850.000 DOLARLIK LANET: Yere Yıkılan Hayaller ve İki Bebeğin Sessiz Çığlığı.
Sekiz aylık hamileydim, ikizlerimi bekliyordum ve piyango bileti 850.000 dolarlık bir serveti kucağıma bıraktı. Ancak bu büyük ikramiye, bir kurtuluş değil, aile sandığım insanların yüzünü parçalayan bir kıvılcım oldu. Kayınvalidemin paranın tamamını ele geçirme talebini reddettiğim an, kocamın kontrolünü kaybettiği o dehşet verici anla yüzleştim. Yere düştüm, suyum geldi ve kayınbiraderim her saniyeyi kaydederken kahkahalar atıyordu. O andan sonra yaşadıklarım, hayatımın peşini asla bırakmayacak bir kabusa dönüştü.
Adım Leyla, otuz iki yaşındaydım ve hayatım, eşimin annesinin evinin ağır, boğucu atmosferi altında geçiyordu. Sekiz aylık hamileydim; karnımda hayatımın anlamı olan iki küçük kalp atıyordu. İkizlerimi, Can ve Mert’i bekliyordum. Eşim Murat ve ben, hamileliğimden beri, Murat’ın annesi Meryem Hanım’ın geniş ama kontrolcü çatısı altında yaşıyorduk.
Meryem Hanım, katı kuralları olan, otoriter bir kadındı. Evdeki her şey onun kontrolü altındaydı: ne yiyeceğimiz, kimin ziyaret edeceği, hatta benim doktor randevularımın saati bile. Benim için bu durum geçici bir fedakârlıktı. “Bebekler doğana kadar, idare etmeliyiz,” diyordum kendime.
Maddi durumumuz sıkışıktı. Ben, vardiyalı çalışmaktan yorulmuş, ikizlerim için daha iyi bir gelecek hayal eden bir kadındım. İşte bu hayal, o Salı günü gerçek oldu. Bir hafta önce bakkaldan aldığım basit bir kazı kazan bileti, üç kez kontrol ettiğimde hayal bile edemeyeceğim bir rakamı gösteriyordu: 850.000 Dolar.
Elim titreyerek Murat’ı aradım. Sesi heyecanlıydı, hatta neredeyse inanamıyordu. “Leyla, bu gerçek mi? Şaka yapmıyorsun, değil mi?” O an, o paranın bize sadece bir ev, sadece bir rahatlık değil, aynı zamanda Meryem Hanım’ın kontrolünden kurtulma özgürlüğünü de getireceğini düşündüm.
Ancak, sevinç kısa sürdü. Akşam yemeği masasında, haber Meryem Hanım’a ulaştığında, yüzündeki gülümseme hemen belirdi, ama bu sıcak bir sevinç gülümsemesi değil, soğuk ve hesapçı bir ifadenin gölgesiydi.
Yemekten sonra, mutfakta tek başımaydık. Meryem Hanım, tek bir mimik bile oynamadan, konuya doğrudan girdi. “Bu para, ailemizin güvenliği için hemen benim adımı taşıyan bir hesaba yatırılmalı.”
Duyduklarıma inanamadım. “Ne? Hayır, Meryem Hanım. Bu para benim ve Murat’ın ortak hesabı için. İkizlerimizin geleceği için.”
Sesi inceldi, ama keskinliğini korudu. “Sen finans işlerinden anlamazsın. Bu kadar büyük bir parayı yönetemezsin. Ben, bu ailenin direğiyim. Koruma altına alınması en doğrusu.”
Bu, benim için bir dönüm noktasıydı. Yıllardır süren sessizliğim o an kırıldı. “Hayır. Para benim biletimden çıktı. Murat ile ortak bir yatırım hesabı açacağız, başka kimsenin değil.”
Bu itiraz, Meryem Hanım’ın yüzünü bir maskeye dönüştürdü. O günden itibaren evdeki hava zehirli bir sis gibiydi.
Murat, annesinin sözlerini sanki kendi düşünceleriymiş gibi tekrarlamaya başladı: “Annem daha iyi bilir,” “Sen paranın değerini bilmiyorsun,” “Bu en iyisi.” Kendimi, evliliğimin içinde, kendi eşimle bir savaşın içinde buldum. Murat, annesiyle benim aramda bir köprü olmak yerine, annesinin sözlerinin bir megafonu olmuştu.
Gerilim, ertesi hafta doruk noktasına ulaştı. Ben, avukatım aracılığıyla parayı kendi adıma bir özel hesaba yatırmak için son adımları atarken, Meryem Hanım bunu öğrendi. O gece, akşam yemeğinden sonra salon buz kesti. Meryem Hanım, karşımda durdu, gözlerinde yıllardır bastırdığı öfke parlıyordu. “Bana ihanet ettin! Bu aileyi soyuyorsun!”
Murat, annesinin yanındaydı. Gözleri boş, annesinin manipülasyonunun esiri olmuştu. “Leyla, annemin dediğini yap. Yoksa…”
“Yoksa ne?” diye sordum, sesim titriyordu ama geri adım atmadım. “Yoksa ne, Murat? İkizlerimizi mi düşünmüyorsun?”
“Bu parayı annemin yönetmesi gerekiyor! Bu ailenin parası!” diye bağırdı. Sesi, annesinin sesiydi.
İşte o an, Murat kontrolünü tamamen kaybetti. Bağırmadı; bu daha kötüydü. Yüzü sertleşti ve bana doğru bir adım attı. Onun bu yüz ifadesini ilk kez görüyordum, tanımadığım bir öfkeydi. Amacı neydi, bilmiyorum; beni itmek mi, korkutmak mı?
Vücudumda bir darbe hissettim, ne olduğunu anlamadan yere düştüm. Acı anında ve kuruydu, sarsıcıydı. Ardından, daha da korkutucu bir şey oldu: Suyum geldi. Karnım kasıldı, bir panik dalgası tüm vücudumu esir aldı.
“Yardım edin!” diye bağırdım, sesim ince ve çaresizdi.
Meryem Hanım kımıldamadı. Ayakta duruyordu, yüzünde acımasız bir zafer ifadesi vardı.
Eşimin kız kardeşi, Ezgi ise, hemen telefonunu çıkardı ve kaydetmeye başladı. Gözleri parlıyordu, sinir bozucu bir kahkaha atarak, “Ne dramatiksin, her zaman rol yapıyorsun!” dedi.
Murat, yere düşmüş ve acı içinde kıvranan bana baktı. Geri çekildi, şaşkın, mırıldanıyordu: “Ben… ben istemedim. Öyle olmasını istemedim.” Ama hasar verilmişti.
Kasılmalarım sıklaşıyordu. Korku saf ve yakıcıydı. Ayağa kalkmaya çalıştım ama karnımdaki keskin bir ağrı beni tekrar yere yapıştırdı. Ezgi hala çekim yapıyordu. Meryem Hanım ise en dehşet verici şeyi söyledi: “Kimseyi aramayın. Önce para meselesini halledelim.”
O an anladım. O evde güvende değildim. Onlar için, iki bebeğin sağlığı bile 850.000 dolardan daha az değerliydi. Uzaktan gelen bir ambulans sesi –benim çağırmadığım– benim son çığlığımla çakıştı. Bu, geri dönüşü olmayan noktaydı.
Ambulansı, bağırmalarımı duyup paniğe kapılan bir komşu aramıştı. Paramadikler içeri girdiğinde, sahne sadece Ezgi’nin telefonunda değil, aynı zamanda onların şok olmuş yüzlerinde de kaydedildi. Beni hemen sedyeye aldılar. Murat bana eşlik etmek istedi, ama paramedik onu nazikçe engelledi.
Hastanede saatler, beyaz ışıklar, hızlı emirler ve bebeklerim için sürekli bir korkuyla birbirine karıştı. Acil sezaryene alındım. İkizler, Can ve Mert, erken doğmalarına rağmen canlıydılar. Ağlama seslerini duydum, zayıf ama beni hayata bağlayan bir ses. Sonra yorgunluk ve sessizlik.
Uyandığımda, bir hemşire yanımdaydı. Ses tonu ciddiydi. “Sosyal hizmetler bilgilendirildi. Aile içi şiddet şüphesi var. Kız kardeşinizin çektiği video, bir aile dostu tarafından doktorlarımıza ulaştırılmış.” Ezgi’nin “drama” diye kaydettiği şey, şimdi bir delil olmuştu.
O gece polis geldi. Murat sorgulandı. Meryem Hanım hastaneye gelmiş, olayı küçümsemeye çalışmıştı. “Hamilelikten dolayı duygusal,” demişti. İşe yaramadı. Tıbbi raporlarda morluklar ve fetal risk vardı. Murat hastaneden uzaklaştırıldı. Ertesi sabah, geçici uzaklaştırma emrini imzaladım.
Yatakta, kuvözdeki bebeklerimle, yıllardır ertelediğim kararları vermeye başladım. Bir avukatı aradım. İkramiye zaten benim adıma bir hesaba yatırılmıştı; bu kritikti. Hemen hastaneye yakın bir daireye taşınma işlemlerini başlattım. Korku, suçluluk, şüphe… Kolay değildi. Ama her yeni doğan ünitesi ziyareti, neden güçlü olmam gerektiğini hatırlatıyordu.
Ezgi bana ulaşmaya çalıştı, “Sadece ne olur ne olmaz diye kaydediyordum,” diye yalan söyledi. Numaramı engelledim. Meryem Hanım, parayı dava açmakla tehdit eden mesajlar gönderdi. Avukatım cevap verdi. Kanıtlar açıktı.
Haftalar sonra, Murat bir anlaşmayı kabul etti: Zorunlu terapi, nafaka ve ikramiye için çekişmesiz boşanma. Çocuklarım için kabul ettim. İntikam peşinde değildim; huzur istiyordum.
İkizlerimi nihayet eve götürdüğüm gün, rahatlamayla ağladım. Hayal ettiğim ev değildi, ama bizim evimizdi. Sessizdi, güvenliydi. Duvara oğullarımın bir fotoğrafını astım ve kazı kazan biletini bir kutuya kaldırdım. Para artık şansı değil; bir çıkış yolunu temsil ediyordu.
Aradan iki yıl geçti. Oğullarım, Can ve Mert, parkta koşuyor, ilk nefeslerinden önce yaşananları bilmeden gülüyorlar. Ben, şiddetin her zaman fiziksel bir darbeyle başlamadığını öğrendim; bazen kontrolle, dayatılan sessizliklerle, “senin iyiliğin için” sözleriyle başladığını anladım.
Paranın bir kısmını tekrar okumak ve evden küçük bir iş kurmak için kullandım. Yol düz değildi. Korku dolu geceler, mahkeme duruşmaları ve kendimden şüphe duyduğum anlar oldu. Ama her adım benim kendime ait bir adımdı. Terapi, “hayır” demenin beni bencil yapmadığını; sorumlu yaptığını anlamama yardımcı oldu.
Bana bazen, o ikramiyenin tüm o acıya değip değmediğini soruyorlar. Cevap rahatsız edici: Para beni kurtarmadı; bana seçenekler sundu. Beni kurtaran şey, başkası yapmazken kendimi ve çocuklarımı korumaya karar vermekti. Ayrıca, daha önce zayıflıkla karıştırdığım bir şey olan yardım istemeyi de öğrendim.
Meryem Hanım’ı bir daha görmedim. Ezgi’nin ise, bir yargıç tarafından çağrıldığında videoyu sildiğini öğrendim. Murat, anlaşmaya uyuyor ve mesafeyi koruyor. Ben de sınırlarımı koruyorum. Net sınırlar.
Bir Pazar sabahı, Can ve Mert parkta oynarken, Murat’ı uzaktan, tek başına otururken gördüm. Göz göze gelmedik. Sadece oğullarının kahkahalarını dinliyordu. Yüzünde, eski öfkenin yerini almış, hüzünlü bir kabulleniş vardı. Benim için artık bir tehdit değildi; sadece geride bıraktığım bir hatıraydı.
Elimi karnıma götürdüm. Darbenin acısı artık sadece bir yara iziydi, ama o yara izi bana iki şeyi hatırlatıyordu: Kendi gücümü ve oğullarımın değerini. O gün, yere düştüğümde, bir yandan da kendi ayaklarımın üzerine kalkmayı öğrenmiştim.
Bu hikayeyi paylaşıyorum, çünkü biliyorum ki bu eşsiz değil. Birçok kişi sessizce okuyor, abartıp abartmadıklarını, biraz daha dayanıp dayanmamaları gerektiğini soruyor. Eğer o şüphe içindeyse, sana basit bir şey söylemek istiyorum: Senin güvende olman önemli. Ve çocuklarının güvende olması, her şeyden daha önemlidir.
O pırlanta kolye, lüks arabalar veya 850.000 dolarlık ikramiyeler değil, bir annenin “hayır” deme hakkı, gerçek özgürlüğün fiyatıdır.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





