İnönü Siperlerinden Yükselen Efsane: Bir Milletin Direniş Destanı

22 Mart 1921, öğleden sonrası saat 16:00. Bursa’daki Yunan Küçük Asya Ordusu Karargahı, ağır bir sessizliğe gömülmüştü. Duvarları süsleyen detaylı haritaların gölgesinde, Yunan Ordusu Komutanı General Anastasios Papoulas, 52 yaşının olgunluğu ve grileşen saçlarının altında yatan katı iradesiyle duruyordu. Üzerindeki kusursuz üniforması, Balkan Savaşları’ndan kalma madalyalarla bezenmiş, zaferlerin hikayesini fısıldar gibiydi. Kral Konstantin’in en güvendiği komutanlarından biriydi.

Yanında duran altı üst düzey subay, haritaya odaklanmış, her biri kendi hesaplamalarını yapıyordu. Haritanın tam ortasında, kırmızı bir daire içinde İnönü kasabası belirginleşmişti. “Beyler,” dedi Papoulas, sesinde mutlak bir güven yankılanıyordu. “İki ay önce İnönü’de durduk. Kabul ediyorum. O albay İsmet iyi bir savunma yaptı. Durdu.” Parmağıyla haritada İnönü’den Eskişehir’e uzanan bir çizgi çekti. “Ama artık durum farklı. İstihbarat raporları çok net. Türkler tükendi.”

Kurmay Başkanı Albay Konstantinos, masaya yeni bir rapor bıraktı. “Efendim, elimizdeki son bilgilere göre Türk Batı Cephesi’nin durumu vahim. Ocak’taki muharebede ağır kayıplar vermişler. Cephane bitmiş. Asker morali düşük. Ankara hükümeti iflas noktasında.” Tümen komutanlarından General Leonidas ekledi: “Efendim, kaynaklarımız diyor ki Türklerin elinde toplam 13.000 asker var. Bizim 40.000 askerimiz var. Modern toplarımız var. İngiliz desteğimiz var.”

Papoulas soğuk, hesaplı bir gülümsemeyle gülümsedi. “40.000’e 13.000. Ayrıca biz dinlenmiş, teçhizatlıyız. Moralimiz yüksek. Onlar yorgun, aç, umutsuz.” Haritada başka noktalara işaret etti. “Yarın sabah iki koldan taarruz ediyoruz. Birinci Kolordu Afyon üzerinden güneye. Üçüncü Kolordu Bursa’dan İnönü’ye. Hedef Eskişehir’i ele geçirmek, Ankara’nın kapısını açmak.” Oda, beklenen bir zaferin sessizliğiyle doluydu. Herkes haritaya bakıyordu.

Sonra genç bir albay, Albay Dimitrios, tereddütle konuştu. “Efendim, küçük bir endişem var. O Albay İsmet Ocak’ta bizi şaşırttı. Ricat stratejisi, ani karşı taarruzlar… Ya yine…” Papoulas sert bir hareketle elini kaldırdı. “Ocak ayında biz hazırlıksızdık. Bölgeyi tanımıyorduk. Şimdi farklı. Her karış toprağı biliyoruz. Her Türk mevzisini tespit ettik.” Masaya eğildi, sesini alçaltarak devam etti: “Ve en önemlisi, Türkler tükendi. Artık direnecek güçleri yok. Birkaç gün içinde Eskişehir bizim olacak. Ankara hükümeti masaya oturmak zorunda kalacak.” Subaylar başlarını salladılar. İnanmak istediler, inanmışlardı. Zaferin kokusu burunlarına geliyordu.

Aynı gün, saat 18:00. Türk Batı Cephesi Karargahı, Eskişehir. Albay İsmet Bey, karargahının küçük, derme çatma odasında, tek bir petrol lambasının cılız ışığında haritaya bakıyordu. 37 yaşındaydı. Zayıf, kısa boylu, gözlük takan bir subaydı. Görünüşü, alışılagelmiş kahraman general tipine hiç uymuyordu. Ama gözlerinde bir şey vardı; keskin, hesapçı, yorulmak bilmeyen bir zeka parıltısı.

Kurmay Başkanı Yarbay Asım, endişeyle yanına geldi. “Komutanım, istihbarat raporları… Yunanlılar yarın sabah taarruza geçiyorlar.” İsmet Bey başını kaldırmadan, sakin bir sesle cevap verdi: “Biliyorum. İki koldan, 40.000 askerle. Biliyorum.” Asım tereddütle devam etti: “Komutanım, bizim… bizim elimizde sadece 13.000 asker var. Cephane durumu kritik. Her askere 35 mermi düşüyor.” İsmet Bey gözlüğünü çıkardı, gözlerini ovuşturdu. Yorgundu. Çok yorgundu. Ocak ayından beri neredeyse hiç uyumamıştı.

“Asım Bey, bana bir şey söyle. Ocak ayında kaç askerimiz vardı?” Asım tereddüt etti. “11.000, komutanım. Yunanlılar 35.000.” İsmet Bey’in dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. “Ve ne oldu?” Asım’ın yüzü aydınlandı. “İlk kez onları geri püskürttük. Neden mi? Çünkü siz doğru zamanda doğru yere kuvvet kaydırdınız. Onların taarruz planını okudunuz ve karşı taarruza geçme cesaretini gösterdiniz.”

İsmet Bey gözlüğünü taktı, haritaya döndü. “İşte şimdi de aynısını yapacağız. Ama bu sefer daha zor olacak. Çünkü Papoulas Ocak’tan ders aldı. Bu sefer daha dikkatli.” Parmağını haritada İnönü mevzilerine koydu. “Burada tutacağız. Bir gün, iki gün, üç gün, ne kadar gerekirse.” Asım’ın yüzünde yine endişe belirdi. “Ama komutanım, askerler yorgun. Birçoğu hasta. Kış boyunca siperlerde dondu.”

İsmet Bey ona döndü. “Asım Bey, Yunanlılar ne düşünüyor biliyor musun?” Asım merakla sordu: “Ne düşünüyorlar?” “Türkler tükendi diye düşünüyorlar. Artık direnme gücü yok diye düşünüyorlar. Birkaç topçu ateşiyle dağılırız diye düşünüyorlar.” Sesinde bir şey değişti; soğuk bir öfke. “Yarın sabah onlara göstereceğiz. Türkler tükenmedi. Türkler asla tükenmez!”

Aynı gece, saat 23:00. İnönü Cephesi, Türk Siperleri. Onbaşı Hüseyin, Tokatlı bir çiftçi, siperinde oturmuş, elindeki son sigara kağıdını sarıyordu. 32 yaşındaydı. Tokat’ta karısı ve üç çocuğu vardı. En son altı ay önce görmüştü onları. Yanındaki Er Mehmet, Kastamonulu, 20 yaşında, mırıldanıyordu: “Onbaşım, doğru mu? Yarın Yunanlılar geliyor mu?” “Geliyor.” “Kaç kişi?” “Çok. Çok, çok.”

Mehmet yutkundu. Elindeki tüfeği sıkıca tuttu. Eski bir Mauser, 1890 model. Namlusu aşınmış, kabzası çatlamış. “Onbaşım, biz… biz dayanabilir miyiz?” Hüseyin sigarasını yaktı, derin bir nefes çekti. “Bak Mehmet, şunu iyi dinle. Yunanlıların daha iyi silahları var. Daha çok askerleri var. Daha iyi yemekleri var.” Durdu. Mehmet’in gözlerinin içine baktı. “Ama bizim bir şeyimiz var ki onlarda yok. Ne? Vatan! Bu topraklar bizim. Her karışı. Burada dedelerimiz yatıyor. Burada çocuklarımız büyüyor.”

“Yunanlılar buraya gemilerle geldi. Onlar kayıp verince gemiye binip gider. Ama biz…” Sigaradan bir nefes daha çekti. “Biz kaybedersek vatan gider, karımız gider, çocuklarımız gider, her şey gider.” Mehmet başını salladı, anlamıştı. Siper boyunca yüzlerce Türk askeri aynı düşünceleri düşünüyordu. Aynı korkuları, aynı umutları taşıyordu. Çoğu okuma yazma bilmiyordu. Çoğu askerlik eğitimi görmemişti. Çoğunun elindeki tüfek düzgün çalışmıyordu. Ama hepsinin içinde bir şey vardı. Bir ateş. Sönmez bir ateş.

23 Mart 1921, saat 04:00. Yunan topçu mevzileri karanlıktı ama yüzlerce Yunan askeri hazırlık yapıyordu. Topçu Teğmeni Andreas, topunun yanında durmuş, son kontrolleri yapıyordu. Modern bir top, Alman yapımı, 3.000 metre menzil. Yanındaki erler mermileri diziyordu. Parlak, yeni, ölümcül. “Saat 05:00’te ateş açıyoruz,” dedi Andreas. “Bir saat bombardıman, sonra piyade taarruzu.” Erlerden biri sordu: “Teğmenim, Türkler karşılık verecek mi?” Andreas güldü. “Karşılık mı? Neyle karşılık verecekler? İki eski topları var, 10 mermi bile yok. Hayır, karşılık veremezler. Bombardımandan sonra beyaz bayrak çekecekler.” Tüm Yunan hattında aynı güven vardı. Aynı kibir.

Saat 04:45’te komuta geldi. “Ateş!” Ve cehennem başladı. 120 Yunan topu aynı anda ateş etti. Gök gürültüsü gibiydi. Yer sallandı. Türk siperleri ateş ve duman altında kaldı. Bir saat sürdü. Kesintisiz, acımasız. Saat 05:59’da ateş kesildi. Yunan piyadesi taarruza geçti. Dört tümen, 20.000 asker, süngüler parlıyordu. Sabah ışığında Andreas dürbünle Türk siperlerini inceledi. Sessiz, hiç hareket yok. “Hepsi öldü olmalı,” diye düşündü. Ama yanıldı.

Çünkü o siperlerden birden bir ses yükseldi: “Allah!” Ve Türk siperleri canlandı. Makineli tüfekler ateş etti. Tüfekler ateş etti. El bombaları patladı. Andreas’ın ağzı açık kaldı. “Ama… ama nasıl? Bir saat bombardıman… Nasıl hayatta kalabilirler?” Bilmiyordu ki Türk askerleri bombardıman sırasında siperlerin en derin yerlerine çekilmiş, toprak ve çuvallarla korunmuştu. Basit ama etkili. Ve şimdi Yunan piyadesi beklenmedik bir dirençle karşılaşıyordu. Türkler tükenmemişti. Türkler savaşa hazırdı.

İsmet Bey karargahında raporları okuyordu: “Düşman taarruza başladı. Birliklerimiz mevzide. Kayıplar var ama tutuyor.” Gözlüğünü düzeltti. “İyi. Çok iyi. Şimdi gerçek savaş başlıyor.”

23 Mart 1921, saat 09:00. İnönü Cephesi, Türk savunma hattı. Üç saat sürmüştü. Üç saat kesintisiz Yunan taarruzu. Onbaşı Hüseyin’in bölüğünden 40 kişi kalmıştı. Sabah 70 kişiydiler. 30 arkadaş gitmişti. Bazıları şehit, bazıları yaralı, bazıları kaybolmuştu. Ama siper hala Türk elindeydi. Hüseyin, makineli tüfeğin yanında yatan Er Mehmet’e bağırdı: “Mehmet, mermi durumu!” “Onbaşım, kaldı mı beş? Dikkatli kullan. Her mermiye üç Yunan!”

Siperin 10 metre önünde Yunan piyadeleri ilerlemeye çalışıyordu ama her seferinde Türk ateşiyle geri püskürtülüyordu. Bir Yunan subayı kılıcıyla adamlarını sürerek ileri koştu: “Proso! Proso! İleri! İleri!” Mehmet tetiğe bastı. “Trak, trak, trak!” Yunan subayı sendeledi, yere düştü. “Vurdum onbaşım! Vurdum!” “Aferin oğlum! Ama kuruntulu olma. Daha binlercesi var.” Ve gerçekten, Yunan hattından yeni birlikler geliyordu. Taze, dinlenmiş, kalabalık. Hüseyin siperin kenarından baktı. Kalbi sıkıştı. “Allah’ım,” diye mırıldandı, “Bitmiyor bunlar. Hiç bitmiyor.”

Saat 10:30. Yunan Karargahı, İnönü’nün 3 kilometre batısı. General Papoulas sinirlenmeye başlamıştı. “Dört saat! Dört saat taarruz yapıyoruz! Hala o siperler düşmedi!” Kurmay Başkanı Konstantinos haritaya bakıyordu. “Efendim, Türk direnci beklenenden çok daha sert. Özellikle kuzey kesiminde, Metristepe’yi hala tutuyorlar.” “Metristepe mi? O tepeyi sabah saat 07:00’de düşürmemiz gerekiyordu!” “Biliyorum efendim. Ama Türkler her karış toprağı ölümüne savunuyorlar.” Papoulas masaya yumruğunu vurdu. “Türkler tükendi dediniz! Moralleri düşük dediniz! Bu mu düşük moral?” Konstantinos cevap veremedi. Papoulas pencereye gitti. Uzakta tüfek sesleri geliyordu. Kesintisiz.

“Kayıplarımız ne durumda sabahtan beri?” “Yaklaşık 800 ölü ve yaralı efendim.” “800 mü? Dört saatte 800?” “Evet efendim.” Papoulas derin bir nefes aldı. Kendini topladı. “Peki o zaman planı değiştiriyoruz. Güney kolordusuna emir ver. Afyon istikametindeki taarruzu hızlandırsın. Eğer orayı alabilirsek, İnönü’deki Türk kuvvetleri çevirmeye alınır.” “Emredersiniz efendim.” Ama Papoulas bilmiyordu ki İsmet Bey tam da bunu bekliyordu.

Saat 11:00. İsmet Bey’in Karargahı, Eskişehir. Yarbay Asım taze raporu getirdi. “Komutanım, Güney Cephesi’nden haber. Yunan 1. Kolordusu Afyon istikametinde harekete geçti.” İsmet Bey haritaya baktı. Gözlerinde bir parıltı. “Ne zaman?” “Yarım saat önce.” “Hangi yoldan?” “Çay-Bolvadin hattından.” İsmet Bey başını salladı. Tam tahmin ettiği gibi. “Refet Bey’e emir ver. 61. Tümen derhal Afyon savunmasına geçsin ama dikkatli. Erken karşı taarruz yapmasın. Önce Yunanlıları yoracak, sonra vuracak.” “Emredersiniz komutanım.”

İsmet Bey haritada İnönü mevzilerine baktı. “İnönü’de durum?” “Tutuyoruz ama ağır. 24. Tümen Komutanı diyor ki cephane eriyor. İki saat sonra tüfek mermisi bitecek.” İsmet Bey’in yüzü kasıldı. Bu kritik soruydu. Mermi biterse tüfek tuğla olur ve Yunan süngüsüne karşı tuğla yeterli değildir. “Eskişehir deposundan ne kadar mermi gönderebiliriz?” “Komutanım, depoda sadece 15.000 mermi kaldı. Hepsini gönderirsek başka cephe kalır.” “Hepsini gönder!” “Ama komutanım…” “Hepsini gönder dedim! İnönü düşerse başka cephe olmaz zaten.” Asım tereddütle başını salladı. “Emredersiniz ama mühimmat arabaları iki saat sürer oraya ulaşması.”

İsmet Bey saatine baktı. Saat 11:00. “Mühimmat saat 13:00’e ulaşır. Ama askerler diyor ki iki saat sonra mermi biter.” Tam vakitler çakışıyordu. Çok riskliydi ama başka seçenek yoktu. “Gönder ve şoförlere söyle. Her şeyi bıraksın. Hızlı gitsin. At süremez gibi sürsün!”

Saat 12:30. İnönü Cephesi. Hüseyin’in bölüğü son mermilere gelmişti. “Onbaşım!” diye bağırdı bir er. “Tüfeğimde mermi kalmadı!” “Benimki de!” diye ekledi başka biri. Hüseyin kendi mermilerini saydı. “Yedi mermi… yedi.” Mehmet’in makineli tüfeğine baktı. Makineli de son kasayı harcıyordu. “Mehmet, kaç mermi?” “Belki 50 tane onbaşım.” 50 mermi. Bir makineli tüfek 50 mermiyle ne yapar? 30 saniye ateş eder. O kadar. Ve Yunan hattında yeni bir taarruz hazırlığı görünüyordu. Yeni birlikler geliyordu. Taze, tam teçhizatlı. Hüseyin siperden dışarı baktı. Yunanlılar 300 metre ötedeydiler. Toparlanıyorlardı. Beş dakikaya taarruz edeceklerdi.

“Onbaşım…” Mehmet’in sesi titriyordu. “Mermi biterse ne yapacağız?” Hüseyin cebinden süngüsünü çıkardı. Tüfeğine taktı. “Süngü.” “Sadece süngü mü?” “Sadece süngü.” Mehmet yutkundu. Diğer erler de süngülerini takıyordu. Kimse konuşmuyordu. Hepsi biliyordu. Süngüyle makineli tüfeğe karşı şans yoktu. Ama süngü, son onurdur, son direniştir.

Tam o anda siperden bir ses geldi: “Mühimmat geliyor!” Herkes döndü. Gerçekten uzakta iki at arabası geliyordu. Hızla tekerlerinden toz duman çıkıyordu. Arabalar siperlere ulaştı. İki asker atladı. Kasaları açtı. “Mermi, mermi geldi!” Sanki yaşam suyu gelmişti. Askerler koştu, cepleri doldurdu, şarjörleri doldurdu. Makineli tüfek kasaları doldurdu. Hüseyin, elindeki yeni mermi kutusuna baktı. Gözleri doldu. “Allah senden razı olsun İsmet Paşam,” diye fısıldadı ve tam zamanında. Çünkü Yunanlılar taarruza kalkmıştı.

Saat 13:00. Yunan taarruz hattı. Yunan Teğmeni Andreas, bölüğünün başında ilerliyordu. 200 asker, süngüler takılı. “Hazır çocuklar!” diye bağırdı. “Bu sefer düşüreceksiniz o siperleri! Türklerin mermisi bitti! Artık savunamazlar!” Askerler bağırdı hep birlikte: “Zito i Ellada! Yaşasın Yunanistan!” Ve koştular. 200 adam, 300 metre. İki dakika sürer normalde ama 200 metre kala Türk siperleri tekrar canlandı. Tüfekler, makineli tüfekler, el bombaları… Andreas’ın gözleri fal taşı gibi açıldı. “Ama… ama mermileri bitmiş olmalıydı!” Yanında koşan çavuş bağırdı: “Takviye gelmiş! Geri çekilelim teğmenim!” Ama Andreas geri çekilmedi. İleri sürdü. “Hayır! İleri! Mutlaka!” Cümlesi yarıda kaldı. Bir mermi göğsüne isabet etti. Yere düştü. Çavuş dizlerinin üzerine çöktü yanına. “Teğmenim!” Ama Andreas konuşamıyordu. Gözleri gökyüzüne bakıyordu. Mavi. Ne kadar mavi… Çavuş etrafa baktı. Bölüğün yarısı yerde yatıyordu. Ölü veya yaralı. “Geri çekilin!” diye bağırdı. “Geri çekilin!” Yunan askerleri geri koştu. Panikte, düzensizce. Türk siperleri zafer çığlıkları atıyordu: “Allah!”

Saat 14:00. Yunan Karargahı. General Papoulas, raporları okuduktan sonra masaya yumruğunu vurdu. Bir kez, iki kez, üç kez. “Nasıl? Nasıl?” Kimse cevap veremiyordu. “Sabahtan beri altı taarruz yaptık! Altısı! Hepsi püskürtüldü! 1500 asker kaybettik! Ve o lanet siperler hala Türk elinde!” Konstantinos sessizce bekledi. Generalini böyle öfkeli görmemişti. Papoulas pencereye gitti. Elleri titriyordu. “Bize dediler… Türkler tükendi, artık savaşamaz. İlk taarruzda dağılır.” Döndü, subaylarına baktı. “Ama Türkler dağılmadı! Türkler bitmedi! Türkler lanet olsun! Türkler daha güçlü!” Odada ağır bir sessizlik vardı. Sonra Papoulas derin bir nefes aldı. Kendini toparladı. “Yarın… yarın daha büyük taarruz yapacağız. Tüm top gücümüzü kullanacağız. Tüm rezervlerimizi devreye sokacağız.” Durdu. “Ve ya o siperleri alacağız ya da… ya da Atina’ya ne diyeceğimi bilemiyorum.” Ama bilmiyordu ki İsmet Bey’in planı henüz tam olarak devreye girmemişti. Gerçek savaş henüz başlamamıştı bile.

24 Mart 1921, saat 05:00. İnönü Cephesi, ikinci gün başlıyordu. Onbaşı Hüseyin uyumamıştı. Hiç kimse uyumamıştı. Gece boyunca siperleri tamir etmişlerdi. Ölüleri defnetmişlerdi. Yaralıları geriye göndermişlerdi. Şimdi sabah ışığında siperin kenarında oturmuş, soğuk çayını içiyordu. Tatsız, şekersiz ama sıcaktı. Bu yeterliydi. Er Mehmet yanına geldi. Gözleri çukura kaçmıştı. Yüzü is ve barut izinden siyahtı. “Onbaşım, Yunanlılar yine geliyor mu?” “Gelir. Tabii ki gelir.” “Kaç gün daha dayanabiliriz?” Hüseyin omuz silkti. “İsmet Paşa ne derse o kadar. O der, ‘Bir gün daha,’ biz bir gün daha. O der, ‘Bir hafta daha,’ biz bir hafta daha.” “Ama onbaşım. Biz yorgunuz. Çok yorgunuz.” Hüseyin ona baktı. Mehmet haklıydı. Herkes yorgundu. İki gün uyumamışlardı. İki gün yemek yememişlerdi düzgün. İki gün ölümle dans ediyorlardı.

“Mehmet, bak şuna.” Cebinden bir fotoğraf çıkardı. Kırışmış, yıpranmış. Bir kadın ve üç çocuk, Tokat’ta çekilmiş. “Bu benim ailem, karım Fatma. Oğlum Ahmet 9 yaşında. Kızım Ayşe 7 yaşında. Küçük Hasan 4 yaşında.” Mehmet fotoğrafa baktı. “Eğer ben burada yoruldum diye bıraksam siperi, Yunanlılar gelir. İnönü düşer, Eskişehir düşer, Ankara düşer. Ve bir gün Yunanlılar Tokat’a gelir.” Fotoğrafı cebine koydu. “Ve o zaman Fatma’m ne olur? Çocuklarım ne olur?” Sessizlik. Sonra uzaktan o ses geldi. Tanıdık. Korkunç bir ses. Topçu ateşi. “Geliyorlar!” diye bağırdı bir gözcü. Hüseyin ayağa fırladı. “Mevzilere! Herkes mevzilere!” Ve ikinci gün başladı.

Saat 07:00. Yunan Topçu Hattı. Bu sefer bombardıman daha şiddetliydi. Papoulas tüm topçu gücünü kullanıyordu. 180 top, iki saat kesintisiz ateş. Türk siperleri ateş ve duman içinde kayboldu. Toprak ve taş havaya uçtu. Gök gürültüsü gibiydi. Durmaksızın. Yunan topçu komutanı Albay Georgios dürbünle izliyordu. “İki saat sonra orada hiçbir şey kalmayacak,” dedi yanındaki subaya. “Sivrisinek bile yaşamaz.” Ama yanılıyordu. Çünkü Türk askerleri derin siperlere çekilmiş, toprak torbalarının ardına saklanmış bekliyordu. Bazı yerler yıkılıyordu, evet. Bazı askerler şehit oluyordu, evet. Ama çoğunluk hayattaydı ve beklediklerini biliyorlardı. Bombardıman biter bitmez Yunan piyadesi gelecekti.

Saat 09:00. Yunan piyade taarruzu. General Papoulas bu sefer bizzat cepheye gelmişti. İnönü’nün 2 kilometre gerisindeki bir tepede dürbünle savaşı izliyordu. “Üç tümen,” dedi Konstantinos’a. “12.000 asker. Hepsi aynı anda taarruz ediyor.” “Evet efendim. Bu sefer mutlaka düşürürüz.” Papoulas dürbünü gözünden indirmeden konuştu. “Düşürmek zorundayız. Atina sabırsızlanıyor. Kral sabırsızlanıyor. İngilizler sabırsızlanıyor.” Dürbünle Türk hatlarına baktı. Bombardımandan sonra siperler harap görünüyordu. “Bakın, siperler yıkılmış. Artık savunamazlar.” Ama birkaç dakika sonra Türk siperleri yine canlandı. Tüfekler, makineli tüfekler ve o ses, o korkunç ses: “Allah! Allah!” Papoulas’ın yüzü kül oldu. “Hala… hala hayattalar.” Konstantinos hiçbir şey söyleyemedi.

Saat 09:30’da ilk Yunan dalgası geri püskürtüldü. Saat 10:00’da ikinci dalga geri püskürtüldü. Saat 10:30’da üçüncü dalga geri püskürtüldü. Her seferinde Yunanlılar biraz daha yaklaştı. Her seferinde Türkler biraz daha zayıfladı ama siperler tutuldu. Saat 11:00’de Papoulas emri verdi: “Taarruzu durdurun! Birlikleri geri çekin! Yeniden düzenleyelim!” Konstantinos şaşırdı. “Efendim? Şimdi mi? Türkler zayıfladı! Bir dalga daha!” “Dedim ki durdurun!” Papoulas’ın sesi titriyordu. Öfkeden değil, korkudan. Çünkü sabahtan beri 2000 asker daha kaybetmişti ve Türk siperleri hala Türk elindeydi.

Saat 12:00. İsmet Bey’in Karargahı. İsmet Bey raporu okudu. Gözlüklerinin ardındaki gözleri parladı. “Metristepe’yi tuttuk. Yumru Tepe’yi tuttuk. İnönü merkezini tuttuk.” “Evet komutanım,” dedi Asım. “Ama kayıplar ağır. 24. Tümen’in üçte biri gitti. 61. Tümen’in yarısı.” “Biliyorum ama hala tutuyoruz.” Haritaya döndü. Parmağını güney cephesine koydu. “Afyon’da Refet Bey ne yapıyor?” “Komutanım, Refet Bey Yunanlıları Dumlupınar’a kadar püskürttü. Şimdi karşı taarruza hazırlanıyor.” İsmet Bey başını salladı. “İyi. Çok iyi. Yarın sabah Refet Bey Afyon’dan saldıracak. Güney Yunan Kolordusu sıkışacak.” “Ama komutanım eğer Refet Bey başarısız olursa…” İsmet Bey ona baktı. Yorgun ama kararlı. “Başarısız olmayacak. Çünkü Refet Bey de biliyor. Bu savaş sadece İnönü için değil, Ankara için, vatan için.” Durdu. Pencereden dışarı baktı. “Yunanlılar daha güçlü, evet. Daha çok askerleri var, evet. Ama bizim bir şeyimiz var ki onlarda yok.” “Nedir komutanım?” “Yerli olmanın gücü. Her karış toprağı tanımak, her tepeyi bilmek ve kaybetme lüksümüzün olmadığını bilmek.”

25 Mart 1921, saat 06:00. Üçüncü gün. Onbaşı Hüseyin artık kaç gün geçtiğini unutmuştu. Kaç taarruz püskürtüldüğünü unutmuştu. Sadece bir şey biliyordu. Hala hayattaydı. Hala savaşıyordu. Yanında sadece 24 er kalmıştı. Sabah 70 kişiyle başlamışlardı. 46 arkadaş gitmişti. Er Mehmet hala hayattaydı. Makineli tüfeğinin yanında yarı uyur vaziyette. “Mehmet,” dedi Hüseyin sessizce. “Evet onbaşım.” “Eğer… eğer ben bugün şehit olursam…” “Onbaşım, öyle şeyler söyleme!” “Dinle. Eğer olursam, Tokat’a git. Fatma’ya söyle. Söyle ki, ben sonuna kadar savaştım. Ve gözüm arkada kalmadı. Çünkü bildim ki bu siper tutulursa İnönü tutulur. İnönü tutulursa vatan tutulur.” Mehmet’in gözleri doldu. “Söylerim onbaşım. Söz.” O anda bir er koşarak geldi. “Onbaşım! Haberci geldi! İsmet Paşa’dan mesaj!” “Ne diyor?” Er kağıdı açtı, okudu. “Kahraman Mehmetçiğime! İki gündür gösterdiğiniz direnç dünyaya Türk’ün ne demek olduğunu hatırlattı. Bir gün daha! Sadece bir gün daha tutarsanız düşman yorulacak ve biz karşı taarruza geçeceğiz. İnönü’den sonra zafer bizim olacak! Allah sizinle! Albay İsmet.”

Hüseyin mesajı dinledikten sonra gülümsedi. Yorgun ama gurur dolu bir gülümseme. “Duydunuz mu çocuklar? Bir gün daha!” “Bir gün daha!” diye bağırdılar erler. Ve o gün de Yunan taarruzu başladı. Ama bu sefer Yunanlılar yorgundu. Moralleri düşüktü. Üç gündür kayıplar veriyorlardı ve hala o siperler düşmemişti. Yunan askerleri artık ileri koşmuyordu. Yürüyordu isteksizce, korkarak ve Türk askerleri son kalan güçleriyle direniyordu.

Saat 15:00. General Papoulas kritik bir karar aldı. “Çekiliyoruz!” Konstantinos inanamadı. “Efendim? Çekilmek mi?” “Evet. Üç gündür kayıp veriyoruz. Toplam 4.000 asker ve hala İnönü düşmedi.” Sesinde acı vardı. “Türkler tükenmedi. Biz tükendik.”

26 Mart 1921, saat 08:00. Sabah olduğunda Türk gözcüleri garip bir şey fark etti. Yunan hatları sessizdi. Hiç topçu ateşi yoktu. Hiç hareket yoktu. Bir er dürbünle baktı. “Onbaşım! Yunanlılar… Yunanlılar gidiyor!” Hüseyin inanamadı. “Ne?” “Geri çekiliyorlar! Bak kamyonlar, arabalar, her şey geri gidiyor!” Hüseyin siperin kenarına çıktı. Baktı, gerçekten Yunan ordusu geri çekiliyordu. Düzenli ama kesin gidiyorlardı. “Kazandık!” diye bağırdı bir er. “Kazandık!” Ve tüm siper hattında aynı çığlık yükseldi. “Kazandık! Allah!” Hüseyin dizlerinin üzerine çöktü. Yere eğildi. Alnını toprağa koydu ve ağladı. Üç gün. Üç cehennem günü. Ama kazanmışlardı. Vatan kazanmıştı.

27 Mart 1921, saat 10:00. Yunan Karargahı, Bursa’ya çekilme yolu. General Papoulas komuta arabasında oturmuş. Pencereden dışarı bakıyordu. Konuşmuyordu. Kimseyle göz göze gelmiyordu. Ordu geri çekiliyordu. Düzenli ama hızlı. Binlerce asker, yüzlerce araç, onlarca top. Hepsi batıya, Bursa’ya doğru. Kurmay Başkanı Konstantinos yanına oturmaya cesaret edemiyordu. Generalini böyle görmemişti. Yenik, kırık, bitkin.

Sonunda Papoulas konuştu. Sesi fısıltıdan biraz yüksekti. “4300 asker.” Konstantinos döndü. “Efendim?” “4300 asker kaybettik dört günde ve ne kazandık? Hiçbir şey.” Durdu. Pencereden geçen askerlere baktı. Yorgun, morali bozuk, yenilmiş. “Atina’ya ne rapor yazacağım? Krala ne diyeceğim?” Konstantinos cevap veremedi. Papoulas devam etti. “Bize dediler… Türkler tükendi, bitirdiler. Bir taarruz yeter. Ve ben inandım. Ben aptal gibi inandım.” Yumruğunu koltuğa vurdu. “Ama Türkler tükenmemiş. O lanet Albay İsmet nasıl yaptı? 13.000 askerle benim 40.000 askerime karşı nasıl durdu?”

Konstantinos tereddütle konuştu. “Efendim? Belki… belki onlar kendi topraklarında savaşıyordu. Belki bu fark yarattı.” Papoulas ona keskin bir bakış attı. “Kendi toprakları mı? Albay! Biz de Anadolu’yu Yunanistan’ın parçası yapacaktık. O da bizim topraklarımız olacaktı!” “Ama efendim, onlar için zaten kendi toprakları. Biz işgalciyiz. Onlar savunucu.” Sessizlik. Sonra Papoulas yorgun bir sesle: “Biliyorum. Biliyorum Konstantinos ama Atina bunu anlamıyor. Londra bunu anlamıyor. Onlar sadece sonuçları görüyor.” Arabaya bir haberci bindi. “Efendim, Güney Cephesi’nden acil rapor.” Papoulas aldı, okudu. Yüzü daha da sarardı. “Ne oldu efendim?” “Afyon. Afyon’dan çekiliyoruz. Türk karşı taarruzu başarılı olmuş. Refet Bey güneyi geri aldı.” Kağıdı yırttı. “Demek ikinci İnönü de kaybedildi. Tam bir fiyasko.”

Aynı gün, saat 14:00. İsmet Bey’in Karargahı, Eskişehir. Karargahta zafer havası vardı. Subaylar gülüyordu. Erler birbirini kucaklıyordu. Ankara’dan tebrik telgrafları geliyordu. Ama İsmet Bey masasında sessizce oturuyordu. Haritaya bakıyordu. Düşünüyordu. Yarbay Asım içeri girdi. “Komutanım, müjdeli haber! Yunan ordusu tamamen çekildi. İnönü bizim, Afyon bizim. Tam bir zafer!” İsmet Bey başını kaldırdı. Gülümsedi. Ama yorgun bir gülümsemeydi

Karargahta zafer havası vardı. Subaylar gülüyordu. Erler birbirini kucaklıyordu. Ankara’dan tebrik telgrafları geliyordu. Ama İsmet Bey masasında sessizce oturuyordu. Haritaya bakıyordu. Düşünüyordu. Yarbay Asım içeri girdi. “Komutanım, müjdeli haber! Yunan ordusu tamamen çekildi. İnönü bizim, Afyon bizim. Tam bir zafer!”

İsmet Bey başını kaldırdı. Gülümsedi. Ama yorgun bir gülümsemeydi. “Zafer mi? Asım Bey gel şuraya.” Asım yanına geldi. İsmet Bey haritada rakamlar gösterdi. “Kayıplarımız 2300 şehit, 3.000 yaralı, toplam 5300.” “Evet komutanım. Ağır ama kazandık.” “Kazandık evet ama hangi bedelle?” Gözlüğünü çıkardı. Gözlerini ovuşturdu. “Asım Bey, her muharebeyi kazanıyoruz ama her muharebede asker kaybediyoruz. Yunanlılar takviye alıyor İngiltere’den. Biz nereden alacağız?”

Asım cevap veremedi. İsmet Bey devam etti. “Yunanlılar geri çekildi, evet ama yenilmedi. Sadece geri çekildi. İki ay sonra daha güçlü gelecekler ve o zaman…” “O zaman da kazanırız komutanım!” İsmet Bey ona baktı. “İnşallah Asım Bey. İnşallah ama kolay değil. Hiç kolay değil.”

O anda kapı açıldı. Bir haberci girdi. “Komutanım, Ankara’dan acil telgraf! Mustafa Kemal Paşa’dan!” İsmet Bey aldı, okudu. Yüzü aydınlandı. “Ne diyor komutanım?” İsmet Bey telgrafı yüksek sesle okudu: “Sevgili İsmet, İkinci İnönü Zaferi sadece askeri bir başarı değildir. Aynı zamanda moral bir zaferdir. Dünyaya gösterdiniz ki Türk milleti bitmedi, tükenmedi, yenilmedi. Siz orada sadece Yunan ordusunu değil, milletin kötü kaderini de yendiniz. Bu zafer Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meşruiyetini güçlendirdi. Artık dünya biliyor: Ankara hükümeti ciddi bir güçtür. Seni ve tüm kahramanlarını yürekten kutlarım. Mustafa Kemal.”

Karargahtaki herkes alkışladı. İsmet Bey gözlüğünü taktı, ayağa kalktı. “Beyler, Mustafa Kemal Paşa haklı. Bu sadece askeri zafer değil. Bu Türk milletinin diriliş zaferidir.” Durdu. Herkese baktı. “Mondros’tan beri iki buçuk yıl geçti. İki buçuk yıl dünya bize ‘bittiniz’ dedi. İtilaf devletleri ‘bittiniz’ dedi. Yunanlılar ‘bittiniz’ dedi.” Sesini yükseltti. “Ama biz bitmedik! İnönü’de gösterdik! Ankara’da gösteriyoruz! Her gün gösteriyoruz!” Alkışlar. “Ve bu savaş bittiğinde dünya görecek. Türk milleti ölmez. Türk milleti yenilmez. Türk milleti küllerinden doğar!”

28 Mart 1921, saat 09:00. İnönü Cephesi Savaş Alanı.

Onbaşı Hüseyin savaş alanında yürüyordu. Dört gün önce cehennem olan yer şimdi hayalet gibiydi. Siperler harap, top çukurları her yerde ve cesetler… Yunan askerleri, Türk askerleri yan yana yatıyordu. Hüseyin bir Türk askerinin yanına çöktü. Tanıdı. Kastamonulu Ali, 22 yaşındaydı. Daha üç hafta önce evlenmişti. “Allah rahmet eylesin,” diye fısıldadı Hüseyin.

Er Mehmet yanına geldi. “Onbaşım, bunları gömelim mi?” “Gömeceğiz. Hepsini gömeceğiz. Bizimkileri, Yunanlıları, hepsini.” “Yunanlıları da mı?” Hüseyin başını salladı. “Mehmet. Onlar da birinin oğlu. Birinin babası, birinin kardeşi. Savaşta düşman oldular ama ölümde… Ölümde hepimiz insanız.” Mehmet başını eğdi.

Saatlerce çalıştılar. Onlarca er çalıştı. Mezarlar kazdılar. Cesetleri gömdüler. Türk askerleri bir tarafta, Yunan askerleri diğer tarafta. Hüseyin son Türk askerini gömdükten sonra ayağa kalktı. Ellerini birleştirdi. Dua etti. “Allah’ım, bu topraklarda şehit düşen tüm Mehmetçiklere rahmet eyle. Onlar vatanları için canlarını verdiler. Onlara cennetini nasip eyle.” Durdu. Yunan mezarlarına baktı ve o taraftaki askerlere de rahmet eyle. “Onlar da emirle geldiler. Onlar da ana baba evladıydı. Hepimiz senin kulunuz.”

Mehmet yanında sessizce dinledi. “Onbaşım,” dedi sonunda. “Sen çok iyi adamsın.” Hüseyin omuz silkti. “İyi adam değilim Mehmet. Sadece yorgun adamım. Savaştan çok yoruldum. Ölümden çok yoruldum.”

Savaş alanından ayrılırken Hüseyin son bir kez arkasına baktı. Yüzlerce mezar. Sessiz, durgun. “Ne için?” diye sordu kendine. Bunca ölüm ne için? Ama cevabını biliyordu. Özgürlük için, vatan için, gelecek için. Ve belki bir gün, böyle savaşlara gerek kalmayacaktı… belki.

30 Mart 1921. Ankara. Türkiye Büyük Millet Meclisi.

Mustafa Kemal Paşa meclis kürsüsünde duruyordu. 300 milletvekili onu dinliyordu. “Muhterem milletvekilleri! İkinci İnönü Zaferi sadece bir muharebe zaferi değildir. Bu Türk milletinin diriliş zaferidir. Düşman diyordu, ‘Türkler tükendi’ ama Türkler tükenmedi. Düşman diyordu, ‘Türkler savaşamaz’ ama Türkler savaştı. Düşman diyordu, ‘Ankara hükümeti bitecek’ ama Ankara hükümeti ayakta!” Alkışlar, gürültü, coşku. “Ve bu zaferin mimarı Albay İsmet Bey’dir. Onun stratejik dehasıdır. Onun soğukkanlılığıdır. Onun inancıdır.” Meclis ayakta alkışladı. “Bu nedenle Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak Albay İsmet Bey’i Mirliva rütbesine terfi ettiriyoruz.” Daha büyük alkışlar.

Mustafa Kemal devam etti. “Ama asıl kahramanlar siperlerdeki Mehmetçiklerdir. Onlar aç, yorgun, silahsız savaştılar ve kazandılar. Çünkü biliyorlardı: Ya bu topraklar ya ölüm.” Meclis ayaktaydı. Herkes alkışlıyordu. “İnönü zaferi geleceğin teminatıdır. Bugün İnönü’yü kazandık. Yarın Sakarya’yı kazanacağız. Öbür gün Dumlupınar’ı kazanacağız ve sonunda tüm vatanı kurtaracağız!” Çılgın alkışlar.

Ve o gün Meclis bir karar aldı. İsmet Bey’in gösterdiği üstün başarıdan dolayı İnönü unvanı kendisine verilmiştir. Artık o sadece İsmet Bey değildi. İsmet İnönü’ydü ve adı tarihe kazınmıştı.

1 Nisan 1921, saat 16:00. Yunan Genelkurmay Karargahı, Atina.

Kral Konstantin Yunan Genelkurmayının büyük salonunda durmuş, General Papoulas’ı dinliyordu ama yüzü taş gibiydi. Soğuk, öfkeli. Papoulas raporu bitirdi. “Majeste, İkinci İnönü Muharebesi’nde toplam 4300 asker kaybettik. Hedeflerimizden hiçbirine ulaşamadık. Eskişehir’i alamadık. Ankara yolunu açamadık.”

Kral ayağa kalktı. Yavaşça, tehditkar bir sessizlikle. “General Papoulas, size üç ay önce ne dedim?” Papoulas yutkundu. “Majeste, dediniz ki, ‘Türkleri ezin, Ankara’yı alın, Sevr Antlaşması’nı uygulayın.’” Kral masaya yumruğunu vurdu. “Ve siz ne yaptınız? İki kez yenildiniz. İki kez!” “Majeste, Türk direnci beklenenden…” “Türk direnci mi?” Kralın sesi titriyordu. “Siz bana dediniz, ‘Türkler tükendi, kolay zafer.’ Ve ben size inandım. Parlamentoya söyledim, halka söyledim. Ve şimdi…” Durdu, pencereye gitti. Atina sokaklarına baktı. “Şimdi sokaklar protestolarla dolu. Gazeteler beni eleştiriyor. İngiltere güvenini kaybediyor.” Döndü. Papoulas’a baktı. “General, size son bir şans veriyorum. Bir son şans. Ya Ankara’yı alırsınız… ya da…” Sözünü bitirmedi. Ama herkes sonunun ne olacağını biliyordu.

İnönü’de kanla yazılan zafer, bir subayın adını tarihe kazımış, bir milletin kaderini değiştirmişti. Ama siperlerdeki Hüseyin ve Mehmet gibi adsız kahramanlar biliyordu ki, o gün İnönü’de yenilen düşman değil, yüzyıllardır süren umutsuzluk ve yok olma kaderi olmuştu. Yol uzundu, düşman güçlüydü, ama artık Anadolu’nun bağrında sönmeyen bir ateş yanıyordu. Onlar geri çekilmişti, evet. Ama yeniden geleceklerdi. Ve Türk milleti, tıpkı İnönü’de olduğu gibi, bir kez daha düğün bayram için değil, can borcu için bekleyecekti.