Bir Darbenin Gölgesinde Doğan İmparator: Sultan Abdülhamid’in Güven Krizinin Hazin Hikâyesi

Yıl 1905. Güneş, Yıldız Camii’nin avlusuna, İstanbul’un her zamanki o ihtişamlı, ancak artık diken üstündeki huzurunu yaymaya çalışıyordu. Cuma namazı sonrasıydı. Sultan Abdülhamid Han, her zamanki vaktinden biraz daha geç çıkıyordu camiden. Şeyhülislam Cemaleddin Efendi ile önemli devlet meselelerini, dertleri konuşuyorlardı. İşte bu birkaç dakikalık gecikme, bir hükümdarın kaderini yeniden yazacaktı.

Tam o anda, korkunç bir patlama oldu.

Toprak titredi, gökyüzüne simsiyah bir duman yükseldi. Sanki yer yarılmıştı. Parçalanan taşlar, çığlıklar, kan… Avlunun o dingin atmosferi, bir anda cehennem yerine dönmüştü. Patlamanın dehşetinden yirmi altıdan fazla insan yere yığılmıştı. Padişah, sadece birkaç dakika süren o derin sohbeti sayesinde, hayatta kalmıştı. Hayatında yaşadığı altı suikast girişiminden sağ çıkan bu adam, bir kez daha yaşayan şansını ispat etmişti.

Ancak onun hikâyesi, bu patlamanın sesiyle başlamadı. Bu anın ardındaki derin güven krizini ve korkuyu anlamak için, 29 yıl geriye, 1876 yılına gitmemiz gerekiyor. Çünkü o gün caminin dışında patlayan bombanın sesini anlamak için, önce onun ruhuna düşen ilk bombaları, ihanetin ve şüphenin ilk tohumlarını bilmemiz gerekiyor.


1876: Dolmabahçe’deki İhanet Fısıltıları

30 Mayıs 1876, sabahın erken saatleri. Dolmabahçe Sarayı’nın mermer koridorlarında yankılanan ayak sesleri, neşeden uzaktı. Acildi, gizliydi, endişeliydi. Bu sesler, sadece o günün değil, altı yüz yıllık Osmanlı tarihinin seyrini değiştirecek olayların habercisiydi.

O sabah 34 yaşındaki Şehzade Abdülhamid, Maslak’taki çiftliğinde, gözlerden uzak bir hayat sürüyordu. Koyunlarını otlatırken, İstanbul’da yaşanan dramdan habersizdi. Onun için en büyük kaygı, koyunların otlaktan kaçmaması, bahçedeki sebzelerin büyümesi gibi sade meselelerdi. Tahtın kendisine kalacağını düşünecek bir an bile aklına gelmiyordu.

O gün, Osmanlı tarihinin en karanlık saray darbelerinden biri gerçekleşiyordu.

Sultan Abdülaziz, 48 yaşındaydı. Son aylarda devlet işlerinden giderek sıkılmaya başlamıştı. Modernleşme çabaları pahalıya mal olmuş, mali kriz derinleşmişti. Avrupa devletlerinden gelen baskılar artıyor, Bosna Hersek’teki isyanlar bastırılamıyordu. Ancak, kendi devlet adamlarından gelecek bir darbenin hayalini bile kuramıyordu. Böyle bir ihanetin mümkün olabileceğini düşünmemişti.

Saat 10 sularında, dönemin en güçlü isimleri tek tek saraya gelmeye başladı. Serasker Hüseyin Avni Paşa, yüzünde daha önce hiç görülmemiş bir ciddiyet taşıyordu. Bahriye Nâzırı Kayserili Ahmet Paşa, ellerini arkasında kavuşturmuş, kararlı adımlarla yürüyordu. Sadrazam Mütercim Mehmet Rüşdi Paşa ise, sanki büyük bir yükün altında eziliyormuş gibi görünüyordu.

“Padişahımızla önemli konuları görüşmek istiyoruz,” dediler. Seslerindeki ton, alışıla gelmiş bir saygı değildi; keskin bir kararlılıktı.

Sultan Abdülaziz, bu olağan dışı toplantıyı kabul etti. Ama bu görüşme, onun hayatının son resmi toplantısı olacaktı.

Oturum başladığında, odadaki atmosfer boğucuydu. Hiç konuşmayan vezirler, içlerinde büyük bir fırtına taşıyorlarmış gibi görünüyorlardı. Sonunda Hüseyin Avni Paşa ayağa kalktı. Sesi sert ve geri dönülmezdi:

“Padişahım, devletin içinde bulunduğu durum kritiktir. Mali kriz hat safhada. Halk ayaklanma eşiğinde, Avrupa baskıları dayanılmaz düzeyde. Bu şartlarda artık tahttan çekilmeniz gerekmektedir.”

Sultan Abdülaziz, sanki kulağına yıldırım düşmüş gibi şaşkınlıkla ayağa fırladı: “Ne diyorsunuz? Ben bu devletin padişahıyım! Bu nasıl bir cüretsizlik?”

“Karar alınmıştır padişahım,” diye devam etti Hüseyin Avni Paşa. “Devletin menfaatleri, milletin bekası bunu gerektiriyor. Direnç göstermeniz kimsenin yararına olmaz.”

“Siz… siz bana karşı isyan mı ediyorsunuz?” diye haykırdı Sultan Abdülaziz. Gözlerinde inanılmaz bir şok vardı. “Ben sizi vezir yapan, size güvenen padişahınızım!”

Ama artık çok geçti. Vezirler kararlarını vermişti ve bu kararın geri dönüşü yoktu. İşte böyle, hiçbir direniş, hiçbir savaş, hiçbir silah çekilmesi olmadan, Sultan Abdülaziz tahttan indirildi. Yerine, akıl sağlığından şüphe edilen yeğeni V. Murat geçirildi.


Feriye Sarayı ve Şüphenin Doğuşu

34 yaşındaki Şehzade Abdülhamid, bu korkunç haberi akşam saatlerinde çiftliğinde aldığında, dünyası sallandı. Elindeki su testisi yere düştü ve parçalandı.

“Amcam tahttan indirildi. Abim padişah oldu… Ama o hasta değil mi? Akli dengesi yerinde mi? Bu nasıl bir oyun? Bu nereye gidiyor?”

Soruların cevabını alamadan, asıl drama başladı.

4 Haziran, öğle vakti. Feriye Sarayı. Sultan Abdülaziz tahttan indirildikten sonra buraya yerleştirilmişti. Boğazın hemen kıyısındaki bu saray, şimdi bir sürgün yeriydi. Burada sessiz bir hayat yaşıyor, kendi kendine soruyordu: “Böyle mi bitecekti her şey? Bu kadar güvendiğim adamlar nasıl bana ihanet edebildi?”

O sabah da her zamanki gibi uyandı. Aynaya baktığında, birkaç günde ne kadar yaşlandığını fark etti. Hizmetçilerinden tıraş olmak için makas istedi. Normal bir istekti.

İki saat sonra, kapıyı açtıklarında tarih değişti. Eski padişah, bileklerini kesmiş halde, geniş bir kan gölü içinde yatıyordu. Makas hâlâ yanındaydı. Resmi açıklama: İntihar.

Ama sorular havada asılı kaldı: Gerçekten intihar mıydı? Tahttan indirildikten sadece dört gün sonra, neden böyle bir çaresizliğe kapılsın? Yoksa bu da oyunun bir parçası mıydı? Bu sorular, hiçbir zaman tam olarak cevaplanmayacaktı.

Şehzade Abdülhamid, bu korkunç haberi duyduğunda, sanki dünya ayaklarının altından kayıp gidiyormuş gibi hissetti.

“Amcam öldü. Abim padişah… Sıra ne zaman bana gelecek? Ve o sıra geldiğinde, beni de aynı akıbet mi bekliyor?”

Bu düşünceyle birlikte, zihnine çok daha karanlık bir soru geldi: “Eğer amcama bunu yapabildilerse, aynı şeyi bana da yapabilirler. O halde, ben kendimi nasıl koruyabilirim?”

İşte onun paranoyası böyle başladı. Bir cinayetle değil, bir soruyla, hayatta kalma içgüdüsüyle, bir şüpheyle… Güven, o gün, Abdülhamid’in dünyasında ebedi bir kriz olarak yerleşti.


V. Murat’ın 93 Günü ve Kaderin Dönüşü

İşin daha da dehşet verici tarafı, tahta çıkan V. Murat’ın durumu idi. Amcasının ölümü, tahttan indirme olayları, ani sorumluluklar… Her şey ona çok ağır gelmişti. Kimilerinin iddiasına göre, zaten önceden rahatsızlığı vardı; bu olaylar hastalığını tetiklemişti.

V. Murat, sadece 93 gün tahta kalabildi. Bu süre zarfında ne reformlar yapabildi, ne de devleti toparladı. Çoğu zaman odalar arasında dolaşıyor, anlamsız konuşmalar yapıyor, bazen kendini saatlerce odaya kapatıyordu.

Sonunda vezirler gene toplandı ve aynı kararı aldı: “Padişah ruhi dengesini kaybetti. Tahttan çekilmesi gerekir. Devletin menfaati bunu gerektiriyor.”

Şehzade Abdülhamid, bu haberi aldığında korku ve merak karışımı hissetti: “Abim gerçekten hasta mıydı? Yoksa bu da onları devirmenin bahanesi miydi? Aynı bahaneyi bana karşı da kullanabilirler mi?”


31 Ağustos 1876: Kılıç Kuşanma ve Ebedi Yemin

Ve işte o mübarek gün geldi. 31 Ağustos 1876. Şehzade Abdülhamid, hiç istemediği ama kaçınılmaz olan tahtın varisi oldu.

Eyüp Sultan’da kılıç kuşanma törenine gittiğinde, etrafında on binlerce insan vardı. Halkın “Yaşasın Padişahım!” feryatları göklere yükseliyordu. Davullar çalıyor, zurna sesleri havayı çınlatıyor, dualar okunuyordu. Bu kadar coşku, bu kadar sevinç, bu kadar umut…

Ama o, çok farklı sesler duyuyordu: Kendi ölümünün yaklaşan ayak seslerini.

Kılıç kuşanırken, aklından tek bir düşünce geçiyordu: “Amcam dört gün dayandı. Abim 93 gün. Ben ne kadar dayanabilirim? Ve ben onlardan ne farkıyım?”

O anda zihninde berrak bir karar şekillendi: “Bu taht, benim mezarım olabilir. Ama eğer başkalarının oyununa göre oynarsam, kesinlikle mezarım olur. O halde, oyunun kurallarını ben belirleyeceğim. Ben bu işi farklı yapacağım.”

Bu karar, sonraki 33 yıla damgasını vuracaktı. Çünkü o gün sadece bir padişah doğmamıştı; o gün, bir hayatta kalma uzmanı doğmuştu.

Tahta çıktıktan sonraki ilk gecesinde, Yıldız Sarayı’nda yalnız otururken kendine bir dizi söz verdi: Asla başkasının kuklası olmayacağım. Asla kimseye tam anlamıyla güvenmeyeceğim. Ve asla hazırlıksız yakalanmayacağım. Bu devleti benim gibi düşünenler yönetecek.


Kanun-i Esasi ve Soğuk Camdaki Buğu

23 Aralık 1876. Kar yağışı İstanbul’u beyaza bürümüştü. Sultan Abdülhamid, Kanun-i Esasi’yi, Osmanlı’nın ilk anayasasını ilan ediyordu. Bu, Osmanlı tarihi için devrim niteliğindeydi. İlk kez padişahın yetkilerini sınırlayan yazılı bir anayasa kabul ediliyor, ilk kez meclis açılıyordu.

Sokaklarda halk coşku gösterileri yapıyor: “Yaşasın Hürriyet! Yaşasın Meşrutiyet!” diye bağırıyordu.

Ama padişah, Yıldız Sarayı’nın buzlu pencerelerinden bu manzarayı seyrederken, yüzünde hiçbir sevinç yoktu. Nefesinin cam üzerinde bıraktığı buğuya parmağıyla yazılar yazıyor, sonra hemen siliyordu.

İçinden geçirdikleri karanlıktı: “Aynı halk, dört ay önce amcamı da alkışlıyordu. Şimdi beni alkışlıyorlar. Ama yarın kim bilir kimi alkışlayacaklar? Bu coşku ne kadar sürecek?”

Bu düşünce onu derinden ürkütüyordu. Çünkü halkın sevgisinin ne kadar değişken, ne kadar kırılgan olduğunu görmüştü.

Anayasayı kabul etmek, o sırada başka seçeneği yokmuş gibi görünüyordu. Avrupa baskısı, iç karışıklıklar, mali kriz… Belki bu şekilde hem Avrupalıları memnun ederim, hem halkı sakinleştiririm, hem de kontrolü elimde tutarım diye düşünmüştü.

Ne kadar yanıldığını çok yakında anlayacaktı. Çünkü 17 ay sonra, hayatının ilk büyük şokuyla, Çırağan Vakası ile yüzleşecekti.


1878: Çırağan Baskını ve Gecenin Gölgesi

20 Mayıs 1878, gece yarısı. Çırağan Sarayı. O gece İstanbul’da korkunç bir fırtına kopuyordu. Sanki doğa bile, o gece yaşanacak dramın provasını yapıyordu.

Çırağan Sarayı’nda, sabık padişah V. Murat sessizce oturuyordu. Pencereden fırtınayı seyrediyor, kendi kendine konuşuyordu. Aklı yerinde miydi, değil miydi; artık kimse bilemiyordu. Ama o gece, onu kurtarmaya geleceklerini bilmiyordu.

Ali Suavi, dönemin tanınmış aydınlarından biriydi. Ona göre Sultan Abdülhamid meşru padişah değildi. Gerçek padişah Murat’tı ve onu o zulümden kurtarmak gerekiyordu. Çevresinde toplanan Çerkez muhacirler, bazı hoşnutsuz subaylar, maceracılar… Hepsi farklı nedenlerle de olsa mevcut durumu değiştirmek istiyordu.

Planları mükemmel görünüyordu. Sarayın denizden erişilmesi zor duvarlarını aşacaklar, muhafızları etkisiz hale getirecekler, Murat’ı sessizce alacaklar ve boğazda bekleyen vapura ulaştıracaklardı. Oradan da doğruca Avrupa’ya kaçıp uluslararası destek arayacaklardı.

Ama hiçbir darbe planı, kâğıt üzerindeki kadar kolay değildi.

Saat gece yarısını geçmişti ki, ilk adım atıldı. Bahçe duvarından atlayan karanlık figürler, gölgeler gibi saray binasına ilerlemeye başladı. Fırtınanın gürültüsü onları maskeliyordu.

İlk muhafız, “Kimsiniz? Durun!” diye bağırdı. Cevap: Bir silah sesi oldu. Çatışma başladı.

Çırağan’ın bahçesinde mermiler vızıldıyor, silah sesleri fırtınayla karışıyordu. Muhafızlar hızla alarma geçti. Çatışma 15 dakika sürdü. Ali Suavi, sarayın ana kapısına doğru koşarken kafasından vurularak can verdi. Komploda yer alan diğerleri tek tek yakalanmaya başladı.

V. Murat, o sarayın penceresinden dışarıdaki kavgayı izlerken gülmeye başladı. Ellerini çırpıyor: “Geliyorlar, beni almaya geliyorlar!” diye haykırıyordu. Sonra aniden durdu. Pencereye yaklaştı ve fısıltıyla sordu: “Ama hangi taraf kazandı? Beni kurtaranlar mı, yoksa tutanlar mı?”

Cevabını alamadı.

Sultan Abdülhamid, bu korkunç haberi Yıldız Sarayı’nda aldığında, sanki soğuk bir el kalbini sıkmış gibi hissetti. Ayaklarının altındaki zemin sallandı.

İlk defa çok net bir şekilde anladı: Sadece dış düşmanlarla değil, kendi sarayının duvarları içindeki gölgelerle de savaşmak zorundaydı. Kendi tebası arasından bile kendisine karşı olanlar çıkabilirdi.

O gece, yatak odasında tek başına otururken yemin etti: “Artık hiç kimseye güvenemem. Kendi gözlerim, kendi kulaklarım olmak zorundayım. Her gölgeyi tanımalı, her fısıltıyı duymalıyım. Çünkü bir sonraki seferde hedef ben olabilirim ve o zaman hazır olmak zorundayım.”

İşte o gece, zihninde beliren düşünce, daha sonraki yıllarda devasa bir istihbarat ve kontrol sistemine dönüşecekti.


1877-1878: Haritadaki Yıkım ve Güvenin Kırılması

24 Nisan 1877. Bahar sabahı. Rus Savaş ilanı telgrafı Yıldız Sarayı’na ulaştığında, Sultan Abdülhamid harita odasındaydı. Devasa Osmanlı haritasının karşısında durmuş, atalarının fethettiği toprakları inceliyordu.

Telgrafı okuduğunda bir an nefessiz kaldı. “Rusya İmparatorluğu, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmiştir.” Bu basit cümleler, devasa bir felaketin habercisiydi.

Haritaya tekrar baktı. Rumeli’de bir Rus ordusu, Kafkasya’da başka bir Rus ordusu. İki cephede savaş demek, iki misli tehlike, iki misli risk demekti. “Bu savaş beni mahvedecek,” diye düşündü ilk anda. Çünkü amcası Sultan Abdülaziz de savaş koşulları yüzünden tahtını kaybetmişti. Şimdi aynı kader onu mu bekliyordu?

Parmağını haritada Plevne’nin üzerine koydu. “Burada durduracağız onları. Burada, Osmanlı’nın hâlâ güçlü olduğunu göstereceğiz.”

Temmuz 1877. Plevne Kalesi ve ilk müjde buradan geldi. Gazi Osman Paşa, küçük Bulgar kasabası Plevne’yi müstahkem bir kaleye çevirmişti. Ruslar, İstanbul’a ilerlemek için burayı almak zorundaydı.

19 Temmuz’da Ruslar ilk büyük saldırıyı başlattı. Sonuç tam hezimet. Rus ordusu ağır kayıplarla geri çekilmek zorunda kaldı. Haber İstanbul’a ulaştığında, Sultan Abdülhamid uzun zamandır ilk kez yüzünde gerçek bir gülümseme belirdi.

“Osman Paşa başardı!” diye haykırdı. “Ruslar çekiliyor. Görmüyor musunuz? Osmanlı hâlâ yaşıyor. Ölmedik, bitmedik!”

Bu kahramanlık, 30 Temmuz’daki ikinci ve Eylül’deki üçüncü büyük saldırılarda da devam etti. Artık sadece İstanbul değil, tüm Avrupa Gazi Osman Paşa’dan bahsediyordu. Sultan Abdülhamid, bu övgüleri okurken gurur duyuyordu. “İmparatorluk çökmez. Osmanlı bu kadar kolay ölmez!”

Geceleri rahat uyuyordu. Gelecek hakkında planlar yapıyordu. “Bu savaşı kazanınca ne yapmalı? Hangi reformları gerçekleştirmeli? Yeni bir Osmanlı doğacak.”

Ama Kasım ayının soğuk rüzgârları gelirken, kaderinin değişmek üzere olduğundan haberi yoktu. Savaşlarda umut, çoğu zaman en büyük düşmandır.


Plevne’nin Düşüşü: Ruhsal Çöküş

Kasım 1877. Ruslar, üç kez başarısız saldırıdan sonra, artık tamamen farklı bir taktik uyguluyordu: Tam kuşatma.

Plevne’nin etrafına hendekler kazdılar, teller çektiler. Aylardır kahraman gibi direnen Osmanlı askerleri artık yiyecek bulamıyordu. Kış geliyordu ve dondurucu soğukla birlikte açlık da geliyordu. Çember gün geçtikçe daralıyor, durum çaresizleşiyordu.

Osman Paşa, son bir hamle yapmaya karar verdi. Ya Rus kuşatmasını kıracak, ya da ölecekti.

10 Aralık 1877. Sabahın erken saatleri. Plevne’den son çığlık yükseldi. Osmanlı askerleri kalan son güçleriyle büyük bir saldırı başlattı. Saatler süren acımasız çarpışma oldu. Ama açlıktan ve soğuktan bitkin düşmüş askerler fazla dayanamadı. Osman Paşa bacağından ağır yaralandı. Esir düştü. 30.000 Osmanlı askeri de onunla birlikte teslim olmak zorunda kaldı.

Plevne düştüğünde, sadece bir kale düşmedi; umut da düştü.

O sabah Yıldız Sarayı’na gelen ulak, atından düştü. Elindeki telgraf titriyordu. İçindeki haberler, Sultan Abdülhamid’in dünyasını altüst edecekti: “Plevne düştü. Osman Paşa yaralandı. Esir alındı. Yol açık.”

Sultan bu satırları okurken, sanki göğsüne kurşun sıkmışlar gibi hissetti. Dizleri büküldü. “Bu nasıl mümkün olabilir?” diye haykırdı boş odaya. Kelimeleri boğazında düğümlendi. Çünkü anladı ki, bu sadece başlangıçtı.


Ayastefanos ve İtibarsızlığın Damgası

Ocak 1878. Büyük yıkım. Rus orduları önünde hiçbir engel kalmamıştı. Balkanlar domino taşları gibi çökmeye başladı. Önce Sofya, sonra Filibe, sonra Edirne. Her gün yeni bir şehir kaybediliyordu. Rus ordusu İstanbul’a biraz daha yaklaşıyordu. Çatalca hattına dayandılar.

İstanbullular bir sabah uyandıklarında, dehşet verici bir manzarayla karşılaştılar: Yeşilköy’de Rus bayrakları dalgalanıyordu. İstanbul’un 15 kilometre yakınında…

Sultan Abdülhamid sarayın dürbünüyle bu manzaraya baktığında ayakta duramadı. Koltuğa çöktü. “İstanbul’u, 600 yıllık Osmanlı’nın başkentini, benim dönemimde kaybedeceğim,” diye inledi.

Saray koridorlarında fısıltılar yükseliyordu: “Padişah yenilen tarafta. Uzak durmalı.” Sultan Abdülhamid bu fısıltıları duyuyor, her birinin kalbinde derin yaralar açtığını hissediyordu.

Şubat 1878. Ruslar İstanbul’un eteklerine kadar geldiğinde durdular. İngiltere ve Avusturya müdahale etmişti. İngiliz Akdeniz filosu Çanakkale’ye doğru yola çıkmıştı. Londra’dan gelen mesaj netti: Ruslar İstanbul’u alırsa, bu büyük bir Avrupa savaşı olurdu. İngilizler, bizi kurtarmaya gelmemişti; sadece denge politikası gereği Rusya’yı durdurmaya gelmişlerdi.

3 Mart 1878. Ayastefanos. O gün Osmanlı tarihinin en kara günlerinden biriydi. Sultan Abdülhamid, antlaşmanın metnini titreyen elleriyle tutarken, her kelime ruhunun bir parçasını koparıyordu.

“San Stefano Bulgaristan Prensliği kurulacak… Karadeniz’den Ege’ye uzanan devasa bir ülke olacak… Sırbistan tamamen bağımsız olacak… Kars, Ardahan, Batum Ruslara verilecek… 310 milyon altın lira savaş tazminatı ödenecek… Rus gemileri Çanakkale ve İstanbul Boğazı’ndan geçecek…”

Antlaşma metnini masaya bıraktı ve pencereden İstanbul’a baktı.

“Ben ne oldum?” diye kendi kendine sordu. “Ben Osmanlı padişahı mıyım, yoksa sadece bir imza makinesi miyim? Atalarım bunun için mi savaştı?”

Kazanırsanız başarı herkesindir; yenilirseniz suç sadece sizindir. Liderlik budur. İşte o gün, Sultan Abdülhamid, tahta çıktığından beri kalbinde taşıdığı güven krizinin son ve en acı darbesini aldı. Kendisine, kendi paşasına, kendi halkına, hatta Avrupa’nın denge politikasına dahi güvenemeyeceğini anlamıştı.

O geceden sonra, Sultan Abdülhamid’in tüm yönetimi, tek bir amaca hizmet edecekti: Mutlak Kontrol. Bir daha asla hazırlıksız yakalanmayacaktı. Bir daha asla, bir başkasının ihaneti ya da bir cephenin ani çöküşü, onun kaderini belirlemeyecekti. O, 600 yıllık imparatorluğu ayakta tutmak için, korkunun ve şüphenin yarattığı o devasa sistemi kuracaktı.