O Yıllar: Ne Ekmeğimiz Ne Babamız Eksik Oldu – İnönü’nün Saklı Kalkanı ve Bir Milletin Sessiz Direnişi
Yıl 1942, Kafkasya Cephesi.
Toprak, donmuş bir nefes gibi kaskatıydı. Alman ordusunun öncü birlikleri, Kafkasya’nın acımasız kışında Bakü petrol kuyularına doğru ilerlemeye çalışıyordu. Ama her adım, Sovyet direnişinin çelikten bir duvara çarpması demekti. Tanklar çamura saplanmış, askerler bitkin düşmüştü. Beklenen ‘Blitzkrieg’ (Yıldırım Savaşı) başarısı, bir türlü gelmiyordu. Üstelik, Stalingrad’da 300.000’e yakın seçkin Alman askeri, çemberin içine hapsolmuştu. Bu, sadece bir kayıp değil, onur kırıcı bir utançtı.
Berlin’de, Reichskanzlei’nin kasvetli atmosferinde, Adolf Hitler en güvendiği generaline, Erich von Manstein’a döndü. Sesi, sabırsız ve demirden bir öfke taşıyordu.
“Durum ne, Manstein? Petrol… Petrol olmadan savaş kaybedilecek. Bakü’ye varmak için başka bir yol bulunmalı. Sınırsız yakıt olmadan bu canavar (savaş makinesi) duracak!”
Manstein’ın raporu soğuk ve acı gerçeklerle doluydu. “Führerim, ilerleyiş durdu. Kuzeyden zorlayamıyoruz. Güneyden hareket mümkün değil; İran’ın kuzeyi Sovyetlerin, Irak ise İngilizlerin işgali altında.”
General, gözlerini haritada sadece tek bir boş alana dikti. Ne Mihver’e ne de Müttefikler’e ait, inatla tarafsız kalmayı başaran, gururlu bir coğrafya: Türkiye toprakları.
Bu, bir imparatorluk hayali kuran Alman dehası için bile, hassas ve tehlikeli bir yoldu.
Yıl 1939, Ankara.
Dünya Savaşı’nın ayak sesleri, yavaş yavaş duyulmaya başlamıştı. Ankara’daki Hükümet Konağı, Boğaz’ın dalgalı sularından daha çalkantılıydı. Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle iki büyük gücün de iştahını kabartıyordu. Tarafsızlık beyanına rağmen, Müttefikler ve Mihver, ülkeyi kendi saflarına çekmek için yoğun bir baskı uyguluyordu.
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, o yıllarda devleti yöneten kişiydi. Tek amacı vardı: Bu yangını Türkiye’nin sınırları dışında tutmak, toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını en küçük bir taviz vermeden muhafaza etmek. Bu, çelişkilerle dolu, ince bir ip üzerinde yürümeye benzeyen bir dış politika gerektiriyordu. Ne bir tarafa tamamen yaslanmak, ne de diğerini tamamen karşısına almak mümkündü.
İnönü, masa başında otururken, elinde İtalya’nın 7 Nisan 1939’da Arnavutluk’u işgal ettiği haberi vardı. İtalya, bu hamlesiyle Türkiye’nin güvenlik bölgesine ayak basmış, Ege’nin suları artık daha tehlikeli hale gelmişti. Türkiye’nin güney kıyıları savunmasız kalabilirdi.
Sessiz İttifaklar ve İlk Nefes
İngilizler ve Fransızlar, bu durumu fırsat bildi. 13 Nisan’da Yunanistan ve Romanya’ya olası bir işgal altında destek sözü verdiler ve aynı garantiyi Türkiye’ye de teklif ettiler.
İnönü, cevabını 15 Nisan’da verdi: Teklifi kabul ediyorlardı. Bu, bir kalkan edinmek demekti.
12 Mayıs 1939’da imzalanan Türk-İngiliz ortak bildirisi ve ardından 23 Nisan’da Türkiye ile Fransa arasında yapılan benzer anlaşma, Türkiye’ye bir nefes alma alanı sağladı. İki taraf, herhangi bir saldırı durumunda birbirlerine yardım edeceklerdi.
Bu anlaşmalar, Sovyetler Birliği’nin, Almanya’nın ve İtalya’nın sert tepkisiyle karşılaştı. Ama Türkiye, geri adım atmadı. Devletin bekası her şeyin üstündeydi.
Ancak, dünya hızla değişiyordu. Eylül 1939’da Polonya, Haziran 1940’taysa Fransa, Almanlar tarafından kısa sürede işgal edildi. Güvenilen dağlara karlar yağmıştı. Üstelik durmaya niyeti olmayan Almanlar, İngiltere’ye yönelik yoğun bir hava saldırısı başlatmıştı.
Bu gelişmeler, Türkiye’nin kalbine bir korku saldı. Fransa ve İngiltere ile imzalanan ittifak anlaşmaları gereği, Türkiye’nin savaşa dâhil olması artık an meselesiydi. Tehlike çanları çalmaya başlamıştı.
İnönü’nün Satranç Hamlesi
İsmet İnönü, savaşa girme konusunu görüşmek üzere Sovyetler Birliği’ne bir elçi gönderdi. Bu, onun en zekice hamlelerinden biriydi. Dayanak noktası, 1925 yılında iki ülke arasında yapılan dostluk ve tarafsızlık anlaşmasıydı. Bu anlaşmaya göre, her iki taraf birbiri aleyhine bir ittifak ya da siyasi içerikli bir anlaşma yapamayacak ve düşmanca bir eyleme katılamayacaktı.
Türk ve Sovyet heyeti, bu maddeyi enine boyuna görüştü. Sonuç: Anlaşmanın devam ettirilmesi için mutabık kalınmıştı.
Bu ne anlama geliyordu? Türkiye, müttefiki olan İngiltere ve Fransa’nın yanında Almanya’ya savaş ilan edemezdi! Çünkü bunu yapması demek, Sovyetler Birliği ile yaptığı 1925 anlaşmasını bozmak demekti. Böylece İnönü, son derece zekice bir diplomatik manevrayla, ülkesini ittifak anlaşmalarının yüklediği savaş zorunluluğundan kurtarmıştı. Bu, onun siyasi dehasının bir mührüydü.
Alman Postalları Sınırda
28 Ekim 1940 günü, İtalya’nın Yunanistan’a saldırması, Türkiye’yi bir kez daha savaşın eşiğine getirdi. Mihver Kuvvetlerinin tehdidi artıyordu. Üstelik İngiltere, Yunanistan’a garanti vermiş olmasına rağmen, işgale karşı hiçbir adım atmadı. Bu, Ankara’ya acı bir gerçeği gösterdi: Yapılan anlaşmalar, Almanları kızdırmaktan başka bir işe yaramamıştı. Güven, buharlaşmıştı.
1941 yılı başlarında Almanlar, Balkanlardaki faaliyetlerini artırdı. Hitler’in baskıları sonucu Romanya ve Bulgaristan Mihver devletlerine katılırken, her iki ülkede de Alman askerleri konuşlandırıldı.
Türkiye’nin korktuğu başına gelmişti. Alman postalları, Türk sınırına dayanmıştı.
Bu gelişme, Almanların Ankara büyükelçisi Von Papen tarafından, “Hitler, Balkanları yeni bir düzene sokmaya karar verdi,” sözüyle izah edilmeye çalışıldı. Ama bu, üzeri örtülmüş bir tehditti.
Nisan 1941’de Alman ordusu bir adım daha ileri gitti ve Yunanistan’ı işgal etti. Artık Batı sınırında dev bir ordu bekliyordu.
Restleşme ve Saldırmazlık Paktı
Almanların Balkanlardaki bu hareketliliğinden rahatsız olan Joseph Stalin, İsmet İnönü ile temas kurarak ilişkileri geliştirmek istediğini bildirdi. 1925 paktı, bir kez daha iki tarafın güvenliğini sağlıyordu.
Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile yakınlaşması, Hitler’in Türkiye üzerindeki baskılarını arttırmasına neden oldu. Hitler, Irak’ta yaşanan Alman yanlısı darbeye yardım etmek istiyor ve Türkiye üzerinden asker ve silah göndermek için izin istiyordu.
İsmet İnönü bu teklife sıcak bakmadı. Hitler ise rüşvet teklif etti: Bulgaristan sınırının Türkiye lehine değiştirilmesi ve Ege adalarından bazılarının Türkiye’ye verilmesi.
Ancak, İsmet İnönü ve Türkiye Büyük Millet Meclisi bu teklifi oy birliğiyle reddetti. Toprak bütünlüğü, kimsenin zaferine göre yorumlanamazdı. Hele hele bir “armağan” hiç kabul edilemezdi.
Bu gelişme üzerine Adolf Hitler, İsmet İnönü’ye şu mektubu gönderdi:
*“Ekselans İsmet İnönü. Şimdi olduğu gibi gelecekte de Almanya ile Türkiye’yi karşı karşıya getirebilecek hiçbir sebep olmayacağı görüşündeyim. Bulgaristan ve Yunanistan’da bulunan Alman birliklerine Türkiye sınırından olabildiğince uzak kalmalarını emrettim. Umarım Türk hükümeti bizi bu tutumumuzda bir değişiklik yapmaya zorunlu kılacak önlemlere girişmesin.”
Hitler’in bu son cümlesi, açık ve doğrudan bir tehdit mesajıydı.
İsmet İnönü’nün cevabı, bir devlet adamının onurunu yansıtıyordu:
“Türkiye toprak bütünlüğünü yabancı devletlerin kazanacağı zaferlere göre yorumlanmasını kabul edemez. İşte bu sebepledir ki, ordumuz milli egemenliğimize yönelecek her saldırıya karşı koymaya azimlidir.”
Bu restleşmenin akabinde, ilişkiler ilginç bir şekilde yumuşatıldı. 18 Haziran 1941 tarihinde Türk-Alman Saldırmazlık Paktı imzalandı.
Bunun nedeni, Hitler’in yönünü Türkiye’den Doğu’ya, Sovyet topraklarına çevirmesiydi. Anlaşmadan sadece 4 gün sonra, Barbarossa Harekâtı ile Almanlar Sovyet işgaline başladı.
Petrol ve Krom Savaşları
1942 yılında harekâtın seyri Kafkasya’ya doğru kaydı. Alman ordularının Kafkasya’ya yönelmesi, Türkiye’nin doğu sınırlarını potansiyel bir cephe haline getirdi. Ankara, bu ihtimale karşı Doğu illerinde ciddi bir askeri yığınak yaptı. Her an, bir tehdit gelebilirdi.
Alman-Sovyet Savaşı tüm hızıyla devam ederken, petrol ve krom savaşın sürdürülmesi için hayati öneme sahipti. Bakü petrol yönünden zengin, Türkiye ise dünyanın sayılı krom üreticilerinden biriydi.
Türkiye, bu hassas dengede, hem Mihver kuvvetlerine hem de Müttefik kuvvetlere sınırlı miktarda krom ihracatını sürdürdü. Müttefikler, Türkiye’nin Almanya’ya krom satışını durdurması için yoğun baskı uygulasa da, Türkiye savaşın gidişatı netleşene kadar bu baskılara direndi. İnönü, ülkesinin can damarlarını ekonomik olarak da kimseye teslim etmemekte kararlıydı. Tarafsızlık, sadece askeri değil, ekonomik bir denge oyunu demekti.
Gertrüt Operasyonu: Türkiye’yi İşgal Planı
Tarihler 1942 yılının sonlarını gösterdiğinde, Alman orduları Doğu cephesinde zor durumdaydı. Sovyetlerin inanılmaz direnişi Alman ilerlemesini durdurmuştu. Petrol sıkıntısı, koca savaş makinesini yavaşlatıyordu.
Hitler’in bir an önce Bakü’ye varıp, savaş canavarlarını petrolle beslemesi gerekiyordu.
Adolf Hitler, Türkiye’nin topraklarını gönüllü olarak Alman ordusuna açmayacağını çok iyi biliyordu. Bu sebeple kurmaylarından gizli bir işgal planı hazırlamasını istedi.
İsmi Gertrüt Operasyonu olan bu plan, 1942 yılı bitmeden başlatılacak ve 5 hafta içinde tamamlanacaktı.
Plan şuydu:
Öncü Güç: Danimarka’dan takviye edilmiş dört piyade tümeni ve bir topçu tugayı, ülkenin kuzeybatısından saldıracaktı.
Deniz Desteği: Alman donanması, Ege adalarında konuşlandırılmış 27 gemiyle işgale destek verecekti.
Hava Gücü: 50 uçaktan oluşan iki filo, işgal güçlerine havadan destek sağlayacaktı.
Ana Güç: Diğer birlikler Yunanistan ve Bulgaristan’dan yola çıkarak Karadeniz’den Türkiye topraklarına çıkacaktı.
Böylece, Türkiye kısa sürede düşecek ve Alman ordusu, Bakü petrolüne kavuşacaktı.
Ancak, Gertrüt Operasyonu’nun başlatılması, Stalingrad muharebesine ve batıdaki müttefik ilerlemesine bağlıydı.
Son Nefes: Bir Millet Kurtuluyor
1942 yılı sonlarında Stalingrad’ta yaklaşık 300.000 kişilik Alman ordusu Sovyetler tarafından kuşatma altına alındı. Afrika’da ise son Alman kuvvetleri kıtadan atılmak üzereydi. Hitler, bu sorunları çözmeden Türkiye üzerinden yeni bir cephe açmanın riskli olduğunu düşündü. Türkiye ordusunun direnişi ve coğrafyanın zorluğu, onu tereddüde düşürdü.
Nitekim, Şubat 1943 tarihinde Almanlar, Stalingrad cephesinde ağır bir yenilgi alarak Kafkaslardan hızla geri püskürtüldü. Bu, Gertrüt Operasyonu’nun sonu demekti. Hemen ardından Müttefik Kuvvetler, Sicilya Adası’na çıkarma yaptı.
Yaşanan bu gelişmeler, Türkiye’nin işgal edilmesi için planlanan Gertrüt Operasyonu’nun rafa kaldırılmasına neden oldu. Türkiye, diplomatik deha ve düşmanın hesap hatası sayesinde, işgalin eşiğinden dönmüştü.
Adana Görüşmesi ve Savaşın Bedeli
İngiltere Başbakanı Winston Churchill ve İsmet İnönü arasında Ocak 1943’te Adana’da yapılan görüşme, Türkiye’nin savaş sürecindeki en kritik diplomatik temaslarından biriydi.
Churchill, Türkiye’nin Müttefikler yanında savaşa girmesini istiyordu. Ona göre, Türkiye’nin Balkanlar üzerinden savaşa katılması stratejik öneme sahipti.
İnönü, gerçeği açıkça dile getirdi: Ordu yetersizdi, hava gücü zayıftı ve ülkenin ağır bir işgal riskiyle karşı karşıya kalacağını biliyordu. Onun görevi, maceraya atılmak değil, milleti korumaktı. Türkiye, savaşa girmedi ama İkinci Dünya Savaşı boyunca fiilen savaşta olmamasına rağmen, ağır bir savaş ekonomisi yaşadı.
Seferberlik nedeniyle üretim düştü, tarım aksadı. Halk ciddi kıtlıkla karşı karşıya kaldı. Ekmek karneyle dağıtıldı. Temel tüketim maddelerine erişim zorlaştı. Sınırda bekleyen askerler, cephede savaşmıyor ama tüm ülkenin kaynaklarını tüketiyordu.
Son Perde ve Yeni Dünya Düzeni
1944 yılından itibaren savaşın seyri kesin biçimde Müttefiklerin lehine döndü. Türkiye, bu sayede Almanya’yla diplomatik ilişkilerini kesti ve krom satışını durdurdu. Atılan bu adımlar, fiilen tarafsızlığın sonuna gelindiğinin işaretiydi.
Nitekim, 23 Şubat 1945 günü Türkiye, Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti.
Bu karar, askeri değil, tamamen siyasi bir karardı. Amaç, savaş sonrasında oluşturulacak yeni dünya düzeninde yer almaktı.
Türkiye Cumhuriyeti, Dünya Savaşı’nı kendi sınırları içinde yaşamadan süreci ekonomik sıkıntılarla atlatmayı başardı. Bu, büyük bir zaferdi.
İsmet İnönü’nün politikası, ne korkaklık ne de fırsatçılıktı. Bu politika, sınırlı imkânlara sahip bir devletin, iki dev ateş arasında hayatta kalma, bir milleti bağımsız tutma stratejisiydi.
O yıllarda, ekmeği azalan, gıdayı karneyle alan, ama vatanı kimseye çiğnetmeyen o neslin fedakârlığı asla unutulmamalıdır.
İsmet İnönü’nün sözleri, bu zorlu dönemin özeti olarak tarihe kazınmıştır:
“Ben sizi ekmeksiz bıraktım ama babasız bırakmadım.”
Bir devletin en büyük onuru, çocuklarını can pazarına sokmamaktır. O yıllarda kurulan sessiz kalkan, bir milleti kurtarmıştır.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





