Gözyaşının Hükmü: Bir Kölenin Sadakati, Padişahın Vicdanını Nasıl Yargıladı?

Ayşe Hafsa Sultan’ın vefatının üzerinden günler geçmişti. Topkapı Sarayı’nda Harem’in duvarları, görünmez bir el tarafından yönetilen sessiz bir gerilimle doluydu. Dışarıdan bakıldığında her şey Osmanlı’nın sarsılmaz düzenine uygun görünüyordu; lakin içeride, Hürrem Sultan’ın yıldızı artık bir Valide Sultan gücüyle parlıyordu.
Ancak bu kudretli yükseliş, Hürrem’in en büyük rakibinin, Mahidevran Sultan’ın oğlu olan Şehzade Mustafa’nın gölgesini ortadan kaldırmıyordu. Zira Yeniçeriler, ulu hünkâr Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra tahtta en çok Mustafa’yı görmek istiyorlardı.
Köprünün Altındaki Akıntı
O akşam, Hürrem Sultan, Divan toplantılarının tel örgülü penceresinden izlediği salonda duruyordu. Dışarısı kapkaranlıktı; Topkapı’nın bahçeleri, derin gölgelerle örülmüştü. Gözleri, sadrazam Pargalı İbrahim Paşa’nın az önce boş kalan makamına takıldı. İbrahim Paşa, çocukluğundan beri Süleyman’ın arkadaşı ve en güvendiği danışmanıydı. Ancak Hürrem için o, kendi şehzadelerinin önündeki en büyük engeldi; zira Paşa, Mustafa’yı destekleyenlerin safındaydı.
Hürrem’in kalbi, elde ettiği büyük zaferin soğuk hazzıyla çarpıyordu. Sadrazam, bir sefer dönüşünde Saray’a davet edilmiş, o gece dairesinde boğdurulmuştu. Resmi rivayet, Paşa’nın devlet yönetiminde kendini padişahtan üstün görmesi ve hataları yüzünden gözden düşmesiydi. Lakin Hürrem, bu ölümde kendi entrikalarının ve telkinlerinin ne denli büyük bir payı olduğunu biliyordu. Padişahı, en yakın dostunu ortadan kaldırmaya ikna etmek, kolay olmamıştı. Zeka, ihtiras ve Kanuni’nin ona olan aşk denen o derin bağlılığı sayesinde başarmıştı.
Oğlu Şehzade Selim için, bu Saray’ın her köşesi bir satranç tahtasıydı.
Bir Gecelik Misafir
Hürrem o gece dairesine çekildi. Yatağına uzanmadı. Oturma minderinde, yüzü solgun, düşüncelere dalmış haldeydi. Gecenin ilerleyen saatlerinde, kapısı usulca çalındı. İçeri giren, Hürrem’e sarayda hizmet eden, onunla aynı kaderi paylaşmış eski bir cariyeydi: Firuze. Firuze, Hürrem’in Saray’a geldiği ilk yıllardan beri ona sadakatle bağlıydı. Hürrem’in Rusya’daki adı olan Roksolana‘yı bilen tek kişiydi belki de.
Firuze, titrek bir sesle konuştu: “Sultanım… Gece yarısı olmasına rağmen Hünkârımız uyuyamamış. Sabah Divan’a çıkmadan önce size bu mektubu ve bu bohçayı yolladı.”
Hürrem’in kaşları hafifçe çatıldı. Süleyman, bu vakitte ona nadiren mektup gönderirdi. Zira artık aynı Saray’da, birbirlerine bu denli yakın yaşıyorlardı. Hürrem, mektubu alıp hızla mühürünü kırdı.
Süleyman’ın el yazısı, her zamanki gibi ince ve düzenliydi.
“Sevgili Hürrem’im, canımın yoldaşı, ruhumun neşesi.
İbrahim’in vefatından bu yana göğsümde sönmeyen bir ateş var. O, benim çocukluk arkadaşımdı, en güvendiğim kılıcımdı. Onun kanının dökülmesinde, benim vebalimin büyük olduğunu biliyorum. Fakat devletin bekası için, onun kibrinin sonunu getirmek zorunluydu.
Bu gece uyku gözüme girmedi. Vicdanım, Saray’ın mermer zeminleri gibi buz kesmiş. Sen, zekânla ve öngörünle beni destekledin. Lakin bu kararın ağırlığını taşıyamıyorum. Bu, benim ilk büyük dostumun kanıdır, Hürrem.
Sana bu mektubu yazarken aklıma o geldi. O, bana sadıktı; sana ise düşmandı. Şimdi sana bir hediye yolluyorum. Onu aç ve ne düşündüğünü bana söyle. Zira senin huzurun, benim de huzurumdur.”
Sadakatin Bedeli
Hürrem, mektubu okuduktan sonra yüzünü buruşturdu. Padişah, büyük bir eylemin ardından hep derin bir vicdan azabı çekerdi. Bu, onun gazası ve şair tarafının kaçınılmaz çatışmasıydı. Bohçayı açtı. İçinden, eski, yün bir kumaştan dikilmiş, biraz yıpranmış bir kaftan çıktı. Hürrem, kaftanı tuttuğu an, bir titreme hissetti. Kaftan, sıradan bir giysi değildi; üzerinde kurumuş, belli belirsiz lekeler vardı.
Firuze, Hürrem’in dehşetle kaftana baktığını görünce fısıldadı: “Sultanım… Bu kaftan…”
Hürrem, onun sözünü kesti: “Bu kaftan, Pargalı İbrahim Paşa’nın son giydiği kaftan değil mi, Firuze?”
Firuze’nin gözleri yaşardı. “Evet Sultanım. Paşa’nın naaşı defnedilmeden önce, odasından alınıp hünkâra iletildi. Padişahımız, bu gece onu size yolladı. Sanırım, İbrahim Paşa’nın sadakatini hatırlatmak istedi…”
Hürrem’in elindeki kaftan, zehirli bir yılan gibi soğuktu. O anda, Saray’ın tüm ihtişamı, Hürrem’in gözünde bir hiç oldu. Padişah, bu kanlı kaftanla ona en büyük zaferinin, aynı zamanda en ağır bedelini gösteriyordu. Bu kaftan, sadece bir giysi değil, Süleyman’ın vicdanının somutlaşmış haliydi. Bu, padişahın Hürrem’e bir nevi sessiz uyarısıydı: “Senin entrikan, benim ruhumu yaraladı. Benim aşkım, senin hırsına bir sınır koymalı.”
Hürrem, kaftanı yavaşça minderin üzerine bıraktı. Gözleri, yaşarmış Firuze’nin gözlerine kenetlendi.
“Firuze,” dedi Hürrem, sesi beklenmedik bir şekilde sakindi. “Bu kaftanı al. Onu, Harem’deki en kutsal eşyalarımızın yanına koy. Kanuni, onu bana bir Haseki Sultan olduğum için değil, Roksolana olduğum için yolladı. Bana, her şeyin bir bedeli olduğunu hatırlatmak istedi.”
Firuze, kaftanı titreyerek aldı.
Yeni Bir Görev
Hürrem, pencereye yürüdü. Gecenin karanlığına, Topkapı’nın siluetine baktı. İbrahim Paşa, bu kaftanla ona ölümünden sonra bile meydan okuyordu.
Hürrem, kaftanı gönderen Süleyman’a karşı derin bir sevgi ve hüzün hissetti. Padişah onu sadece ihtirası için sevmiyordu; onun kırılganlığını da görüyordu. Bu kaftan, onun kölelikten padişah eşliğine yükselişinin simgesiydi: Bedeli ödenmiş bir taç.
Hürrem, o anda karar verdi. Artık sadece kendi oğulları için savaşmayacaktı. Kızı Mihrimah Sultan’ı güçlü bir eşle evlendirerek, hayır kurumlarına ve vakıflara daha fazla odaklanacaktı. Devlet işlerinde sadece stratejik barışları ve imparatorluğun refahını hedefleyecekti.
Kaftan, ona, saltanatın sadece güç değil, aynı zamanda yükümlülük olduğunu öğretmişti.
Gözlerini göğe çevirdi. Dışarıdaki soğuk havada, kendi kendine fısıldadı:
“Şehzade Mustafa, sana gelince… Senin kaderin de, bu kaftanın kaderinden farklı olmayacak. Ama benim ellerimle değil, bizzat Bab-ı Ali’nin hükmüyle.”
FinalHürrem, Firuze’ye dönerek, dudaklarına hafif bir gülümseme yerleştirdi. Bu, zekânın, gücün ve kaderin kaçınılmazlığını kabullenişin gülümsemesiydi.
“Şimdi git, Firuze. Sabah olmadan, bu sır ikimizin arasında kalmalı. Ve o kaftan… o kaftan, bir daha asla gün yüzü görmemeli.”
Firuze, kaftanı sinesine bastırarak hızla daireden ayrıldı. Hürrem Sultan, odasında tek başına kaldı. Kapalı gözlerinin önünde, İbrahim Paşa’nın kanlı kaftanı ve uzaktaki Şehzade Mustafa’nın masum yüzü canlanıyordu.
Bir kölenin saraya yükselirken kazandığı her zafer, aslında sadece bir borç defteriydi; ve defterin son sayfasında kimin adının yazılı olduğunu ise sadece Allah bilirdi.
News
Bağdat’ın Son Halifesi ve İnsanlığın Kırılan Beş Yüz Yıllık Kalemi
Bağdat’ın Son Halifesi ve İnsanlığın Kırılan Beş Yüz Yıllık Kalemi Dünyanın Kalbinin Durduğu Gün: 1258 Bağdat Felaketi 13 Şubat 1258’de…
Kandil’in Sessizliğinde Bir Gece Yarısı ve Zirvedeki Al Bayrak
Kandil’in Sessizliğinde Bir Gece Yarısı ve Zirvedeki Al Bayrak Kandil’de Şafak Vakti: 12 Saatlik Sessiz Yürüyüş Kuzey Irak’ın Kandil dağları,…
İmkânsız Denilenin Ardında Saklı Sessiz Bir Yılanın Kararlı Hikâyesi
İmkânsız Denilenin Ardında Saklı Sessiz Bir Yılanın Kararlı Hikâyesi Brezilya’nın 1944’ten önce Avrupa’daki bir savaşa asker göndereceği düşüncesi, o zamanlar…
Bağıran Odaların Sessiz Ustası ve Eğilen Mağrur Başların Hikâyesi
Bağıran Odaların Sessiz Ustası ve Eğilen Mağrur Başların Hikâyesi Samet Bey, çevresinde her zaman bir korku çemberiyle yürürdü. Yurt dışında…
Karanlık Suların Altında Bir Mabedi Omuzlarında Taşıyan Adam
Karanlık Suların Altında Bir Mabedi Omuzlarında Taşıyan Adam Yıl 1906. İngiltere’nin gururu, Winchester Katedrali sessiz bir felaketle yüzleşiyordu. 900 yıllık…
Bereketi Kaçan Buğday ve Bir Fısıltıyla Kararan Kardeş Payı
Bereketi Kaçan Buğday ve Bir Fısıltıyla Kararan Kardeş Payı Bozkırın ortasında, toprağın rengiyle bir olmuş bir köyde iki kardeş yaşardı….
End of content
No more pages to load





