AYAKLAR DEĞİL, VİCDAN YÜRÜR: MİLYARDERİN SONSUZ YAZIKLANMASI

Beş yıldır felçliydi, tekerlekli sandalyesinde oturan kibir abidesi Kemal Arslan. Serveti, Boğaz’daki yalıları, her şeyi vardı ama bacaklarını geri alamamıştı. Bu yüzden, parkta iyileşme oyunu oynayan o küçük kıza alaycı bir meydan okumayla patladı: “Beni iyileştirirsen seni milyoner yaparım.” Kızın sessiz dokunuşu bir şok dalgası gibiydi. O gece, imkânsız olan gerçekleşti. Ama Kemal bir daha asla eskisi gibi gülmeyecekti, çünkü vücudu yürüse de ruhu henüz tövbe etmeyi öğrenmemişti.

İstanbul Boğazı, pencerelerden içeri süzülen altın rengi akşam ışığıyla yıkanıyordu. Kemal Arslan’ın görkemli yalısı, modern sanat eserleri ve antika mobilyalarla donatılmış bir müze gibiydi; kusursuz, soğuk ve erişilmez. Pencereden, şehrin kalabalık silüetine ve mavi sulara bakarken, Kemal’in gözlerindeki öfke bir volkan gibi kaynıyordu. Türkiye’nin en büyük gayrimenkul imparatorluğunun kurucusu, Arslan Holding’in acımasız ve başarılı sahibi… Bu unvanlar beş yıl önce bir kan pıhtısı yüzünden felç geçirdiğinde anlamsızlaşmıştı. Bacaklarının hareketini yitirmesiyle birlikte, hayatının kontrolünü de kaybetmişti. Milyarlar, en iyi İsviçreli doktorlar ve son teknoloji tedaviler bile ona o basit yeteneği geri verememişti: Yürüyebilmek.

“Kahve hazır, Kemal Bey,” dedi Ayşe Hanım, altmışlı yaşlarında, yirmi yıldır Kemal’in yanında çalışan sadık yardımcısı. Ayşe’nin sesi yumuşaktı ama Kemal, sesindeki gizlenmiş acıma tonunu yakalamakta gecikmedi. Nefret ediyordu bu acımadan. Herkesin gözlerinde aynı şeyi görüyordu: Zengin ve güçlü Kemal Arslan’a acıyan bakışlar. Bu bakışlar, onun kibirini besleyen son yakıttı.

“Bugün Emirgan Korusu’na gitmek istiyorum,” dedi keskin bir sesle, “Arabayı hazırlatın. Kalabalık bir yer olsun.” Dışarı çıkmasının tek nedeni, tekerlekli sandalyesinde oturup, satın alamadığı mutluluğu pervasızca yaşayan sıradan insanların sahte huzuruna alaycı bir nazar atmaktı. Mehmet, şoförü, Rolls-Royce marka lüks aracın arka kapısını açtı ve Kemal, gösterişli, motorlu sandalyesiyle araca yerleşti. Sandalye, adeta parayla yapılmış bir hapishane gibiydi.

Emirgan Korusu, tipik bir cumartesi öğleden sonrası kalabalığıyla doluydu. Genç âşıklar el ele tutuşuyor, aileler piknik yapıyor, çocuklar koşuşturuyordu. Kemal, parkın ortasında tekerlekli sandalyesini yavaşça sürerken, etrafındaki bu “sıradan” mutluluk denizinde bir yabancı gibi hissediyordu. İnsanlar onu tanıyor, fısıldaşıyorlardı: “İşte o adam, Arslan Holding’in sahibi. Yazık, tekerlekli sandalye…” Kemal dişlerini sıktı. Zavallı mı? O?

Parkın daha kuytu bir köşesinde, bir grup çocuğun oyunu dikkatini çekti. Kağıttan önlükler giymişler, ellerinde dallardan yaptıkları stetoskoplarla birbirlerini tedavi ediyorlardı. Doktorculuk. Kemal’in yüzünde acı bir alay belirdi. “İyileştirme oyunu, ha?”

Tekerlekli sandalyesini çocuklara doğru sürdü. “Ne kadar da komik bir oyun,” dedi, sesi parkın neşeli gürültüsünü delip geçiyordu. “Doktorculuk! Acaba beni de iyileştirebilir misiniz? Milyonlar harcadım en iyi doktorlara, ama hiçbiri başaramadı.” Çocuklar irkildi, anneleri telaşla onları uzaklaştırdı, Kemal’e tedirgin bakışlar atarak. Kemal’in alaycı gülümsemesi daha da genişledi. İşte nefret ettiği insanlık manzarası: Korkak, ikiyüzlü ve merhametle kibir arasında gidip gelen bir kitle.

Tam geri dönmek üzereyken, büyük bir çınar ağacının altında oturan bir kız çocuğuyla göz göze geldi. Diğerlerinden ayrı, yalnızdı. On iki-on üç yaşlarında, sade giyimli, dağınık saçlı. Ama gözleri… O gözlerde ne korku ne de acıma vardı. Sadece sakin, tuhaf bir kararlılık.

“Ne bakıyorsun öyle?” diye sordu Kemal, kaba bir tonla.

Kız yerinden kalkmadı. “Siz onları korkuttunuz,” dedi, sesi şaşırtıcı derecede sakindi. “Korktukları için kaçtılar.”

Kemal, tekerlekli sandalyesini kıza doğru çevirdi. Bu kız, diğerleri gibi kaçmamıştı. “İsmin ne senin?” diye sordu, sesindeki öfke biraz yumuşamıştı.

“Zeynep.”

“Peki, Zeynep,” dedi Kemal, alaycı tavrını geri kazanarak, “Sen de mi doktor olmak istiyorsun büyüyünce?”

Kız başını salladı. “Evet. İnsanları iyileştirmek istiyorum.”

Kemal içten bir kahkaha attı. “İyileştirmek mi? Bak küçük hanım, bu dünyada para her şeydir. Doktor olsan bile, bazı şeyleri iyileştiremezsin. Bak bana. Türkiye’nin en zengin adamlarından biriyim, ama hiçbir doktor beni ayağa kaldıramadı.”

Zeynep, Kemal’in hareketsiz bacaklarına, sonra tekrar gözlerine baktı. “Belki de doğru doktoru bulamamışsınızdır.”

Kemal şaşırdı. Bu cüretkârlık… Anlık bir dürtüyle, alay dolu, son derece kibirli bir teklif sundu. “Peki küçük doktor, beni iyileştirebileceğini mi düşünüyorsun? Eğer beni iyileştirirsen, seni milyoner yaparım. Çek defterimi yanıma aldım, söz veriyorum.”

Zeynep’in tepkisi, Kemal’in beklediği hiçbir şeye benzemiyordu. Ne şaşkınlık, ne heyecan, ne de korku. Sadece dikkatle ona baktı, sanki ruhunun derinliklerine bakıyordu. Sonra yavaşça ayağa kalktı ve yaklaştı.

“Çeki hazırlayın,” dedi kız, sesinde gülünç bir güven vardı.

Kemal içten içe eğleniyordu. Ne saçma bir oyundu bu. Ama devam etmeye karar verdi. “Tamam küçük doktor, göster marifetini. Ama başaramazsan, bir daha asla doktorculuk oynamayacaksın. Anlaştık mı?”

Zeynep cevap vermedi. Parkın ortasında, meraklı bakışlar altında, Kemal’in tekerlekli sandalyesinin önünde diz çöktü. Ellerini, Kemal’in beş yıldır hissiz olan bacaklarına koydu ve gözlerini kapattı. Kemal etrafına baktı; bazıları gülümsüyor, zengin adamla küçük kızın bu tuhaf karşılaşmasını komik buluyordu. Ne kadar da gülünç bir sahneydi. Zeynep’in elleri hafifçe titriyordu ama yüzü sakindi. Birkaç dakika boyunca hiç konuşmadan öylece kaldı.

Sonra gözlerini açtı ve yavaşça ayağa kalktı. “Tamam,” dedi sadece.

Kemal bekledi. Hiçbir şey olmamıştı. Bacakları hala hissizdi. Kahkaha attı. “Bu muydu büyük numaran? Kaybettin küçük kız. Şimdi git.”

Zeynep ifadesiz bir yüzle ona baktı. “Bekleyin ve görün,” dedi sadece. Sonra arkasını döndü ve uzaklaşmaya başladı.

“Hey, nereye gidiyorsun?” diye seslendi Kemal. “Daha parayı kazanamadın!”

Zeynep durmadı, sadece omzunun üzerinden seslendi: “Siz çeki hazırlayın Kemal Bey. Yakında ihtiyacınız olacak.” Kemal şaşkınlıkla kızın arkasından baktı. Adını nereden biliyordu?

O gece, Kemal lüks yalısındaki yatak odasında huzursuzca uyuyordu. Rüya görüyordu. Koşuyordu. Bacakları güçlü, sağlıklıydı, gençlik yıllarındaki gibi. Rüzgârı yüzünde hissederek İstanbul’un tepelerinde koşuyordu. Aniden uyandı. Saat gece yarısını geçmişti. Terden sırıl sıklamdı. Rüyasının etkisiyle kalbi hızla çarpıyordu.

Tam o anda, bacaklarında garip, tarif edilemez bir karıncalanma hissetti.

Kemal dona kaldı. Beş yıldır bacaklarında hiçbir şey hissetmemişti. Doktorlar omurilik hasarı nedeniyle sinirlerin öldüğünü söylemişlerdi. Kalbi bir kuş gibi kafesinde çırpınıyordu. Yorganı çekip bacaklarına baktı. Hareket ettiremiyordu, ama bu karıncalanma… Bu bir şeydi.

“Ayşe!” diye seslendi telaşla. “Ayşe, hemen buraya gel!”

Bir dakika sonra Ayşe Hanım, sabahlığıyla odasına koştu. “Ne oldu Kemal Bey? İyi misiniz?”

“Bacaklarım… Bacaklarımda bir şey hissediyorum,” dedi Kemal, sesi titriyordu.

Ayşe’nin gözleri büyüdü. “Gerçekten mi? Hareket ettirebiliyor musunuz?”

Kemal tüm gücüyle konsantre oldu. Hiçbir şey olmadı, ama karıncalanma devam ediyordu. “Hayır, hareket ettiremiyorum ama bir şeyler hissediyorum. Bir karıncalanma. Hemen Doktor Orhan’ı arayın!”

Bir saat sonra, gece yarısı olmasına rağmen doktor yalıdaydı. Kemal’i dikkatle muayene etti. “Reflekslerinizde bir değişiklik var,” dedi doktor, şaşkınlığını gizleyemeyerek. “Bacak kaslarınızda hafif bir tepki alıyorum. Bu… bu olağanüstü bir durum.”

“Ne anlama geliyor bu?” diye sordu Kemal, nefesini tutarak.

“Şu anda kesin bir şey söylemek zor,” dedi Doktor Orhan, temkinli bir şekilde. “Ama sinir yollarınızda bir aktivite görüyorum. Yarın hastaneye gelmenizi ve tam bir tetkikten geçmenizi öneriyorum.”

Ertesi sabah, Kemal Arslan İstanbul’un en lüks özel hastanesinde bir dizi testten geçti: MR, elektromiyografi, sinir iletim çalışmaları. Doktorlar şaşkınlık içindeydi. Kemal’in omurilik hücrelerinde beklenmedik, tıbben açıklanması zor bir rejenerasyon (yenilenme) görülüyordu. “Felçten beş yıl sonra böyle bir iyileşme…” Nörolog başını iki yana salladı.

Kemal, doktorların bilimsel açıklamalarını dinlerken, zihninde aniden parktaki kızın sesi yankılandı: “Bekleyin ve görün.”

Olabilir miydi? Hayır. Saçmalıktı. Bir çocuğun dokunuşuyla iyileşmek mümkün değildi. Bilimsel bir açıklaması olmalıydı.

Ancak, akşam yalıya döndüğünde karıncalanma artmış, artık ayak parmaklarını hafifçe oynatabiliyordu. Çok küçük hareketlerdi, ama beş yıldır imkânsız olan bir şeydi bu.

Akşam yemeği sırasında Kemal, Ayşe Hanım’a tereddütle bahsetti: “Dün parkta bir kız çocuğuyla karşılaştım… Zeynep. Beni iyileştirebileceğini söyledi.”

“Ve siz… bunun bir tesadüf olmadığını mı düşünüyorsunuz?” diye sordu Ayşe Hanım, şaşkınlıkla.

“Saçma, değil mi?” dedi Kemal. “Ama… onu tekrar görmek istiyorum.”

Ertesi gün ve sonraki günlerde Kemal, tekerlekli sandalyesiyle Emirgan Korusu’na geri döndü. Zeynep’i gördüğü çınar ağacına gitti. Parkı baştan sona dolaştı. Her köşeye baktı. Zeynep yoktu. Park görevlilerine, satıcılara sordu. Kimse onu tanımıyor gibiydi. Kemal hayal kırıklığına uğradı, ama bacaklarındaki iyileşme devam ediyordu. Bir ay sonra, fizyoterapist eşliğinde, kısa süreler için destekle ayakta durabiliyordu. Mucizevi bir iyileşmeydi. Ama Kemal’in aklı hala Zeynep’teydi.

Kızı bulmak için özel dedektifler tuttu. Parkın çevresindeki tüm mahalleleri araştırdılar. Hiçbir sonuç alamadılar. Kemal, ona verdiği “milyoner yapma” sözünü tutmak zorundaydı.

Bir gün, parkın daha ıssız bir köşesinde çöp toplayan, yaşlı, uzun sakallı bir adamla karşılaştı.

“Buralarda sık sık bulunur musunuz?” diye sordu Kemal.

Adam, eski kıyafetleriyle onu süzdü. “Her gün gelirim. Şişe ve teneke toplarım.”

“Belki bana yardımcı olabilirsiniz,” dedi Kemal, cebinden para çıkararak. “Bir kız çocuğu arıyorum. Adı Zeynep. On iki-on üç yaşlarında. Uzun siyah saçları var. Görmüş olabilir misiniz?”

Adam paraya baktı, sonra Kemal’e. “Neden arıyorsun bu kızı?”

“Ona bir teşekkür borçluyum,” dedi Kemal.

Yaşlı adam tereddüt etti. “Beş bin lira verirsen, belki bir şey biliyor olabilirim.” Pazarlık yaptılar. Sonunda bin beş yüz liraya anlaştılar.

“Eskiden bir okul vardı, Kartal’da. Kapandı şimdi,” dedi adam. “Ama binanın arka tarafındaki boş arazide bir grup insan yaşıyor. Baraka gibi yerler yapmışlar. O kızı orada görmüştüm bir keresinde.”

Kemal’in kalbi hızlandı. Kartal’a gitmek üzere şoförünü aradı.

Güneş batmak üzereyken Kartal’daki terk edilmiş, harap eski okul binasına vardılar. Mehmet’in tüm itirazlarına rağmen, Kemal tekerlekli sandalyesinden kalkıp, asasına dayanarak yavaş adımlarla ilerledi. Bacakları titriyordu ama yürüyebiliyordu. Bu yürüme eylemi, şimdi ona geçmişteki tüm lükslerinden daha değerli geliyordu.

Okulun arkasında, derme çatma barakalar, çadırlar kurulmuştu. Yoksulluk ve çaresizlik kokan bir yerleşim yeri. Kemal, lüks kıyafetleri ve pahalı asasıyla buraya ait olmayan bir figürdü.

“Ne istiyorsunuz buradan?” diye sordu genç bir adam, kuşkuyla yaklaşarak.

“Ben… ben bir kız çocuğu arıyorum,” dedi Kemal. “Adı Zeynep. Ona bir borcum var.”

Tam o sırada, barakalardan birinin kapısı açıldı ve Zeynep dışarı çıktı. Kız onu gördü ve bir an için donup kaldı. Sonra yavaşça yaklaştı.

“Merhaba Kemal Bey,” dedi Zeynep. “Beni bulmuşsunuz.”

Kemal, gururla asasını kaldırdı. “Evet, buldum. Ve görüyorsun… Yürüyebiliyorum artık.”

Zeynep gülümsedi. Yumuşak, huzurlu bir gülümsemeydi. “Biliyordum.”

“Sana bir söz vermiştim,” dedi Kemal, sesi boğuklaşarak. “Seni milyoner yapacağımı söyledim. Sana bir milyon lira vereceğim.”

Zeynep başını iki yana salladı. “Paraya ihtiyacım yok Kemal Bey.”

Kemal şaşırdı. “Ama burada… bu koşullarda yaşıyorsun. Paranın işine yarayacağından eminim.”

“Benim değil belki,” dedi Zeynep. “Ama buradaki herkes için kullanılabilir. Anneanneme sorabilirsiniz. O karar verir.”

Zeynep, Kemal’e bir barakayı işaret etti. “Gelin, onu tanıştırayım size.”

Kemal, İstanbul’un en zengin adamı, küçük bir kızın peşinden derme çatma bir barakaya doğru yürüyordu. Bu, hayatının en önemli yürüyüşüydü.

Barakanın kapısından geçtiklerinde Kemal, içerideki mütevazı ama temiz ortama şaşırdı. Tek bir oda, eski eşyalar ve ocakta kaynayan mercimek çorbasının kokusu. Bir köşede, yaşlı bir kadın oturuyordu: Fatma Hanım. Gümüş rengi saçları, kırışık elleri ama Zeynep’inki gibi keskin ve canlı gözleri vardı.

“Hoş geldiniz,” dedi Fatma Hanım, sesi yaşına rağmen güçlüydü. “Ben Fatma, Zeynep’in anneannesiyim. Oturun lütfen.”

Kemal tek boş sandalyeye oturdu. Zeynep, çorbayı karıştırmaya başladı. “Zeynep size bahsetti mi benden?” diye sordu Kemal.

“Evet,” dedi Fatma Hanım. “Parkta karşılaştığınızı anlattı. Ve şimdi yürüyebiliyormuşsunuz. Mucizevi bir iyileşme.”

“Doktorlar açıklayamıyor,” dedi Kemal. “Ama evet. Her gün daha iyi oluyorum. Ve bunun Zeynep’le ilgisi olduğunu düşünüyorum.”

Fatma Hanım gülümsedi. “Zeynep özeldir. Her zaman özeldi. Görebiliyordu. Diğerlerinin göremediği şeyleri. İnsanların içindeki ışığı, acıyı, iyileşebilecek yerleri.”

Kemal batıl inançlara inanmazdı ama konuyu değiştirdi. “Size bir soru sormama izin verin Fatma Hanım. Neden burada, bu koşullarda yaşıyorsunuz?”

Fatma Hanım iç çekti. “İki yıl önce Pendik’te küçük bir evimiz vardı. Sonra evrak geldi. Bölge kentsel dönüşüm kapsamına alınmıştı. Evlerimizi boşaltmamız gerekiyordu. Tazminat çok düşüktü. İtiraz ettik ama kimse dinlemedi. Bir ay sonra kepçeler geldi.”

Kemal huzursuzca kıpırdandı. Bu hikâye ona tanıdık geliyordu. Arslan Holding, İstanbul’un çeşitli bölgelerinde kentsel dönüşüm projeleri yürütüyordu.

“Hangi şirket?” diye sordu, sesi alçalarak.

Fatma Hanım, doğrudan Kemal’in gözlerine baktı. “Bilmiyor musunuz, Kemal Bey? Arslan Holding’di.”

Kemal’in midesi kasıldı. Kendi şirketi mi? “Ben… ben bilmiyordum,” dedi. Kelimeler boğazına dizilmişti.

“Tabii ki bilmiyordunuz,” dedi Fatma Hanım, sesinde acı bir ton vardı. “Sizin gibi insanlar asla bilmez. Kararlar verilir, imzalar atılır, paralar kazanılır. Ama asla yüzleri görmezsiniz. Evlerinden edilen insanların yüzlerini.”

Baraka’daki hava, kaynayan çorbanın buharından daha ağırdı. Kemal, zihninde kentsel dönüşüm dosyalarını, milyarlarca liralık kâr tablolarını ve şimdi de önündeki yaşlı kadının yüzünü görüyordu. O, kibirli milyarder, satın alamadığı her şeyle alay eden adam, ironik bir şekilde bacaklarının iyileşmesini, kendi eliyle evinden ettiği bir ailenin çocuğuna borçluydu.

“Kaç kişi?” diye sordu Kemal. “Kaç aile etkilendi bu projeden?”

“Mahallemizde elli kadar aile vardı,” dedi Fatma Hanım. “Çoğu şehrin uzak köşelerine dağıldı. Biz on beş aile, hiçbir yere gidecek yerimiz olmadığı için burada barınmaya başladık.”

Kemal derin bir nefes aldı. Vicdanı, yıllardır felçli kalan bacaklarından çok daha hızlı bir iyileşme sürecine girmişti. “Fatma Hanım, ben özür dilerim. Gerçekten bilmiyordum. Ama bu olanları değiştirmez. Size yardım etmek istiyorum. Hepinize.”

“Nasıl?” diye sordu Fatma Hanım, şüpheyle.

“Zeynep’e söz verdiğim gibi. Bir milyon lira verebilirim. Bu parayla yeni bir ev alabilirsiniz. Daha iyi koşullarda yaşayabilirsiniz.”

Fatma Hanım başını iki yana salladı. “Para her şeyi çözmez Kemal Bey. Biz bir topluluktuk. Komşularımız, anılarımız, yaşam alanımız vardı. Bunları parayla geri alamazsınız.”

Kemal, kadının haklı olduğunu biliyordu. Parası çoktu ama bazı şeyleri geri getiremezdi. “Ne yapabilirim peki? Nasıl yardım edebilirim?”

“Bana değil, kalbinize sorun,” dedi Zeynep, ilk kez konuşarak. “Artık yürüyebiliyorsunuz. İyileşmeniz sadece fiziksel mi olmalı?”

Kemal, kızın sözlerinin ağırlığını hissetti. Yıllardır ilk kez, başka insanların acısını, şirketinin kararlarının gerçek insanları nasıl etkilediğini düşünüyordu. Kibri, kırık bir cam parçası gibi yere düşmüştü.

“Yardım edeceğim,” dedi. Sesi kararlıydı. “Sözümü tutacağım, ama sadece Zeynep’e değil, hepinize. Bu durumu düzelteceğim.”

“Büyük konuşuyorsunuz Kemal Bey. Umarım sözünüzü tutarsınız,” dedi Fatma Hanım, yüzünde hala bir şüphe gölgesiyle.

Kemal ayağa kalktı. Bacakları biraz titriyordu, ama bu sefer yorgunluktan değil, azimden. “Yarın tekrar geleceğim. Ve bir plan getireceğim. Sözüm söz.”

Barakadan çıktığında, yapacak çok işi vardı. O gece lüks yalısında uyuyamadı. Sabah erkenden ofisine gitti. Asistanı ve proje müdürü şaşkınlık içindeydi. Kemal, Pendik projesiyle ilgili tüm dosyaları istedi.

“Başarılı mı?” dedi Kemal, proje müdürüne. “Elli aile evlerinden edildi. On beş aile hala bir okul bahçesinde barakalarda yaşıyor. Buna başarı mı diyorsunuz? Yasal olmak, doğru olmak anlamına gelmez Murat Bey.”

Kemal, düşünmeye devam etti. Kartal’daki eski okul ve çevresindeki atıl arazi kime aitti? Belediyeye. “Belediye ile görüşme ayarlayın,” dedi Kemal. “O araziyi satın almak istiyorum. Yeni bir proje için. Ama bu sefer farklı olacak. Çok farklı.”

Akşam olduğunda Kemal, Kartal’daki barakalara döndü. Bu kez yanında bir dosya vardı. Fatma Hanım ve Zeynep’e planını anlattı: “Belediye ile görüştüm. Bu araziyi satın alıyorum ve burada yeni evler inşa edeceğim. Sadece sizin için değil, Pendik’teki projeden etkilenen tüm aileler için. Herkes için yeterli olacak.”

“Neden yapıyorsunuz bunu?” diye sordu Fatma Hanım.

“Belki başlangıçta vicdanımı rahatlatmak içindi,” dedi Kemal dürüstçe. “Ama şimdi, şimdi bu doğru olan şey olduğu için yapıyorum. Yaptığım hatayı düzeltmek istiyorum.”

Zeynep, sessizce dinliyordu. Sonunda gülümsedi. “Sonunda size inanıyorum,” dedi Kemal’e. “Kalbinizin iyileştiğini görebiliyorum.”

Kemal, kızın gözlerindeki güveni gördü. O an, soğuk, hesapçı iş adamı gidiyor, yerine daha duyarlı, daha insancıl biri geliyordu. Bu değişim, bacaklarındaki iyileşmeden bile daha mucizeviydi.

“Teşekkür ederim Zeynep,” dedi Kemal, sesi boğuklaşarak. “Bana sadece yürümeyi değil, görmeyi de öğrettin.”

İki ay geçti. Kartal’daki arazi artık bir inşaat alanına dönüşmüştü. Eski barakalar gitmiş, yerlerine sağlam, konforlu, işlevsel evler inşa ediliyordu. Bu, Arslan Holding’in ilk “sosyal sorumluluk” projesiydi; Kemal’in bizzat denetlediği, kâr amacı gütmeyen tek projesi.

Proje sürerken, Zeynep ve Fatma Hanım geçici olarak Kemal’in Boğaz’daki yalısında kalıyorlardı. Kemal ısrar etmişti; inşaat bitene kadar düzgün bir çatı altında olmalıydılar. Fatma Hanım, başlangıçta mesafeli olsa da, zamanla Kemal’in samimiyetine inanmıştı.

Bir gün, şantiyede telefon çaldı. Arayan Ayşe Hanım’dı. Sesi telaşlıydı: “Kemal Bey, hemen gelmelisiniz. Fatma Hanım fenalaştı. Böbrek yetmezliği. Ambulansla hastaneye götürüyorlar. Zeynep çok korktu.”

Kemal, hastaneye koştu. Fatma Hanım’ın durumu ciddiydi; uzun vadede böbrek nakli gerekiyordu. Donör bulmak zordu. Kemal, Zeynep’in küçük, korkmuş yüzüne baktı.

“Ben donör olabilirim,” dedi doktora. “Test edin beni.”

Doktor şaşkınlıkla baktı. “Aileden değilsiniz…”

“Fark etmez,” diye kesti Kemal. “Beni test edin. Belki uyumluyumdur.”

Saatler sonra, test sonuçları geldi. Doktor şaşkınlığını gizleyemedi: “İnanılmaz ama… uyumlusunuz.”

Kemal, bu tesadüfe, bu ilahi ironiye gülümsedi. Hayatı boyunca yalnızca almayı bilen Kemal Arslan, şimdi hayatında ilk kez, iyileştiren bir şey verecekti.

Ameliyat başarılı geçti. Fatma Hanım hızla iyileşmeye başladı. Yeni evler altı ay sonra Pendik’ten gelen ve Kartal’daki barakalarda yaşayan tüm ailelere teslim edildi. Kemal, açılışta tekerlekli sandalyesiz, dimdik duruyordu. Artık bastona bile ihtiyacı yoktu.

Zeynep, elini tuttu. “Artık tamamen iyileştiniz Kemal Bey. Hem bedenen hem ruhen.”

Kemal, Boğaz’daki yalıyı ve şirketin yönetimini yeğenine devretti. Kendisi, Arslan Sosyal Konut Vakfı’nı kurdu. Hayatının kalanını, kendi kibrinin yıktığı yerleri onarmaya adadı.

Bir gün, Kartal’daki yeni mahallede, Zeynep’in okulu bittikten sonra onunla çınar ağacının altında oturuyorlardı. Kemal, elinde bir bardak çayla, çocukların oyununu izliyordu.

“O gün, parkta,” dedi Kemal, “Bana dokunduğunda… Ne yaptın?”

Zeynep gülümsedi. “Hiçbir şey yapmadım Kemal Bey. Sadece size, bir daha alay etmemeniz için küçük bir uyarı gönderdim. Ben sizi iyileştirmedim. Ben sadece, size yürüyecek gücü verecek olan kişiyi, kendinizi gösterdim.

Kemal, yaşlı çınar ağacının gölgesinde, geçmişteki kibirli milyarderin gölgesinden çok uzakta, huzurla gülümsedi.