Bir Ulu Sultanın Sessiz Duası ve Kosova’da Bırakılan O Kanlı Emanet: Şehadetin Sırrı

Mitroviçe ile Üsküp arasındaki o geniş, tozlu ovada, Kosova sahrasında, hava iki ordunun ağırlığı altında eziliyordu. Tarih 28 Haziran 1389.

Akşamın alacakaranlığı çökerken, Sultan I. Murat Hüdavendigâr, vezirleri ve akıncı beyleriyle birlikte, ovaya hakim bir tepede durmuştu. Aşağıda, düşman kuvvetlerinin doldurduğu sahra, ağır zırhlı süvarilerden teşkil edilmiş, adeta bir demir denizi gibi görünüyordu. Haçlı ordusu kalabalık ve gürültülüydü; Sırp Kralı Lazar Hırabelyanoviç komutasındaki bu birleşik güç, Türkleri Balkanlardan atma hırsıyla yanıp tutuşuyordu.

Sultan Murat, komutanlarıyla istişare etti. Karar cesurdu: Göğüs göğüse çarpışılacaktı. Ancak bu kararın verdiği rahatlık, Sultan’ın kalbine tam olarak yerleşemiyordu. Zira o, askeri dehası kadar, bir idareci olarak taşıdığı büyük sorumluluğun da farkındaydı.

Fakat Sultan’ı asıl rahatsız eden, ne düşmanın sayısı ne de o demir yığınlarıydı. O, sırtını dönse bile, düşman tarafından esen ve sürekli olarak ovanın tozlarını Osmanlı askerlerinin gözlerine üfleyen inatçı bir rüzgardı. Bu sadece fiziksel bir engel değildi; manevi bir ağırlıktı, sanki gökler bile bu kutlu savaşa karşı bir itiraz yükseltiyordu.

O gece, Sultan Murat’ın otağında ne şölen ne de zafer şarkıları vardı. Sultan, muharebeden önceki geceyi, gözleri yaşlı bir halde, ordusu için Allah’ın yardımını, kendisi için de kâfirlere karşı savaşta şehitlik mertebesini dileyerek dualarla geçirdi. Bu, sadece bir hükümdarın yakarışı değil, bir babanın evlatları için ettiğidi.

“Ya ilahi, Mevlâm! Bunca kere duamı kabul ettin. Beni mahrum etmedin. Ne olur gene duamı kabul eyle. Bir yağmur verip bu zulüm tozunu def et, âlemi nuranî kıl. Tâ ki kâfir askerini rahat görüp yüz yüze cenk edeyim.”

Sesi, kıl çadırın sessizliğinde yankılanıyordu; yalın, gösterişsiz ve teslimiyet doluydu.

“Ya ilahi! Mülk ve kul Senindir. Sen kime istersen verirsin. Ben dahi bir âciz kulunum. Benim fikrimi ve esrârımı Sen bilirsin. Mülk ve mal benim maksadım değildir. Hemen halis ve muhlis Senin rızanı isterim. Ya Rabbi, beni bu Müslümanlara kurban eyle. Tek bu müminleri küffâr elinde mağlup edip helak eyleme. Ya ilahi, bunca nüfusun katline beni sebep eyleme. Bunları mansur ve muzaffer eyle. Bunlar için ben canımı kurban ederim. Tek sen kabul eyle. Asâkir-i İslam için teslim-i ruha razıyım. Tek bu müminler ruhuna benim ruhumu fedâ kıl. Evvel beni gazi kıldın, âhir şehadeti nasip kıl. Âmin.”

Bu, bir Sultanın son vasiyeti, son teslimiyetiydi. Kendi canını feda ederek ordusunun zaferini satın almak… İşte bu anlayış, o dönem Osmanlı’nın sadece toprak ele geçirme sevdalısı olmadığını, Gaza ve İstimalet ruhunu taşıdığını gösteriyordu.


Şafakla birlikte, o duaların kabulü gibi, Osmanlıları çok rahatsız eden tozu da yok eden ağır bir yağmur başladı. Sancaklar ağırlaştı, ancak askerlerin yüzündeki gerginlik yerini bir sükûnete bıraktı. Çok geçmeden gökyüzü açtı ve savaş düzenine girmiş her iki muharebe safları da genişliklerinin tamamı boyunca gözler önüne serildi.

Osmanlı ordusunun merkezinde Sultan Murat, sağ cenahında Veliahd Şehzade Bayezid (ileride Yıldırım lakabıyla anılacak olan) ve sol cenahında Şehzade Yakup bulunuyordu. Karşıda ise Kral Lazar merkezde, Voyvodalar Vuk Brankoviç ve Vladkovukoviç kanatlarda yerini almıştı.

Savaş, sabah namazından sonra başladı ve öğleye kadar sürecek 3-4 saatlik bir harekât olacaktı.

Osmanlı savaş sistemi, sabır ve aldatma üzerine kuruluydu. Savaşın ilk anlarında, sağ kanattaki Anadolu birlikleri (Akıncılar ve Tımarlı Sipahiler) düşmana saldırır gibi göründü, ardından çekilme manevrası (Ricat taktiği) yaptılar. Bu, Haçlıların düzenini dağıtmayı amaçlayan eski bir Türk taktiğiydi.

Ağır zırhlarına güvenen, kibrin ve hararetin altında ezilen Haçlılar, bu geri çekilmeyi bir bozgun sanıp düzensiz bir şekilde ilerlemeye başladılar. Oysa o demir yığınları, atlarını bile koruma altına alan o zırhlar, onları hızdan ve esneklikten mahrum bırakıyordu.

Savaşın en yoğun anında, Osmanlı ordusunun sol cenahı (Şehzade Yakup’un komutası altındaki kuvvetler) bocalama emaresi gösterdi. İşte tam bu kritik anda, Şehzade Bayezid ileride kendisine ‘Yıldırım’ adını verecek olan o hızla, şimşek gibi müdahale etti. Hızla merkeze ve sol kanada destek vererek, bozulmaya yüz tutan safları toparladı ve savaşın seyrinin değişmesinde en büyük katkıyı sağladı. O an, sadece bir cenahın kurtuluşu değil, genç bir şehzadenin komutanlık dehasının da ilanıydı.

Muharebenin dönüm noktası ise, Sırp Kral Lazar’ın damadı Kosova Voyvodası Vuk Brankoviç’in kontrolündeki 12.000 kişilik süvari birliğinin kaçmasıyla yaşandı. Bu ihanet ya da panik, Haçlı ittifakında derin bir psikolojik üstünlüğün Osmanlı’ya geçmesine neden oldu.

Rakip ordunun sayıca üstünlüğüne rağmen bocaladığını gören akıncı birlikleri, Orhangazi’nin Pelekanon’da öğrettiği taktiği tekrarladı; dört bir yandan kasırga gibi yüklendiler. Şehzade Bayezid’in merkeze saldırısıyla Sırp Kral Lazar Hırabelyanoviç öldürüldü. Lidersiz kalan Haçlı ordusu panik halinde kaçmaya başladı.

Öğle namazı vakti geldiğinde, Kosova sahrası Türklerin zaferiyle mühürlenmişti.


Zafer kazanılmıştı; büyük bir coşku ve sevinç Osmanlı ordusunun otağına yayıldı. Bu zafer, Balkan Slavlarının Türk hâkimiyetine girmesinin ve Sırbistan’ın bağımsızlığının son bulmasının işaretiydi. Osmanlı hududu Tuna boylarına dayanmıştı.

Ancak Kosova sahrası, zaferin gölgesinde, Türk tarihinin en büyük komutanlarından biri olan Sultan Murat Hüdavendigâr’ın da gördüğü son savaş meydanı olacaktı.

Sultan Murat, eski Türk töresine uygun olarak, savaştan sonra harp meydanını dolaşmaya karar verdi. Amacı, şehitlerin ve gazilerin halini bizzat görmek, onlara olan minnetini sunmaktı. O, sadece bir hükümdar değil, ordusunun babasıydı.

Zafere giden yolda ödenen bedellerin sessizliğinde, cesetler arasında yaralı olarak yatan bir Sırp askeri vardı: Miloş Obiliç. Sırp destanlarında kahraman ilan edilen bu adam, bir rivayete göre Kral Lazar’ın damadıydı.

Sultan Murat, etrafındaki muhafızların uyarısına rağmen, bu yaralı askere merhametle yaklaştı. Belki de bir dert dinlemek, bir yara sarmak istiyordu. O an, o meşhur dua kabul olmuştu, ama beklenmedik bir şekilde.

Ani bir hamleyle, Miloş Obiliç, sakladığı hançeri çıkararak Hüdavendigâr Sultan’ı hançerledi. Kan, Kosova’nın tozlu toprağına, dualarla sulanmış o sahraya döküldü. Sultan Murat, tam da dilediği gibi, kâfirlere karşı savaşta şehitlik mertebesine ulaşmıştı.

Bu beklenmedik, trajik ve tedbirsizlik sonucu gelen ölüm, tüm orduyu ve devleti derin bir moralsizliğe sürükledi. Zaferin sevinci, yerini derin bir yasa bıraktı.

Oysa bu hadise, sadece bir trajediden ibaret kalmadı. Osmanlı Devleti protokolünde yeni uygulamalara yol açtı. Artık padişahlar daha iyi korunmaya başlandı. Doğrudan savaş meydanlarını gezmeye izin verilmedi. Yabancıların huzura kabul edilme şartları değişti: Üzerlerinde silah olup olmadığı kontrol edilecek, hatta huzura kabul edilecek kimselerin kollarına iki kişinin girmesi gibi katı güvenlik tedbirleri başladı. Bir Sultanın merhamet ve şefkati, devleti sonsuza dek şekillendiren bir korunma protokolüne dönüştü.


Sultan I. Murat’ın naaşı, eski Türk âdetleri gereğince tahnit edildi. Elbiseleri şehit olduğu noktaya gömüldü ve buraya bir türbe (Meşhed-i Hüdavendigâr) yapıldı. Mumyalanan vücudu ise Bursa Muradiye’deki ebedi istirahatgâhına naklolundu. Kosova ovası da bu tarihten sonra Meşhed-i Hüdavendigâr olarak anıldı.

Bu savaş, Türklerin zaferi ve Murad’ın ölümüyle mühürlenirken, sadece Sırpların yenilgisi olarak kalmadı. Kosova, hafif Osmanlı yayalarının, Batılı orduların ağır zırhlı süvarileri karşısındaki üstünlüğünü kanıtlayan, Avrupa’da açık arazide yapılan ilk önemli meydan muharebesi olarak tarihe geçti.

Sultan Murat, 29 senelik hükümdarlığı süresince 37 muharebeye bizzat iştirak etmiş ve hiçbirinde mağlup olmamıştı. O, toprak ele geçirmeyi değil, İslam’ı Balkanlara taşıma samimiyetini hedefleyen bir takva sahibiydi.

Kosova, Sırp Kilisesi tarafından Kral Lazar’ın aziz ilan edilmesiyle, Sırp milliyetçiliğinin de temel dayanağı oldu. Hatta 600 yıl sonra, 1989’da, Slobodan Miloseviç’in o meydanda yaptığı konuşma, Balkanları kan ve ateşe sürükleyecek olayların kıvılcımını çaktı. Savaş, sadece kılıçların değil, ideolojilerin de çarpıştığı bir efsaneye dönüştü.

Ancak Osmanlı için Kosova, bir devrin sonu değil, sadece bir feda anıydı. Sultan Murat, canını vererek ordusunu muzaffer kılmıştı. Onun şehadeti, kibir ve dünyevi hesaptan uzak, takva üzerine kurulu bir devletin ne pahasına olursa olsun ayakta kalacağını simgeliyordu.

Sultan Murat’ın ruhu, o savaş meydanında sonsuza dek o duanın kabulü olarak kaldı:

“Ben canımı kurban ederim. Tek sen kabul eyle.”

Şimdi, Kosova’da, nerede bir kanlı ova görsek, hala o kızıl hatıra titrer gözlerimizde. O toprak, bir zaferin değil, bir Sultanın samimi fedakârlığının tapusudur.