşınıza çıkacak hâlim olmadığını düşünüyordum. Sizi bırakıp sokakta sürünmüş bir adam olarak gelip “baba” demeye hakkım yok sandım.

Zeynep uzun uzun baktı.

—Herkes düşer —dedi—. Herkes kalkamaz. Sen kalkmışsın. Bu benim için önemli.

Mehmet’in gözlerinden yaşlar süzüldü.

O gün, yılların ağırlığı hafifledi. Tamamen olmaz belki, ama taşınabilir hale geldi.

E5’teki o geceden üç yıl sonra, Mehmet Yılmaz’ın hayatı, o köprünün altındaki hâliyle kıyaslanamayacak kadar değişmişti.

Hakan’ın şirketinde artık ustabaşıydı. Atölyede sekiz kişilik bir ekibi yönetiyordu. Genç ustalara sadece “şunu sök, bunu tak” demiyor, mesleğin etik tarafını da anlatıyordu:

Müşteriye dürüst ol.
Neyi bilmiyorsan “bilmiyorum” de.
İnsanların çaresizliğini fırsat bilme.

Emre, artık şirketin en gözde ustalarından biriydi. Ne zaman birisi “nerede öğrendin bu işi?” diye sorsa, gururla “Mehmet ustadan” diyordu.

Mehmet’in Zeynep’le ilişkisi yavaş ama sağlam adımlarla ilerliyordu. Haftada bir, bazen iki kez görüşüyorlardı. Zeynep İstanbul’da ihtisasa kabul edildiğinde, Mehmet’e şu mesajı attı:

“Baba, 3 aya İstanbul’a taşınıyorum. Belki birlikte küçük bir ev bakabiliriz…”

Mehmet telefonu elinde tutup uzun süre mesajı seyretti. Gözleri doldu.

Ayşe ile ilişkisi daha sakindi. Eski yaraların üzerine yeni bir evlilik inşa etmeye çalışmadılar. Onun yerine, karşılıklı saygı ve anlayışa dayanan bir dostluk kurdular. İkisi de kendi hayatlarında ilerlemiş, ama birbirlerinin geçmişindeki önemlerini inkâr etmemişlerdi.

Bir sonbahar günü, Hakan yine Mehmet’i ofisine çağırdı.

—İkinci bir atölye açmak istiyorum —dedi—. Özelleşmiş bir yer. Zor vakaları, diğer servislerin “yapamayız” dediği işleri alacak. Ve seni ortak yapmak istiyorum.

Mehmet nefesini tuttu.

—Ortak mı?

—Evet —dedi Hakan—. Başta sermayeyi ben koyarım, bilgi ve tecrübe senden. Kârı zamanla eşit paylaşırız. Ben tek başıma yapamam. Çünkü o atölyenin ruhu sen olursun.

Mehmet, pencerenin dışındaki gri İstanbul’a baktı. Yoldan geçen kamyonları, otobüsleri seyretti. Bir zamanlar onların arasında görünmez bir gölge olarak dolaştığını hatırladı.

—Neden ben? —diye sordu.

—Çünkü sen başkalarının görmediğini görüyorsun —dedi Hakan—. Hem motorda, hem insanda. Ve ben buna güveniyorum.

Mehmet kabul etti.

Altı ay sonra, E5’e çok da uzak olmayan bir ara sokakta küçük ama tertemiz bir atölye açıldı. Kapısının üzerinde sade bir tabela:

“Yılmaz – Demir Gelişmiş Mekanik Onarımlar”

İlk ay 12 müşteri geldi. İkinci ay 30. Altıncı ayda, randevusuz araç kabul edemeyecek kadar yoğundular.

Çünkü Mehmet, sadece “tamir” yapmıyordu. İnsanlara umut veriyordu. Diğer servislerin “motoru komple inecek, maliyeti çok” diyerek uğraşmak istemediği vakalara zaman ayırıyordu.

Bir akşam, atölye kapanmaya yakınken, yıpranmış montlu, gözleri yorgun bir adam kapıda belirdi.

—Arabam dışarıda —dedi utangaçça—. Çok eski. Çalışmıyor. İşe gidemezsem kovulacağım. Param da… pek yok.

Mehmet onu süzdü. Üşümüş ellerini, gözlerindeki çaresizliği, “son şans” bakışını çok iyi tanıyordu. Aynı bakış, yıllar önce kendi aynasında da duruyordu.

—Arabanı bırak —dedi—. Bakacağım. Elimden geleni yaparım. Ne zaman ödeyebileceksen, o zaman ödersin.

Adam gözlerine inanamadı.

—Niye… bunu yapıyorsun?

Mehmet, köprünün altındaki o geceden bu yana geçen yolu düşündü. Birinin ona şans verdiği anı… Hakan’ın, Murat’ın, Ayşe ve Zeynep’in ona ellerini uzattığı anları.

—Çünkü hiçbir şeye sahip olmamanın ne demek olduğunu biliyorum —dedi sakince—. Ve biliyorum ki, biri o döngüyü bir yerden kırmazsa, o hiç bitmiyor.

Bir akşam, tıpkı yıllar önce E5’te yürüdüğü gibi, atölyeden çıkıp sokağa doğru yürüdü. İklim yine kasımlara benziyordu. Hava serin, gökyüzü kurşuni, yolda kamyon sesleri…

Elinde artık mekanik yağ değil, kahve kokusu vardı.

Gökyüzüne baktı. Kendi kendine mırıldandı:

—Düştüm, ama kalktım.

Cebinden eski, sararmış fotoğrafı çıkardı. Üzerindeki genç adamı —parlak arabasının yanında poz veren, yanındaki karısına ve küçük kızına sarılmış hâlini— izledi.

İçinde ne kıskançlık ne öfke vardı.

Sadece şunu düşündü:

“O adam artık yok. Ama onun iyi yanlarıyla, sokakta öğrendiğim her şeyi birleştiren yeni bir Mehmet var. Ve iyi ki var.”

Hayat her zaman hak ettiğini vermezdi. Bazen hiçbir suçun yokken her şeyini alırdı.

Ama Mehmet, motorların ona öğrettiği bir şeyi hayata uyarlamayı öğrenmişti:

“Bir sistem, bir yerden çatladığında tamamen çökmek zorunda değildir. Doğru yerden tamir edilirse, eskisinden bile sağlam olabilir.”

Kendi içindeki çatlakları, başkalarına köprü olarak kullanmaya başlamıştı.

Ve o sayede, bir evsizin 20 dakikada kurtardığı sadece bir kamyon değil, kendi hayatı da yeniden yola çıkmıştı.