“Temizlik Görevlisi Olarak Alay Edilen Adam Tahtaya Geri Döndü ve O Profesörün Gururunu Tek Bir Cümleyle Yerle Bir Etti: ‘Bu Denklemi Çözersen Seninle Evlenirim’ Teklifi, Türkiye’yi Şoka Uğrattı!”
“Bu denklemi çöz, seninle evlenirim.” Sözler, yankılandığı amfiyi dondurdu. Yüksek lisans öğrencilerinin şaşkın fısıltıları, Selin Özdemir’in küçümseyen, buz gibi kahkahasına karıştı. Hedefteki adam, temizlikçi üniforması içindeki Baran Yılmazer’di. O an, bir sınıf çatışması, bir alaydan ibaretti. Ancak kimse, o mavi gözlü, sakin adamın tahtaya doğru yürüdüğünde, 30 yüksek lisans öğrencisinin, 9 yıllık acı ve fedakârlıkla örülmüş bir dehanın karşısında nefesini tutacağını tahmin edemezdi. Üç dakika sonra tahtadaki son harf yazıldığında, Selin’in omuzlarındaki tüm akademik gurur, herkesin gözü önünde, imkânsız bir gerçeğe yenik düşecekti.
Selin Özdemir, Ege Bilimler Üniversitesi Matematik Bölümü’nün en parlak, en genç profesörüydü. Otuzlu yaşlarının ortasında, koyu renk, ipeksi takımları, sert topuklu ayakkabıları ve buzdan keskin bakışlarıyla dersi yönetirken, kusursuzluğun somut bir örneği gibiydi. Onun dünyası, titizlikle inşa edilmiş bir akademik kuleydi; duvarları Harvard, Oxford ve Zürih’ten aldığı sayısız diplomalarla, parlak ödüllerle süslüydü. Selin için matematik, sadece bir bilim değil, aynı zamanda statü, düzen ve hak edilmiş bir gururdu. Kırılganlığı, bu kuleyi sarsacak her türlü kaosa, düzensizliğe ve özellikle “halktan” gelen eleştiriye karşı duyduğu derin tahammülsüzlüktü. Başarısı tartışılmazdı, bu yüzden en ufak bir hatayı bile bir zafiyet, bir aşağılanma olarak algılardı.
O gün, 30 yüksek lisans öğrencisi önünde dururken, tahtadaki karmaşık denklemler onun uzmanlığının birer kanıtıydı. Öğrenciler sessizce not alırken, kapı hafifçe açıldı ve o an, Selin’in kusursuz düzeni bozuldu.
Baran Yılmazer içeri girdi. Temizlik görevlisi üniforması, elindeki paspas ve kova, bu akademik atmosferde bir yabancı gibi duruyordu. Kırklı yaşlarının başında, sakin yüz hatlarına, yorgun ama mavi, dikkatli gözlere sahip bir adamdı. Dersin ortasında girmesi, Selin’in kaşlarının çatılmasına neden oldu.
“Lütfen dışarı çıkar mısınız? Görmüyor musunuz? Ders yapıyoruz,” diye keskin bir sesle emretti Selin. Tonunda bariz bir tahammülsüzlük ve küçümseme vardı.
30 çift göz aniden Baran’a çevrildi. Bazı öğrenciler gülümsedi, bazıları utanarak başını eğdi. Ama Baran hareket etmedi. Gözleri, tahtadaki denklemlere kilitlenmişti.
Birkaç saniye geçti. Sessizlik ağırlaştı. Sonra Baran, sakin, alçak bir sesle konuştu. “Profesör Hanım, affedersiniz ama üçüncü satırda küçük bir hata var.”
Sınıf dondu. Selin’in yüzü gerildi. Bir temizlikçi mi? Onun çözdüğü denklemde hata mı buluyordu?
“Ne dediniz?” diye sordu Selin. Sesi buzdan soğuktu.
Baran öne çıktı. Parmağını tahtaya doğru uzattı. “Burada diferansiyel operatörün uygulamasında bir işaret hatası var. Eksi, artı olmalı.”
Selin’in kalbi hızlandı. Tahtaya baktı. Gözleri hızla işlemleri takip etti ve içindeki soğuk gerçekle yüzleşti. Adam haklıydı. Küçük ama kritik bir hataydı. Bütün çözüm bu yüzden kaymıştı. Sınıftaki öğrenciler şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Fısıltılar başladı. Selin kendini toplamaya çalıştı ama yüzündeki kızarıklık, gururunun incindiğini ele veriyordu.
“Evet, küçük bir dikkatsizlik,” dedi soğuk bir şekilde. “Teşekkürler. Şimdi lütfen çıkın.”
Baran başını hafifçe eğdi ve sessizce dışarı çıktı. Ama o andan itibaren, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. İki ayrı dünya o gün çarpışmıştı ve bu sadece başlangıçtı.
Baran ise o gece her zamanki gibi sessiz koridorlarda yürüyordu. Elinde temizlik arabası, kalbinde ise hiç sönmeyen bir ateş vardı. Yıllardır gizlediği bir sır, kimsenin bilmediği bir geçmiş ve en önemlisi, her şeyden fedakârlık yaparak koruduğu minik bir kalp. Gece vardiyası bittiğinde, küçük dolabını açtı. İçinde temizlik malzemelerinin yanında eskimiş matematik kitapları duruyordu. Sayfaları yıpranmış, kenarları kıvrılmış. Kimse bilmezdi, kimse görmezdi. Çünkü Baran sadece bir temizlikçi değildi.
Dokuz yıl önce, Boğaziçi Üniversitesi’nde matematik doktorası yapan, hocalarının ‘dahi’ dediği parlak bir araştırmacıydı. Geleceği teoremlerle, umutları ise sınırsızdı. Ta ki, Kadıköy’deki küçük pastanede tanıştığı Deniz’e âşık olup, altı ay sonra minik kızları Elif doğana kadar. Mutlulukları kısa sürdü. Elif’in kalp kapağında ciddi bir sorun vardı. Acil ameliyat için gereken $120.000$ lira, Baran’ın dünyasını alt üst etti. Hayallerini gömdü, doktorayı bıraktı ve Elif’in ameliyatlarını karşılayan sağlık sigortası için Ege Bilimler Üniversitesi’nde temizlikçi olarak işe girdi. Gururunu, hayallerini, hatta karısı Deniz’in kendisini terk etmesini bile göze alarak kızının yaşaması için her şeyden vazgeçmişti.
Her temizlediği sınıf, her sildiği tahta, kızına bir gün daha nefes demekti. Ama matematik, matematik hiç terk etmemişti onu. Gece molalarında bu eski kitapları okur, sayılar arasında kendini bulurdu.
Sekiz yıl geçmişti. Elif artık sekiz yaşındaydı. Babasına benziyordu, meraklı zihni ve matematiğe olan ilgisiyle. Ancak o kırılgan kalp hala oradaydı. İki ameliyat geçirmişlerdi ama Elif büyüdükçe kalbi de zorlanıyordu. Doktorlar, üçüncü ve son ameliyatın kaçınılmaz olduğunu, maliyetinin ise tam $340.000$ lira olduğunu söylemişlerdi. En kötüsü de, altı ay içinde ameliyat olmazsa Elif’in ömrünün tehlikede olacağı gerçeğiydi.
Baran’ın dünyası yıkılmıştı. Yıllardır her kuruşu biriktirmişti ama hala yarısı bile yoktu. Geceleri boş sınıflarda yürürken kafasında sürekli hesaplar yapıyordu: Nereden bulacaktı bu parayı? Nasıl kurtaracaktı kızını?
Tam bu günlerde, üniversitede büyük duyuru yapıldı. Türkiye’nin en prestijli matematik yarışması olan Evler Meydan Okuma Yarışması yaklaşıyordu. Ödül: $50.000$ lira ve doktora programlarına doğrudan kabul hakkı.
Selin Özdemir, yarışmanın baş komitesindeydi. Amfide öğrencilere hitap ederken, o gün tahtayı düzelten temizlikçiye gönderme yapan sözleri zehir gibiydi: “Teknik olarak evet, herkes başvurabilir, ama kimsenin kendini herkesin önünde küçük düşürmesini istemeyiz, değil mi?”
Baran, koridorda paspasıyla yeri silerken bu sözleri duydu. Başını kaldırdı. $50.000$ lira yeterli değildi ama bir başlangıçtı. Belki doktora programına geri dönebilirdi. Belki eski hayatına bir kapı açılabilirdi. Belki kızına layık bir baba olabilirdi.
O an, içinde bir şey kırıldı. Artık sadece kızının sağlığı için fedakârlık yapmayacaktı. Kızının hayatı için savaşacaktı. Karar verilmişti: Selin Özdemir ve onun gibi insanlar isteseler de istemeseler de, Baran Yılmazer o yarışmaya girecekti. Sadece para için değil, 9 yıl önce gömdüğü dehasını diriltmek, kızına umut vermek ve sistemin görmezden geldiği bir gerçeği kanıtlamak için.
Yarışma tanıtım toplantısı yapılıyordu. Selin sahnede karmaşık bir integral örneği gösterdi. Baran, salonun arka tarafında, temizlik üniformasıyla duruyordu. Molasında uğramıştı.
Selin tam tahtayı silmeye hazırlanırken, Baran’ın sakin sesi yükseldi. “Profesör hanım, daha basit bir yol var.”
Salon şok oldu. Selin’in yüzü gerildi. Yine mi o?
“Buyurun, dinliyoruz,” dedi Selin, sesi öfkeyle titriyordu.
Baran öne çıktı. Tebeşiri eline aldı. “Simetri kullanırsak…” Birkaç satır yazdı. Yolu inanılmaz derecede zarif ve kısaydı. Salon sessizdi. Öğrenciler fısıldıyordu. Selin’in gururu paramparça oluyordu, hem de herkesin önünde.
Selin derin bir nefes aldı. Gözlerinde öfke parıldıyordu. Bu andan sonra hayatı geri dönülmez şekilde değişecekti. Bu, onun kontrolü kaybetme noktasıydı.
(3) ZİRVE – Ana yüzleşme
Selin, bu aşağılanmanın üstesinden gelmeliydi. Tahtayı sildi. Yeni bir denklem yazdı. Bu, yıllarca süren kendi araştırmasından bir problemdi. Diferansiyel denklemler, kısmi türevler… Çözümü sadece kendisi ve nişanlısı Dr. Kerem Ateş biliyordu. Tebeşiri tahtaya fırlattı.
“Bunu çözebilirsen,” dedi. Sesindeki alaycı ton, amfide bir bıçak gibi süzüldü. “Seninle evlenirim!”
Salon şok oldu. Bazıları güldü, bazıları rahatsız oldu. Bu, açık bir alaydı, bir hakaretti. Selin, Baran’ı herkesin önünde rezil edeceğini, onun çözemeyeceğini biliyordu.
Ama Baran geri çekilmedi. Tahtaya baktı. Gözleri, denklemleri tarıyordu. Saniyeler geçti. Salon nefesini tutmuştu.
Sonra Baran tebeşiri aldı ve yazmaya başladı. Satır satır, adım adım… Elleri titremiyor, kafası karışmıyordu. Her hamle doğruydu. Hareketi akıcı, açıklaması netti. Gözlerindeki tek şey denklemlerdi.
Selin, başlangıçtaki alaycı gülümsemesiyle bakıyordu ama yavaş yavaş yüz ifadesi değişti: Şok, inançsızlık, sonra korku. Çünkü Baran çözüyordu. Gerçekten çözüyordu. Onun kendi kulelerinde gizlediği, en zor problemini çözüyordu.
On dakika sonra son satırı yazdı. Sonuç, Selin’in kendi araştırmasındaki sonuçla birebir aynıydı.
Baran tebeşiri bıraktı. Geriye döndü ve sessizce Selin’e baktı. Gözlerinde zafer yoktu. Sadece sakinlik vardı.
Salon patladı. Alkışlar, çığlıklar, şaşkın bağırışlar. Telefonlar her yöne çevrilmişti. Video kayıtları sosyal medyaya yükleniyordu: “Temizlikçi Profesör Dehası!” Selin Özdemir, herkesin önünde, kendi silahıyla yenilmişti. Boğazı düğümlenmişti. Denklemler doğruydu. Bu adam sadece şanslı değildi. O, gerçek bir matematikçiydi.
Baran hiçbir şey söylemeden, omuz silker gibi, arkasını döndü ve salonu terk etti. Ama arkasında bıraktığı etki, bir deprem gibiydi.
Haber fırtına gibi yayıldı. Selin, ofisine kapandı. Gururu, otoritesi yerle bir olmuştu. Üç gün sonra, gururunu yenerek bir açıklama yaptı. Resmi olarak Baran’ı Evler Meydan Okuma Yarışması’na davet ediyordu. Bu bir davet değil, son bir meydan okumaydı. Selin, onu daha büyük bir sahnede rezil etmek istiyordu.
Ön eleme sınavları başladı. Hepsi seçkin üniversitelerden mezun 11 aday vardı. Ve sonra, eski sırt çantasıyla Baran geldi. Selin’in bizzat hazırladığı, tuzaklarla dolu üç zor problemi çözdü. Sadece doğru çözmekle kalmadı, çözümleri daha temiz, daha anlaşılır, daha güzeldi. Cevapları inceleyen Profesör Elif Arslan (Princeton mezunu tanınmış bir matematikçi), Selin’e dönerek sordu: “Bu adam kim? Böyle bir zekâyı nasıl fark etmemiş olabilirsiniz?”
Selin cevap veremedi. Baran Yılmazer, adaylar arasında en iyisi olarak, tam puanla yarışmaya katılmaya hak kazandı.
Yarı finalde Selin’in nişanlısı Dr. Kerem Ateş, sosyal medyada Baran’a karşı sert bir yazı yayınladı. Bu durum, çatışmayı akademik bir tartışmadan kişisel bir savaşa dönüştürdü. Yarı finalde Baran, serilerin yakınsaklığını karmaşık hesaplamalar yerine, zıplayan bir top grafiği gibi basit görselleştirme ile anlattı. Yine herkesi büyüledi. Salonda kalan son üç finalist: Tessa, Reed ve Baran Yılmazer’di.
Baran, bu savaşın kızının hayatı olduğunu biliyordu. Yarı final gecesi, Elif’e sarıldı. Küçük kızının, “Baba, kazanacak mısın?” sorusuna titrek bir sesle cevap verdi: “Kazanacağım. Söz veriyorum.”
Final günü geldi. Selin, kontrolü yeniden kazanmak için kendi doktorasında üç yıl uğraştığı, karmaşık bir problemi seçti. Amacı Baran’ın sınırlarını göstermekti. Salon dolup taştı. Medya, liyakat ve önyargı arasındaki bu savaşı izliyordu.
Problem ekrana yansıdığında Baran anında fark etti: Bu adil değildi. Diğer finalistler (Selin’in öğrencileri) bu problemin varyasyonlarını görmüşlerdi. Baran, sezgisiyle tek başınaydı.
Dakikalar geçti. Baran farklı yaklaşımlar denedi, sildi, tekrar denedi. Yorgunluk, uykusuzluk ve Elif’in aciliyeti yüzünden beyni zorlanıyordu. 60 dakika geçtiğinde korkunç bir hata yaptı. Tüm düşünce çizgisi çöktü. Selin, zaferini ilan etmeye hazırdı.
Ama tam 75. dakikada, Baran’ın vazgeçtiğini düşündükleri an, Profesör Elif Arslan ayağa kalktı. Otoriteyle, kararlılıkla konuştu. “Matematiğin en büyük keşifleri, alışılmadık yollardan gelmiştir. Farklı görebilenlerin yollarından. Unutmayalım.”
Bu sözler, Baran’ın beynindeki sise bir şimşek gibi çaktı. Kızı Elif’in gözleri, ona inanıyordu. Baran söz vermişti. Derin bir nefes aldı. Gözlerini yeniden açtı. Ve o anda bir şey değişti. O karışıklığın ortasında, 9 yıl önce Boğaziçi’nde okuduğu, ancak bu problemde kullanılabilecek, neredeyse unutulmuş bir Sınırsızlık Kuralı Teoremi’ni hatırladı.
Hızla tahtaya döndü. Tebeşir elinde dans ediyordu. Eski ama zarif bir teknik. Son 10 dakikada, denklemleri hızla çözdü, diğer finalistleri geride bıraktı. Sonucun altına, sadece bir dipnot ekledi: “Profesör Hanım, Simetri kullanılarak çözülmüştür. Bu, bir temizlik görevlisinin değil, bir babanın çözümüdür.”
Salon patladı. Selin’in yüzü kireç gibiydi. Kaybetmişti. Sadece yarışmayı değil, gururunu ve kibrini de.
Baran yarışmayı kazanmıştı. $50.000$ lira, doktora programına kabul ve en önemlisi, Elif’in hayatı için bir umut kapısı.
Selin, kürsüye yürüdü. Sesinde ilk kez kibir değil, şaşkınlık ve yenilgiyi kabul ediş vardı. “Baran Yılmazer… Kazandı. Ve tahtadaki sözümün aksine, onunla evlenmem. Ama kendisinden ve yeteneğinden dolayı herkesten ve en başta kendisinden özür diliyorum.”
Baran, ödülünü alırken Selin’e döndü. “Profesör Hanım, o denklemi çözdüğümde bir evlilik beklemiyordum. Sadece kızıma verdiğim sözü tutmayı ve bir babanın yapabileceği fedakârlığın değerini kanıtlamayı umuyordum. Benim evliliğim, kızımla aramızdaki o kırılgan kalple kuruludur.”
Bu, hikâyenin gerçek dönüm noktasıydı. Baran, sadece parayı kazanmakla kalmadı, Selin’in kibrini, akademik dünyanın önyargısını ve 9 yıllık acısını bir zafer meşalesine dönüştürdü.
Baran, kazandığı para ve burs imkânı ile Elif’in ameliyatını en kısa sürede gerçekleştirdi. Ameliyat başarılı geçti. Küçük kızının kalbi artık güçlüydü. Baran, üniversiteye temizlikçi üniformasıyla değil, burslu bir doktora öğrencisi olarak geri döndü.
Selin Özdemir ise o gün, hayatının en büyük dersini almıştı. Kibrinden soyundu. Üniversitedeki ilk işi, Baran’ın doktora tez danışmanlığını üstlenmek oldu. Onun dâhilere karşı olan önyargısı, Baran sayesinde saygıya, hayranlığa ve derin bir dostluğa dönüştü.
Bir yıl sonra, Elif okula giderken babasının boynuna sarıldı. Baran, kızının sağlıklı kalbinin atışlarını duyabiliyordu. Artık ne karanlık koridorlar, ne eski kitaplar, ne de aşağılayıcı bir evlilik teklifi vardı. Sadece sağlıklı bir çocuk ve yeniden canlanan bir hayal.
Elif, babasına gülümseyerek sordu: “Baba, matematik gerçekten her şeyi çözüyor mu?”
Baran gülümsedi. O mavi gözlerinde ne hırs, ne kibir, sadece huzur vardı.
“Hayır canım. Matematik sadece bir dil. Ama bir babanın sevgisi, işte o gerçekten çözülemeyen bir denklemdir.”
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





