“KARISININ CENAZESİNDE GÜLÜMSEYEN ADAMIN ŞOKU: MİLYONLAR BEKLERKEN KASADAN ÇIKAN TEK ŞEY ONU YIKTI!”
Cenaze töreninde herkes ağlarken, Ahmet’in dudaklarında belirsiz, soğuk bir zafer gülümsemesi vardı. Karısının ölümü onun için bir son değil, lüks bir hayatın ve özgürlüğün başlangıcıydı. Ancak ertesi gün banka kasasını açtığında, beklediği servet yerine karşısında duran şey, kanını donduracak bir gerçeği haykırıyordu. Sevim, mezarın ötesinden öyle bir hamle yapmıştı ki, Ahmet’in hayatı o an paramparça olacaktı.
İstanbul’un gri gökyüzü altında, Yaşmaktepe Camii’nin avlusu kasvetli bir kalabalıkla doluydu. Havada nemli toprak ve taze biçilmiş çimen kokusu vardı, ama baskın olan koku yasemindi; Sevim’in en sevdiği çiçekler tabutun üzerine yığılmıştı. Kalabalığın arasında, siyah takım elbisesi jilet gibi ütülü, duruşu diğerlerinden farklı bir adam göze çarpıyordu. Ahmet. Ellili yaşlarının başında olmasına rağmen kendine iyi bakmış, lüks yaşamın izlerini yüzünde taşıyan bir adamdı. Omzunu caminin soğuk taş duvarına yaslamış, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Etraftaki hıçkırıklar ve dualar ona yabancı bir dilde konuşuluyormuş gibi geliyordu.
Ahmet’in bakışları, yeşil örtüyle kaplı tabuta sabitlenmişti ama gözlerinde beklenen o keder yoktu. Aksine, dudaklarının kenarında belli belirsiz, neredeyse şeytani bir kıvrım vardı. İçinden, kimsenin duyamayacağı bir sesle fısıldadı: “Nihayet bitti.”
Onun için bu tabut, bir kayıp değil, özgürlüğe açılan bir kapıydı. Sevim’in uzun süren hastalığı, Ahmet için sadece bir ayak bağı olmuştu. Şimdi o bağ çözülmüş, geriye sadece halasından kalan o dillere destan miras kalmıştı.
Ahmet’in biraz uzağında, siyah geniş bir şapka ve koyu renk güneş gözlükleri takmış genç bir kadın duruyordu. Hande. Otuz beş yaşlarında, yırtıcı bir güzelliğe sahip, her hareketiyle dikkat çeken biriydi. Sahte bir üzüntü maskesi takınmıştı ama gözlüklerinin ardındaki bakışlar, Ahmet’in üzerindeydi. Kalabalığın dikkati dağıldığında usulca Ahmet’e yaklaştı ve fısıldadı: “Kendini belli etme. Herkes bize bakıyor.”
Ahmet hafifçe başını salladı ama umursamazdı. İmamın sesi avluyu doldurduğunda, saflar sıklaştı. Ahmet, merhume eşinin tabutunun önünde dururken bile aklı yarın yapılacak vasiyet açıklamasındaydı. Yarın, hayatının gerçek anlamda başlayacağı gündü.
Tabutun diğer tarafında ise Zeynep vardı. Sevim’in kız kardeşi. Gözleri ağlamaktan şişmiş, yüzü kederden çökmüş bir halde, elindeki beyaz tespihi titreyen parmaklarıyla çekiyordu. Zeynep, Ahmet’in aksine, orada yatan kadının ruhunu gerçekten seven tek kişiydi. Ahmet, Zeynep’in yaşlı gözleriyle karşılaşmamak için başını çevirdi. O kadının saf acısı, kendi vicdansızlığına tutulan bir ayna gibiydi ve Ahmet aynalara bakmayı sevmezdi. En azından şimdilik.
Tam o sırada gökyüzü yarıldı ve sağanak bir yağmur başladı. İnsanlar kaçışırken, yaşlı bir amca Ahmet’in yanına sokuldu ve titrek bir sesle mırıldandı: “Cenaze günü yağmur rahmettir evladım. Ama bazen de gökyüzü, yerdeki iki yüzlülüğe ağlar.”
Ahmet irkildi. Yaşlı adamın sözleri, buz gibi bir ürpertiyle sırtından aşağı indi. Ama sonra kendini toparladı. “Saçmalık,” dedi içinden. “Batıl inançlar.” Oysa yarın, batıl inançlardan çok daha gerçek ve korkunç bir şeyle yüzleşecekti.
Ertesi gün, Nişantaşı’nın en prestijli iş merkezlerinden birinin 17. katında, Avukat Kemal’in ofisindeydiler. Şehir ayaklarının altındaydı ama Ahmet’in başı bulutlardaydı. Deri koltuğa yayılmış, sabırsızlıkla parmaklarını maun masaya vuruyordu. Karşısında Zeynep oturuyordu; hala siyahlar içindeydi ve elindeki mendili sıkıp duruyordu.
Avukat Kemal, gümüş rengi saçları ve otoriter tavrıyla içeri girdi. Masasının arkasındaki büyük saate baktı. Saat tam 14:00’tü. “Başlayalım mı?” dedi, gözlüklerini burnunun ucuna yerleştirerek. Önünde duran kahverengi dosya, Ahmet için bir hazine haritasıydı.
Ahmet boğazını temizledi. “Lütfen,” dedi, sesindeki açgözlülüğü gizleyemeyerek.
Kemal dosyayı açtı ve okumaya başladı: “Ben Sevim Demir. Akli melekelerim yerindeyken ve hiçbir baskı altında kalmadan son vasiyetimi açıklıyorum…”
Ahmet her kelimeyi yutuyordu. Ancak Kemal devam ettikçe, odadaki hava ağırlaşmaya başladı. “Sevim Hanım, gayrimenkullerinin büyük bir kısmını, özellikle sahil evini ve şehir merkezindeki daireleri, Kanserle Mücadele Vakfı’na bağışlamıştır.”
Ahmet’in yüzündeki gülümseme dondu. “Ne?” diye fısıldadı. Kemal duraksamadan devam etti: “Banka hesaplarındaki nakit varlıkların %80’i Çocuk Esirgeme Kurumu’na ve çeşitli eğitim burslarına aktarılacaktır. Geriye kalan ev ise kız kardeşi Zeynep’e bırakılmıştır.”
Ahmet ayağa fırladı. “Bu imkansız! O paralar benim hakkım! Ben onun kocasıyım!” Kemal sakin bir şekilde gözlüğünün üzerinden baktı. “Lütfen oturun Ahmet Bey. Henüz bitmedi.”
Ahmet, kalbi güm güm atarak yerine çöktü. İşte geliyordu. Asıl büyük parça. Haladan kalan o efsanevi miras. O kesinlikle ona kalmıştı. Kemal son sayfayı çevirdi. “Sevim Hanım, eşi Ahmet Demir için İstanbul Merkez Bankası’nda 427 numaralı özel bir kasa kiralamıştır. Vasiyetinde şöyle yazıyor: ‘Kocam Ahmet’e, ona en çok yakışan ve hak ettiği şeyi bırakıyorum. Kasadadır.’“
Ahmet’in gözleri parladı. İşte buydu! Sevim, en değerli mücevherleri, elmasları, belki de külçe altınları vergi memurlarından kaçırmak için o kasaya koymuştu. Zeynep’e ev, vakıflara üç beş kuruş bırakmıştı ama asıl servet kasadaydı.
Kemal, masanın üzerinden küçük, mühürlü bir zarf uzattı. “Bu zarfta kasanın anahtarı ve şifresi var.” Ahmet zarfı kaptı. Zeynep’e ya da avukata veda etmeye bile tenezzül etmeden, “İşim bitti,” diyerek ofisten fırtına gibi çıktı.
Ahmet, bankanın mermer merdivenlerini ikişer ikişer çıktı. Hande, bankanın kapısında onu bekliyordu. Kırmızı ruju ve dar eteğiyle oraya ait değilmiş gibi duruyordu. Ahmet’i görünce heyecanla koluna yapıştı. “Ne oldu? Ne kadar var? Milyonlar mı?”
“Kasada,” dedi Ahmet nefes nefese. “Her şey kasada. Gel, gidiyoruz.”
Banka görevlisi onları soğuk, metal kokan kasa dairesine indirdi. Duvarlar boyunca uzanan çelik kutular, sessiz sırlarla doluydu. Görevli, 427 numaralı kasayı gösterip, “Özel odada açabilirsiniz,” diyerek onları yalnız bıraktı.
Ahmet’in elleri titriyordu. Şifreyi girdi. Klik. Kilit döndü. Hande ve Ahmet, açgözlü gözlerle kapağı açtılar. İçeride parıldayan elmaslar, deste deste dolarlar görmeyi bekliyorlardı. Ama kasanın içi karanlıktı. Sadece iki şey vardı: Küçük, gümüş çerçeveli, sade bir el aynası. Ve kapalı bir mektup.
“Bu ne?” diye bağırdı Hande, sesi çelik duvarlarda yankılandı. “Şaka mı bu? Mücevherler nerede? Para nerede?” Ahmet şoka girmişti. Aynayı eline aldı. Kendi yüzünü gördü. Terlemiş, kızarmış, damarları şişmiş, çirkinleşmiş bir yüz. “Bir yanlışlık olmalı,” dedi boğuk bir sesle. Kasayı ters çevirdi, dibine vurdu. Boştu.
Titreyen ellerle mektubu açtı. Sevim’in zarif el yazısı, sanki oradaymış gibi canlıydı.
“Sevgili Ahmet, Eğer bunu okuyorsan, ben artık yokum ve sen zaferini kutlamak için buradasın. Mirasımı, paralarımı, mücevherlerimi arıyorsun, biliyorum. Ama sana bırakabileceğim en değerli şey bu ayna.
Bu aynaya bak Ahmet. Ne görüyorsun? Hastalığımın en zor gecelerinde, ben acıdan kıvranırken başka kadınların koynunda sabahlayan adamı görüyor musun? Bebeğimizi kaybettiğim o karanlık günde, beni hastane odasında bir başıma bırakan o korkağı görüyor musun? Haladan kalan miras mı? O para çoktan bitti Ahmet. Senin kumar borçlarını kapatmak, lüks arabaların ve metreslerinin faturalarını ödemek için harcadım. Geriye hiçbir şey kalmadı. Sana maddi bir şey bırakmıyorum, çünkü sen zaten benden her şeyi; gençliğimi, umudumu, sevgimi ve hatta anneliğimi çaldın.
Sana bu aynayı bırakıyorum. Belki ilk defa, maskelerin olmadan kendine bakarsın ve ruhundaki o kapkara boşluğu görürsün. Allah hepimizi affetsin. Ama bazı günahların bedeli, bu dünyada ödenmeden bitmez. Elveda. Sevim.”
Ahmet mektubu düşürdü. Dizlerinin bağı çözüldü, olduğu yere çöktü. Hande mektubu yerden kapıp okudu. Yüzü tiksinmeyle buruştu. “Para yok mu yani?” diye haykırdı. “Beş kuruş yok mu? Bütün bu tiyatroyu boşuna mı oynadık?”
Hande aynaya baktı, sonra Ahmet’e. “Sen… Sen bitmişsin Ahmet. Beş parasız bir ahmaksın.” Kadın, topuklarını yere vurarak odadan çıktı. Ahmet, metal odada yapayalnız kaldı. Elinde sadece o ayna vardı. Aynadaki yüzü artık tanıyamıyordu. O yüz, bir canavarın yüzüydü.
Zaman geriye sardı. Yedi ay öncesine.
Hastanenin beyaz, steril koridorlarında Sevim’in umudu henüz solmamıştı. Doktor Ayşe, elindeki test sonuçlarına inanamayarak bakıyordu. “Sevim Hanım,” demişti sesi titreyerek. “Bu bir mucize. Hamilesiniz.” Kanser tedavisi gören bir kadının hamile kalması… Sevim, o an hastalığını unutmuştu. Elini karnına koymuş, gözlerinden yaşlar süzülmüştü. “Bebeğim,” demişti. “Beni kurtarmaya geldin.”
Hemen Ahmet’i aramıştı. Ahmet o sırada Hande ile Boğaz manzaralı bir restoranda kadeh tokuşturuyordu. Telefonu açmamıştı. Sevim mesaj atmıştı: “Ahmet, mucize oldu! Hamileyim! Lütfen gel.”
Ahmet mesajı okuduğunda yüzü asılmıştı. Hande’ye dönüp, “Bu kadın ölmek bilmiyor, şimdi de başıma bir bebek belası saracak,” demişti buz gibi bir sesle. “O çocuk doğmamalı. Miras bölünecek, ayak bağı olacak.”
Ahmet hastaneye gitmedi. Günlerce, haftalarca gitmedi. Sevim, hastane odasında tek başına, hem kanserle hem de kocasının ihanetiyle savaştı. Ve o stres, o üzüntü, o terk edilmişlik… Bebeğin kalbi dayanamadı. Bir gece yarısı, Sevim kanlar içinde uyandı. Doktorlar koştu ama çok geçti. Düşük yapmıştı.
Sevim bebeğini kaybettiği gece, Ahmet’in Instagram’da paylaştığı tatil fotoğrafını gördü. Altında “Yeni hayat, yeni başlangıçlar” yazıyordu. O gece Sevim öldü. Bedeni hala nefes alıyordu ama ruhu ölmüştü. Ve o gece, İmam Faruk odaya girdiğinde, Sevim artık kurban değil, bir yargıçtı. “Hocam,” demişti Sevim, gözlerinde buz gibi bir ateşle. “İyilik yapmak istiyorum. Ama aynı zamanda adaleti de sağlamak istiyorum. O adam, benim ölümümü bekliyor. Ona istediğini vereceğim. Ama sandığı şekilde değil.”
Avukat Kemal ve İmam Faruk’un yardımıyla Sevim son planını devreye soktu. Tüm mal varlığını gizlice sattı. Nakit parayı vakıflara devretti. Geriye kalan her kuruşu, yetim çocukların eğitimi için harcadı. Ahmet’e ise sadece o aynayı ve mektubu bıraktı.
Banka dairesinden çıkan Ahmet, sokağa adım attığında yağmur hala yağıyordu. Ama bu sefer yağmur onu arındırmıyordu; onu eziyordu. Hande çoktan gitmişti. Telefonu kapalıydı. “Zengin Ahmet” artık yoktu. Geriye sadece borçlar, yalnızlık ve vicdan azabı kalmıştı.
Ahmet, ceketinin cebindeki aynayı çıkardı. Sokak lambasının loş ışığında son bir kez baktı. Aynadaki adam yaşlanmış, çökmüş ve bitmişti. Yoldan geçen bir araba su sıçrattı. Ahmet umursamadı. Kaldırıma oturdu. Aklına Sevim’in son günleri geldi. Onun elini tutmadığı o günler. Bebeğinin öldüğü o gece. “Keşke,” dedi fısıltıyla. Ama “keşke”ler, ölüleri geri getirmiyordu.
Tam o sırada, caddenin karşısındaki dev ekranda bir haber geçti. “Merhume Hayırsever Sevim Demir’in bağışlarıyla yapılan Çocuk Onkoloji Hastanesi’nin temeli bugün atıldı.” Ekranda Sevim’in sağlıklı, gülen bir fotoğrafı vardı. Ahmet o gülüşe baktı. O gülüşte artık ona ait hiçbir şey yoktu. O gülüş, kurtardığı çocuklara aitti.
Ahmet başını ellerinin arasına aldı ve ağlamaya başladı. Ama bu gözyaşları Sevim için değildi; kendi zavallı, boş ve harcanmış hayatı içindi. Sevim kazanmıştı. Ahmet ise elinde bir aynayla, kendi cehenneminde yaşamaya mahkum edilmişti.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load






