Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş
Mermer korkuluklara yaslanmış, Boğaz’ın karşı yakasındaki puslu Anadolu tepelerine bakıyordu. Konstantinopolis, 1329 yılının o Mayıs sabahında baharın taze kokusuyla değil, yaklaşan savaşın ağır metal kokusuyla uyanmıştı. İmparator III. Andronikos Paleologos’un gözlerinde yüzyıllardır süren bir rüyayı gerçekleştirme azmi vardı: Osmanlı’yı tek bir darbeyle ezmek ve Türkleri Anadolu’dan söküp atmak.
Ancak bakışları, bir zamanlar Roma kartallarının dalgalandığı o tepelerde yükselen dumanlara takıldı. Her geçen gün bir kale daha sessizliğe gömülüyor, her geçen gün Anadolu toprağı biraz daha elden kayıyordu.
Hemen arkasında, ordunun en tecrübeli ismi, Grand Domestic Iohannis Kantakuzenos bekliyordu. Elindeki parşömende yazılanlar, yüzündeki gizleyemediği endişenin kaynağıydı.
“Söyle Yohannis,” dedi İmparator, gözlerini karşı kıyıdan ayırmadan. “Rüzgarın getirdiği bu yanık kokusu nedir? İznik hala dayanıyor mu?”
Kantakuzenos bir adım öne çıktı. Sesi alçak, ancak gerçeği taşıdığı için netti: “İznik dayanıyor İmparatorum, ama kuşatma çemberi bir boğayılanı gibi daralıyor. Şehre giren erzak kesildi. İzmit’ten gelen haberler daha da kötü. Orhan Bey yolları tamamen tutmuş durumda. Halk açlıkla sınanıyor.”
Andronikos hızla döndü. Yüzünde öfkeyle karışık bir aşağılama ifadesi vardı: “Orhan Bey… Osman’ın oğlu. Yıllardır adını duyuyorum. Bir avuç çadırı ve birkaç bin atlısı olan bir aşiret reisi, bin yıllık Roma’nın şehirlerini nasıl bu kadar aciz bırakabilir?”
Kantakuzenos, imparatorun bu kibrini dindirmek yerine, gerçeğin ağırlığını teslim etmeyi seçti. Bu, onun sessiz bir sadakat yeminiydi. “Onlar artık sadece bir aşiret değil, efendim. Babası Osman gibi değiller. Daha disiplinliler, sabırlılar. Açık alanda savaşmak yerine, kalelerimizi aç bırakarak düşürüyorlar. Eğer müdahale etmezsek, İznik bu yazı göremez.”
İmparator zırhlı eldivenlerini birbirine vurdu. Metalin metale çarpma sesi boş salonda yankılandı. Bu ses, yaklaşan felaketin ilk davuluydu. “Müdahale edeceğiz, Yannis. Ama uzaktan emir göndererek değil. Bu Türkler karşılarında sadece surları ve korkmuş valileri görüyor. Onlara gerçek bir güç göstermenin vakti geldi.”
“Nasıl bir güç, İmparatorum?”
“İmparatorun kendisi. Orduyu hazırlayın. Ben bizzat Anadolu’ya geçiyorum. O çadırları başlarına yıkacak. İznik’i kuşatan o çapulcu sürüsünü ezip geçeceğim.”
Bu emir saray koridorlarında bir fırtına gibi esti. Bizans imparatorları son yüzyılda nadiren ordunun başında sefere çıkardı. Andronikos’un bu kararı, sadece bir askeri harekât değil, tahtını sağlamlaştırmak ve halkına hâlâ güçlü oldukları mesajını vermek zorunda olduğu siyasi bir şov olacaktı.
Hazırlıklar başladığında Konstantinopolis limanı, adeta bir demir dökümhanesine döndü. Demirci ocakları gece gündüz çalışıyor, binlerce kılıç bileniyor, mızrak uçları sertleştiriliyordu. Bizans’ın gücü, ağır piyadelerine ve tepeden tırnağa zırhlı katafrakt süvarilerine dayanıyordu. Bir askerin zırhı, silahlarıyla birlikte neredeyse 40 kiloyu buluyordu. Bu çelik yığınları, düşman kılıçlarına karşı geçilmez bir duvardı. Ancak kimse, o an gökyüzündeki parlak Haziran güneşine bakıp, bu çelik yığınlarının sıcak altında birer tabuta dönüşeceğini hesaplamıyordu. Kibir, sadece düşmanı değil, doğayı da küçümsemekti.
Savaş meclisi toplandığında haritalar masaya serildi. Kantakuzenos parmağını haritadaki engebeli bir bölgeye koydu. “İmparatorum, İznik’e en hızlı yol Pelekanon üzerinden geçer. Ancak burası sahil şeridinden hemen sonra dikleşen tepeler ve sık ağaçlıklarla doludur. Süvarilerimiz için zorlu bir parkur.”
Andronikos gürledi: “Zorluk zayıflar içindir Yannis. Bizans ordusu düz yolda yürümek için kurulmadı. Düşman nerede karşımıza çıkarsa orada ezeceğiz. Belki de kaçarlar. Kim bilir. Karşılarında imparatorluk sancağını görünce o tepelere tırmanmaya cesaret edemeyecekler.” Bu sözler, ordunun kalbine yerleşmiş derin bir güvensizliğin dışavurumuydu.
Marmara’nın öteki ucunda, Bursa’nın eteklerinde ise bambaşka bir atmosfer hakimdi. Gösterişli saraylar, mermer sütunlar yoktu. Sade, işlevsel kıl çadırlar ve sürekli hareketli olan, disiplinli bir ordugâh vardı.
Osmanlı Beyi Orhan Gazi otağında bağdaş kurmuş, önündeki basit deri haritayı inceliyordu. Yanında kardeşi Alaattin Paşa ve güvendiği komutanlardan Pazarlı Bey ve Akçakoca vardı. Ortamda gergin bir sessizlik değil, disiplinli bir fısıltı hakimdi; her ses bir emrin parçasıydı.
Çadırın kapısı açıldı. İçeriye toz toprak içinde bir ulak girdi. Nefes nefeseydi ama gözlerinde korku yoktu. Sadece taşıdığı haberin ağırlığı vardı. Diz vurdu. “Beyim,” dedi Ulak, “Casuslarımızdan haber var. İmparator Andronikos bizzat yola çıkıyor. 15.000 kişilik bir orduyla Üsküdar’a geçiyorlar. Yanlarında ağır zırhlı şövalyeler ve paralı askerler var.”
Çadırdaki komutanlar birbirine baktı. 15.000 kişi. Osmanlı’nın elindeki kuvvet bunun yarısı kadardı. Üstelik ordunun büyük kısmı İznik kuşatmasındaydı.
Pazarlı Bey, sakalını sıvazladı. 15.000 zırhlı asker karşısında akıl neyi emrederdi? “İznik önündeki kuşatmayı kaldırıp tüm gücümüzle karşılarına çıkmalı mıyız beyim? Yoksa geri mi çekilelim?”
Orhan Gazi başını kaldırdı. Gözlerinde endişe değil, bir avcının hesap yapan, sabırlı bakışları vardı. Roma’nın gücünü küçümsemiyordu, ama kibrinin zayıflığını biliyordu. “Geri çekilmek yok, ama kuşatmayı da tamamen kaldırmayacağız. İznik halkı gevşediğimizi sanmamalı.”
Ayağa kalktı, haritanın başına geçti. “İmparator. Kibirli bir adam. Gücüne güveniyor. Bizi düz bir ovada meydan savaşına yakalayıp ezmek isteyecek. Onun istediği savaşı verirsek, o demir yığınlarının altında kalırız. Biz ona, bizim istediğimiz savaşı vereceğiz.”
Parmağını haritada Pelekanon mevkiine, Maltepe sırtlarına bastırdı. “Burası dar sahil şeridi ve hemen arkasında yükselen sarp tepeler. İmparator ordusunun büyüklüğüne güvenip buradan geçmek isteyecek.”
Alaattin Paşa araya girdi. “Arazi engebeli ağabey. Ağır zırhlılar orada hareket edemez.”
“İşte tam da bu yüzden,” dedi Orhan Gazi, hafifçe tebessüm ederek. “O zırhlar, ovada onların kalesi, tepede ise zindanı olacak. Güneş bizim müttefikimiz, arazi ise kalkanımız olacak.”
Stratejisi, zarafetle ölümcüllüğün birleşimiydi. “Ordunun hafifliğini kullanacağız. Alpler, gaziler, yayalar… Kimse ağır zırh giymeyecek. Rüzgar gibi olacağız. Onlar bizi yakalamaya çalışırken, kendi ağırlıklarıyla boğuşacaklar.”
Emirler hızla verildi. Orhan Gazi, İznik kuşatmasından sadece en seçkin birlikleri, yaklaşık 8.000 kişilik bir kuvveti yanına aldı. Bu birliklerin özelliği hızlarıydı. Osmanlı askeri, Bizanslılar gibi 40 kiloluk zırhlar taşımazdı; deri zırhlar, hafif kalkanlar, kavisli Türk kılıçları ve dönemin en iyi kompozit yayları… Hız, esneklik ve sabır, Orhan’ın üç silahıydı.
Haziranın ilk haftası biterken, iki ordu birbirine doğru yaklaşan iki fırtına bulutu gibiydi. Biri demirden ve kibirden örülmüş gürültülü bir fırtına, diğeri ise sessiz, hızlı ve ölümcül bir rüzgar.
10 Haziran 1329 akşamı Bizans ordusu Pelekanon sahiline vardı. Güneş batarken Maltepe’nin dik yamaçları kızıl bir renge bürünmüştü. İmparator Andronikos atının üzerinde durup tepelere baktı.
“Burası,” dedi Kantakuzenos’a, “haritada göründüğünden daha dik.”
Kantakuzenos, tecrübeli bir asker olarak tehlikeyi sezmişti. “İmparatorum, kampı bu dar sahil şeridine kurmak riskli. Eğer Türkler tepeleri tuttuysa, yukarı çıkarken çok zorlanırız. Belki de sahil boyunca ilerleyip daha düz bir geçit bulmalıyız.”
Andronikos miğferini çıkardı. Terlemiş alnını sildi. “Dolaşacak vaktimiz yok. Türkler İznik’i her an düşürebilir. Ayrıca,” eliyle tepeleri işaret etti, “şuraya bak. Hiçbir hareket yok. Orhan denen o adam, imparatorluk ordusunun ayak seslerini duyunca muhtemelen dağların daha derinlerine kaçmıştır.”
Oysa Orhan Gazi kaçmamıştı. Tam aksine, imparatorun baktığı o tepelerin, sık ağaçlıkların ve kayalıkların arasında 8.000 çift göz sessizce aşağıyı izliyordu. Atların ayaklarına keçeler sarılmış, silahların parlamaması için üzerleri çamurla matlaştırılmıştı.
Orhan Gazi, bir kayanın arkasından Bizans kampındaki binlerce meşaleyi izliyordu. Aşağıdan gelen kahkahalar, demir sesleri ve emirler duyuluyordu. Bizans askerleri kendinden emindi.
Yanındaki Pazarlı Bey fısıldadı: “Çok kalabalıklar beyim. Sahili tamamen doldurdular.”
Orhan Gazi, sesini alçak tutarak cevap verdi: “Bırak doldursunlar Pazarlı. Bırak kendilerini güçlü hissetsinler. Yarın güneş tepeye çıktığında, o kalabalık onların en büyük düşmanı olacak. Dar alanda birbirlerini ezecekler.”
Gökyüzüne baktı. Yıldızlar parlaktı. Yarın sıcak bir gün olacaktı. Çok sıcak.
“Dinlenin!” dedi Orhan Gazi askerlerine. “Ama uyumayın. Şafakla birlikte oklarımız konuşacak. Onlara öyle bir ders vereceğiz ki, bir daha bu toprakları rüyalarında bile göremeyecekler.”
Aşağıda, Bizans kampında şaraplar içiliyor, zafer şarkıları söyleniyordu. İmparator Andronikos, altın işlemeli otağında İznik’i kurtardıktan sonra yapacağı zafer yürüyüşünü planlıyordu. Ancak kaderin, o tepelerin ardında bambaşka bir plan hazırladığından habersizdi. Demirle rüzgarın dansı başlamak üzereydi.
11 Haziran 1329 Şafak Vakti. Marmara Denizi’nin üzerinden doğan güneş, sadece yeni bir günü değil, yaklaşan felaketi de müjdeliyordu. Pelekanon semalarında, sabahın o serin ve huzurlu havası çoktan kaybolmuştu. Yerini binlerce askerin çıkardığı metal gürültüsüne, at kişnemelerine ve yoğun bir gerilime bırakmıştı.
Bizans kampında hayat güneşten önce başlamıştı. Borazancılar imparatorluk marşlarını çalıyor, uykulu askerleri uyandırıyordu. Çadırlarından çıkan askerler ilk iş olarak gökyüzüne bakıyordu. Hava açıktı. Tek bir bulut bile yoktu. Bu bir çiftçi için bereket, ancak 40 kilo demir kuşanan bir asker için cehennem demekti.
İmparator Andronikos, altın işlemeli zırhını kuşanırken yaverlerine emirler yağdırıyordu: “Bugün öğleye kadar işiniz bitmeli. Türkler o tepelerde savunma yapacaklarını sanıyorlar ama yanılıyorlar. Roma’nın çelik duvarı karşısında hiçbir hafif birlik duramaz.”
İmparatorun stratejisi basitti: Şok ve imha. Ağır süvarileri ve piyadeleriyle tepeleri ezip geçecek, İznik yolunu açacaktı.
Saat 07.00 sularında Bizans ordusu savaş düzenini aldı. En önde imparatorluğun gururu olan ağır zırhlı katafrakt süvarileri vardı. Atları bile zırhlıydı. Onların arkasında mızraklı piyadeler, en geride ise Cenevizli ve Balkanlı paralı askerlerden oluşan okçu birlikleri dizilmişti. Güneş ışığı, binlerce miğferden ve mızrak ucundan yansıyarak göz kamaştırıcı, korkutucu bir parlaklık yaratıyordu. Karşıdan bakıldığında bu ordu, durdurulamaz bir metal nehri gibi görünüyordu.
Ancak bu nehrin akacağı yatak, düşündükleri kadar düz değildi.
Tepenin zirvesinde, ağaçların ve kayaların arasına gizlenmiş Osmanlı ordusu, aşağıdan gelen bu ışıltılı tehdidi sessizce izliyordu. Orhan Gazi, atının üzerinde hareketsiz duruyordu. Yanında Pazarlı Bey vardı. Osmanlı askerlerinde çıt çıkmıyordu. Ne bir davul ne bir boru sesi. Sadece rüzgarın uğultusu ve atların soluması. Bu sessizlik, aşağıdakiler için gürültüden daha korkutucuydu.
“Beyim,” dedi Pazarlı Bey fısıldayarak. “Güneş yükseliyor, zırhları parlıyor. Çok görkemli görünüyorlar.”
Orhan Gazi gözlerini kısıp aşağıya baktı. “O parıltı birazdan onların en büyük düşmanı olacak Pazarlı. Bırak gelsinler. O zırhlar ısındıkça içindeki adamları pişirecek. Biz sadece ateşi harlayacağız.”
Ve o beklenen an geldi. İmparator Andronikos kılıcını ileriye, tepelere doğru uzattı. “İleri! Roma için!”
15.000 kişilik dev kütle harekete geçti. Yürüyüş başladığında yer sarsılıyor gibiydi. İlk 100 metrede her şey imparatorun planladığı gibiydi. Düzenli saflar, ritmik adımlar. Ancak sahil şeridi bitip de Maltepe’nin dik yamaçları başladığında, savaşın gerçek yüzü ortaya çıktı. Eğim arttıkça o görkemli yürüyüş, yerini zorlu bir tırmanışa bıraktı. Kayalık zemin, atların toynaklarını kaydırıyordu. Zırhlı piyadeler, her adımda dizlerine binen yükle boğuşmaya başladı. O heybetli katafraktlar, düz ovada birer ölüm makinesıyken, bu sarp yokuşta hantal yük hayvanlarına dönüşmüştü.
Saat 08.30 olduğunda Bizans ordusu henüz tepenin üçte birine gelebilmişti. Ama askerlerin nefes alışverişleri şimdiden değişmişti. Güneş artık yakıcı yüzünü göstermeye başlamıştı. Zırhların altındaki yün astarlar terle dolmuş, metal plakalar ısınmaya başlamıştı.
Bir Bizans yüzbaşısı yanındaki askere bağırdı: “Safları bozmayın, kalkanları hizalayın!” Ama kayaların üzerinden atlarken hizayı korumak imkansızdı. Düzen bozulmaya, saflar arasında boşluklar oluşmaya başladı.
İşte Orhan Gazi’nin beklediği an buydu. “Okçular,” dedi sakin bir sesle. “Menzildeler.”
Binlerce Osmanlı yayı aynı anda gerildi. Türk yayları, döneminin en ileri teknolojisiydi. Kompozit yapısı sayesinde, Bizanslıların kullandığı yaylardan çok daha uzağa ve çok daha sert atabiliyordu.
“Bırakın!”
Gökyüzünden ince, keskin bir ıslık sesi yükseldi. Vız! Aşağıdaki Bizans askerleri başlarını kaldırdığında, üzerlerine gelen kara bulutu gördüler. “Kalkanlar!” çığlığı koptu. Binlerce ok, metal bir yağmur gibi Bizans saflarına indi.
Okların çoğu kalkanlara ve kalın göğüs zırhlarına çarpıp sekti. Ancak her ok hedefini bulmak zorunda değildi. Bu ilk salvo, tırmanışı durdurmuştu. Askerler olduğu yere çöküp kalkanlarının altına sığınmak zorunda kaldı. Ama bazı oklar, zırhların birleşme noktalarını, açıkta kalan boyunları, bacakları buldu. Çığlıklar yükselmeye başladı. Zırhlı bir şövalye, atının boynuna saplanan okla çıldıran hayvan tarafından üzerinden atıldı. Yere düşen şövalye, 40 kiloluk zırhıyla kayaların arasında bir kaplumbağa gibi ters döndü. Ayağa kalkamadı.
Bizans okçuları karşılık vermeye çalıştı. Yaylarını gerdiler ve yukarıya attılar. Ama yer çekimi onlara ihanet ediyordu. Aşağıdan yukarıya atılan oklar, Osmanlı saflarına ulaşamadan güç kaybedip düşüyordu. Osmanlı okçuları ise yukarıdan aşağıya atmanın avantajıyla, oklarını zırh delici mermiler gibi fırlatıyordu. Bu adil bir çatışma değildi. Bu bir infazdı.
“İlerleyin!” diye kükredi İmparator Andronikos. Atından inmişti, çünkü atı artık bu dik yokuşu taşıyamıyordu. O görkemli imparator şimdi, askerleriyle omuz omuza çamur ve toz içinde yürüyordu. “Durursanız ölürsünüz! Tepeye ulaşırsak, onları ezeriz.” İmparatorun cesareti, askerleri yeniden harekete geçirdi. Kalkanlarını birleştirip bir “kaplumbağa” (testudo) formasyonu oluşturarak tırmanmaya devam ettiler. Adım adım, ok yağmuru altında, ter ve kan içinde zirveye yaklaşıyorlardı.
Saat 10.00’a geldiğinde güneş tam tepedeydi. Sıcaklık dayanılmaz bir hal almıştı. Zırhlar artık koruyucu değil, işkence aletiydi. Bazı askerler okla vurulmadığı halde yere yığılıyordu. Sıcak çarpması onları etkisiz hale getiriyordu.
Zirveye 100 metre kala Bizans öncü birlikleri, Osmanlı askerlerinin yüzlerini seçebilecek kadar yaklaştı. Gaziler, ellerinde kılıçları ve baltalarıyla bekliyordu.
“İşte oradalar!” diye bağırdı bir Bizans komutanı. “Saldırın!”
Tam o anda Orhan Gazi elini kaldırdı ve Osmanlı ordusunda garip bir hareketlenme başladı. En öndeki yaya birlikleri ve azaplar, korkmuş gibi arkalarını dönüp koşmaya başladılar. “Geri çekiliyoruz!” “Kaçın!” sesleri duyuldu.
Tabii ki bu bir oyundu. Bizans askerleri, saatlerdir çektikleri eziyetin bittiğini sandı. Düşman kaçıyordu. “Korktular! Türkler kaçıyor! Zafer bizim!” O disiplinli Roma ordusu, bir anda ganimet ve zafer hırsıyla dolu şuursuz bir kalabalığa dönüştü.
“Kovalayın!” emrini verdi İmparator. “Nefes almalarına izin vermeyin.” Askerler kalkanlarını indirdi, saflarını bozdu ve koşmaya başladı. Yorgunluklarını unuttular. Artık sadece kaçan düşmanı yakalamak istiyorlardı.
Ancak koştukları yer, Orhan Gazi’nin savaş öncesinde belirlediği o ölüm çukuruydu. Osmanlı birlikleri, tepenin hemen arkasındaki ormanlık düzlüğe doğru çekildi. Bizanslılar da peşlerinden tepeyi aştı ve işte o an tuzağın dişlileri kilitlendi.
Orhan Gazi atını şahlandırdı. Kaçan askerler bir anda durdu ve yüzlerini düşmana döndü. Aynı anda ormanın sağ ve sol kanatlarında saklanan, o ana kadar savaşa hiç girmemiş, dinlenmiş ve enerjik 4.000 Osmanlı süvarisi ortaya çıktı.
Gürültü kesildi. Sadece rüzgarın sesi duyuldu. Sonra Pazarlı Bey’in gür sesi yankılandı: “Vurun! Allah Allah!”
Nidalarıyla kanatlardan gelen saldırı, yorgun, susuz ve düzeni bozulmuş Bizans ordusuna bir balyoz gibi indi. Bu bir savaş değil, bir boğuşmaydı. Osmanlı’nın hafif süvarileri, hantal Bizans şövalyelerinin etrafında daireler çiziyor, kılıçlarını zırhların zayıf noktalarına indiriyordu. Bizans askeri kılıcını kaldırana kadar, Osmanlı askeri iki hamle yapıp geri çekiliyordu. Demir yığını, rüzgarın karşısında çaresiz kalmıştı.
Ancak İmparator Andronikos hala ayaktaydı ve en seçkin muhafızlarıyla (Vareklerle) merkezde direniyordu. “Geri çekilmek yok! Burası Roma toprağı!” diye bağırıyordu. Ama bilmiyordu ki Orhan Gazi’nin hedefi sadece askerleri yenmek değildi. O, başı hedefliyordu. Ve birazdan atılacak bir ok veya savrulacak bir kılıç darbesi, sadece bir bedeni değil, koca bir imparatorluğun umudunu da yaralayacaktı. Savaşın kaderini değiştirecek olan o kırılma anı gelmek üzereydi.
Güneş tepe noktasını biraz geçmiş, Maltepe sırtlarını kavurmaya devam ediyordu. Ancak savaş meydanındaki ısı, güneşten değil, çeliklerin çarpışmasından doğan kıvılcımlardan geliyordu. Orhan Gazi’nin kurduğu kurt kapanı kusursuz işlemişti.
Savaş artık bir taktik mücadelesi olmaktan çıkmış, saf bir hayatta kalma savaşına dönüşmüştü. Merkezde İmparator III. Andronikos, yaralı bacağına ve yorgunluğuna rağmen direniyor, kılıcını savuruyor, dağılmaya yüz tutmuş ordusunu bir arada tutmak için boğazı yırtılırcasına bağırıyordu.
İşte tam bu kaosun ortasında, savaşın, hatta belki de Anadolu’nun kaderini değiştiren o olay yaşandı. Osmanlı akıncılarından biri, imparatorluk sancağını taşıyan grubun savunmasında bir gedik buldu. Gözü kara bir hamleyle atını o yöne sürdü. Akıncının savurduğu kılıç veya bazı kaynaklara göre atılan bir mızrak, imparator Andronikos’un bacağına isabet etti.
Andronikos acıyla sendeledi. Altın zırhlı dizlerinin üzerine çöktü. O an zaman adeta dondu. Etrafındaki muhafızlar dehşet içinde “İmparator!” diye bağırarak üzerine kapandılar. Kantakuzenos, kanlar içindeki imparatorun yanına koştu. Andronikos yaşıyordu ama bacağındaki yara derindi ve ayağa kalkması imkansızdı.
“Onu buradan çıkarmalıyız! Hemen sedye yapın. Sahile, gemilere götürün!” diye bağırdı Kantakuzenos.
Muhafızlar, imparatoru kalkanlarının üzerine yatırıp hızla savaş alanının gerisine, güvenli bölgeye doğru taşımaya başladılar. Amaçları liderlerini kurtarmaktı. Ancak bu iyi niyetli hamle, ordunun geri kalanı için felaketin başlangıcı oldu.
Çünkü savaş meydanındaki binlerce asker, imparatorun sadece yaralandığını bilmiyordu. Onlar uzaktan sadece şunu görmüşlerdi: Altın zırhlı imparator yere düşmüş, kalkanların üzerinde cansız gibi taşınıyordu. Sancak aşağı inmişti.
Fısıltı, zehirli bir sarmaşık gibi saflar arasında dolaşmaya başladı. “İmparator düştü!” “İmparator vuruldu!” Ve sadece birkaç dakika içinde bu cümle korkunç bir yalana dönüştü: “İmparator öldü! Hepimizi burada bıraktılar! Komutanlar kaçıyor!”
Bu dedikodu, Osmanlı oklarından daha ölümcül bir silah haline geldi. O ana kadar Bizans disipliniyle direnen askerlerin gözündeki ışık bir anda söndü. Yerini saf, ilkel bir korku aldı. Lidersiz kaldıklarını, bir başlarına terk edildiklerini düşünen askerler için artık tek bir amaç vardı: Canını kurtarmak.
En arkadaki paralı askerler “İhanet!” diye bağırarak silahlarını yere attı ve sahile, gemilere doğru koşmaya başladı. Onların kaçtığını gören piyadeler de safları bozdu. “Durun! Kaçmayın! İmparator yaşıyor!” diye bağıran komutanların sesi, binlerce askerin panik çığlıkları arasında boğuldu. Zincir kopmuştu. O düzenli ordu, bir anda başsız bir tavuk sürüsüne, şuursuz bir kalabalığa dönüşmüştü.
Tepeden bu manzarayı izleyen Orhan Gazi, düşman saflarındaki dalgalanmayı fark etti. Pazarlı Bey heyecanla atıldı: “Beyim! Dağılıyorlar, kaçıyorlar!”
Orhan Gazi derin bir nefes aldı. Yüzünde zaferin verdiği rahatlama vardı ama hala temkinliydi. “İmparatorun yaralandığını sanıyorlar,” dedi. “Korku kılıçtan daha keskindir Pazarlı. Şimdi onlara merhamet etmeyeceğiz. Çünkü şimdi durursak, yarın toparlanıp geri gelirler. Bu iş bugün burada bitmeli.”
Kılıcını çekti ve son emri verdi: “Tüm birlikler ileri! Kovalayın! Gemilere binmelerine izin vermeyin!”
Osmanlı ordusu artık savaşmak için değil, bozguna uğramış bir düşmanı süpürmek için tepelerden aşağıya sahile doğru akmaya başladı. Kaçan Bizans askerleri için Maltepe’nin o engebeli arazisi, çıkarken olduğu gibi inerken de bir tuzaktı. Panik halindeki askerler birbirini eziyor, kayalardan yuvarlanıyor, ağır zırhlarının ağırlığıyla tökezleyip düşüyordu. Düşen bir daha kalkamıyor, kalabalığın ayakları altında kalarak telef oluyordu.
Sahil şeridi bir can pazarına dönüşmüştü. Gemilere ulaşmaya çalışan binlerce asker, dar iskelelere yığılmıştı. Bazıları zırhlarını çıkarmadan denize atlıyor, yüzmeye çalışıyor ama metalin ağırlığı ile dibe batıp boğuluyordu. Zırh, sabahleyin onları Osmanlı oklarından koruyacağını sandıkları o güvenli liman, şimdi onların en büyük laneti olmuştu.
Kantakuzenos, yaralı imparatoru zar zor bir tekneye bindirmeyi başarmıştı. Andronikos yarı baygın halde kıyıya baktığında gördüğü manzara, fiziksel acısından çok daha büyüktü. Ordusu yok olmuyordu, ordusu kendini yok ediyordu.
“Gidelim Yannis,” dedi fısıltıyla. Sesi titriyordu. “Gidelim. Anadolu bitti.”
Gemiler demir alıp Konstantinopolis’e doğru yola çıkarken, geride bıraktıkları manzara kıyameti andırıyordu.
Orhan Gazi, sahile inen tepelerin yamacında atını durdurdu. Kıyıda yaşanan kaosu izliyordu ama yüzünde vahşi bir sevinç yoktu. O anlık zaferlerin sarhoşluğuna kapılacak bir komutan değildi. O bir devlet kurucusuydu. Gördüğü şey, sadece yenen ve yenilenler değil, açılan yeni bir devirdi.
Yanına gelen Pazarlı Bey, nefes nefeseydi. “Beyim, çoğu kaçtı veya denizde telef oluyor. Esir sayısı binleri buluyor. Onları ne yapalım?”
Orhan Gazi, batan güneşe baktı. “Esirlere iyi davranın Pazarlı. Onlar artık asker değil. Sadece yenilmiş insanlar. Yaralılarına bakın. Ama silahlarını ve zırhlarını toplayın. O demir yığınları, bizim demircilerimizin elinde daha hayırlı işlerde kullanılacak.”
Sonra sahile, denizin üzerinde yüzen cesetlere işaret etti. “Bak Pazarlı! İmparator buraya bizi ezmeye geldiğini sanıyordu ama aslında bize bir ders vermeye geldi.”
Pazarlı şaşırdı. “Bize mi? Ne dersi beyim? Biz kazandık.”
“Evet, kazandık. Çünkü o, gücüne ve kibrine güvendi. Doğayı, araziyi ve karşısındakini küçümsedi. Bu zafer bize şunu öğretsin: Ne kadar güçlenirsek güçlenelim, asla kibre kapılmayacağız. Asla ‘biz büyüğüz’ deyip tedbiri elden bırakmayacağız. Yoksa sonumuz şu suda yüzenler gibi olur.”
Hava kararmaya başladığında Pelekanon ovasına ve sahiline derin bir sessizlik çöktü. Gündüzün metal gürültüsü yerini ateşböceklerinin sesine ve yaralıların iniltilerine bırakmıştı. Bizans’ın o meşhur zırhları ve imparatorluk armalı silahları artık Türkmen gazilerinin elindeydi. Bu ganimetler sadece maddi bir değer taşımıyordu. Onlar birer simgeydi. Ertesi gün bu zırhlar İznik surlarının önüne götürülecek ve kuşatma altındaki Bizans valisine gösterilecekti. “İmparatorunuz geldi, gördü ve kaçtı. Artık yalnızsınız,” mesajı, surları topla dövmekten çok daha etkili olacaktı.
Orhan Gazi o gece otağını savaş meydanına kurdurdu. Uyumadı. Çadırının önünde oturup Boğaz’ın karşı yakasındaki Konstantinopolis’in cılız ışıklarını izledi. O ışıklar artık ona eskisi kadar uzak görünmüyordu.
Zafer kesindi. Osmanlı Beyliği ilk kez bir Bizans imparatorunu meydan savaşında yenmişti. Artık herkes bilecekti ki, Osmanlılar sadece bir uç beyliği değil, Roma’ya kafa tutan ve onu yenen bir devletti.
Gece yarısı olduğunda bir ulak Orhan Gazi’nin yanına geldi. “Beyim, şehitlerimizi defnettik. Gazilerimiz dinleniyor.”
Orhan Gazi başını salladı. “Allah onlardan razı olsun. Onların kanı bu toprakların tapusudur.” Sonra ayağa kalktı ve karanlığa doğru fısıldadı: “Dinlenin yiğitler. Yarın işimiz çok. İznik bizi bekler.”
Pelekanon’da gece biterken, Bizans için bir devir kapanıyor, Osmanlı içinse güneş hiç batmayacakmış gibi doğuyordu.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





