Piyango İkramiyesi Değil, Terk Edilişin Bedeli

Eski, yıpranmış elleriyle piyango biletini sıkıyordu. Kâğıt, montunun yırtık cebinde, soğuktan donmuş parmaklarının arasında neredeyse yok oluyordu. Yıllardır görmezden gelinen, sokağa atılan bir adamın son umuduydu bu; belki de Tanrı’nın, çocuklarının yüzüne çarpacağı bir adalet kılıcı. Gazeteyi açtığında, kazanan numaralar titrek bakışlarıyla karşılaştı. O an, kalbine saplanan hançerin acısı, yerini, acı bir zaferin soğukluğuna bıraktı. Çünkü biliyordu: bu para, kayıp sevgiyi geri getirmeyecekti, ama hayatının son perdesinde intikamdan daha güçlü bir miras bırakacaktı.

Hüseyin Bey’in elleri toprağın, alın yazısının ve bir ömrün hikayesini taşırdı. Yetmiş yılı aşkın yaşamının her anı, Ailesi için dökülen terin ve katlanılan fedakarlığın somut bir kanıtıydı. Toprak evinin bahçesinde, sabahın ilk sisleri dağılmadan başlar, güneş batana kadar çalışır, tarlasından ve bağından kazandığı her kuruşla çocuklarının geleceğini dokumaya çalışırdı. O, sadece bir çiftçi değil, taşın toprağın dilini çözen, sabrın ve gururun timsali bir adamdı.

Eşi, Emine Hanım’ın vefatı, bu topraklara kök salmış adamın hayatında derin bir çatlak açmıştı. Emine Hanım’ın kokusunu, elinin sıcaklığını ve yılların sessiz yoldaşlığını yitirdikten sonra ev, büyük ve soğuk bir mezara dönüşmüştü. Çocukları—büyük oğlu Ahmet, ortanca kızı Ayşe ve en küçük oğlu Mehmet—annelerinin ölümünden sonra kendisini yalnız bırakmayacaklarını düşünmüştü. Ancak, modern hayatın hızı ve şehirlerin parlak ışıkları, babalarının yaşadığı taşra evine giden yolu unutturmuştu onlara.

Başlangıçta telefonlar vardı; kısa, aceleyle yapılmış konuşmalar. Sonra ziyaretler seyrekleşti. Şimdi, Emine Hanım’ın ölümünün üzerinden birkaç yıl geçmişken, Hüseyin Bey’in evi, yalnızca yaşlı adamın yalnızlığıyla doluydu. Kendi hayatlarını kurmuş, her biri kendi dertlerine düşmüştü. Babalarını aramak, bir yük, yerine getirilmesi gereken can sıkıcı bir görev haline gelmişti. Hüseyin Bey’in kalbi, her geçen gün çocuklarının mesafeli tavırlarının ağırlığı altında eziliyordu. Artık ne bir ses ne de bir selam vardı. Çocuklarının, onun en temel ihtiyaçlarını bile görmezden gelmesi, yaşlı adamın içindeki gurur kalesini yavaş yavaş yıkıyordu.

Bir kış sabahı, soğuk ve rutubetli havada kapısı çalındı. Üç çocuğu da oradaydı. Hüseyin Bey, ilk başta sevinçle doldu. Belki de hatıraları canlanmıştı, diye düşündü. Ama Ahmet’in yüzündeki ciddi, neredeyse resmi ifade, yaşlı adamın içindeki umudu anında söndürdü.

Ahmet, odanın ortasında durdu, ellerini kavuşturdu ve sanki bir iş anlaşması sunuyormuş gibi konuştu: “Baba,” dedi, sesi metalik ve soğuktu. “Artık yalnız yaşaman senin için zor. Biz karar verdik. Bu evi satacağız. Sen de şehirde, sana uygun küçük bir yere taşınırsın. Böyle daha iyi olacak.”

Hüseyin Bey’in duydukları, yüreğine saplanan buzdan bir hançer gibiydi. Nefesi kesildi. Boğazı kuru bir çöl gibiydi. Zorlukla konuştu: “Ama bu ev… Bu evi annenizle birlikte ellerimle yaptım. Burası benim anılarım. Burada yaşlanmak istiyorum…”

Ahmet, babasının bu duygusal çıkışına karşı tamamen duyarsızdı. “Baba, gerçekçi ol,” diye yanıtladı, sesi sertti. “Bu evde tek başına kalamazsın. Hem bizim de kendi hayatlarımız var. Bu yükü daha fazla taşıyamayız.”

Ayşe ve Mehmet, sessizce başlarını sallayarak bu kararı onaylıyorlardı. O an, Hüseyin Bey, çocuklarının gözlerinde para hırsının, sorumsuzluğun ve bencilce bir rahatlama isteğinin soğuk ışıltısını gördü. O gün, topraklarının tapusu satıldı. Çocukları, onu birkaç gün sonra şehirdeki, kasvetli, köhne bir pansiyona yerleştirdi.

Pansiyon odası, Hüseyin Bey’in hayatının yeni, karanlık bir bölümünün başlangıcıydı. Soğuk, küçücük ve gri duvarlarla çevrili bu oda, onun geniş, güneş gören eski evinin tam tersiydi. Ne Emine Hanım’ın eliyle diktiği çiçeklerin kokusu vardı ne de çocuklarının bebeklik kahkahalarının yankısı. Eşyaları yerleştiren çocukları, sanki bir borcu ödüyorlarmış gibi hızla işlerini bitirdiler ve kendi “parlak” hayatlarına geri döndüler.

Hüseyin Bey odasına çekildiğinde, üzerine Tarifsiz bir yalnızlık çöktü. Gözlerinden yaşlar süzülürken, yatağın kenarına oturdu ve kendi kendine mırıldandı: “Evlatlarım neden böyle oldu? Bu kadar mı uzaklaştılar benden?” Bu soru, cevabını asla bulamayacağı bir ıstırap kaynağı haline geldi.

Pansiyondaki günler, Hüseyin Bey için bir cehennem azabıydı. İlerlemiş yaşı ve yalnızlığıyla mücadele etmekte zorlanıyordu. Başlangıçta gelen seyrek telefonlar bile bir süre sonra tamamen kesildi. Artık tamamen terk edilmişti. Ne bir evi vardı ne de onu seven bir ailesi. Onun varlığı, çocukları için bir hayalet gibi, silinip gitmişti.

Bir sabah, pansiyon görevlisi kapısına dayandı. Ses tonu kabaydı: “Beyefendi, gecikmiş kira borcunuz var. Hemen ödemelisiniz.”

Hüseyin Bey, cebindeki son bozuk paraları çıkardı. Bunlar, borcun sadece küçük bir kısmını karşılayabilmişti. Görevli, elindeki parayı küçümseyerek aldı ve tehditkar bir şekilde konuştu: “Eğer yarın akşama kadar kalan borcu ödemezseniz, burayı terk etmek zorunda kalırsınız.”

Yaşlı adam o an, çaresizliğin en derin kuyusuna düştüğünü hissetti. Sokaklara düşmek istemiyordu ama başka seçeneği yoktu. Ertesi gün, elinde eski, yıpranmış bir bavuluyla pansiyondan ayrıldı. Şehir, ona merhamet göstermeyen, yabancı bir labirent gibiydi. Yağmur çiseliyor, soğuk rüzgâr kemiklerine işliyordu.

Kendine bir barınak bulma mücadelesi, onun yeni günlük rutini olmuştu. Bir parkta, ıslak bir banka oturdu ve gökyüzüne baktı: “Allah’ım,” dedi içinden, “Bu kadar mı yalnız bırakıldım?”

İlk haftalarda, eski bir inşaat alanında bulduğu birkaç kartondan kendine barınak yaptı. Soğuk rüzgâr, kartonların arasından sızarak geceleri onu titreyerek uyandırıyordu. Açlık, soğuk ve yalnızlık, Hüseyin Bey’in yeni hayatının değişmez ve acımasız gerçekleri olmuştu.

Hüseyin Bey, sokakta geçen günlerde, hayatının en ağır fiziksel ve duygusal yükünü taşıyordu. Yaşlı bedeni artık güçlü değildi. Her gün, yiyecek bir şey bulma derdiyle uyanmak, sokak hayatının en acı kısmıydı. Ayakkabıları delik deşik olmuş, çorapları sürekli ıslaktı. Çaresizlik içinde parklarda dolaşarak yere düşen kırıntıları topluyordu.

Yanından geçen insanlar, onu görmezden geliyor ya da küçümseyen bakışlarla süzüyorlardı. Bir gün, elinden tuttuğu çocuğuyla geçen bir kadın, çocuğuna ders verircesine: “Bak oğlum, işte tembel olursan böyle olursun,” dedi. Bu sözler, Hüseyin Bey’in kalbine bir bıçak gibi saplandı. Tembel mi? Ömrüm boyunca ailem için çalıştım! diye düşündü.

O gün, bir çöp konteynerinin yanında durdu ve içinde yiyecek bir şeyler aradı. Kuru bir ekmek parçası bulduğunda gözleri doldu. Onu temizlemeye çalışırken, insanların bakışlarından utandı. Kuru ekmeği yerken, yıllar önce çocuklarıyla aynı masada oturduğu, kahkahaların ve sohbetlerin eksik olmadığı sıcak sofraları hatırladı. Şimdi ise yalnızdı ve çöp tenekesinden çıkan bir parça ekmekle karnını doyuruyordu.

Akşam olduğunda, soğuk iyice bastırdı. İnşaat alanındaki bekçi onu fark etmiş ve “Burası senin gibi dilencilerin yeri değil!” diye kovmuştu. Hüseyin Bey, çaresizce yürüyerek eski bir otobüs durağında gazete parçalarının üzerinde uyumaya çalıştı. Soğuk rüzgâr sabaha kadar yüzünü yaladı, kemiklerini titretti. Bu hayat, fiziksel acıdan çok, duygusal bir yıkımdı. Yıllarca emek verdiği çocuklarının ilgisizliği, her geçen gün içindeki kırgınlığı büyütüyordu.

Bir zabıta memuru onu kenara çekip sordu: “Amca, neden böyle bir durumda kaldın? Çoluk çocuğun yok mu?”

Hüseyin Bey’in gözleri doldu: “Var,” dedi kısık bir sesle, “Ama onlar beni unuttu.”

Zabıta memuru sadece: “Allah yardımcın olsun amca,” diyebildi ve uzaklaştı. Hüseyin Bey, toplumun gözünde nasıl göründüğünü o an tam olarak anladı: sıradan, önemsiz bir dilenci.

O Günün Akşamı, Hüseyin Bey, sokaklarda yürürken bir Piyango bayisi gördü. Pencereden içerideki afişe baktı: Hayatını Değiştir yazıyordu. Başta gülümseyerek başını salladı. Benim gibi bir adamın hayatı bir piyango biletiyle mi değişecek?

Ama sonra cebindeki son bozuk paraları saydı. Tüm parasını, o son umut kırıntısı için harcadı. Bir bilet aldı. “Belki bir mucize olur,” dedi kendi kendine. Bu, onun çaresizlik içinde tutunduğu son daldı.

Hüseyin Bey, bileti montunun iç cebine, kimsenin bulamayacağı şekilde sakladı. Birkaç gün daha aç ve yorgun dolaştı. Parkta oturduğu bir sırada, bir çocuk elindeki simidi ona uzattı. “Amca, ister misin?” diye sordu. Hüseyin Bey’in boğazı düğümlendi. Ben bir çocuğun merhametine mi kaldım? Ama açlık ağır bastı. Çocuğa teşekkür edip simidi aldı. Bayat olmasına rağmen, uzun süredir tattığı en güzel şeydi.

O gece, otobüs durağında gazete parçalarına sarılıp uyumaya çalışırken bileti tekrar çıkardı. Numaraları ezberledi. Kendini hayal kırıklığına hazırlıyordu: “Mucizeler benim gibi insanlar için değil.”

Ertesi gün, güneşin ilk ışıklarıyla bir gazete bayisine yürüdü. Bu yürüyüş, sıradan değil, adeta bir ömrün karar anı gibiydi. Titreyen ellerle gazeteyi aldı ve sayfaları çevirdi. Piyango sonuçları…

İlk birkaç numarayı kontrol etti: uyuşmuyordu. Kalbi hızla çarpıyordu. Son iki numarayı Kontrol ettiğinde ise, dünya durdu. Bileti kazanan kişi kendisiydi.

Hüseyin Bey, elindeki gazeteye inanamayarak baktı. Şaka mı bu? Hayır, şaka değildi. Gerçekten de büyük ikramiyeyi kazanmıştı. O an, ne yapacağını bilemedi. Ellerini başına koyup bir süre öylece durdu. Etrafındaki kalabalık, onun iç dünyasında kopan fırtınalardan habersizdi.

Sonuçların kesinliğinden emin olduktan sonra, Piyango ofisine gitti. Kazandığını teyit ettiler. Büyük ödül, Hüseyin Bey’in hayal bile edemeyeceği kadar büyük bir miktardı. Görevliler ona parayı nasıl almak istediğini sorduğunda, aklında net bir karar belirdi: bu parayla sadece kendisi için değil, Başkaları için bir şeyler yapacaktı. Çocukları için değil.

Paranın büyük kısmını bir banka hesabına yatırdı, küçük bir kısmını nakit olarak aldı. Bankadan ayrıldığında, artık yalnız bir sokak sakini değil, yeni bir hayatın başlangıcına adım atan, kararlı bir adamdı.

İlk iş olarak, kendine küçük ama rahat bir daire tuttu. Aylardır ilk kez sıcak bir ortamda oturuyor, kendine sıcak bir çay demleyebiliyordu. Ancak bu huzur, kolay kazanılmış bir mutluluk değildi. İçinde hala çocuklarının terk edişinin derin kırgınlığı vardı.

Bir sabah, şehirdeki eski ve bakımsız bir yetimhaneyi ziyaret etmeye karar verdi. Duvarları çatlak, pencereleri çürümüştü. İçerideki çocuklar eski kıyafetlerle oynuyordu. Müdür, imkansızlıklar nedeniyle çocuklara yeterince destek olamadıklarını anlattı.

Hüseyin Bey, gözlerinde yaşlarla çocukları izledi. Bu manzara, onun için dönüm noktası oldu. Bu parayı gerçekten hak eden insanlar işte burada! diye geçirdi içinden.

Müdüre dönerek, “Buraya yardım etmek istiyorum,” dedi. “Çocukların daha iyi şartlarda yaşaması için ne gerekiyorsa yapacağım.” O gün, yetimhane için büyük bir bağışta bulundu. Yeni oyuncaklar, kıyafetler, yiyecekler ve binanın tadilatı için ödeme yaptı. Yetimhaneden ayrılırken, çocukların mutlulukla ona el salladığını görmek, içinde derin bir huzur yarattı. İlk kez, paranın insanları gerçekten mutlu ettiğini görüyordu.

Bu sırada, Hüseyin Bey’in çocukları onun Piyangoyu kazandığını öğrendi. Büyük oğlu Ahmet, haberi bir arkadaşından duydu. Hemen kardeşleriyle paylaştı: “Babam büyük ikramiye kazanmış! Bu kadar parayla ne yapacak dersiniz?”

Ayşe, belki de babalarının kendileriyle yeniden iletişime geçeceğini düşündü. Ama Ahmet’in aklında başka şeyler vardı. Babalarının kendilerini terk ettiklerini unutmuş gibiydi: “Ne olursa olsun, biz onun çocuklarıyız! Bu paradan bizim de hakkımız var!”

Ahmet, Ayşe ve Mehmet, babalarının yeni adresini buldular ve onunla görüşmek için plan yaptılar. İçlerinde gerçek bir pişmanlık yoktu; sadece paraya ulaşmak istiyorlardı.

Birkaç gün sonra, Hüseyin Bey, apartmanının kapısında çocuklarını gördüğünde şaşkına döndü. Yıllardır yüzlerini görmediği bu insanlar, şimdi birdenbire karşısındaydı. İçinde karışık duygular vardı: görmek istediği için kısa bir anlık mutluluk, ardından ise neden geldiklerini bilmenin getirdiği acı bir tiksinti.

Ahmet, babasına sarılmaya çalıştı, ama Hüseyin Bey geri çekildi. “Baba,” dedi Ahmet, sahte bir samimiyetle. “Seni çok özledik. Ziyaret edemedik ama hep aklımızdaydın.”

Ayşe, gözleri dolu dolu: “Evet baba, artık bir araya gelme zamanı,” diye ekledi. Mehmet ise sessizce başını eğmişti, belki de biraz mahçup.

Ama Hüseyin Bey, çocuklarının gözlerindeki sahte samimiyeti hemen anlamıştı. Derin bir nefes aldı ve sesi titreyerek konuşmaya başladı.

“Yıllardır neredeydiniz?” diye sordu, sesi soğuk ve keskin bir bıçak gibiydi. “Ben sizden sevgi beklerken, siz ne yaptınız? Bana bir telefon açmayı bile çok gördünüz. Şimdi, param olduğunu öğrenince mi babanızı hatırladınız?”

Çocukları bu sözler karşısında sustu.

Hüseyin Bey, devam etti, her kelimesi birer tokat gibi yüzlerine çarpıyordu: “Bu parayı sizden saklamak için değil, gerçekten ihtiyaç duyan insanlara fayda sağlamak için kazandım. Siz, kendi yollarınızı seçtiniz. Beni o soğuk pansiyonun kapısında yalnız bıraktınız. O gün, ben de kendi yolumu seçtim.”

“Bu para, sizin olmayacak.”

Bu sözler, çocuklarını şoka uğrattı. Babaları, parayı paylaşmayacağını açıkça ilan etmişti. Ahmet, öfkeyle itiraz etmeye kalkıştı: “Ama baba, biz senin çocuklarınız! Yasal olarak hakkımız…”

Hüseyin Bey, elini kaldırarak onu susturdu. Gözleri, yaşlı bir adamın değil, bir yargıcın kararlılığıyla parlıyordu. “Hakkınız mı?” diye tekrarladı. “Sizin hakkınız, beni terk ettiğiniz gün sona erdi. Buraya gelerek sadece beni ve kendinizi daha fazla incitiyorsunuz. Sizden tek isteğim: beni bu para için rahat bırakmanız. Artık sizinle bir bağım kalmadı.”

Mehmet, babasının gözlerindeki acıyı görünce dayanamadı: “Baba, biz seni gerçekten kaybettik. Bunun farkına varmak için çok geç kaldık ama… şimdi pişmanız.”

Hüseyin Bey, Mehmet’in sözlerine rağmen kararlıydı. “Pişmanlık, sadece sözle olmaz, eylemle gösterilir,” dedi. “Eğer beni gerçekten anlamak istiyorsanız, artık beni para için değil, bir baba olarak görün. Ama tekrar ediyorum, bu para sizin olmayacak. Onu benim gibi terk edilmiş ve yardıma muhtaç insanlar için kullanacağım. Bu, benim son kararım.”

Hüseyin Bey, o gün kafeden ayrılırken çocuklarının yüzlerinde beliren şaşkınlığı ve derin pişmanlığı hissetti. Ancak bu pişmanlık, onun kararını değiştirmeyecekti. Çünkü parayı onlarla paylaşmak, onun için hayatın gerçek anlamını kaybetmek demekti. Çocuklarına, sevgi ve bağlılığın, maddiyatla satın alınamayacağını acı bir dersle öğretmek istemişti. Yıllar önce büyük bir hata işleyen hayırsız evlatlarına, ömür boyu sürecek bir vicdan azabı ve telafisi olmayan bir kayıp bıraktığı kesindi. Hüseyin Bey, yalnız ama huzurlu bir şekilde, hayatının geri kalanını, paranın getirdiği yeni bir amaçla, gerçekten ihtiyaç duyanların hayatlarına dokunarak geçirdi. Arkasına dönüp baktığında, kaybettiği evi değil, kazandığı onuru görüyordu. Onun mirası, artık banka hesabındaki parayla değil, sevgiye aç kalan elleri doyuran merhametle ölçülüyordu.