Ölen eşimin “başkasından” sandığım oğlunu kapı dışarı ettim… 10 yıl sonra onun aslında öz oğlum olduğunu öğrendim

Eski bir okul çantasını avluya fırlattım, 12 yaşındaki çocuk tek kelime etmeden eğilip aldı, evi terk etti. O an içimde en ufak bir sızı bile hissetmemiştim; tam tersine, “yükten kurtuldum” sanıyordum. On yıl sonra bir sanat galerisinde, bir tablonun önünde dizlerimin üzerine çökerken, o günkü bakışını hatırladım.

Ve Meera’nın günlüğündeki tek bir cümle, yıllarca büyük bir gururla taşıdığım “iyi adam” imajımı yerle bir etti. Çünkü ondan nefret ettiğim çocuk, aslında benim öz oğlummuş.

Adım Rajesh.

Bu hikâye başladığında 36 yaşındaydım, Bangalore’un hızla büyüyen kenar semtlerinden birinde, iki katlı, beyaz boyalı bir evde yaşıyordum. Dışarıdan bakınca her şey olması gerektiği gibiydi: iyi kazanan bir iş insanı, sevilen bir eş, düzenli bir hayat.

İçeriden bakınca, o kadar net değildi.

Salonumuz, koyu kahverengi mobilyalarla döşenmişti. Meera’nın seçtiği perdeler, çiçek desenliydi; camdan içeri süzülen sabah güneşi, duvardaki aile fotoğraflarına vururdu.

O fotoğraflardan birinde, kumsalda çekilmiş bir kare vardı: Ortada Meera, sağında ben, solunda ise 8 yaşındaki Arjun, elinde uçurtma.

Fotoğrafı evliliğimizden iki yıl sonra, Gokarna’da çekmiştik. Meera’nın saçları rüzgârda savruluyor, Arjun’un yüzünde tuhaf bir gülümseme vardı; benim kolum ikisinin etrafına dolanmıştı ama içimdeki mesafe fotoğrafta görünmüyordu.

Meera, 26 yaşındayken evlendik. Ben ondan sekiz yaş büyüktüm.

Onunla tanıştığımda, geçmişinden bahsederken bir şeyi hep yarım bırakırdı. “Gençken büyük bir hata yaptım,” der, sonra susardı. Sonra, bir gün dürüstçe söyledi:

—Bir ilişkim olmuştu —dedi—. Adını bile anmak istemediğim biri. Arjun, o ilişkiden.

O zamanlar kendimi “büyük kalpli” sanıyordum. “Başkasının çocuğunu kabul eden adam” rolünü o kadar benimsedim ki, içimdeki en derin korkuyu gömmeyi tercih ettim: Sorumluluk korkusu.

Meera’yı ilk gördüğüm günü hâlâ hatırlıyorum.

Bir arkadaşımın evinde, kalabalık bir diwali kutlamasında, sarı sari’siyle odayı aydınlatmıştı. Gülümsediğinde, yanaklarında beliren gamzeler, gençliğimin en parlak anlarına dönmemi sağladı. Konuşması, kahkahası, hayata bakışı… Her şey beni içine çekiyordu.

Arjun o gün oradaydı. Altı yaşındaydı, elinde oyuncak bir araba, uzak köşede oturup herkesin onu görmezden gelmesine alışmış bir çocuk gibi davranıyordu.

Meera’yla yakınlaştığımızda, Arjun’un varlığını bilerek kabul ettim. Hatta kendi kendime gurur duydum:

“Bak, Rajesh, ne kadar olgunsun. Başkasının çocuğunu kabulleniyorsun.”

Ailelerimiz karışıktı, ama sonunda evlendik. Meera, benim evime taşındı; Arjun da tabii.

Ben onu “kendi oğlum” gibi sevmeye çalıştım mı?

Gerçeği söyleyeceğim: Hayır, hiçbir zaman tam olarak sevmedim.

İyi davrandım. Okul masraflarını karşıladım, kıyafet aldım, doğum gününde pasta kestim. Ama tüm bunlar, sevgi değildi. “Yapılması gerekenler”di.

Onu, evdeki masanın köşesinde sessizce yemek yerken, kendi odasında saatlerce resim yaparken, okul çantasını tek başına taşıyıp merdivenleri inerken defalarca gördüm. Ama gerçek anlamda baktım mı? Hayır.

Benim için Arjun, Meera’nın geçmişinin bir gölgesiydi. Onunla beraber o eve giren “gözle görülmez bir borç” gibiydi. Bazen onun yüzüne bakarken, “Bir başkasının hatasının faturası bana mı kesiliyor?” diye düşünürdüm.

Meera bazen, mutfakta bulaşıkları yıkarken, sessizce şöyle derdi:

—O, sadece benim hatam değil, Rajesh. Aynı zamanda benim mucizem.

Ben o zaman anlamıyordum.

Evimizde üç kişi yaşıyorduk, ama aslında üçümüz de birer yalnızdık.

Ben işte kendi dünyamdaydım. Yazılım şirketim bir müşteriden diğerine koşuyor, ben toplantılar ve rakamlarla dolu bir hayat sürüyordum. Meera, evle, Arjun’la ve ara sıra aldığı küçük işlerle ilgileniyordu. Arjun ise… arada kalmış bir ruh gibiydi.

Okuldan geldiğinde “Nasıl geçti günün?” diye sormazdım. Sorsam bile, cevabını dinlemezdim. İşim daha önemli görünürdü.

Bir gün, Meera mutfakta çay demlerken bana dönüp:

—Seninle bir konuşmam lâzım —dedi.

—Yine ne var? —dedim, gözümü telefondan ayırmadan.

—Arjun… —dedi—. Seninle mesafeli olduğunu biliyorum. Ama o seni baba olarak görüyor, Rajesh. Sen farkında değilsin.

İçimden alaycı bir ses yükseldi:

“Baba mı? Ben mi? Benim kanımdan bile değil.”

Ama ağzımdan farklı bir cümle çıktı:

—Zamanla alışırız —dedim—. İşler yoğun, kafam dolu.

Meera bana baktı. Bakışında hafif bir hayal kırıklığı, ama hâlâ umut vardı.

—Sadece… onu gör, Rajesh —dedi—. Yeter.

Onu görmedim.

Ta ki onu sonsuza dek kaybedene kadar.

Meera’nın öldüğü gün, hayatım ikiye bölündü.

Bir sabah, baş ağrısından şikâyet etti. Daha önce de migrenleri olurdu, çok ciddiye almadım. Ama bu kez farklıydı. Yüzü soldu, cümlelerini yarıda bırakmaya başladı, sağ tarafı zayıfladı.

Hastaneye yetiştirdiğimizde, doktorlar beyin kanaması dedi. Ameliyat, yoğun bakım, dualar…

Onun elini tutarken, yorganın üzerinde damlayan serumları izledim. O an, Arjun’u bile düşünmedim; sadece onu kaybetme korkusunu hissettim.

İki gün sonra, Meera’yi kaybettik.

Cenazede, beyaz çarşaflarla kaplı bedeninin başında otururken, içimde bir şey koptu. Ama bu kırılma, beni başkalarına yaklaştırmadı; tam tersine herkesten uzaklaştırdı.

Arjun, köşede, bembeyaz duvarın yanında, siyah okul üniformasıyla dikiliyordu. Elinde, üçümüzün olduğu bir fotoğraf vardı: o Gokarna tatilindeki fotoğraf.

Ona bir kez baktım. Gözlerinde bir şey aradım: belki acı, belki suçluluk. Sonra kendi içimdeki sesi dinledim: “Bu çocuk, senin hayatında hiç istemediğin bir sorumluluğu temsil ediyor. Meera yok artık. Niye hâlâ burada?”

Meera’nın kırkı bile çıkmadan, Arjun’u evden atmaya karar verdim.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o kararı nasıl bu kadar soğukkanlılıkla verdiğime hâlâ inanamıyorum. Ama o zamanlar kendimi nasıl kandırdığımı biliyorum:

“O, zaten benim çocuğum değil. Ben ona yıllarca baktım; artık borcumu ödedim.”

Arjun 12 yaşındaydı.

İnce, uzun boylu, her zaman biraz kambur yürüyordu; sanki dünyadan özür diliyormuş gibi. Meera’nın ölümünden sonra iyice içine kapanmış, odasından pek çıkmaz olmuştu.

Ben ise o odanın kapısının önünden geçerken, oradan gelen nefes seslerinden bile rahatsızlık duyar hale gelmiştim.

Bir akşam, ofisten erken çıktım. Meera’nın eşyalarını toplamak için… ya da belki kendime “hayatına devam ediyorsun” demek için.

Dolabı açtım, sari’leri, takıları, fotoğrafları kutulara doldurmaya başladım. En üst rafta, küçük, kilitli bir kutu dikkatimi çekti. Elime aldım, salladım. İçinden kağıt hışırtısı geldi. Anahtarını bulamayınca, “Boşver” deyip bir köşeye bıraktım.

Tam o sırada Arjun kapıda belirdi. Gözleri, dolaptaki boşluğa dikildi.

—Onun… şeylerini mi topluyorsun? —dedi kısık sesle.

—Bu evde her şey dağınık, Arjun —dedim—. Düzeni sağlamam lâzım.

—Annemin kokusu gidiyor —dedi, neredeyse fısıldayarak.

Bu cümle, içimde kısa bir süre için bir sızı oluşturdu. Sonra kendimi topladım. Mesafemi korudum.

—Hayat devam ediyor —dedim—. Hepimiz için.

O gece, yatak odasında, tavana bakarak uzun süre kendimle konuştum.

“Bu çocukla ne yapacaksın Rajesh? Onu okutacak mısın? Üniversite masrafları? Ev? Sen tekrar evlenmek istemiyor musun? Yeni bir hayat kurmak istemiyor musun?”

Bir başka ses daha vardı:

“O, senin çocuğun değil. Sadece Meera’nın hatırası. Meera da yok artık.”

Ertesi sabah, kahvaltı masasında Arjun’a baktım.

Masada sadece ikimiz vardık. Meera’nın sandalyesi boştu. Arjun, önündeki tosttan küçük ısırıklar alırken, gözlerini tabağından kaldırmıyordu.

İçimde bir karar şekillendi.

—Arjun —dedim.

—Evet…? —dedi, ürkek bir sesle.

—Bu ev… artık eskisi gibi olmayacak. Bunu biliyorsun.

Başını salladı.

—Ben… söylemesi zor ama… —dedim, kelimeleri seçerek—. Seni burada daha fazla tutamam.

Başını kaldırdı. İlk kez göz göze geldik. Gözlerinde şaşkınlık yoktu; sanki bu cümleyi bekliyormuş gibiydi.

—Nereye gideceğim? —dedi.

Umursamaz görünmeye çalıştım.

—Teyzen var… —dedim—. Meera’nin kız kardeşi, Pune’da. Belki o seni kabul eder. Ya da… yetimhane. Devlet bakar.

Bu cümle, o an bana son derece makul gelmişti. Sonrasında, yıllarca kabuslarıma gireceğini bilmiyordum.

Arjun, bir süre sessiz kaldı. Sonra yavaşça:

—Sen… beni istemiyorsun —dedi.

Kalbim, “Hayır” demek istedi. Ama egom daha hızlı davranıp:

—Ben seni hiç istemedim, Arjun —dedi—. Ben Meera’yı istedim. Sen onunla birlikte geldin. O gitti.

Bu cümlenin acımasızlığı, o an gözüme batmadı. Sadece rahatlama hissi geldi: “Artık dürüst oldun.”

Arjun, sandalyeden kalktı. Odasına gitti. Ben hiçbir şey söylemedim, arkasından bakmadım bile.

Bir saat sonra, kapı eşiğinde belirdi. Üzerinde okul üniforması, sırtında eskimiş okul çantası vardı. Elinde, yıllar önce aldığımız küçük bavul.

—Gidiyorum —dedi.

Onu durdurabilirdim. “Bekle, konuşalım,” diyebilirdim. Ama gurur, yorgunluk, kızgınlık… hepsi birleşip dilimi kilitledi.

—Gideceksen, git —dedim—. Şimdi değilse, bir gün anyway gidecektin.

Tam kapıdan çıkarken, Meera’nın dolabından düşmüş eski, yırtık bir fotoğraf çerçevesi yere düştü. İçinde üçümüzün olduğu fotoğraf vardı. Arjun eğilip aldı, birkaç saniye baktı, sonra yüzü ifadesizleşti. Fotoğrafı çantasına koydu.

Ben, masanın üzerindeki eski, yıpranmış siyah okul çantasını fark ettim. Çantayı ayağımla ittim, Arjun’a doğru fırlatır gibi yaptım.

—Bunu da al. Evde hiçbir şeyin kalmasın —dedim.

Çanta yere düştü. Fermuarı açıldı, birkaç kalem, bir çizim defteri yere saçıldı. Defterin bir sayfasında, yarım kalmış bir resim gördüm: küçük bir çocuk, elini daha büyük bir adamın eline uzatıyordu.

Bir an, gözlerim resme takıldı. Sonra içimdeki taşlaşmış ses konuştu: “Sentimental olma.”

Arjun, sakin adımlarla defterini ve kalemleri topladı, çantasını sırtına geçirdi. Bana bakmadan, kapıdan dışarı çıktı.

Bekledim.

Belki arkasına döner, “Lütfen bırakma beni” der diye. Belki ağlar, iç çekerek geri gelir diye.

Hiçbiri olmadı.

O hiçbir şey söylemedi. Gitti.

Kapı kapandığında, ev bir anda daha büyük, daha boş, ama aynı zamanda “daha hafif” gelmişti bana.

Sonraki günlerde Meera’nın eşyalarını tamamen topladım. Evi sattım, daha küçük ama daha yeni bir apartman dairesine taşındım. İşlerime gömüldüm. Bir süre sonra, başka bir kadınla tanıştım: Çocuğu olmayan, evlilikten önce “çocuk istemiyorum” diyen, benim için “ideal” görünen biri.

Arjun’u ara ara düşündüm mü? Evet.

Ama bu düşünceler, kalbimde bir suçluluk uyandırmadı. Daha çok merak gibiydi:

“Acaba nerede şimdi? Yaşadı mı? Okula gitti mi?”

Bazen vicdanımı susturmak için, karanlık bir cümle kurardım:

“Eğer öldüyse, belki çektiği çile bitmiştir. Zaten bu dünyada yalnızdı.”

O cümlenin gerçek sahibinin aslında ben olduğunu anlamam on yıl sürdü.

Aradan tam on yıl geçti.

İşlerim büyüdü. Yazılım şirketim, Bangalore’dan Mumbai’ye, oradan Dubai’ye uzanan bir network kurdu. Hayatım toplantılar, seyahatler ve “başarı hikâyeleri” ile doluydu.

Kendi kendime “iyi bir noktadayım” diyordum. Sevgilimle evlilik planları yapıyor, yeni bir villa bakıyorduk. Geçmişimi düşünmemeye özen gösteriyordum.

Ta ki bir gün telefon çalana kadar.

Numara tanıdık değildi.

—Alo? —dedim.

—Bay Rajesh Sharma ile mi görüşüyorum? —dedi karşıdaki ses. Genç, resmi ama içinde hafif bir heyecan vardı.

—Benim.

—Bu cumartesi MG Road’daki TPA Galerisi’nin büyük açılışı var. Sizi özellikle davet etmek isteyen biri var.

—Yanlış numara sanırım —dedim—. Ben sanattan anlamam.

Telefonu kapatmak üzereyken, karşıdaki ses aceleyle konuştu:

—Arjun’un ne olduğunu bilmek istemez misiniz?

Elim havada, telefon kulağımda dondu kaldım.

“Arjun.”

Bu ismi son duyuşum, onu kapıdan kovduğum gündü. On yıldır kendi ağzımdan çıkmamış, kimsenin yanında anılmamıştı.

Göğsümde tuhaf bir baskı hissettim.

—Kimsiniz siz? —dedim.

—Cumartesi gelin, anlarsınız —dedi ses—. Sadece şunu bilin: O, hâlâ hayatta. Ve sizi görmek istiyor.

Kalbim hızlandı. Bütün gün işlerime odaklanamadım. Gece, tavana bakıp “gitmeli miyim?” diye düşündüm.

Bir yanım, “Geçmişi kurcalama. Adam olmuştur, sana ihtiyacı yoktur” dedi. Diğer yanım fısıldadı:

“Ya son kez görme şansınsa?”

Cumartesi geldiğinde, sürpriz bir şekilde takım elbisemi giyip MG Road’a doğru yola çıktım.

TPA Galerisi modern bir binanın zemin katındaydı. Girişte cam kapının üzerinde büyük harflerle “TPA – Opening Exhibition” yazıyordu. İçeride kalabalık vardı; şarap kadehleri, flash’lar, sanat eleştirmenleri…

Kendimi tamamen yabancı hissettim.

Duvarlardaki yağlıboya tablolar, iç karartıcı derecede güçlüydü: karanlık koridorlar, yağmur altındaki yalnız figürler, gölgeler, parçalanmış aile tabloları. Her birinin altında “T.P.A.” imzası vardı.

İsimdeki harfler, bir şey çağrıştırıyordu. O an fark etmedim ama sonra öğrenecektim: T.P.A., “The Pain of Arjun”un baş harfleriydi.

Tam “burada işim yok” deyip çıkmak üzereyken, arkadan bir ses duydum:

—Bay Rajesh.

Arkamı döndüm.

Karşımda, uzun boylu, zayıf, üzerinde sade bir gömlek ve koyu pantolon olan genç bir adam duruyordu. Saçları hafif dağınık, yüzünde ne gülümseme ne öfke vardı; gözleri ise karanlık ama berraktı.

Onu tanımam bir saniye sürdü.

Kenarları biraz keskinleşmiş, çene hattı belirginleşmiş, ama gözleri hâlâ Meera’nın gözleriydi.

—Arjun… —diyebildim.

—Evet —dedi sakin bir sesle.

İçimde ne bekliyordum bilmiyorum. Belki bana bağırmasını, yüzüme vurmasını, “beni hayatından attığın için nefret ediyorum” demesini… O ise sadece bakıyordu. Ne nefret ne sevgi okunuyordu. Sadece mesafe.

—Büyümüşsün —dedim saçma bir cümleyle.

—On yıl geçti —dedi.

Etrafımızdaki insanlar bizi meraklı gözlerle süzüyordu. Arjun eliyle başka tarafa işaret etti.

—Gel, sana bir şey göstermek istiyorum.

Galerinin arka tarafına doğru yürüdük. Duvarın ortasında, kırmızı kadife bir örtüyle kaplı büyükçe bir tuval duruyordu. Üzerinde “Mother” yazıyordu: “Anne”.

—Bu benim en kişisel çalışmam —dedi Arjun—. Hiç sergilememiştim. Bugün, senin için ortaya çıkarmak istedim.

Elini kaldırdı, kadife örtüyü yavaşça çekti.

Tuvalde gördüğüm şey, bütün dünyamı yerle bir etti.

Meera, hastane yatağında yatıyordu.

Yüzü solgun, gözleri yorgun ama hâlâ sıcak. Elinde tuttuğu tek şey, biraz bükülmüş, solgunlaşmış bir fotoğraftı: üçümüzün birlikte olduğu kumsal fotoğrafı.

Resmin arka planı karanlık, sadece Meera’nın yüzüne ve elindeki fotoğrafa ışık düşüyordu. Gözlerinde bir anda yüzlerce duygu vardı: endişe, sevgi, pişmanlık, umut.

Ayaklarımın altından zemin kaydı. Dizlerimin bağı çözüldü. Yanımdaki bankoya tutunmasam, yere yığılacaktım.

—Bu… —dedim, kelime bulamadan.

—Annem —dedi Arjun—. Ölmeden önceki hâli.

Sesinde titreme yoktu. Sanki başkasının hikâyesini anlatıyordu.

—Ölmeden önce bir günlük tutmuş —diye devam etti—. Orada, senden bahsediyor. Benden, bizden… ve senden sakladığı şeylerden.

Kalbim sıkıştı.

—Neden… bana hiç bir şey söylemedi? —diye sormak istedim. Ama dudaklarım kurumuştu.

Arjun, elini cebine attı, küçük bir zarf çıkardı. Üzerinde eski, solmuş bir yazıyla “Rajesh için” yazıyordu.

—Tavan arasındaki eski sandığın içinde buldum —dedi—. Yıllar sonra. Açmadan önce, neredeyse yakacaktım. Ama sonra… annemi anlamak istedim.

Zarfı elime verdi.

Parmaklarım titredi. Zarfı açtım, içinden birkaç sararmış sayfa çıktı.

Meera’nın el yazısı. O tanıdık, yuvarlak, biraz aceleyle yazılmış harfler. Gözlerim satırların üzerinde kaydı.

“Rajesh…

Bu satırları okursan, muhtemelen ben artık hayatta olmayacağım. Sana yıllarca söyleyemediğim bir şey var. Belki bunu yazdığım için benden nefret edeceksin, ama yine de bilmeni istiyorum.

Arjun’u hamileyken tanıdım seni. Seni sevmiştim, ama korkuyordum. Acaba beni, sadece çocuk için mi kabul edecektin? Yoksa beni kendim olduğum için mi?

O yüzden sana, çocuğun başka bir adamdan olduğunu söyledim. Kalbinin neye bağlandığını görmek istedim. Sonra her şey çok hızlı gelişti. Evlendik, hayat koşturmacası başladı. Gerçeği söylemek için hep bir ‘doğru zaman’ aradım.

O doğru zaman hiç gelmedi.

Ve bir anda, zamanım bitti.”

Satırları okudukça, başım dönmeye başladı. Devam ettim.

“Arjun, senin oğlun Rajesh. Kanından, canından. Bunu senden sakladığım için her gün suçluluk duydum. Ama aynı zamanda korktum: Eğer sana gerçekleri söylersem, beni değil, sadece ‘oğlunu’ seveceksin diye.

Ben, sadece ‘bir çocuğun annesi’ değil, Ben olarak sevilmek istedim.

Eğer bunu okuyorsan, senden tek isteğim şu: Benden nefret etme. Arjun’u sevebilirsen, onu kendin için sev. Onu ‘benim hatam’ değil, ‘bizim mucizemiz’ olarak gör.”

Gözlerimden yaşlar boşaldı. Harfler bulanıklaşmaya başladı. Sayfalar titreyen ellerimde sallanıyordu.

Arjun sessizce bekliyordu. Yüzünde acımasız bir zafer yoktu; daha çok, bir kapanış isteği vardı.

—Yani… —dedim, güçlükle—. Sen… benim…

—Oğlun —dedi sakin bir tonla—. Evet.

Bu kelime, “oğlum”, yıllar boyunca dudaklarımdan çıkmamıştı. Şimdi, karşımda dikilen bu genç adam, benim kanımdan olduğunu söylüyordu.

—Neden bana söylemediniz? —dedim, içimdeki her şeyi Meera’ya yöneltmek istercesine.

Arjun başını eğdi.

—Annem seni seviyordu —dedi—. Çok. Sana inanmak istiyordu. “Eğer doğru bir adam ise, başkasının çocuğunu bile sevebilir” diye düşündü. Belki sen, kan bağını bilmeden de beni sevebilirdin.

Bir an durdu, gözlerini bana dikti.

—Sevmedin.

Bu iki kelime, bıçak gibi kalbime saplandı.

Galerideki insanlar tabloları gezerken, ben duvarın dibinde, sayfaları ellerimde, dizlerimin üzerinde oturmuş ağlıyordum.

On iki yıl önce, mutfak masasında kurduğum “Ben seni hiç istemedim, Arjun” cümlesi, şimdi kendi boğazımda düğümlenmişti.

Ben, bilmeden, öz oğlumu evden kovmuştum.

Ve o, on yıl sonra, beni hesaba çekmeye değil, yüzleştirmeye gelmişti.

Zarfı kapadım, Meera’nın el yazısını göğsüme bastırdım. Gözyaşlarım kâğıdı ıslatıyor, mürekkebi dağıtıyordu.

—Arjun… —dedim, ayağa kalkmaya çalışarak—. Ben… bilmiyordum. Eğer… bilseydim…

Cümleyi bitiremedim. “Eğer bilseydim, seni bırakmazdım” demek istedim. Ama bunu söylemeye hakkım var mıydı?

Arjun başını hafifçe yana eğdi, beni dikkatle inceledi.

—Gerçekten mi? —dedi sakin bir sesle—. Eğer annem sana “Bu senin oğlun” deseydi… Ne yapardın? Sorumluluğu kabul eder miydin? Yoksa “Ben bu sorumluluğu istemiyorum” deyip ikisine de sırtını döner miydin?

Bu soru, yalanla kurtulabileceğim cinsten değildi. On yıl önceki halimi düşündüm: kariyerini yeni kuran, özgürlüğünü çok seven, sorumluluktan kaçan bir adam. Kafamda dürüst cevap yankılandı:

“Belki o zaman da kaçardım.”

Ama Arjun’un karşısında bunu söyleyemedim.

—Bilmiyorum… —diyebildim sadece—. Keşke… daha iyi biri olsaydım.

Arjun derin bir nefes aldı.

—Seni buraya çağırdım çünkü cevap aramıyorum —dedi—. Hesap da sormak istemiyorum. Yıllarca kendime sordum: “Beni atan adamı nefretle mi anmalıyım, yoksa onu yok sayarak mı yaşamalıyım?” Sonra bir gün, annemin günlüğündeki şu cümleyi okudum: “Rajesh iyi bir adam olabilir, yeter ki kalbinin etrafına ördüğü duvarları indirip, görmeyi seçsin.”

Gözleri bir an yumuşadı.

—Belki, sen de bugün ilk kez görmek istiyorsundur.

—Ne görmeyi? —dedim kısık sesle.

—Ne kaybettiğini —dedi.

O an, Arjun’un galerideki tüm tabloları, hayatının farklı evreleri gibi gözümün önünden geçti: yalnız bir çocuk figürü, yağmur altındaki bir otobüs durağı, gecekondu mahallesi duvarlarına çizilmiş yüzler… Hepsi, onsuz geçen yılların birer kanıtıydı.

—Ben… —dedim, kelimeler boğazıma düğümlenerek—. Özür dilerim Arjun. Bin kere, on bin kere özür dilerim. Ama biliyorum ki, bu özür hiçbir şeyi geri getirmeyecek.

Arjun başını salladı.

—Özür, zamanı geri sarmaz —dedi—. Sadece içini biraz hafifletir. Ama benim yükümü taşımak zorunda değilsin. Ben… kendi yolumu buldum.

Cebinden küçük bir kartvizit çıkarıp bana uzattı.

—Bu, galeri ve atölyemin adresi —dedi—. Gelmek istersen, kapım kapalı değil. Ama “baba” olduğun için değil. Bir insan olduğun için. Eğer gerçekten “iyi bir adam” olmak istiyorsan, belki bir yerden başlamak istersin.

O gün konuşma, orada bitti.

Ben galeriden çıktığımda, hava kararmaya başlamıştı. MG Road’un ışıkları etrafı aydınlatıyor, benim içimdeki karanlık daha belirginleşiyordu.

Arabada uzun süre oturdum. Direksiyona başımı yaslayıp ağladım. Kendime, Meera’ya, Arjun’a, hayata… hepsine.

Sonraki günler, bir şeyler yapma ihtiyacıyla dolup taştım.

Sevgilime her şeyi anlattım: Meera’yı, Arjun’u, günlüğü, galeriyi. O, bir süre sessiz kaldı, sonra:

—İlk eşinle ve oğlunla hiçbir zaman hesaplaşmamışsın —dedi—. Onlar hâlâ hayatında bir gölge gibi dururken, benle yeni bir hayat kurmak istemiyorum.

Haklıydı. İlişkimizi bitirdik.

Evde yalnız kaldığımda, Meera’nın günlüğündeki satırları defalarca okudum. Arjun’un tablolarını internetten bulup baktım. Her baktığımda, onun hayatından ne kadar habersiz olduğumu biraz daha idrak ettim.

Birkaç hafta sonra, Arjun’un verdiği kartvizitteki numarayı aradım. Açmadı. Mesaj attım. Kısa, dürüst bir mesaj:

“Sana bir şey vermek istiyorum. Babandan değil, seni incitmiş bir insandan bir jest gibi düşün. Kabul etmesen de saygı duyarım.”

Ertesi gün, galeri önünde buluştuk. Bu kez yanında kimse yoktu; kalabalık, ışıklar, alkışlar değil, sadece biz vardık.

—Ne vermek istiyorsun? —dedi, mesafesini koruyarak.

Bankadan getirdiğim bir dosyayı uzattım. İçinde tüm birikimimin önemli bir kısmı, Arjun adına açılmış bir mevduat hesabının belgeleri vardı.

—Bu… —dedim—. Para hiçbir şey değil, biliyorum. Ama ben yıllarca sana hiçbir şey vermedim. Bunu, sana “borç” olarak değil, “benim hatamın bir sembolü” olarak düşün. Kabul edersen… belki, ileride birine yardım etmek için kullanırsın. Sanat merkezleri, burslar, ne istersen…

Arjun dosyayı açtı, göz ucuyla baktı. Yüzünde şaşkınlık, öfke, sevinç yoktu; sadece düşünceli bir ifade vardı.

—Parayı hiç istemedim —dedi—. Senden de, kimseden de.

—Biliyorum —dedim—. Sen istemedin. Ama ben… vermek istiyorum. Meera’nin de isteyeceğini bildiğim için.

Arjun, derin bir nefes aldı.

—Annem, günlüğünde senden bahsederken hiçbir zaman nefretle yazmadı —dedi—. “Korkuyor” dedi, “kaçıyor” dedi, ama “kötü” demedi. Son sayfada şöyle yazmış: “Eğer bir gün Rajesh, kalbinin kapısını açmaya karar verirse, ona kızma. Ona yardım et. Çünkü o zaman, senin gibi biri olmaya başlar.”

Gözlerim yine doldu.

—Bana… yardım edecek misin? —dedim istemsizce.

Arjun, dosyayı elinde çevirirken cevap verdi:

—Sana borçlu değilim. Ama anneme söz verdim: “Eğer bir gün Rajesh değişmek isterse, ona fırsat ver.” O yüzden, bu parayı kabul edeceğim. Kendim için değil.

—Kim için?

—Benim gibi çocuklar için —dedi—. Sevilmeyi beklerken, atılanlar için. Kendi atölyemle birlikte, bir burs fonu kuracağım. Adına “Meera Vakfı” diyeceğim. Karma mı dersin, Tanrı mı, kader mi, bilmem ama… sen de bir katkı yapmış olacaksın.

İçimde, yıllardır ilk defa küçük bir hafiflik hissettim.

—Peki… —dedim, çekinerek—. Ben… hayatında nasıl bir yer alabilirim? Alabilir miyim? Her gün aramana, “baba” demene, bayramlarda elimi öpmene ihtiyacım yok. Sadece… arada bir, uzaktan bile olsa… iyi olduğunu bilmek isterim.

Arjun başını yana eğdi.

—Sen zaten benim hayatımda bir yerdesin Rajesh —dedi—. İstesen de istemesen de. Geçmişimdesin. Ama geleceğimde, ne kadar yer kaplayacağını senin davranışların belirleyecek. Ben seni affetmeye hazırım, çünkü affetmeden yaşamak, kendi içimi zehirler. Ama “baba” kelimesini sana veremem. O kelime… boş kaldı.

Bunu duymak acıydı. Ama haklıydı.

—O zaman… —dedim—. Sadece yanında yürümeyi teklif ediyorum. Adı olmadan, sıfatı olmadan. Belki bir gün, benim yüzüm sana sadece acı değil, biraz da huzur çağrıştırır.

Arjun, bir süre sustu. Sonra kısa bir cümle kurdu:

—Göreceğiz.

O gün, birlikte bir çay içtik. Çok şey konuşmadık. Sessizliğin içi doluydu. Ama ilk defa, ben bir şey anlatmak yerine dinlemeye çalışıyordum.

Belki Meera, gökyüzünden bizi izliyor ve “nihayet” diyordu.

Yıllar geçti.

Ben, 46 oldum. Saçlarıma aklar düştü, şirketimi büyütmeye devam ettim ama artık hayatım sadece bilanço ve projelerden ibaret değildi.

Arjun, “TPA” imzasıyla yurt dışı sergiler açan tanınmış bir ressam oldu. Adı, sanat dergilerinde, festivallerde geçmeye başladı. “Trauma Paints Art” diyenler oldu; kimse kısaltmanın gerçek anlamını bilmiyordu.

Her sergisine gitmedim, her açılışında alkışlamadım. Ama büyük anlarında oradaydım. Arka sırada, köşede, kalabalığa karışmış halde.

Arjun, sahneye çıkıp konuşma yaparken, bazen göz ucuyla bana bakardı. Başını hafifçe sallardı. Ben de aynı anda hafifçe başımı eğerdim. Bu, aramızdaki sessiz anlaşmaydı:

“Ben buradayım. Sen de.”

Meera Vakfı kuruldu. Bangalore’un kenar mahallelerinde, ailesinden ayrılmış, yalnız kalan çocuklara burs vermeye başladı. Sanat, yazılım, müzik… Ne istiyorlarsa, “Yeteneğin var, ama desteğin yok” diyen herkese kapı açtı.

Vakıf merkezinin girişinde, küçük bir plaket vardı:

“Meera’nın anısına – Korkudan susanlar değil, sevgiden konuşanlar için.”

Her ne kadar ismim plaketin üzerinde yazmasa da, finansörlerden biri bendim. Ama bu kez, ilk kez, para vermek bir “günah çıkarma” değil, “şükran” gibiydi.

Bir gün, vakfın atölyesinde Arjun gençlerle resim dersi yaparken, ben arka tarafta çay içiyordum. Çocuklardan biri, bana dönüp:

—Amca, siz Arjun abi’nin babası mısınız? —diye sordu.

Elimden bardak kayacaktı. Gözüm Arjun’la buluştu. O, öğrencisinin sorusunu duymuştu.

Bir anlık tereddütten sonra, gülümsedi. Çocuğa dönüp:

—Bu Rajesh amca… —dedi—. Benim hayatımda önemli bir adam. Babam değil, ama olmayı öğrenen biri.

Bu cümle, bana “baba” demesinden daha ağır, daha anlamlı geldi.

Artık, gece yatmadan önce Meera’nın günlüğünden bir sayfa okuyor, ardından Arjun’un yaptığı “Mother” tablosunun reprodüksiyonuna bakıyorum. Tabloda Meera hâlâ hastane yatağında, hâlâ elinde aynı fotoğrafı tutuyor. Ama ben artık o fotoğrafın kenarındaki adamı daha net görüyorum:

Yorgun, kafası karışık, sorumluluktan kaçan, ama sevmeyi bilmeyen biri.

O adamı hâlâ sevmesem de, anlamaya başlıyorum.

Bir gün, atölyede, herkes gittikten sonra, Arjun’la yalnız kaldık. Masanın üzerinde yarım kalmış bir tablo, yerde boya kutuları vardı.

—Biliyor musun… —dedim—. Hâlâ “baba” kelimesini hak ettiğimi düşünmüyorum. Ama her gün, daha iyi bir “insan” olmaya çalışıyorum. Bu da senin sayende.

Arjun fırçasını temizleyip su kabına bıraktı.

—Ben de her gün, daha az kin tutmayı öğreniyorum —dedi—. Bu da senin sayende… ve annemin.

Sessizce güldük.

Kapıya doğru yürürken, geriye dönüp bana baktı.

—Rajesh… —dedi, ilk kez adımı böyle yumuşak söylediğini fark ettim—. Annem haklıydı. İyi bir adamsın. Çok geç ama… hâlâ.

Boğazım düğümlendi.

—Geç de olsa… —dedim—. Duyduğuma sevindim.

Dışarı çıktığımda, Bangalore’un akşam trafiği başlamış, gökyüzü turuncuya dönmüştü. Korna sesleri, sokak satıcılarının bağırışları, yürüyen insanların ayak sesleri…

On yıl önce bir çocuğu evden kovduğum gün, bu sesler sadece gürültüydü. Şimdise, yaşadığım şehrin, paylaştığım hayatın melodisiydi.

Eve döndüğümde, Meera’nın günlüğünü yine açtım. Bir cümleye geldim:

“Eğer bunu okuyorsan, Rajesh, bil ki seni hep sevdim. Hatalarım için beni affetmeni dilediğim kadar, senin de kendini affetmeni diliyorum. Arjun’u bir gün seversen, bu dünyadan mutlu giderim.”

Günlüğü kapattım, pencereye yürüdüm. Gökyüzüne baktım.

—Meera… —dedim alçak sesle—. Arjun’u seviyorum. Ve belki… bir gün, kendimi de seveceğim.

O an bir rüzgâr esti, perde hafifçe dalgalandı. Belki sadece tesadüftü. Belki de değildi.

Şunu biliyorum: Ben oğlumu iki kez kaybettim. İlk kez, onu evden kovduğum gün. İkincisi, “baba” kelimesini ondan beklemeyi bıraktığım gün. Ama ikinci kayıpta, aynı zamanda bir şey kazandım:

Gerçek, ağır ama iyileştirici bir yüzleşme.

Artık “başkasının çocuğunu kabul eden iyi adam” masalına inanmıyorum. Ben, önce kendi çocuğunu reddetmiş, sonra onun sayesinde insan olmayı öğrenmiş bir adamım.

Ve bununla yaşamayı, en azından denemeyi, seçtim.