İngilizlere Kara Meydan Olan O Kutlu Toprağın Sessiz Kahramanları: Iraklı Şehit Kadınların Unutulan Fedakârlığı
Bu topraklarda tarihin yalnızca büyük paşaların adıyla yazılmadığını, en derin fedakârlıkların ise adsız kaldığını biliriz. 600 yıllık Çınar’ın son zaferlerinden birini, Kutü’l-Amâre’yi getiren o çetin günlere gidiyoruz. Bizi hangi şehirden okuyorsunuz?
Fırat’ın Kumları Üzerinde Bir Gölge
1914 yılının sonbaharı, Dicle ve Fırat nehirlerinin buluştuğu kadim topraklar olan Irak’ta, yalnızca ağaçların değil, devletlerin de köklerinin sarsıldığı bir dönemin habercisiydi. Gökyüzü bile omuzlarına yüklenmiş bir ağırlık taşıyormuş gibiydi.
Basra Vilayeti’nin kumandanı Cavit Paşa, çadırının dışında, gün batımının kızıla boyadığı ufka bakıyordu. Yüzünde, yaklaşan kasırgayı bilen bir komutanın yorgunluğu vardı. Avrupa’daki büyük güç dengeleri kökten değişmiş, Osmanlı Devleti, Çarlık Rusya’sının karşısında yalnız kalmıştı. Şimdi ise, geleneksel dostumuz İngiltere’nin gölgesi, sömürgesi olan Hindistan’dan kalkıp, en bereketli topraklarımıza düşüyordu.
Cavit Paşa, sadece bir hafta önce, İstanbul’daki Harbiye Nezareti’nden gelen emirleri düşünüyordu: 12 Kasım 1914’te İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı savaş kararı alınmıştı. Oysa Irak’taki askeri hazırlıklar yok denecek kadar azdı. Koca vilayette sadece sekiz bin asker vardı.
Bu, bir savunma hattı değil, neredeyse boş bırakılmış bir kapıydı.
“Bölgenin bereketinin, Pencap ve Ganj havzalarına taş çıkartacağı apaçık ortadaydı,” diye fısıldadı Paşa, o günlerde Sadrazam olacak olan Ahmet İzzet Paşa’nın sözlerini hatırlayarak. Petrol yatakları çoktan belirlenmiş, İngilizlerin iştahı kabarmıştı. Hindistan yolu tehlikedeydi ve bu, koca Britanya İmparatorluğu’nun hayat damarıydı.
Dicle Nehri’nin ağzı olan Şattü’l-Arab’da, İngiliz donanması, savaş ilanı dahi yapılmadan bir hafta önce, 5 Kasım’da Fao Hisarı’nı top ateşine tutmaya başlamıştı bile.
Cavit Paşa, ellerini arkada birleştirdi. Savaş başlamadan önce buraya asker gönderilmemesi, büyük bir ihmaldi.
“İhtirasları bilmeyen çocuk bile yoktu,” diye tekrarladı Paşa, derin bir iç çekerek.
İlk Çekiliş ve Sui Bey’in Hazin Sonu
Fao’nun düşmesiyle, on altı bin Hintli ve dört bin beş yüz İngiliz’den oluşan bir tümen karaya ayak basmış, hedef Basra üzerinden Bağdat’a ulaşmaktı. Irak cephesi, İstanbul’daki Erkan-ı Harbiye-i Umumiye’nin gözünde ikinci plandaydı. Hatta Bağdat civarındaki 13. Kolordu’nun bile Doğu cephesine kaydırılması düşünülüyordu.
Bağdat Valisi ve Irak havalisi Kumandanı Cavit Paşa, Basra’da bulunan Albay Sûi Bey’e destek olmak amacıyla beş tabur askerle intikal etti. Ancak bu takviye, sadece kumun üzerine atılan bir avuç su gibiydi.
Osmanlı birlikleri sayıca yetersiz, mühimmatları eskiydi.
İngiliz birlikleri, savaş ilanından sadece iki hafta sonra, 22 Kasım günü hiçbir ciddi direnişle karşılaşmadan Basra’ya girdi. Bu, sadece bir şehir kaybı değil, İngilizlere Bağdat yolunun açıldığının da açık göstergesiydi.
Cavit Paşa, İstanbul’a umutsuz bir rapor gönderdi. Destek kuvvet istiyor, ancak en büyük acısını dile getiriyordu: Iraklı yerel güçlerin gerekli cesareti göstermemesinden, hatta İngilizlerle işbirliği yapmalarından yakınıyordu.
Bölgede, Trablusgarp’ta olduğu gibi Arap aşiretlerinden toplanacak milis güçleriyle direniş gerçekleştirilebileceği hesap edilmişti. Enver Paşa’nın beklentisi buydu. Ancak beklenen başarı gelmemişti.
İngilizler durmadı. General Barrett komutasındaki kuvvetler, 9 Aralık günü, Fırat ve Dicle nehirlerinin birleştiği noktadaki Kurna Kasabası’nı ele geçirdi.
Bu muharebe sırasında, 38. Tümen Komutanı Albay Sûi Bey, 45 subay ve 989 asker ile esir düştü.
Bu ikinci büyük kayıp, İstanbul’da yankı buldu. Başkumandan Vekili Enver Paşa, cephedeki komuta kademesinde değişiklik yapmaya mecbur kaldı.
Süleyman Askeri Bey’in Aşk-ı Vatanı
Bölgedeki birliklerin başına, Trablusgarp ve Bingazi’de Enver Paşa ile omuz omuza savaşmış, ateşli bir vatansever olan Kurmay Binbaşı Süleyman Askeri Bey getirildi. Ondan beklenen, Libya’da olduğu gibi, Irak’ta da yerel güçleri etrafında toplaması ve direnişe öncülük etmesiydi.
Süleyman Askeri Bey, teşkilat-ı mahsusa’dan gelen subaylarla birlikte, tamamen gönüllülük esasına dayalı bir tabur oluşturdu. Bu Osmancık Taburu, adeta küllerinden doğan bir umut gibiydi.
Süleyman Askeri Bey, Nasıriye’de oluşturduğu bu kuvvetle, Basra’yı geri almayı planlıyordu. O, hesabını vatan aşkıyla yapanlardandı.
1915 yılının Nisan ayına kadar taraflar küçük harekatlarla birbirlerinin gücünü test ettiler. Sonra, Süleyman Askeri’nin emriyle Osmanlı ordusu, Şuaibe bölgesinde İngilizlere karşı taarruza geçti.
Bu, cephenin kaderini belirleyecek bir savaştı.
İki gün iki gece süren Şuaibe Muharebesi, bir kahramanlık destanıydı. Süleyman Askeri Bey, yaralı olduğu halde komutayı bırakmayı şiddetle reddetti. Yakın arkadaşları, tedavisini istediklerinde, “Mutlaka İngilizleri durdurmak gerektiğini” ifade etti. O, sadece bir komutan değil, cephedeki her askerin ruhuydu.
Ancak, sayıca ve mühimmatça üstün olan İngilizler karşısında direnç kırıldı. Osmanlı ordusu, üç bin şehit vererek geri çekilmek zorunda kaldı.
Onursuzluğa Tahammül Edemeyen Kahraman
Şuaibe’deki bu ağır yenilgi, Süleyman Askeri Bey’i derinden sarstı. O, vatanının topraklarında düşmana tek bir karış dahi bırakmamayı kendisine şeref bilmişti. Bu durumu, yani geri çekilmeyi, yenilgiyi kabullenemedi.
14 Nisan 1915 günü, geri çekilme sırasında, Beriye Koruluğu’nda canına kıydı.
Ali İhsan Bey, anılarında bu hazin sonu şu sözlerle anlatıyordu: “Bu Hazin netice, şerefli bir askerin takdir edilecek kahramanlık faciasıydı.” Süleyman Askeri, yenilginin ve mesuliyetin ağırlığını omuzlarında taşıyamamış, vatan aşkını canından üstün tutmuştu.
Cephe, sadece bir komutanı değil, en ateşli ruhlarından birini kaybetmişti.
Bu arada, İngiliz tarafında da General Barrett istifa etmiş, yerine General Townshend atanmıştı. İngiliz birlikleri, ilerlemeye devam ederek Haziran’da Amara’yı, Temmuz’da ise Nasıriye’yi ele geçirdi.
Nasıriye’nin düşmesi, bölgedeki dengeleri tamamen değiştirdi. İngilizlerin uzun yıllardır sürdürdüğü Propaganda, meyvesini veriyordu. Kendi himayelerindeki Hindistan Müslümanlarını örnek gösteriyorlardı.
Yerli halkın bir kısmı, İngilizlerin propagandaları nedeniyle Süleyman Askeri Bey’in yanında yer almadı ve hareketsiz kaldı. Daha acısı, bir kısmı da İngilizlerin para tekliflerinden dolayı onların saflarına yardım eder bir pozisyon aldı.
Müntefik Aşireti Kadınlarının Sessiz Sancağı
Ancak, tüm Araplar isyan etmemişti. Tarih, bu çetin günlerde bile vefayı ve sadakati unutmamıştı.
Örneğin, Müntefik Aşireti, Osmanlı Devleti’nin yanında yer aldı. Bu aşiret, hem cepheye asker sağladı hem de iaşe konusunda çok büyük yardımları oldu.
Ve burada, Irak cephesinin en az bilinen, en dokunaklı hikâyesi başlıyordu:
Müntefik Aşireti’nin kadınları, kendi erkekleriyle birlikte, hatta onlardan daha cesur bir yürekle, Türk askeriyle omuz omuza İngilizlere karşı çarpıştı.
Bu kadınlar, analar, eşler, bacılar; sadece erzak taşımakla kalmadılar. Tüfek tuttular, süngü takıp siperlerde savaştılar. Vatan sevgisinin, din ve namus müdafaasının, yalnızca erlerin meselesi olmadığını gösterdiler.
Bu çarpışmalar esnasında, kırk Müntefik Aşireti kadını şehit oldu.
Onların fedakârlığı, General Townshend’in Bağdat’a doğru ilerlerken kullandığı güzergahları belirleyen ünlü İngiliz kadın seyyah ve casus Gertrude Bell’in entrikalarına karşı duran, sessiz ve onurlu bir sancaktı.
Onlar, İngilizlerin “yeni emperyalizm” adı altındaki sömürge hırsına karşı, canlarıyla direnen, isimsiz kahramanlardı. Onların adları kışlalarda yankılanmadı, ancak fısıltıları Fırat’ın sularında asırlarca akacaktı.
Bağdat’a Giden Yolun Tuzakları
General Townshend, Nasıriye’yi ele geçirdikten sonra aceleci davranmadı. Basra ile arasındaki ikmal yolu bir hayli açılmıştı. Harekatın devam edip etmemesi kararını Hindistan’daki merkez karargaha bıraktı.
Talimat, 23 Ağustos 1915’te geldi: Türk birliklerinin bütünüyle imha edilmesi ve Kutü’l-Amâre’nin işgal edilmesi emrediliyordu.
İngilizler, Bağdat’ın alınmasıyla, Bahar aylarında Çanakkale’de yaşadıkları hezimetin telafi edilmesini umuyorlardı. Hindistan Genel Valisi Lord Hardinge, Bağdat’ın alınmasının Ortadoğu’da muazzam bir etki yaratacağını, Çanakkale’deki yenilginin yol açtığı talihsiz etkiyi yok edeceğini söylüyordu.
Saldırıya geçen İngiliz ordusu, Osmanlı birliklerine ağır kayıplar verdirerek ilerledi. 29 Eylül günü Kutü’l-Amâre işgal edildi. İngilizler, neredeyse tüm Basra vilayetinin kontrolünü ele geçirmişti.
Ancak, bu zaferin arkası kolay gelmeyecekti.
Nureddin Bey’in Planlı Ricatı
Osmanlı birlikleri geri çekilmeyi sürdürürken, İngiliz ordusu 3 Ekim’de Bağdat yolu üzerindeki Aziziye’ye girdi. Artık Bağdat’a sadece seksen kilometre kalmıştı.
Cephe Komutanlığına atanan Nureddin Bey öncülüğündeki Osmanlı ordusu, planlı biçimde ricat ediyordu (düzenli çekilme). Nureddin Bey, geri çekilirken ordusunu koruyarak, düzenli ve kayıp vermeden çekilme manevrası gerçekleştiriyordu.
İngilizler, Osmanlı kuvvetinin moralinin bozulacağını ve kısa sürede yıkılacağını düşünürken, Nureddin Bey komutasındaki birlik kuzeye doğru çekilmiş, Bağdat yakınlarına kadar gerilemişti.
Çok geçmeden İngiliz istihbaratı, Osmanlı ordusunun Selman-ı Pak bölgesinde savaş düzeni aldığını bildirdi.
İslam’ı kabul eden ilk İranlı sahabi olan Selman-ı Farisi’nin türbesine ev sahipliği yapan bu bölge, Osmanlı’nın Bağdat’tan önceki son savunma hattıydı. İngilizler, Hintli Müslüman askerlerinin tepkisini çekmemek için bu savaşın adını Ctesiphon olarak anacaktı.
İki Civanmert’in Mücadelesi
Aziziye’de duraklayan İngilizlerin Selman-ı Pak’a saldırı hazırlıkları altı hafta sürdü. Osmanlı tarafı da boş durmamıştı. Irak, Musul ve İran’daki güçler birleştirilerek Nureddin Bey’in komutasındaki kuvvetlerin de dahil olduğu 6. Ordu kuruldu.
Bu ordunun başına Alman Mareşal Von der Goltz getirildi. Ancak, Müslüman askerlerden oluşan bu ordunun başına bir Hristiyan komutanın getirilmesi, Nureddin Bey’i rahatsız etti.
Nureddin Bey’in bu rahatsızlığını dile getirmesinin ardından, Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın kendisinden bir yaş küçük amcası Halil Paşa, beraberindeki askerlerle cepheye gönderildi. Komuta resmen Nureddin Bey’de kalsa da, iki Osmanlı subayı Selman-ı Pak’taki savunma mevzilerini birlikte oluşturdu.
Selman-ı Pak Savaşı’nda çok çetin ve kanlı mücadeleler yaşandı. İngilizler, adeta bir kayaya çarpmış gibi oldular. Bağdat yolunun açıldığını sanan İngilizler, büyük bir direnişle karşılaştılar.
Aziziye’de de tutunamayan İngilizler, erzak ve mühimmatlarını Dicle Nehri’ne atarak Kutü’l-Amâre’ye kadar çekilmek zorunda kaldılar. Bu geri çekilme sırasında, muharip güçlerinin neredeyse yarısını kaybetmişlerdi.
Kutü’l-Amâre Kuşatması ve Halil Paşa
General Townshend, üç tarafı Dicle Nehri ile çevrili olan Kutü’l-Amâre’yi savunma açısından avantajlı bir konumda görüyordu. Ancak bu, büyük bir yanılgıydı.
Çünkü, cephede komutayı fiilen devralan Halil Paşa, çok geçmeden güneye doğru hareket ederek İngilizlerin ikmal yollarını tıkadı ve Kutü’l-Amâre’yi kuşatma altına aldı. Kasaba etrafındaki siperler günden güne artırıldı.
General Townshend için artık Basra’dan gelecek yardımı beklemekten başka çare kalmamıştı. İngilizlerin kuşatmayı yarmak için sürdürdüğü her teşebbüs, yenilgiyle sonuçlandı. Tarihte ilk havadan yardım operasyonu dahi denendi, ancak başarılı olunamadı.
Kuşatma uzadıkça erzak sıkıntısı baş gösterdi. Townshend, açlık baş gösterdiğinde, askerlerinin yiyeceklerini halkla paylaşmak istemedi ve sivil halkı kasabadan zorla çıkartmaya başladı. İngilizler artık atlarını bile kesmek zorundaydılar. At eti yemeyen Müslümanlar ve Sihler vardı İngiliz ordusunda; bu durum, açlık ve hastalıktan ölümleri hızlandırdı.
Bu sırada Halil Bey, Kafkasya ve İran cephesindeki başarıları ve cesaretiyle zaten ün kazanmıştı. Gözünü budaktan esirgemeyen, fazla hesap yapmayıp hemen eyleme geçen cengâver bir komutandı. Vatanseverliği, amcası olan Enver Paşa ile yarışıyordu.
Rüşvet Teklifi ve Halil Paşa’nın Cevabı
İngilizlerin son umudu, erzak yüklü Julnar adlı yardım gemisiydi. Ancak 24 Nisan günü gemiye kolayca el konuldu. Beş bin kişiyi iki ay boyunca doyuracak kadar yiyecek taşıyan bu geminin ele geçirilmesi, kuşatmanın kaderini belirledi.
İngilizler için teslim olmaktan başka çare kalmamıştı.
Ancak İngilizler, onur kırıcı bir teslimiyetten kaçınmak için bir Osmanlı subayının asla kabul etmeyeceği bir yola başvurdular. Arayı bulması için ünlü casus Lawrence’ı görevlendirdiler.
Lawrence, Halil Paşa’ya akıl almaz bir teklifte bulundu: Bir milyon İngiliz lirası rüşvet karşılığında, İngiliz birliklerinin sağ salim Kut’tan çıkıp gitmesine izin verilmesini istiyordu.
Halil Paşa, hatıralarında bu görüşmeyi şu satırlarla anlatacaktı:
“Bu teklif başka şartlar altında yapılmış olsaydı, cevabım tüfeğimin namlusundan çıkacak bir mermi olurdu.”
Sakinliğini koruyan Paşa, 26 Nisan günü Dicle Nehri üzerinde belirlenen noktada İngiliz temsilcileriyle buluştu. İngilizlere, 29 Nisan’a kadar süre verdi ve aksi takdirde saldırıya geçeceğini duyurdu.
29 Nisan sabahı, General Townshend, elindeki cephaneyi havaya uçurduktan sonra, on üç bin kişilik ordusuyla çaresizlik içinde teslim olmak zorunda kaldı.
Şeref ve Şan, İngilizlere Kara Meydan
Osmanlı birliğinin Kut’a girmesiyle, Halil Paşa ile General Townshend’in karşılaşması gerçekleşti. Townshend, silahını masanın üzerine bırakmış, üzgün bir şekilde beklemekteydi.
Halil Paşa, onun yanına vardı ve o tarihi sözü söyledi:
“Beş ay direnmiş kahraman bir komutanın silahı alınmaz.”
Böylece 29 Nisan 1916’da, Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale’den sonra ikinci büyük zaferine imza attı. On üç bin üç yüz asker, beş general ve dört yüz seksen bir subay esir alındı. Bu, İngiliz askeri tarihinde bir leke olarak kalacaktı.
Zaferden kısa bir süre önce 6. Ordu Komutanlığı’na getirilen Halil Paşa, zaferin ardından yayınladığı mesajda şu sözlere yer verdi:
“Aslanlar! Bütün Türklere şeref ve şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın güneşli semasında şehitlerimizin ruhları sevinçle gülerek uçarken, ben de hepinizin o pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum!”
Bu zafer, İstanbul’da ve müttefik Almanya’nın başkenti Berlin’de coşkuyla kutlandı. Tarih, bu olayı yazmak için kelime bulmakta zorlanacaktı. Halil Paşa, bu zafer nedeniyle, Cumhuriyet döneminde Kut soyadını alacaktı.
Ancak bu son zafer, savaşın seyrini değiştirmeye yetmedi. Irak, sonunda Osmanlı’dan koparıldı ve sınırlar, Kutü’l-Amâre’de mağlup edilen İngilizler tarafından çizildi.
Kut Bayramı, bu büyük zaferin hatırasına, 1952 yılına kadar kutlanmaya devam etti, ta ki Türkiye-İngiltere yakınlaşması döneminde, Batı dostluğunu zedelemesin diye kaldırılıncaya kadar.
Bugün, Irak’ın Kut kentindeki Türk şehitliğinde, Müntefik Aşireti’nin kırk şehit kadını ve binlerce Türk askerinin ruhuyla birlikte, Ay Yıldız sessizce dalgalanmaya devam ediyor. Onlar, en zor zamanda bile vatan toprağının savunulduğunu, onurun parayla satılmayacağını gösteren, Kutlu bir mirasın koruyucularıdır.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





