22 YIL SONRA ÇAMURDA BULUŞAN KADER: TRAKTÖR TAMİRCİSİ VE HOLDİNG PATRONİÇESİ
İstanbul’un gürültüsünden 80 kilometre uzakta, adı unutulmuş bir köyün çamurlu tarlasında, yarım milyon liralık bir John Deere traktör ölü bir metal yığını gibi duruyordu. Beş büyük şehir uzmanının üç gün boyunca çözemediği arızanın başında, üzerine pahalı bir kaşmir palto giymiş, yüzünü dev güneş gözlüklerinin arkasına saklamış zarif bir kadın, Elif Kaya, uluslararası bir telefon görüşmesi yapıyordu. Kadının 20 metre ötesinde, elleri yağ içinde, dizleri çamura batmış bir tamirci, Mehmet Yılmaz, motorun kalbine odaklanmıştı. Ne kadın tamircinin, ne de tamirci kadının Elif ve Mehmet olduğunu biliyordu; otuz yıl önce kum havuzunda kaderlerini birleştiren, sekizinci sınıfta ayrılan o iki çocuk. Ve sonra, Mehmet on dakikada imkansızı başardığında, Elif gözlüklerini indirdi; o an sadece motorun sesi değil, 22 yıllık zaman da o tarlanın ortasında durdu.
Eylül güneşi, İstanbul’a yirmi dakika mesafedeki bu küçük köyün ıslak topraklarını yakıp kavururken, Mehmet Yılmaz hayatının sıradan bir gününü daha yaşıyordu. Otuz yaşındaydı ve tüm hayatı, bu köyün çeperindeki, babasından kalan küçük atölyede geçmişti. Burası onun dünyasıydı: pas kokusu, motor yağının metalik tadı, civardaki her çiftçinin traktörünün, her komşunun çim biçme makinesinin sesi. Mehmet, makinelerin dilini anlayan nadir insanlardandı; bir motorun tıkırtısından, bir hidrolik pompanın iniltisinden sorunun ne olduğunu, nerede saklandığını hissederdi.
Onun hayatı basitti: sabah dörde çeyrek kala kalkar, annesine çiftlik işlerinde yardım eder, sonra saat sekizde atölyenin kapısını açardı. Kazancı ayda 3.000 Lira civarındaydı. Bir İstanbul yöneticisi için komik bir rakam, ama köyde geçinmeye, annesine bakmaya yetiyordu. Mehmet’in ruhu da bu köy gibiydi; sakin, sabırlı ve toprağa kök salmış. Dışarıdan bakıldığında sıradan, belki biraz da içine kapanık biriydi, ama parmak uçları, on yaşından beri tanıdığı motorların nabzını tutuyordu.
Yine de, kalbinin bir köşesinde, bu köye ait olmayan bir gölge vardı: Elif. Çocukluk aşkı. İlkokul sıralarında hep yanında oturan, teneffüslerde onu zorbalardan koruyan, kahkahasıyla tüm sınıfı aydınlatan kız. Elif, köyün en güzel evinde yaşıyordu, annesi şehirde öğretmendi, babası iş insanıydı. Onlar köyün geri kalanından farklıydı, ama Elif asla kibirli değildi. Mehmet ona, insanın ne olduğunu bilmediği ama hayatının merkezine koyduğu o masumiyetle, delice bir aşkla bağlıydı. 8. sınıfta, Elif’in ailesi evi satıp İstanbul’a taşındığında, Mehmet’in kalbi, arızalı bir motor gibi tekledi ve sonra sustu. Gidişinden sonra ona bir mektup yazdı, cevap gelmedi. Hayat devam etti. Mehmet, Elif’i aklından çıkarmayı, unutmayı defalarca denedi. Ama bazen, atölyesinin sessizliğinde, bir makineyi tamir ederken, zihninin derinliklerinde, o küçük kızın hayali, bir daha asla gerçekleşmeyecek bir rüya gibi yaşamaya devam ediyordu. Oysa yirmi iki yıl geçmişti; Elif’in onu çoktan unuttuğunu biliyordu.
Elif Kaya, tam tersi bir hayat yaşamıştı. Sekizinci sınıftan sonra İstanbul’da en iyi okullar, ardından Boğaziçi Üniversitesi İşletme, Londra’da MBA. Yirmili yaşlarının sonunda, uluslararası bir finans devinde bölge müdürüydü. Ayda yirmi bin liralık maaşı, dudak uçuklatan ikramiyeler, hisse senetleri, lüks bir hayat. Hayatı, hızlı, verimli, mükemmel bir şekilde organize edilmiş, ama duygusal olarak kısır bir döngüydü.
Bu çark, annesinin agresif meme kanseri teşhisiyle durdu. Hastaneler, kemoterapi, aylarca süren mücadele Elif’e hayatının perdesini araladı. Başarı, unvan, para; hepsi bir gecede anlamsızlaştı. Annesi hayatta kaldı, ama Elif’in içindeki kurumsal zırh çatladı. Biriken tüm stres, kurumsal oyunlar ve ‘olmadığı biri gibi davranma’ zorunluluğu, ona ağır gelmeye başladı.
Ve sonra o fikir geldi: Geri dönmek. Çocukluğunun geçtiği köye. Ailesinin satıp kiraya verdiği, şimdi boş duran, bakımsız evi, sembolik bir bedelle satın aldı. Karar, ani ve radikaldi. Haziranda istifasını verdi. Dostları buna “orta yaş krizi”, ailesi “delilik” dedi. Ama Elif, ne yaptığını biliyordu. Planı, modern, organik bir çiftlik turizmi işletmesi kurmaktı: Şehirden kaçanlara huzur sunan küçük bir sığınak. Vizyonu vardı, birikimi vardı, kararlılığı vardı. Tek eksiği tecrübeydi. Kitaplar okudu, YouTube’dan videolar izledi, inek ve tavuk yetiştirmeyi öğrendi. Ve Eylülde, işin kalbi olacak en önemli aracı aldı: İkinci el, yarım milyon lira değerinde, Almanya’dan getirilmiş, dört çeker bir John Deere traktör 5E.
Traktör, bir hafta boyunca kusursuz çalıştı. Elif, tarlayı sürdü, fidanları dikti, hayallerini toprağa ekti. Ve sonra, üçüncü günün sabahı, tarlanın ortasında, motor aniden sustu. Denemeler, uğraşlar, öfke krizleri… Hiçbir şey. Satıcıyı aradı, İstanbul’dan bir tamirci geldi, üç saat uğraştı, pes etti. “Yüksek teknoloji, bilgisayar teşhisi lazım” dedi. Sonra ikinci servis, üçüncü, dördüncü, beşinci. Her biri farklı bir teori ortaya attı. Yakıt sistemi, elektronik kontrol ünitesi, enjektörler… Ama hiçbiri traktörü çalıştıramadı. Günler geçti, kış yaklaşıyordu. Traktör, Elif’in tüm yeni hayatının ve birikiminin sembolüydü ve şimdi tarlanın ortasında alaycı bir anıt gibi duruyordu.
Çaresizlik zirveye ulaştığında, yumurta almak için kapısını çaldığı komşu yaşlı kadın, “Kızım, Mehmet Yılmaz’ı ara. Köyün sonundaki atölyede. O tamir edemezse, kimse edemez,” dedi. Elif, numarayı buldu, aradı. Telefonun diğer ucundaki ses sakin, huzurluydu. Sadece “Yılmaz Atölye” dedi. Elif adresi verdi: “Köyün kenarındaki, büyük, iki katlı, bahçeli ev.” Diğer taraftan garip bir sessizlik geldi. “Alo? Orada mısınız?” “Evet, evet. Yarın sekizde oradayım.” Mehmet Yılmaz’ın o evin, çocukluk aşkının yaşadığı o evin adresi olduğunu çok iyi bildiğini bilmiyordu.
Ertesi sabah saat tam 8:00’de, ‘Yılmaz Atölye’ yazılı eski, kırmızı bir Fiat Ducato evin yanına park etti. Mehmet indi. Ev yenilenmişti, bahçe düzenlenmişti, ama anıları o kadar canlıydı ki, kalbi göğsünde tuhaf bir ritimle atıyordu. Kapıdan çıkan kadın, Elif, otuz yaşının zirvesindeydi. Saçları şık bir topuz, üzerinde pahalı bir krem rengi kaşmir palto vardı. Gözlerinde, güneşi gizleyen siyah güneş gözlükleri. O, Mehmet’in hayalindeki Elif değildi; o, Londra’da MBA yapmış, binlerce kişilik ekibi yönetmiş, acımasız kurumsal dünyanın bir generaliydi.
“Bay Yılmaz, geldiğiniz için teşekkürler. Üç gündür tamir edilemiyor,” dedi Elif, elini uzatmadan. Tam o anda, Mehmet’in yüzüne bile bakmadan, telefonunda İngilizce bir konuşmaya başladı. Rakamlar, projeksiyonlar, “Q4 hedefleri” ve “CEO sunumu.” Mehmet, tüm bu kurumsal dilin, bu lüks giysilerin ve güneş gözlüklerinin aralarındaki 22 yıllık uçurumu nasıl somutlaştırdığını hissetti. O, ayda 3.000 TL kazanan köy tamircisi, karşısındaki ise bambaşka bir dünyanın insanıydı.
Mehmet, konuşmaya katılmadan, sadece başını salladı, alet çantasını aldı ve tarlaya yürüdü. Gururu incinmişti. Elif, birkaç adım geriden onu takip ederken, telefon konuşmasını bitirmedi. Mehmet, yarım milyonluk traktöre, John Deere 5E’ye yaklaştı. Kaputu açtı. Beş uzmanın baktığı motor, ona da normal görünüyordu. Kontağı çevirdi: Motor gürledi, bir saniye sonra öksürdü ve sustu. Tipik bir yakıt problemi.
Beş uzman karmaşık bilgisayar arızaları, elektronik hatalar ararken, Mehmet bir makinenin ruhuna yaklaştı. Yere yattı, çamura bulanarak traktörün altına girdi. Eliyle, yakıt borularını, filtreleri, pompayı tek tek kontrol etti. Gözle görülemeyecek, ancak hissedilebilecek bir şeyi arıyordu. Ve sonra, parmakları, traktörün gövdesine gizlenmiş ana yakıt borusunun üzerinde, zar zor fark edilen, saç teli inceliğinde bir mikro çatlak hissetti. Hava alıyordu. O kadar küçüktü ki, boruyu sökmeden, traktörün titreşimi altında fark edilmesi imkansızdı. İşte bu yüzden motor çalışıp duruyordu. Hava karışımı yanmayı engelliyordu.
Mehmet altından çıktı, çamurunu sildi. Elif, telefonunu kapatmış, şaşkınlık ve sabırsızlıkla ona bakıyordu. “Bulabildiniz mi?” “Evet. Yakıt borusunda mikro çatlak. Hava alıyor. On beş dakikada değişir.” Elif, dondu. “Ne? Beş uzman, üç gün… bulamadı mı?” Mehmet omuz silkti. “Çünkü çok karmaşık çözümler arıyorlardı. Bazen en basit arızalar, en iyi gizlenenlerdir.”
Mehmet, Ducato’ya gidip yeni boruyu aldı. On dakikada eski boruyu söktü, yenisini taktı. Elif, hâlâ inanamayarak onu izliyordu. Mehmet kontağı çevirdi. Motor, güçlü ve emin bir gürlemeyle çalıştı. Traktör düzelmişti.
Elif, gözlerinde beliren rahatlamayla, yüzündeki güneş gözlüklerini çıkardı. Ve tam o an, memnuniyetle traktöre bakarken, Mehmet başını kaldırdı, yüzünü gördü.
Dünya durdu.
Aynı hatlar. Aynı koyu kahverengi gözler. Yirmi iki yılın olgunluğu, başarının ışıltısı vardı, ama şüphesiz, o gözler, onun kalbine en son sekizinci sınıfta bakan gözlerdi. Mehmet kaskatı kesildi. Nefesi kesildi. Sadece baktı. Elif, yüzündeki şoku fark etti. Gözlerini kıstı. O tanıdık ama uzak simaya daha dikkatli baktı.
“Her şey yolunda mı? Yüzünüz bembeyaz oldu.” “Ben…” Mehmet kelimeleri birleştiremedi. Elif daha yakından baktı. O sessiz, utangaç bakışlar. O çocukça masumiyetin izleri. Birden beyninde bir şimşek çaktı. “Affedersiniz… Biz tanışıyor muyuz?” Mehmet, başını yavaşça salladı. Hâlâ konuşamıyordu. “Tanrım… Mehmet? Mehmet Yılmaz mı?” Elif, elini ağzına kapattı. Gözlerinde inanamaz bir ifade vardı. Karşısında duran bu kirli, yağlı iş kıyafetleri içindeki kaslı adam, onun çocukluk hayali miydi?
“Evet… Benim,” dedi Mehmet, sesi boğuk çıkmıştı.
Şok geçtikten sonra, konuşma gergindi. Elif, şaşkınlıkla güldü. “İnanılmaz. En son seni gördüğümde… taşınıyorduk.” “Hiç gitmedim,” dedi Mehmet, biraz sertçe. “Burada kaldım. Atölyeyi devraldım.” Sesi, aralarındaki uçurumu vurgulamaktan kaçınamıyordu. O, uluslararası finans dünyasının yıldızı, o ise ayda 3.000 Lira kazanan köy tamircisi. “Peki ya sen?” diye sordu Mehmet. “Kalıcı olarak mı döndün? İstanbul’dan…” “İstifa ettim,” diye kesti Elif. “Tüm o kurumsal hayatı bıraktım. Burada, bu evde yaşayacağım. Küçük bir çiftlik kuruyorum.”
Elif, cüzdanını çıkardı. “Tamir için ne kadar borcum var?” “İki yüz lira,” dedi Mehmet. Elif gözlerini kırpıştırdı. Beş İstanbul tamircisi, tamir edemedikleri iş için sekiz yüz lira istemişti. “Bu kadar mı?” “Basit bir işti. Fiyatları şişirmem.” Elif, iki yüz liranın yanına, hız ve dürüstlük için iki yüz lira daha ekledi. Mehmet itiraz etmek istedi ama etmedi. Parayı aldı, cebine koydu. Vedalaştılar. Mehmet, Ducato’ya bindi, dikiz aynasına bakmadan uzaklaştı. Çünkü baktığında, Elif’i tarlanın ortasında, gözlerinde çözemediği bir ifadeyle, arkasından bakarken görecekti.
Mehmet, atölyesine döndü ama konsantre olamadı. Hayatında ilk kez, bu basit köy hayatından utanç duyduğunu hissetti. O, başarılıydı, parası vardı, dünyayı görmüştü. O ise bir John Deere’ın altından çıkmış, elleri yağlı bir tamirciydi. Oysa, Elif de durmadan onu düşünüyordu. Annesini aradı. “O çocuğu hatırlıyor musun? Mehmet Yılmaz?” Annesi güldü. “Elbette. Sana delice aşıktı. Tüm köy biliyordu.”
Bir hafta sonra, kader onları tekrar birleştirdi. Traktör, bu kez hidrolik bir arızadan dolayı tekrar durdu. Elif, İstanbul’daki pahalı servisleri aramak yerine, doğrudan Mehmet’i aradı. Mehmet ertesi gün geldi, yarım saatte arızayı giderdi. Tam gitmek üzereyken, Elif o sihirli cümleyi kurdu: “Kahve içer misin? Taze demledim.”
Mehmet tereddüt etti. Sonra başını salladı. Elif’in mutfağında oturdular. Kahve kokusu, taze demlenmiş çaydanlık, şömineden gelen hafif is kokusu… Burası İstanbul’daki ofis binalarından, kokteyl partilerinden çok uzaktı. Konuştular. Elif, kariyerinin yalan olduğunu, sürekli bir maske takmak zorunda kaldığını, annesinin hastalığının onu uyandırdığını anlattı. Mehmet, sessizce dinledi. Yargılamayan, sadece var olan birinin varlığını fark etti.
Mehmet ise babasının erken ölümü, atölye sorumluluğu ve doğduğu yerde kalma kararı hakkında konuştu. Elif, onun basitliğinde, İstanbul’da eksik olan o “gerçekliği” bulduğunu fark etti. Mehmet kalkmak için ayağa kalktığında, Elif sordu: “Daha fazla ekipman alıyorum. Bana düzenli bakım ve onarımda yardımcı olacak birine ihtiyacım var. Benim daimi tamircim olur musun?” Mehmet gülümsedi. Biliyordu ki, bu teklif sadece mekanikle ilgili değildi. “Olurum,” dedi.
O günden itibaren her şey hızlandı. Mehmet, artık sadece tamirci değil, bir danışmandı. Elif’e hangi aleti alacağını, depoyu nasıl düzenleyeceğini, hayvan yemini nereden en ucuza bulacağını söylüyordu. Kahve seansları uzuyordu. İşten, hayata, çocukluk anılarına, ilkokuldaki komik olaylara kadar her şeyi konuştular. Bir Ekim akşamı, yapraklar düşmüş, havada kış kokusu varken, Elif sordu: “Hiç gitmediğin için pişman mısın? Burada kaldığın için?”
Mehmet, pencereden dışarı, köyün huzuruna baktı. “Bazen… büyük işler yapan, çok kazanan arkadaşlarımı düşündüğümde. Ama sonra duruyorum. Onların hayatını isteyeceğimden emin değilim. Paraları var ama buna sahip değiller,” dedi ve eliyle gün batımının vurduğu tarlayı işaret etti. Elif anladı. Çünkü o da tam bu yüzden geri dönmüştü.
Aralık, yılların en sert kışını getirdi. Kar, köyü dizlere kadar kapladı. Noel arifesiydi, Elif İstanbul’a gidemedi, evde tek başınaydı. Kapı çaldı. Mehmet, annesinin gönderdiği sarmalar, çorba ve balık dolu bir paketle duruyordu. “Kimsenin Noel’de yalnız olmaması gerekir,” dedi.
Birlikte, şöminenin yanında, köy pazarından alınmış küçük bir çam ağacının ışığında yemek yediler. Çocukluk Noellerini, hayatı konuştular. Ve sonra, Mehmet haftalardır kalbinde taşıdığı o anı yakaladı.
“Sana bir şey söylemem gerek. Sen gittiğinde… seni asla unutmadım. Yirmi iki yıl boyunca tanıştığım her kadını seninle karşılaştırdım. Hepsi eksikti. Döndüğünde, çok farklı olduğumuzu, aramızda bir uçurum olduğunu düşündüm. Ama bu haftalar, aslında hiç değişmediğimizi, ait olduğumuz yeri arayan iki insan olduğumuzu gösterdi.”
Elif dondu. O kelimelerde, 22 yılın sessiz gerçeği vardı. “Bir şey söylemene gerek yok. Sadece bilmeni istedim,” dedi Mehmet. “Hayır,” diye kesti Elif, ayağa kalktı. “Benim de söylemem gerek. Buraya döndüğümde ne aradığımı bilmiyordum. Sadece İstanbul’dan kaçmak istiyordum. Ama şimdi biliyorum. Gerçek bir şey arıyordum. Gerçek birini.” Yürüdü. Ateşin üzerinden birbirlerine baktılar. Ve Elif, eğildi ve onu öptü. Beceriksiz, şaşkın, ama 22 yıllık bekleyişin tüm duygusuyla dolu, tamamen gerçek bir öpücüktü.
Altı ay sonra, baharın tüm coşkusuyla, Elif’in çiftliği tam kapasiteyle çalışıyordu. Misafir odaları doluydu, organik sebzeler pazarda kapışılıyordu. Mehmet, atölyesini çiftliğin yanına taşıdı, sadece tamirci değil, çiftliğin teknik ortağı oldu. Birlikte, işi büyüttüler, birlikte bir hayat kurdular. Köy, konuşuyordu; iki çocuğun, iki farklı hayatın sonunda, ait oldukları yere geri döndüğünü, kaderin yollarının ne kadar uzun olursa olsun, birleşmek zorunda olduğunu görüyordu. Mehmet bazen o kırık traktörü düşündü: hayatın, bazen en büyük şansını, sana en basit, en kirli anlarda sunduğunu. Çünkü bazen, aşk, kariyer basamaklarında değil, bir John Deere’ın altındaki görünmez bir mikro çatlakta saklıdır.
Onlar, dünyayı dolaşmak yerine, her şeyi geride bırakıp, ait oldukları yerde, birbirlerinin gözlerinde, sonsuza dek huzuru buldular.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load






