Kibir Anıtı: 120.000 Askerin Hesabını Bozan, Bir Demircinin Oğlunun Sessiz Dehası
(LÜTFEN OKUMADAN GEÇMEYİN – Büyük bir imparatorluğun son demlerindeki sessiz kahramanlığın öyküsü…)
10 Temmuz 1921. Saat 14:30. Eskişehir Yunan karargâhında, kalın tuğla duvarların ardındaki eski Osmanlı binasının içi, yakıcı bir güneşle doluydu. Açık pencereden sızan ışık huzmesinde dans eden toz zerrecikleri, o anların ağırlığını hissettiriyordu. Terle ıslanmış, pahalı kumaştan Yunan üniformalarının keskin kokusu; ithal mürekkep ve dışarıdaki atların ter kokusuyla karışıyordu.
General Georgios Hatzianestis, 53 yaşındaydı. Gri bıyıklarının uçlarını buran yüzünde, Balkan Savaşı’ndan kalma ince bir yara izi, sol yanağında kurnazca parlıyordu. Altın çerçeveli gözlükleri, masanın üzerine yayılmış haritanın ışığında pırıl pırıl parlıyordu. Haritada kırmızı çizgiler, Türk savunma hatlarını; mavi oklar ise Yunan ilerleme planını gösteriyordu.
“Bakın şuna,” dedi General, parmağıyla haritayı sertçe vurarak, etrafındaki beş kurmay subaya döndü. Paris’ten getirttiği pahalı parfümün kokusu, terini maskelemeye çalışıyordu ama nafileydi.
“Türklerin toplam askeri gücü: 60.000 adam. Bizim gücümüz: 120.000. İki katımız.”
Masadan kristal bir bardak aldı. İçindeki soğuk limonatayı yudumladı. Buzlar şıngırdadı.
“Onların topları,” diye devam etti, yüzünde küçümseyici bir gülümseme. “1877 Rus-Osmanlı Savaşı’ndan kalma antika parçalar. Bizimkiler ise 1918 model, İngiliz yapımı. Her biri saatte 15 mermi atabiliyor.”
Albay Nikolaus Trikopis, 45 yaşında, ince yüzlü bir adamdı. Haritanın kenarına notlar alırken gülümsedi.
“Paşam, istihbarat raporları Türklerin mühimmat sıkıntısı çektiğini söylüyor. Her asker için sadece 50-60 mermi. Bazı birliklerde daha da az. 50 mermi!”
Hatzianestis kahkahayı bastı. Bardağı masaya vurdu, limonata sıçradı.
“Bizim askerlerimizin her biri 300 mermiyle yüklü ve sınırsız ikmal hattımız var. Selanik’ten gelen tren, her gün tıkır tıkır işliyor. Her gün!”
Ayağa kalktı, pahalı İtalyan botlarının sesi odada yankılandı. Pencereye yürüdü. Dışarıda, yeni üniformalarla, parlayan teçhizatla, tüfekleri güneşte pırıl pırıl dizilmiş asker sıraları vardı.
“Bu bir savaş değil, efendiler,” dedi, pencereden dışarı bakarken. “Bu bir temizlik operasyonu. Türkler dağınık, moralleri düşük, eğitimleri yetersiz. Liderleri, bu Mustafa Kemal, ne yapacağını bilmiyor.”
Odanın köşesinde, Albay Andreas Kalinski sessizce duruyordu. 61 yaşındaydı. Üç savaş görmüştü. Yüzündeki kırışıklıklar, her savaşın hikayesini anlatıyordu. Kaşlarını çattı ama konuşmadı. Hatzianestis’i herkesin önünde eleştirmenin tehlikesini yıllar önce acı bir dersle öğrenmişti.
“Ankara’ya kadar!” General masaya döndü. Buzda bekletilen şampanya şişesine dokundu. Zafer kutlaması için hazırdı. “Maksimum 15 gün. Belki 12. Türk ordusu dağılacak. Mustafa Kemal kaçacak. Belki Rusya’ya, belki İran’a. Ve ben…”
Durdur. Gözleri uzağa görür gibiydi.
“…Tarihte, Anadolu’yu nihai olarak fetheden adam olarak anılacağım. Büyük İskender’den sonra…”
Subaylar başlarını salladılar, küçük bir alkış koptu.
Masada, altın mürekkeple yazılmış, süslü bir kağıda basılı, önceden hazırlanmış bir zafer telgrafı duruyordu. Sadece tarih kısmı boştu.
Albay Trikopis, Santorini Adası’ndan Yunan şarabı açtı.
“Paşam, askerler şimdiden soruyor: Ankara’da hangi otelde kalacağız? Eski saray mı, yoksa yeni Avrupaî binalardan birinde mi?” Herkes güldü.
“Saray, tabii ki saray!” Hatzianestis cevapladı. “Osmanlı sultanlarının yaşadığı yerde biz de yaşayacağız. Sembolizm önemli, Albay!”
Ama Albay Kalinski, köşesinde şarap içmedi. Haritadaki kırmızı çizgilere baktı. Türk savunma hatları. Eskişehir’den Polatlı’ya kadar uzanan 150 kilometrelik bir derinlik.
Neden bu kadar derinde?
Neden kademeli çekiliyorlar?
Dudaklarını ısırdı ama sormadı.
Hatzianestis gözlüğünü çıkardı, temizledi ve tekrar taktı.
“Yarın sabah 05:00. Taarruza geçeceğiz. Topçu hazırlığı bir saat sürecek. Sonra piyade ilerleyecek. Türk hatlarını kıracağız ve bu sefer…” Parmağını haritada Ankara’ya bastırdı. “…Durmayacağız. Doğrudan Ankara, doğrudan zafer!”
Şarap kadehleri kaldırıldı. “Zafere! Zafere!”
Ancak General Hatzianestis o anda bilmiyordu ki, 240 kilometre doğuda, Polatlı’nın tozlu sokaklarında, henüz 32 yaşında, ismi yarın unutulacak bir Yüzbaşı, tüm bu kibir abidesini yıkacak bir plan geliştirmişti. O kadar basit bir plandı ki, tüm Yunan generaller önce güleceklerdi. O kadar deha bir plandı ki, 30.000 Yunan askeri esir düşecekti.
Ve o plan, sadece tek bir şeye dayanıyordu: Düşmanın kendi kibrine tuzak kurmak.
Yunan Tarafı:
Asker: 120.000 iyi beslenmiş, profesyonel eğitimli asker.
Topçu: 180 adet modern top (1918 model İngiliz topları, saatte 15 mermi kapasiteli).
Hava Gücü: 32 adet uçak (keşif ve hafif bombardıman için).
Mühimmat: Sınırsız. Her asker 300 mermi, artı yenileme desteği.
Lojistik: Tren hattı (Selanik’ten Eskişehir’e günlük ikmal).
Destek: İngiltere ve Fransa’dan askeri danışman desteği.
Türk Tarafı:
Asker: 60.000 asker (yarısı düzenli eğitim almamış gönüllü).
Topçu: 65 adet eski top (23 tanesi 1877 Rus-Osmanlı Savaşı döneminden).
Hava Gücü: 0.
Mühimmat Krizi: 50-60 mermi/asker. Yenileme yok. Uluslararası silah ambargosu (İngiltere, Fransa, İtalya satış reddi).
Lojistik: En yakın ikmal 400 km uzakta, atlarla taşınıyor.
İki hafta önce, Eskişehir savunmasında, Yüzbaşı Hasan Tahsin, 38 yaşında, üç çocuk babası, Çanakkale gazisi, son telsiz mesajını gönderiyordu. Elleri titriyordu; kan tuş düğmelerine bulaşmıştı ama kendi kanı değil, radyocunun kanıydı.
“Burası Eskişehir Batı Cephesi. Toplarımız susturuldu. Mühimmat tükendi. Düşman tankları ilerliyor. Durduramıyoruz.”
Sonra sessizlik… İki saat sonra şehit düştü. Taburundan 187 askerden sadece 23 kişi sağ kurtuldu. Yaralı, bitkin, silahsız.
Yunan karargâhına döndüğümüzde, Hatzianestis bu sayıları gördüğünde—187’ye karşı sadece 23 Yunan askeri kaybı—yüzünde geniş bir gülümseme belirdi. Raporları, bardağındaki şarabın yanına koydu.
“120.000’e karşı 60.000. Teknolojik üstünlük, hava gücü, mühimmat fazlalığı, centilmenler…” Kadehini kaldırdı. “Bu savaşta en zor kısım, askerlerimize bunu ciddiye almalarını söylemek olacak. Yunan ordusu için tatil gibi geçecek. Talim günlerinden daha kolay.”
Albay Trikopis rapora bakarak gülümsedi.
“Efendim, Albay Dimitrios dün bir mesaj gönderdi. ‘Ankara’da iyi lokantaların listesini hazırlar mısınız?’ diye sordu. Erkekler şimdiden kutlama planlıyor.”
Herkes güldü. Ama köşede Albay Kalinski şarap içmedi. Haritaya baktı. Türk hatları. Eskişehir düştü, Kütahya düştü, Afyon düştü. Her şehir çok hızlı düştü. Çok az direniş.
Neden? Türkler neden gerçekten savaşmıyordu?
Belki, diye düşündü, moralleri kırıldı. Ama o sessiz ses, kafasının arkasında farklı bir şey fısıldadı:
“Belki de kaçmıyorlar… belki çekiyorlar.”
Yüzbaşı Nuri Demir. 32 yaşında. Erzurum’un küçük bir köyünden. İsmini çoğu insan telaffuz edemezdi: Kevenözü köyü. Babası demirciydi, Ahmet Usta. Köyün tek demircisi. At nalı, çapa, bıçak yapardı. İstanbul’un parlak akademilerinden bahseden adamlardan değildi ama ellerinin bilgeliği vardı.
Küçük Nuri, sekiz yaşındayken babasının dükkanında oturur, körüğü çekerdi. Ateşin kokusu, metalin vurulduğu sesin ritmi. Ahmet Usta şunu söylerdi:
“Oğlum, demir sert görünür ama ateşle esnekleşir. Sonra istediğin şekli alır. Savaş da böyledir. Güçlü görünmelisin ama esnek olmalısın. Yoksa kırılırsın.”
Nuri o zamanlar anlamadı ama 1915’te Çanakkale’de iyi anladı.
O savaşta 22 yaşındaydı, genç bir teğmen. Anzak kuvvetleri saldırıyordu. Türk hatları kırılıyordu. Herkes panik içindeydi. “Geri çekilelim!” diye bağırıyordu bir çavuş. Ama Komutan Albay Mustafa Kemal farklı dedi:
“Geri çekilmeyin ama pozisyon değiştirin. Yanlara açılın. Onları merkeze çekin, sonra kanatlardan vurun.”
Ve işe yaradı. O gün Nuri bir ders aldı: Bazen geri çekilmek, güçsüzlük değildi. Stratejiydi.
1920’de Harbiye Mektebi’nden mezun oldu. Geç mezun, çünkü savaşlar eğitimini kesintiye uğrattı. Ancak İstanbul’daki o muhteşem okulu bitiremeden, Kurtuluş Savaşı başladı. Anadolu’ya geçti. Mustafa Kemal’in ordusuna katıldı.
Ve şimdi, 1921 Temmuz’unda, Polatlı’nın tozlu bir karargâhında, haritaya bakıyordu. Yanında, babasından kalma bir şey vardı: Küçük bir demirci çekici. Bir metrelik boyunda tahta saplı. Sapın üzerinde babası kazmıştı: “Esnek ol oğlum.” Nuri her zor karardan önce o çekice dokunurdu.
Ve şimdi, Yunan ordusunun ilerleyişini izlerken – hızlı, güçlü, amansız – aklında bir fikir belirmişti. Babasının sözleri yankılandı: “Esnek ol.”
5 Temmuz 1921. Nuri, İzmir’in düştüğünü duyduğunda… Hayır, sadece duymadı, gördü. Göçmen akınlarını gördü. Yaralı askerleri gördü. Bir kadın geçti yanından, kucağında ölü bebeğiyle. Gözleri bomboştu.
O gece Nuri uyuyamadı. Babasının dükkanını düşündü. Kevenözü’nü düşündü. Eğer Yunanlar oraya ulaşırsa, babası ne yapardı? 68 yaşındaydı artık. Ellerinde artrit vardı ama hala çekiç sallıyordu.
“Hayır,” diye söz verdi Nuri, karanlık gökyüzüne bakarak. “Bu topraklar düşmeyecek. Babamın toprağı düşmeyecek.”
Ama nasıl? O küçük çekiç, cebinde metal soğukluğu hissettirdi.
9 Temmuz 1921. Saat 03:20. Polatlı karargâhı. Nuri uyuyamıyordu. Dördüncü geceydi. Gözleri kızarmıştı. Elinde bir fincan soğuk Türk kahvesi. Artık tadı yoktu, o kadar çok içmişti.
Haritaya bakıyordu. Küçük bir odada, tek bir mum ışığında. Mumun alevi titriyor, gölgeler duvarda dans ediyordu. Dışarıda uzaktan bir çakal uluyordu. Hava serindi, çöl geceleri soğuktu.
Kırmızı çizgiler, Yunan ilerlemesi. Eskişehir’den, Kütahya’dan, Afyon’dan… her gün daha da yakınlaşıyordu. Ankara’ya 150 kilometre kalmıştı, belki daha az. Mavi çizgiler, Türk savunma hatları. İnce, zayıf. Her çatışmada geriye çekiliyordu.
“Daha ne kadar?” diye fısıldadı kendine. “Daha ne kadar çekileceğiz?”
Ve sonra bir şey zihninde çaktı.
Bir hatıra: 1915, Çanakkale. Mustafa Kemal’in sözleri: “Geri çekilin ama planlı. Düşmanı içeri çekin.”
Başka bir hatıra: 1938, Harp Akademisi’nde bir ders. Yaşlı bir profesör, İsmail Hakkı Paşa, Osmanlı tarihinden örnekler gösteriyordu. “Mohaç Savaşı, 1526. Kanuni Sultan Süleyman…” demişti profesör, “…düşmanı derinlere çekti. Uzun mesafe lojistik hatları kopar, iaşe biter. Sonra saldırı…”
Ve üçüncü bir hatıra, en eskisi: Babasının sesi: “Demir esnek olmalı, oğlum. Yoksa kırılır.”
Nuri ayağa fırladı. Kalbi çarpıyordu. Elleri titriyordu.
“Tabii!” diye fısıldadı. “Çok basit!”
Hemen bir kağıt aldı, kalemle çizmeye başladı.
Plan 1: Geri çekilmeye devam et. Ama kontrollü, planlı.
Plan 2: Yunanları çekerek Ankara yakınına getir. 150 kilometre derinliğe.
Plan 3: Giderken “yakılan toprak” stratejisi. Su yok, yiyecek yok, dinlenme yok.
Plan 4: Küçük baskınlar. Sürekli taciz. Uyku yok, moral düşür.
Plan 5: Yunan lojistik hatları 250 kilometreye uzar. İkmal imkansız.
Plan 6: Sonra Sakarya’da derin savunma. Yorgun, aç, demoralize düşmana karşı.
Hesaplamalar:
Yunan ordusu günde 12-15 km ilerler.
Her 100 km lojistik zorluk 3x artar.
150 km sonra iaşe gecikmesi 3-4 gün.
Asker yorgunluğu: %50+, Moral: %30 düşüş.
Bizim kayıplar: Minimal (çatışma yok, sadece taciz).
Sonuç: Sağlam Ordu vs. Bitkin Ordu.
Nuri tekrar tekrar kontrol etti. Matematik acımasızdı ama işe yarayabilirdi. Babasının çekicine dokundu.
“Esnek ol.”
“Evet, baba,” diye fısıldadı. “Esnek olacağız.”
Ama bunu kime anlatacaktı? Sadece bir Yüzbaşı. Kimse dinlemezdi.
Sonra düşündü: Mustafa Kemal Paşa… O dinler. O farklı düşünür.
Ertesi sabah, cesaret topladı. Mustafa Kemal’in karargâhına gitti.
10 Temmuz 1921. Saat 09:00. Polatlı karargâhı.
Nuri, elinde kağıtlarıyla büyük taş binanın önünde bekliyordu. Avluda askeri araçlar gelip gidiyor, toz bulutları kalkıyordu. Komutanlar aceleyle girip çıkıyordu. Herkes gergindi.
Bir çavuş çıktı. “Yüzbaşı Demir?”
“Evet.”
“Paşa sizi kabul edecek ama…” Durdu. “Sadece 5 dakikanız var. Çok meşgul.”
Nuri yutkundu. 5 dakika. Tüm planı 5 dakikada anlatmalıydı.
İçeri girdi. Dar bir koridor. Duvarlarda haritalar. Bir oda. Masada üç adam vardı: Mustafa Kemal Paşa (40 yaşında, mavi gözler, keskin bakış. Üniforması düzgündü ama yorgun görünüyordu), İsmet Bey (İnönü. İnce yüz, ciddi ifade, not alıyordu) ve Fevzi Paşa (Çakmak. Beyaz bıyık, sert görünüm, kol kavuşturmuştu).
“Yüzbaşı Demir.” Mustafa Kemal başını kaldırdı. “Rapor mu var?”
“Paşam,” Nuri selam verdi. Elleri titriyordu. “Hayır, rapor değil. Bir öneri.”
Fevzi Paşa kaşını kaldırdı. “Öneri mi? Yüzbaşı, bizim stratejik planlarımız var. Kurmay Başkanlığı halihazırda…”
“Paşam, lütfen,” Nuri araya girdi. Cesur bir hamleydi. “Sadece 3 dakika.”
Mustafa Kemal elini kaldırdı. “Dinleyelim.”
Nuri haritayı açtı, masaya yaydı.
“Paşam, Yunanlılar 120.000 askerle ilerliyor. Biz 60.000. Doğrudan çatışırsak yeniliriz. Bunu biliyoruz.”
“Yeni bir şey söyle,” Fevzi soğuk bir sesle söyledi.
Ama Nuri devam etti, parmağını haritada gezdirerek.
“Eğer onları çekersek… derine… 150 kilometre… Giderken her şeyi yakarsak – su, yiyecek, barınak… Sürekli taciz edersek, lojistik hatları kopar. 250 kilometre. İaşe bitmez ama gecikir. Askerler yorulur, moral düşer.” Ve sonra parmağını Sakarya’ya bastırdı. “Ha, burada. Güçlü savunma hattı. Yorgun düşmana karşı.”
Sessizlik. İsmet kalemini bıraktı, haritaya baktı. Fevzi gülümsemedi ama ciddi görünüyordu. Mustafa Kemal sessizce düşünüyordu.
“150 kilometre geri çekilmek…” Fevzi yavaşça söyledi. “Demek oluyor ki Ankara’ya sadece 80 kilometre kalır.”
“Evet, Paşam.”
“Halk paniğe kapılır.”
“Evet, Paşam. Ama matematiksel olarak bu, kazanmanın tek yolu. Matematik.”
Fevzi şimdi gülümsedi. Alaycı bir gülümseme. “Yüzbaşı, savaş matematik değildir. Cesaret, onur, moral…”
“Paşam,” Nuri araya girdi. Yine tehlikeliydi ama mecburdu. “Yunan generaller de böyle düşünüyor. ‘Cesaret kazanır’ diyorlar ama lojistiği unutuyorlar. 250 kilometrelik ikmal hattını unutuyorlar. Biz unutmazsak, kazanırız.”
Mustafa Kemal ayağa kalktı, pencereye gitti. Eller arkada. Uzun bir sessizlik.
Sonra döndü. “Yüzbaşı Demir, sen nerelisin?”
“Erzurum, Paşam. Kevenözü köyü.”
“Babanın mesleği?”
“Demirci, Paşam.”
Mustafa Kemal başını salladı. “Demirci…” Tekrarladı. Sanki düşünüyordu. “Demirciler, metalin esnek olması gerektiğini bilir. Yoksa kırılır.”
Nuri’nin kalbi hopladı. Paşa anlamıştı.
“Fevzi Paşa. İsmet Bey.” Mustafa Kemal döndü onlara. “Bu planı inceleyeceğiz detaylı. Yüzbaşı Demir, sen burada kal. İki saat içinde kurmay toplantısı olacak. Orada sunacaksın.”
“Paşam!” Nuri neredeyse bağırdı ama Mustafa Kemal devam etti.
“Diğer komutanlar… kolay olmayacak. Hazırlıklı ol.”
Öğleden sonra, saat 14:00. Büyük toplantı salonu. 12 komutan vardı. Albaylar, Mirlivalar, birkaç Paşa. Hepsi gazi, hepsi deneyimli ve hepsi geri çekilmekten nefret ediyordu.
Nuri sundu. 15 dakika konuştu. Haritalar gösterdi, hesaplamalar açıkladı.
Sonra sessizlik.
Sonra birisi güldü. Albay Kemalettin Sami (50 yaşında, sert yüz, üç yara izi).
“Duydunuz mu beyler? Bir Yüzbaşı, Demircinin oğlu, bize strateji öğretiyor.”
Diğerleri katıldı gülüşlere.
“150 kilometre kaçmak mı?” Bir başkası ekledi. “Bu onur değil, utanç.”
“Sırada ne var?” Üçüncüsü alay etti. “Belki Ankara’yı da boşaltalım. İç Anadolu’ya kaçalım.”
Nuri hissetti, yüzünün kızardığını. Yumrukları sıkıştı ama ayakta kaldı.
“Paşalar,” dedi, sesi titriyordu ama kararlıydı. “Bu kaçmak değil. Bu taktik. Osmanlı komutanları…”
Albay Refet güldü. “Osmanlı komutanları ne yaptı? İmparatorluk yıkıldı! Ve sen bize Osmanlı taktiklerini mi öğretiyorsun?”
Fevzi Paşa elini kaldırdı. Gülüşler azaldı.
“Yüzbaşı,” dedi, sesi soğuk ve resmi. “Yaratıcılığını takdir ediyorum. Genç subayların fikir üretmesini severiz ama bu gerçekçi değil. Test edilmiş stratejilerimiz var. Batı akademilerinde öğrenilen stratejiler. Clausewitz, Napoléon… Biz bunları uyguluyoruz.”
“Paşam,” Nuri ısrar etti, “ama matematiksel olarak…”
“Yüzbaşı!” Fevzi şimdi sert konuştu. “Savaş sadece sayılar değil. Asker morali, halkın güveni. Eğer 150 kilometre geri çekilirsek, askerler der ki, ‘Komutanlar bizi terk etti.’ Halk der ki, ‘Ordu çöküyor.’ Ve sonra gerçekten çökeriz.” Masadaki komutanlar başlarını salladı.
“Yüzbaşı Demir.” Fevzi ayağa kalktı. Yüksekten bakıyordu. “Senin fikrin ilginç ama uygunsuz. Reddedildi. Emrin var mı? Pozisyonun var mı? Öyleyse git ve görevini yap. Bu toplantıda bir kelime daha duyarsam itaatsizlik sayarım… ve savaş zamanında itaatsizliğin cezasını biliyor musun?”
Sessizlik ağırdı, kasvetli.
“Evet, Paşam.” Nuri cevapladı. Döndü gitmek için.
“Yüzbaşı!” Fevzi seslendi. “İcatlarını savaş bittiğinde sakla… eğer hayatta kalırsan.”
Birkaç kişi daha güldü. Nuri çıktı, kapıyı kapattı. Koridorda durdu. Elleri titriyordu; öfkeden değil, hayal kırıklığından. Demircinin oğlu… Sözler yankılandı kafasında. Cebindeki çekice dokundu.
“Ne yapmalıyım, baba?” diye fısıldadı.
Akşam saat 20:00. Nuri yemek yemedi. Odasında oturuyordu. Basit bir oda, iki ranza, bir masa. Diğer subaylar dışarıda şakalaşıyordu ama Nuri yalnızdı.
Bir vuruş kapıya.
“Gir.”
Kapı açıldı. Mustafa Kemal girdi. Yalnız. Hiç refakatçi yoktu.
Nuri hemen ayağa fırladı, selam verdi.
“Rahat,” dedi Mustafa Kemal. Kapıyı kapattı. Masanın kenarına oturdu. “Otur, Yüzbaşı.”
Nuri oturdu. Şaşkındı.
“Planın,” Mustafa Kemal başladı. “Doğru.”
Nuri başını kaldırdı. “Paşam… matematiksel olarak doğru, stratejik olarak doğru ama…” Durdu.
“Politik olarak zor,” Mustafa Kemal tamamladı.
“Anlamıyorum, Paşam.”
“Diğer komutanlar,” Mustafa Kemal açıkladı. “Avrupa okullarında yetiştiler. Onlara ileri taarruz öğrettiler. ‘Cesaretli ol, geri çekilme’ dediler. Senin planın, onların öğrendiği her şeye ters.”
“Ama işe yarar, Paşam.”
“Biliyorum. Ben de aynı sonuca vardım. Seninle aynı anda.” Mustafa Kemal gülümsedi. Yorgun bir gülümseme. “Ama ben, onu resmi olarak uygulayamazdım. Çünkü diğerleri isyan ederdi ve ordu bölünürse… gerçekten kaybederiz.”
Nuri’nin kalbi battı. “Öyleyse umut yok mu?”
“Hayır.” Mustafa Kemal ayağa kalktı. “Umut var ama farklı bir yoldan.”
“Nasıl, Paşam?”
“Küçük adımlar. Resmi olarak ‘taktiksel geri çekilme’ diyeceğiz. 10 kilometre, sonra 20, sonra 30… Her seferinde ‘geçici’ diyeceğiz. Ve aynı anda, senin dediklerini uygulayacağız: Yakılan toprak, taciz baskınları, lojistik sabotaj.”
Nuri’nin gözleri parladı. “Yani planım uygulanacak… ama gizlice?”
“Tam olarak.” Ve Mustafa Kemal ona baktı. “Ve sen… sen küçük bir birlik komuta edeceksin. Özel görev: Yunan lojistik hatlarına sabotaj. Gizli. Resmi kayıtlarda yok. Eğer başarısız olursan, ben inkar edeceğim.”
“Paşam, ben…”
“Kabul ediyor musun?”
Nuri duraksadı. Sonra cebinden çekici çıkardı. Masaya koydu. “Babamın çekici. O dedi: ‘Esnek ol, kırılma.’”
Mustafa Kemal çekici aldı, inceledi. Üzerindeki yazıyı okudu. “Bilge bir adam,” dedi. “Evet. Esnek olacağız ve kırılmayacağız.”
Çekici geri verdi. “Yarın sabah sana 50 adam vereceğim. Seç dikkatle. Cesaretli olmalı ama akıllı da. Görevin: Yunan ikmal trenlerini sabote et. Su depolarını boz, yol köprülerini patlat… ama yakalanma. Eğer yakalanırsan…”
“Biliyorum, Paşam. Resmi kayıtta yokum.”
“Doğru.”
Nuri ayağa kalktı. “Paşam, size ihanet etmeyeceğim.”
“Biliyorum, Yüzbaşı. Çünkü sen demircinin oğlusun ve demirciler sağlam işçilik yapar.”
Ertesi gün Nuri 50 adam seçti. Gönüllüler. Çoğu köylü çocuğu. Erzurum’dan, Sivas’tan, Kayseri’den. Hiçbiri profesyonel asker değildi ama hepsi bir şeyi biliyordu: Toprak nasıl kullanılır?
Üsteğmen Hasan (29 yaşında, Bayburt’tan, madenci ailesi):* “Tünel kazma biliyorum, Paşam. Köprüleri altından delme biliyorum.”
Onbaşı Mehmet (24 yaşında, Aydın’dan, zeytinlikler işgal altındaydı):* “Paşam, ben gizlice hareket etme biliyorum. Partizan savaşı biliyorum.”
Çavuş Ali (34 yaşında, en yaşlı Çanakkale gazisi):* “Paşam, ben ölmeyi biliyorum ama ölmeden önce düşmana zarar verme biliyorum.”
Bu adamlar Nuri’nin ekibi oldu.
Bir gece, ilk görevden önce, 50 adam küçük bir vadide toplandı. Ateş yaktılar. Ekmek ve zeytin yediler. Lüks yemek yoktu.
Nuri ayağa kalktı. “Arkadaşlar,” dedi. “Bizim görevimiz resmi değil. Eğer ölürsek, madalya yok, anıt yok. Tarih belki unutacak.” Sessizlik. “Ama,” diye devam etti, “Eğer başarırsak, 60.000 Türk askerinin hayatını kurtaracağız. Belki daha fazla. Ankara düşmeyecek ve çocuklarımız özgür topraklarda yaşayacak.”
Hasan ayağa kalktı. Sıcak çayını kaldırdı. “Biz hazırız, Paşam. Ölsek de, ölmesek de.”
Diğerleri mırıldandı: “Hazırız.”
Nuri çekicine dokundu. Cebinde taşıyordu her zaman. “Öyleyse,” dedi. “Esnek olalım ve düşmanı kıralım.”
15 Temmuz – 10 Ağustos: Gizli Operasyonlar
Nuri’nin ekibi 26 gün boyunca çalıştı. Gece harekatları, gizli sabotajlar.
İlk Hedef: Yunan ikmal treni. Eskişehir’den Kütahya’ya mal taşıyordu. Gece yarısı Hasan ve 10 adam, köprünün altına tünel kazdılar. Sessizce. 4 saat sürdü. Eller kanadı, sırtlar ağrıdı ama iş tamam. Sabah 06:00. Tren geldi. Köprü çöktü. Tren raydan çıktı. 40 ton mühimmat, 100 ton yiyecek yok oldu.
Yunan karargâhında General Hatzianestis raporu aldı. “Nasıl oldu?” diye bağırdı. “Köprü dün kontrol edildi!”
“Bilmiyoruz, Paşam. Belki sabotaj.”
“Türkler sabotaj bilmez. Onlar ilkeldir!” Ama şüphe başlamıştı.
İkinci Hedef: Su depoları. Yunan ordusu Polatlı’ya yaklaşırken, susuzluk çekmeye başladı. Depolar kurdular. Nuri’nin ekibi (15 adam) gece, depoları deldi. Su aktı, toprakla karıştı. Ertesi gün Yunan askerleri susuzdu. Aç değil ama susuz. Çöl sıcağında su yok.
“Ne oluyor?” Hatzianestis şimdi endişeliydi.
20 Ağustos’ta Yunan ordusu, Polatlı’nın 30 kilometre batısına vardı. Ama artık askerler yorgundu. 250 kilometre yürümüşlerdi. Her gün saldırı beklentisi ama Türkler kaçmaya devam etmişti. Hiç büyük çarpışma olmadı. Sadece küçük baskınlar. Sürekli uyku yok, rahat yok.
İaşe gecikmesi dört gün. Bazı birlikler iki gündür ekmek yememişti. Moral %40 düşüş. Raporda yazıyordu: “Askerler mırıldanıyor. ‘Ne zaman döneceğiz?’ diyorlar.”
Albay Kalinski, Hatzianestis’e yaklaştı. “Paşam,” dedi sessizce. “Bir şey yanlış. Türkler çok kolay kaçıyor. Çok sistematik.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Demek istiyorum ki, belki bu bir tuzak. Belki bizi çekiyorlar.”
Hatzianestis öfkeyle baktı. “Tuzak! Türklerin tiyatrosu bu! Korkuyorlar, kaçıyorlar ve biz kazanıyoruz!”
“Ama Paşam… Lojistik yeteri kadar…”
“Kalinski, sen yaşlısın, korkak oluyorsun! Yarın Sakarya’ya varacağız ve orada Türkleri ezeceğiz!”
Kalinski sessiz kaldı ama içinde bir ses fısıldadı: Çok geç. Biz zaten kaybettik.
23 Ağustos 1921. Sakarya Nehri. Savaş Başlar.
Sabah saat 05:30. Yunan ordusu Sakarya’ya vardı… ve durdu. Çünkü karşılarında dev bir savunma hattı vardı. Türk ordusu, 60.000 adam, siperlerde hazırdı. Bu sefer kaçmıyorlardı.
Hatzianestis binoklünden baktı. Nihayet çarpışacaklardı. Ama bir şey yanlıştı. Türk askerleri taze görünüyordu. Dinlenmiş, hazırlıklı. Mühimmatları vardı. Depoları burada, Sakarya’da önceden kurulmuştu.
Yunan askerleri: bitkin, aç, susuz. 250 kilometre yürümüşlerdi.
“Paşam,” Trikopis endişeyle dedi. “Belki bir gün dinlenelim. Askerler…”
“Hayır! Şimdi saldırıyoruz! Onlar zayıf!”
Saat 07:00. Yunan topçusu ateş açtı ama yorgundu. Bazıları arızalandı, bakım yapılmamıştı. Mühimmat azaldı, lojistik gecikmesi yüzünden.
Türk topçusu cevap verdi. Daha az top ama daha efektif. Çünkü yakın mesafe, hazırlıklı pozisyonlar.
Savaş 22 gün sürdü. Her gün Yunanlılar saldırdı. Her gün Türkler savundu. Ama Yunanlılar giderek zayıfladı.
10. Gün: Yunan morali %60 düştü.
15. Gün: İaşe krizi. Ekmek bitti.
20. Gün: Bazı birlikler geri çekilmeye başladı. İzinsiz.
Hatzianestis 10 Eylül’de karargâhında oturuyordu. Eller titriyordu. Rapor okuyordu: 30.000 asker esir düştü veya kayboldu. Geri kalan birlikleri çekiyoruz.
Albay Kalinski sessizce yaklaştı. Bir şey uzattı. Türk planı. Sabotaj ekibinden ele geçirilmişti. Üzerinde isim vardı: Yüzbaşı Nuri Demir. Plan: Düşmanı çek, yorgun düşür, sonra savun.
Hatzianestis okudu. Tekrar okudu. Yüzü soldu.
“O basit plan,” diye fısıldadı. “Bizi kandırdı… Demircinin oğlu bizi yendi.”
Kalinski cevap vermedi.
Hatzianestis kafasını ellerinin arasına aldı. “Tarih,” dedi, kırık bir sesle, “beni Türk dehasına yenilmiş adam olarak anacak.”
Yüzbaşı Nuri Demir, savaştan sonra binbaşı oldu. Sessizce yaşadı. Ankara’da küçük bir evde. Hiç röportaj vermedi.
Mustafa Kemal, 1923’te Cumhurbaşkanı oldu. Nuri’yi özel bir toplantıya çağırdı.
“Demircinin oğlu,” dedi gülümseyerek. “Sen tarih yazmayı biliyordun.”
“Hayır, Paşam. Sadece babamın sözünü dinledim.”
O çekiç, şimdi Ankara Askeri Müzesi’nde. Üzerinde bir plaka var: “Yüzbaşı Nuri Demir’in Çekici. Sakarya’nın Sembolü.”
General Hatzianestis, 1928’de Atina’da yayımlanan anılarında yazdı: “Sakarya’da Türk dehasının kurbanı olduk. Basit ama mükemmel taktik. Hatamız, onları küçümsemekti.”
Bu hikaye bize şunu öğretir: Deha, pahalı laboratuvarlara ihtiyaç duymaz. Zafer, sadece teknolojiye bağlı değildir. Gereken, sorunu gördüğünde çözümü görme vizyonu, otoriteye meydan okuma cesareti ve geleneği yenilikle birleştirme bilgeliğidir.
Toprağı için savaşan bir Türkü asla küçümseme. Çünkü zorlukta biz, yenilik yaparız.
News
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
End of content
No more pages to load






