Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları arasında yankılandığında, neyzenin ruhundaki keder, makamın hüznünü aşardı. O ses, sadece bir müzisyenin nefesi değil, aynı zamanda bir idealistin, bir vizyonerin çaresizliğiydi. Çünkü o anlarda ney üfleyen, sadece bir bestekâr değil, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun 36. Padişahı III. Selim Han’dı.
1789 yılının o Nisan gecesi, hava ağırdı. Topkapı Sarayı’nın derin koridorlarında panik fısıltıları hakimdi. Bab-ı Hümayun’un kapıları önündeki fenerler bile endişeyle titriyordu. I. Abdülhamid, devletin 34. padişahı, harem dairesinde ani bir felçle son nefesini vermek üzereydi.
Hekimler çaresizce etrafta dolaşıyor, tütsü kokusunun altına gizlenmeye çalışan ölümün soğuk ve keskin kokusu havayı yoğunlaştırıyordu.
Saraydaki en büyük panik tek bir sorudan kaynaklanıyordu: Yerine kim geçecek?
İki aday vardı. Biri, uzun yıllardır Kafes’te bekleyen, dünyadan habersiz, solgun yüzlü, gözleri bomboş genç bir şehzade: IV. Mustafa.
Diğeri ise, olgun, okumuş, zeki ve hazırlıklı olan büyük abeyi: 27 yaşındaki Selim.
Kızlar Ağası İdris Ağa, padişahın son nefesini verdiği anda titrek bir karar vermek zorundaydı. Gözleri, Kafes’te tutulan iki şehzade arasında gidip geldi. Biri deneyimsiz, diğeriyse hazırdı. Tercihi zor olmadı.
Hızla yürüdü, Selim’in kapısını çaldı. Titrek bir sesle: “Şehzadem,” dedi, “Padişah Efendimiz ahirete intikal etti. Sıra sizde.”
Selim, o an elinde ciltlenmiş bir kitap tutuyordu. Volter’den çevrilmiş, defalarca okunmaktan sayfaları eskimiş bir eserdi. Kitabı yavaşça kapattı. Derin, soğuk ve ağır bir nefes aldı. Elleri hafifçe titriyordu ama yüzünde kararlılık vardı.
On üç yıl önce amcasını kaybetmişti. On üç yıldır bu anı bekliyordu. Tarihi okumuş, Avrupa dillerini öğrenmiş, Arapça, Farsça, hatta Bulgarca bilmişti. Müzik yapmış, düşünmüş, planlamıştı. Babası ona diğer şehzadelerin aksine yabancılarla görüşme, kitap okuma özgürlüğünü tanımış, ona dünyayı anlama fırsatı vermişti.
Şimdi zamanıydı. Kader onu seçmişti.
Tahta Çıkan Vizyoner
Ertesi sabah, Topkapı Sarayı’nın Bab-ı Hümayunu önünde, tüm ihtişamıyla biat töreni düzenlendi. Altın işlemeli taht güneş altında göz kamaştırıyordu. Devlet erkanı en iyi kaftanlarını giymişti. Hava, Marmara’dan gelen tuzlu bir esinti, bahar çiçeklerinin kokusu ve kadife kaftanların ağır rayihasıyla karışıktı.
Yeni padişah, törenden önce Laleli Camii avlusundaki babası Abdülhamid’in türbesini ziyaret etmişti. Loş ve serin türbede, mum ışıkları titriyordu. Selim, mezarı başında uzunca durdu, dua etti. Gözleri yaşardı ama sesi kararlıydı.
“Baba,” diye fısıldadı, “Senin yarım bıraktığın işi bitireceğim. Bu Devleti kurtaracağım.”
Tahta oturduğunda, ulema geleneksel konuşmayı yaptı: “Dünya fanidir, Allah bakidir. Padişahım, Allah’ın kullarına adaletle davranın, merhamet edin, zulmü engelleyin.”
Selim başını eğdi, sonra kaldırdı. Gözlerinde aydınlık, sarsılmaz bir kararlılık vardı. Devlet adamları sırayla gelip biat etti. Herkes aynı cümleleri tekrarladı, ama Selim’in kafasında bambaşka bir şey dönüyordu. Çünkü o gün tahta çıkan sadece bir padişah değildi; bir vizyoner, bir reformist, bir idealist tahta çıkıyordu.
İlk Hatt-ı Hümayun’u yazdığı gece, mürekkep kokusu odasını doldururken, elindeki kamış kalem kağıt üzerinde hışırdıyordu: “Bu devleti kurtarmalıyız. Değişmeliyiz. Yoksa yok oluruz.”
İlk kararı, o güne dek görülmemiş bir cesaretti. Devletin ileri gelenlerini topladı ve bir Meşveret Meclisi kurdu.
“Hepinizden bir layiha istiyorum,” dedi kararlı bir sesle. “Bu devletin neyi eksik, neyi yanlış? Nasıl düzeltilir? Hepsini yazın, bana getirin. Korkusuzca düşünün, ben eleştiriyi dinlemeye hazırım.”
Bu talep, Osmanlı tarihinde eşi benzeri görülmemişti. Bir padişah, devlet adamlarından fikir mi soruyordu? Eleştiri mi bekliyordu? Evet bekliyordu. Çünkü Selim, tek adam yönetimiyle imparatorluğun kurtulamayacağını biliyordu.
Ancak Saray’ın karanlık köşelerinde bu radikal tavır hoş karşılanmadı. Yaşlı paşalar anlamlı göz kırptı. Ulemadan bazıları kaşlarını çattı. Yeniçeriler kışlalarında fısıldaştı: “Bu padişah çok farklı. Belki fazla farklı.”
Selim, annesi Mihrişah Valide Sultan’ın endişeli uyarılarını gülümsediği o güven dolu genç gülümsemesiyle savuşturdu. “Anne,” dedi, “Yenilik zamanı geldi. Geç bile kalındı. Ya değişiriz ya batarız.”
Dışarıda, Rusya ve Avusturya, topraklarımızı parçalıyordu. Hazine boşalıyordu. Selim, bu krizi reform için en uygun zaman olarak görüyordu; çünkü artık herkes, değişimin kaçınılmaz olduğunu görebilirdi.
Nizam-ı Cedid’in Şafağı
1792 yılı, Rusya ile Yaş Antlaşması ve Avusturya ile Ziştovi Antlaşması’yla bir nefes alma anı getirdi. Toprak kayıpları acıydı (Kırım gitmişti), ama en azından barış zamanıydı. Selim, bu zamanı boşa harcamayacaktı.
İlk haftalarda layihalar yağmaya başladı. En etkileyici olanı, Ebubekir Ratip Efendi’nin Viyana’dan getirdiği rapordu. Selim, bu kalın defteri mum ışığında sabahlara kadar okudu. Ratip Efendi’nin vardığı sonuç netti: “Efendim, biz onlardan 100 yıl geriyiz.”
Selim pes etmedi. “O zaman bu 100 yılı 10 yılda kapatmalıyız.”
İlk adımlar ekonomikti. İrad-ı Cedid (Yeni Gelirler) Hazinesi kuruldu. Bu, sadece bir hazine değil, reformların finansal kalbi olacaktı. Malikane sistemi tasfiye edilmeye başlandı. Yeni vergiler konuldu. Artık reform için para vardı.
Sonra asıl hamle geldi. 1797 yılının Mayıs ayında, Levent Çiftliği tarihi bir törene sahne oldu. Yeni, Avrupa tarzı üniformalar giymiş genç erkekler, sıra sıra dizilmişti. Düzenli, disiplinli, modern.
Padişah Selim, atının üstünde onları seyretti. Gözleri parladı. İşte umut buydu: Nizam-ı Cedid – Yeni Düzen, Yeni Osmanlı.
Bu askerler, ne Yeniçeriler gibi başıboş, ne de ayanlar gibi sadakatsizdi. Modern, eğitimli ve merkeze sadıktı.
Ancak törenin kenarında, gölgede duran bir grup vardı: Yeniçeriler. Yüzlerinde ifade yoktu, ama gözlerinde bir şey vardı: Öfke, korku, belki de kıskançlık. O soğuk bakışlar, gelecekteki fırtınanın habercisiydi.
Yeni ordunun eğitimini, General Ober, Binbaşı Monje gibi Fransız ve İngiliz subaylar veriyordu. Sarayda fısıltılar yükseldi: “Kâfir subaylar mı? Müslüman askeri kâfir mi eğitecek?”
Selim’in cevabı kararlıydı: “Bilgi neredeyse oradan alacağız. Gurur, aptallığın lüksüdür. Biz batıyoruz, onlar yükseliyor. Öyleyse onlardan öğreneceğiz.”
Levent ve Selimiye kışlaları inşa edildi. Modern binalar, Avrupa tarzı talimler. 1806’ya gelindiğinde, Nizam-ı Cedid ordusu 23.000 askere ulaşmıştı. Modern topları ve tüfekleriyle ufak çarpışmalarda başarı gösteriyorlardı. Yeni sistem işliyordu.
Selim sadece orduya odaklanmadı. Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn (İmparatorluk Kara Mühendislik Okulu) yeniden açıldı. Matematik, geometri, top dökümü, harita çizimi öğretiliyordu. Artık sadece âlim değil, mühendis de yetiştiriliyordu.
Tersaneler elden geçirildi. İsveçli ve Fransız mühendisler Türk ustabaşılarla çalıştı. Selimiye kalyonu inşa edildi. Yelkenleri rüzgarda şiştiğinde, İstanbul halkı için bir umut dalgası kıyıya vuruyordu. “İşte,” diyorlardı, “Osmanlı dirildi.”
Müzisyen ve Diplomat
Dış politikada da cesur adımlar atıldı. Londra’ya, Paris’e, Viyana’ya, Berlin’e daimi elçilikler açıldı. Bu, devrimci bir karardı. Artık Osmanlı diplomatları sürekli olarak Avrupa başkentlerinde bulunacak, sadece siyaset yapmayacak, aynı zamanda öğreniyorlardı.
Sefaretnâmeler yazıyorlardı. Kalın defterler dolusu gözlem. Kütüphaneleri, müzeleri, fabrikaları, okulları geziyorlardı. Bu raporlar Selim’in masasına geldiğinde, padişah geceler boyu okuyor, not alıyor, altını çiziyor ve hayal ediyordu. “Evet,” diyordu, “Bunu da yapabiliriz.”
Ancak Selim, belki de her şeyden önce bir sanatçıydı. Akşamları Galata Mevlevihanesi’ne gider, Şeyh Galip’le sohbet ederdi. “İlhami” mahlasıyla şiirler yazıyordu. Ama asıl dehası müzikti.
Ney üfler, tambur çalar, besteler yapardı. Sûzidilârâ, Nevâkürdî gibi yeni makamlar icat etti. 64 bestesi günümüze ulaşacaktı. Sarayda bir müzik okulu oluşturdu. Dede Efendi bu dönemde yetişen en büyük bestekârlardan biri olacaktı. Tamburi İzak Efendi saraya girdiğinde, bir padişahın bir hoca için ayağa kalkması görülmemiş bir şeydi. Ama Selim, sanatın önünde herkesin eşit olduğuna inanıyordu.
Sarayın meşkhânesi altın çağını yaşıyordu. Pencerelerden müzik sesleri taşardı. Sanki saray, hem güçlü hem kültürlü bir imparatorluğun hayaliyle doluydu.
Prusya Elçisi Fon Diz, bir mektubunda şöyle yazmıştı: “Bu hükümdar, ulusunun çok ötesinde bir vizyona sahip. Ne yazık ki, 100 yıldır çöküşte olan bir devleti düzeltmek yıllar alır. Umarım ona yeterli zaman verilir.”
Yıllar alıyordu, Selim sabırlıydı. Her gün biraz daha ilerliyordu.
II. BÖLÜM: FIrtINA VE İHANET
Gölgedeki Direniş
1797 yılının sonbaharında, Selim odasında yalnız başına ney çalıyordu. Melodi melankolik, yavaş ve derindi. Sanki uzaktan gelen bir tehlikeyi seziyordu.
Penceresinden İstanbul’a baktı. “Ne kadar güzel,” diye düşündü, “ve ne kadar kırılgan. Bir an için her şey değişebilir.”
Çünkü biliyordu ki, her yeni düzen, eski düzenin düşmanını yaratır.
Gölgede bir direniş büyüyordu:
Yeniçeriler: Kışlalarda hoşnutsuzluk artıyordu. “Bu yeni askerler bizim yerimizi mi alacak? Bize ne olacak?”
Ulema: “Avrupalı hocalar mı? Kâfir subaylar mı? Din nerede?”
Taşra Âyanları: İrad-ı Cedid hazinesi, onların tımarlarını ellerinden alıyor, para ve toprak kaybediyorlardı. Bu kaybı sessizce kabul etmeyeceklerdi.
1798 yılının Temmuz ayında, şok edici bir haber İstanbul’a ulaştı: Napolyon Bonapart, Osmanlı’nın Mısır eyaletine çıkarma yapmıştı.
Fransa, 400 yıllık dost, reformlarının ilham kaynağı ve şimdi düşmandı. Selim, “Nasıl olur?” diye fısıldadı. Dostluk, çıkarların önünde hiçbir şeydi.
Selim hemen harekete geçti. İngiltere ve Rusya’yla ittifak kuruldu. Düşman olanlar müttefik olmuştu. 1799’da, Akka’da bir mucize gerçekleşti: Cezzar Ahmet Paşa, o koca surların arkasından Napolyon’u durdurdu.
Zafer haberi Selim’i ağlattı, ama içinde bir boşluk vardı. Eğer gerçekten güçlü olsalardı, Napolyon Mısır’a bile çıkamazdı. Dünya hızla değişiyordu.
Zayıflayan Otorite
Felaketler zincirleme gelmeye başladı. 1804’te Sırbistan’da isyan patlak verdi. Karayorge adında bir domuz tüccarı, milliyetçilik ateşiyle köylüleri etrafında topladı.
Selim, Nizam-ı Cedid birliklerini Rumeli’ye göndermek istedi. “İşte onların gerçek sınavı,” dedi. Ama ordu içinde fitne çıkarıldı: “Nizam-ı Cedid askerleri kâfir gibi savaşıyor.” Plan iptal edildi.
1806 yılı, Edirne Vakası ile asıl kırılmayı yaşattı. Selim, Nizam-ı Cedid’i Rumeli’de yaygınlaştırmak istedi. Bu, Rumeli ayanlarının gücünü kırma girişimiydi. Kabul etmediler. Yeniçeriler de ayaklandı.
Edirne’de silahlı çatışmalar çıktı. Osmanlı askeri, Osmanlı askeriyle savaşıyordu. Sokaklar kan gölüne döndü. Nizam-ı Cedid birlikleri geri çekilmek zorunda kaldı. Büyük bir yenilgiydi.
Selim, bu haberden sonra günlerce odasına kapandı. Kimseyi görmedi. Sadece saatlerce ney çaldı. Melodiler acı doluydu. Bir padişah, kendi halkı tarafından yenilmişti.
Bu yenilgiden sonra her şey değişti. Selim’in otoritesi sarsıldı. Reformlar yavaşladı. Muhalifler cesaret kazandı.
Kötü haberler devam etti: Vahhabi isyanı Arabistan’da büyüdü, Mekke ve Medine halifenin kontrolünden çıktı. “Halife, Harameyn’i koruyamıyor,” dediler.
1807 Şubat’ında en alçaltıcı olay yaşandı: İngiliz filosu İstanbul önlerine geldi. Gemiler, Saray’ın penceresinden görülüyordu. Top namluları şehri hedef alıyordu. Utanç dayanılmazdı.
Ekonomik durum da kötüydü. Savaşlar, reformlar para yutmuştu. İstanbul’da kıtlık, salgın hastalıklar…
Bütün bu kargaşada, iki adam sessizce plan yapıyordu: Sadaret Kaymakamı Köse Musa Paşa ve Şeyhülislam Topal Ataullah Mehmet Efendi. İkisi de Nizam-ı Cedid düşmanı, eski düzenin savunucusuydu.
Köse Musa, kurnaz, hesapçı ve sabırlıydı. Selim zayıflamıştı. Halk mutsuzdu. Tam zamanıydı. Toplantılar yapıldı. Yeniçeri ağları ikna edildi. Ulemadan fetvalar hazırlandı. “Bu padişah, dini unuttu. Geleneği çiğnedi. Onu durdurmak dini görevdir.”
Selim, bu komplolardan habersizdi. Ya da duymak istemiyordu. “Ben doğru olanı yapıyorum,” diyordu. “Tarih beni haklı çıkaracak.” Ama tarih acımasızdı.
III. BÖLÜM: BİR RÜYANIN ÇÖKÜŞÜ
Kabakçı Fırtınası
1807 yılının Mayıs ayında, hava sıcak ve boğucuydu. İstanbul’da gerginlik had safhadaydı. Sanki volkan patlamak üzereydi.
25 Mayıs 1807, sabahın erken saatleri. Boğazdaki kalelerde Yamaklar (garnizon askerleri) huzursuzdu. Aralarında bir söylenti yayılmıştı: “Yamaklara da Nizam-ı Cedid üniforması giydirilecek!” Bu söylenti, Köse Musa Paşa tarafından kasıtlı olarak yayılmıştı.
Yalan mıydı, gerçek miydi? Önemli değildi, çünkü inanılmıştı.
Boğaz Nazırı Mahmut Raif Efendi ve Macar Tabyası Kumandanı Halil Haseki isyanı bastırmaya çalıştılar. Ama geç kalmışlardı. Öfke kontrol edilemez hale gelmişti. Kalabalık iki adamın üzerine hücum etti. Parçalandılar, öldürüldüler. İsyan başlamıştı.
Haber İstanbul’a ulaştığında, Köse Musa Paşa sahneye çıktı. “Sadece küçük bir infial, kontrol altında,” dedi. Nizam-ı Cedid yöneticileri buna inandı, ya da inanmak istedi. Hiçbir önlem almadılar.
Ama Yamaklar İstanbul’a doğru yürümeye başlamıştı. Yolda her köyden, her mahalleden destek aldılar. Sayıları katlandı. Büyükdere Çayırı’nda toplandıklarında artık bir ordu olmuşlardı. Liderleri, eski bir Yeniçeri olan Kabakçı Mustafa’ydı.
“Arkamdan gelin!” diye haykırdı. “Bu padişah dini unuttu. Onu durduracağız!”
İstanbul’a yaklaşırken Levent Çiftliği’nden geçeceklerdi. Orada 10.000’in üzerinde Nizam-ı Cedid askeri vardı. Sadece bir emir, isyanı bitirebilirdi.
Ama emir gelmedi. Köse Musa Paşa, askerleri kasıtlı olarak uyutmuş, yanlış bilgi vermişti. Komutanlar tereddüt ettiler. Ve o tereddüt, her şeyi bitirdi.
İsyancılar, engelsiz bir şekilde İstanbul’a girdi. At Meydanı’na yürüdüler. Orada onlara Köse Musa Paşa’nın hazırladığı bir liste verildi. Liste, reformcu devlet adamlarının isimlerini içeriyordu: “Bunları istiyoruz. Bu hainleri bize teslim edin.”
Sarayda panik vardı. Selim, 10.000 Nizam-ı Cedid askerini kullanmadı, kullanamadı. “Olmaz,” dedi. “Osmanlı askeri, Osmanlı halkına ateş edemez. Sonra Ruslar Çatalca’ya gelir, devlet biter.”
Bu, trajik bir karardı. Merhamet, zayıflık olarak algılandı.
Selim, reformcu vezirlerini feda etti. İsimleri okunan adamlar cellatlara teslim edildi. Her idam, Selim’in kalbinden bir parça kopardı. Hepsini, devleti kurtarmak için feda etti.
Sonra Nizam-ı Cedid’in kaldırılması istendi. Bütün kurumlarıyla, bütün umutlarıyla. Selim, buna da razı oldu. On yıllık emek, on yıllık hayal, bir günde yıkıldı.
Kafese Dönüş ve Son Melodi
Yine yetmedi. İsyancılar daha fazlasını istedi: “Padişahı da istemiyoruz! Sultan Mustafa Efendi’yi isteriz!”
Bu, son darbeydi.
Selim, odasında yalnız başına oturdu. Eller titriyordu. Saray sessizdi. Dışarıda kalabalık bağırıyordu. O an bir karar verdi.
29 Mayıs 1807. Öğleden sonra. Tahttan feragat etti. İmzası titrekti, ama kararlıydı. “Asi bir cemaatin padişahı ve halifesi olmaktansa, olmamak daha iyidir,” dedi sessizce.
Küçük kardeşi IV. Mustafa, Kafes’ten çıkarıldı. Şaşkındı. “Ben mi? Ben mi padişah olacağım?” IV. Mustafa tahta çıkarıldı ve III. Selim, Kafes’e geri gönderildi.
Aynı Kafes, aynı duvarlar, aynı pencere… Ama bu sefer içi çok daha karanlıktı. Çünkü bu sefer umut yoktu.
Kapı kapandığında, Selim pencereye yürüdü. İstanbul’a baktı. Şehir alaca karanlıkta siluet gibiydi. Elini soğuk cama dayadı. Pencereden Levent tarafı görünüyordu. Eski kışlalar şimdi boştu. Hayaller toz olmuştu.
“Belki,” diye fısıldadı kendi kendine, “Belki çok erken geldim. Belki 100 yıl sonra doğmalıydım.”
Dışarıda Kabakçı Mustafa kutlama yapıyordu. Boğaz Nazırlığı’na atandı. Yeniçeriler zafer sarhoşuydu.
IV. BÖLÜM: TRAJEDİ VE SON NEFES
Rusçuk Yaranı ve Alemdar’ın Yürüyüşü
Selim Kafes’te, karanlıkta, yalnızdı. Tek arkadaşı neydi. Onu aldı, dudaklarına götürdü ve üflemeye başladı. Melodi acı doluydu, ama çok az, çok uzak bir umut da vardı.
On dört ay, 420 gün. Selim, her birini saydı.
Dışarıda İstanbul, kaosa gömülmüştü. IV. Mustafa tahtta oturuyordu, ama gerçek iktidar Kabakçı Mustafa ve Yeniçerilerdeydi. Sokaklar güvensizdi. Çakallar kurdu devirmiş, sürüyü yönetmeye başlamıştı.
Ama çok uzakta, Rusçuk şehrinde, Alemdar Mustafa Paşa adında bir adam bu haberleri aldı ve öfkeyle yumruğunu masaya vurdu. “Hayır,” dedi. “Bu böyle kalmayacak. Sultan Selim’i kurtaracağım.”
Rusçuk Yâranı (reform yanlısı devlet adamları) sessizce bir araya geldi. Planlar yapıldı, yeminler edildi. “Sultan Selim’i kurtarmalıyız,” dedi Alemdar. “Bu devlet onunla ayakta kalır, onsuz çöker.”
On beş bin kişilik bir ordu toplandı: Arnavutlar, Boşnaklar, sadık adamlar.
1808 yılının Temmuz ayında, Alemdar Mustafa Paşa ordusuyla İstanbul’a doğru yürüyüşe geçti. Gelişi bir fırtına gibiydi. Kimse ona karşı koyamadı. Kabakçı Mustafa, Boğaz Nazırı olmasına rağmen, Alemdar’ın gücünden korktu. İstanbul’da panik yeniden başladı.
Alemdar, Saray’a yaklaştı. IV. Mustafa, korkuyla titriyordu. Haremi koruması altında olan, Selim’in annesi Mihrişah Valide Sultan’ı rehin aldı.
28 Temmuz 1808, Alemdar Saray’ın kapılarını zorladı. Niyeti açıktı: IV. Mustafa’yı tahttan indirip, III. Selim’i yeniden tahta çıkarmak.
IV. Mustafa, tahtını kaybetmekten ve Selim’in intikamından ölesiye korkuyordu. Kafes’in kapısına geldi. Gözleri, içinde yıllarca yaşadığı zindanı bir kez daha inceledi. Ardından cellatları çağırdı.
Ney ve Son Söz
Selim, Kafes’te tek başınaydı. Dışarıdan gelen ayak seslerini duydu. Koşuşturmalar, bağırışlar. Ney’i dudaklarına götürdü. Son bir melodi… Belki de Sûzidilârâ makamındaydı. Bir ney sesi, bir idealistin trajik sonunu mühürlemek üzereydi.
Kapı zorla açıldı. İçeri girenler, IV. Mustafa’nın emriyle gelen cellatlardı.
Selim, ney’i yavaşça indirdi. Gözlerinde ne korku ne de şaşkınlık vardı. Sadece sükûnet vardı. Kaderini, kendi ailesi tarafından çizilen bu acı kaderi, kabullenmişti.
Cellatlar, Selim’e yaklaştı. O anda, Selim’in son sözleri, bir veda, bir sitem ya da bir dua gibi duyuldu. Kaydedilmedi o sözler, ama duyulduğu söylenir. “Yapmayın, ben size ne yaptım ki?”
Ama cevap yoktu. Cellatlar merhamet bilmezdi. Müzik besteleyen eller, orada, Kafes’in karanlık ve kanlı zemininde son nefesini verdi.
O sırada, Alemdar Mustafa Paşa Saray’a girdi. Hızla Kafes’e koştu. Kapıyı zorla açtırdı.
Gördüğü manzara, her şeyi durdurdu. Selim’in cansız bedeni, kanlar içinde yerde yatıyordu.
Alemdar’ın gözlerinden yaşlar aktı. “Sultanım! Sultanım!” diye bağırdı. Artık çok geçti.
Alemdar, tahta çıkmak üzere olan IV. Mustafa’yı hızla yakalattı. Sultanlık ve Halifelik, onun elinden alındı. Ardından, Alemdar, I. Abdülhamid’in diğer oğlu, Kafes’te tutulan Şehzade Mahmud’u (II. Mahmud) tahta çıkardı.
IV. Mustafa’nın sonu ise hazindi. II. Mahmud, tahtını sağlamlaştırmak için ağabeyini infaz ettirdi. Selim’i öldüren el, sonunda kendi canına da kast etmişti.
V. BÖLÜM: BİTMEYEN AKİBET
Trajedinin Yankısı
III. Selim’in trajedisi, sadece bir padişahın cinayet hikayesi değildi. O, bir idealistin, bir aydınlanmacının, çağının önünde koşan bir vizyonerin acımasızca cezalandırılmasıydı. Dünyayı değiştirebileceğine inanan, sanatı siyasetle birleştirmeye çalışan bir ruhun hazin sonuydu.
O, doğru olanı yapıyordu. Değişimin kaçınılmaz olduğunu görüyordu. Ancak, doğru olmak, hayatta kalmak için her zaman yeterli olmadı.
Ney sesi sustu, ama yankısı asırlar boyu sürdü.
Alemdar Mustafa Paşa, II. Mahmud’u tahta çıkardıktan sonra, reformları yeniden canlandırmaya çalıştı. Yeniçeriler, bu duruma da izin vermedi. Bir isyan daha çıktı. Alemdar, Topkapı Sarayı’nda Yeniçerilere karşı savaşırken, cephaneliği havaya uçurarak kahramanca can verdi.
II. Mahmud ise, ağabeyinin hatalarından ders çıkardı. Acele etmedi. Yirmi yıl boyunca sessizce hazırlandı. Yeniçeri’nin gücünü anladı. Ve 1826’da, Vaka-i Hayriye (Hayırlı Olay) ile Yeniçeri Ocağı’nı tamamen yok etti. Nizam-ı Cedid’in intikamını, ancak yirmi yıl sonra alabildi.
Selim’in reformları, onun bedeli çok ağır ödediği vizyonu, nihayet II. Mahmud döneminde hayata geçirilebildi. Tanzimat ve Islahat fermanlarının kökleri, Selim’in Mühendishane’sine, daimi elçiliklerine ve en önemlisi, değişmeliyiz diyen o ilk Hatt-ı Hümayun’a dayanıyordu.
Bir idealistin trajedisi, bir imparatorluğun kaderini yüz yıl sonra bile şekillendirecekti.
III. Selim, kendi çağı için fazla aydınlanmış, fazla merhametli ve belki de fazla sanatçıydı. O, düşmanın kılıcından değil, en yakınının ihanetinden, sistemin inatçılığından ve kendi merhametinden yıkıldı. Kendi askerine ateş etmeme kararı, onun büyüklüğüydü, ama aynı zamanda trajik zayıflığıydı.
Bu hikâye, bize şunu hatırlatır: Bazen en büyük tehlike düşmanlardan değil, en yakınlardan gelir. Bazen en derin yaraları sevdiklerimiz açar. Ve bazen tarih, en iyi niyetli insanları en acımasızca cezalandırır.
III. Selim’in ney sesi, Saray’dan dışarı taştı, Boğaz’ın sularına karıştı ve oradan asırlar ötesine ulaştı. O ses, değişime direnen her ruhun kulağına, “Geç kaldınız,” diye fısıldamaya devam edecektir.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
Bir Vezirin Gizlediği Sır: Kanuni’nin Ölümü ve Sigetvar’da Çöken Görkemli Rüya
Bir Vezirin Gizlediği Sır: Kanuni’nin Ölümü ve Sigetvar’da Çöken Görkemli Rüya Yıl 1566’nın yaz sonlarıydı. Akşam güneşi Macaristan topraklarının üzerine…
End of content
No more pages to load





