Kilitli Bir Taht, Sessiz Bir Yemin: Selim Han’ın Gölgesinde Unutulan Hatıralar
Bursa’nın sabahı, insanın içine serin bir taş gibi oturur.
Uludağ’dan inen hava, avluların taşını, çeşmelerin sesini, askerlerin nefesini bile ağırlaştırır. Ben o sabah, kalemimi bile ısıtamadan saray katibinin arkasında yürüyordum. Ne bir kahramanım, ne büyük bir adım var bende. Sadece yazıya bakan, yüzlerdeki çizgileri ezberleyen, duyduğu her sözü içinden bir daha tartan bir hafıza kırıntısıyım.
O günün adı daha konmadan önce, bir hükmün ağırlığını duyduk.
Selim Han, babasından tahtı devraldıktan sonra ilk iş olarak Bursa’da bulunan “Abdullah’ın oğulları” hakkında fermanını yürürlüğe koydurdu.
Bu söz, avluda bir kez söylendi mi, herkesin dili kurur. Çünkü bu kapıdan giren iş, geri dönmez.
Ben, bir köşede durup bakarken şunu hissettim: Taht dediğin şey sadece altın işlemeli bir kürsü değilmiş. Taht, insanın kalbine oturan bir sorumlulukmuş. Ve bazen o sorumluluğun adı, kimsenin yüksek sesle söylemek istemediği kararlar olurmuş.
Şehzadelerin adları anıldığında, ocaklıların bile omzuna görünmez bir yük biner. Bursa’nın taşları, bu yükün sesini çıkarmaz; ama insanın içine işler.
O sabah, şehir sanki kendi nefesini sakladı.
İş bitince, kimse “oldu” demedi.
Sadece herkes bir tarafa bakıp, sonra gözünü kaçırdı.
Selim Han’ın yüzü ise… yüzü sabitti. Ne sevinç vardı, ne gösterişli bir öfke. Sanki kendisini de ikna etmek zorunda kalmadan yürüyordu. Bu, beni korkuttu. Çünkü insan bazen en çok, duygusuz görünen kararlardan ürker.
Ve daha o gün, başka bir hazırlığın sesi duyulmaya başladı.
Büyük abi Ahmet’i ortadan kaldırmak üzere hazırlıklar…
Fısıltı halinde bile ağır bir cümleydi bu. Bir devletin içindeki damarların temizlenmesi gibi anlatılırdı, ama biz katipler bilirdik: Her temizliğin bir bedeli vardır; bedel, çoğu kez insanın içine yazılır.
Derken haber geldi.
Manisa’dan.
Babası huzurunda verdiği sözü tutmayıp Manisa’ya dönen, saltanat iddiasıyla ortaya çıkan diğer abi Korkut’un haberi.
Haberi getiren ulak, sanki bir yük taşıyordu. Sadece kâğıt değil; ihtimal taşıyordu. Bu haber, Selim Han’ın yönünü değiştirebilirdi.
Ben o gün Divan’a yakın bir odada bekliyordum. İçeriden gelen sesleri seçemiyordum ama kapı aralığından geçen gölgeler bile konuşurdu. Bir gölge durdu, bir gölge hızlandı. Birinin eli kılıcına gitti—çekmedi, sadece dokundu.
Selim Han, “vakit kaybetmek yok” der gibi hareket etti.
Korkut’un saklandığı mağaraya ani bir baskın düzenlendi.
Bunu, sonradan duyduğum kadarını yazıyorum; çünkü ben mağarada değildim. Ama mağaranın adını, yolunu, soğuğunu bile anlatan askerler gördüm. Döndüklerinde gözlerinde bir şey vardı: zafer değil. Daha çok, “olması gereken oldu” diye kendini avutmanın boşluğu.
Korkut yakalandı.
Ve idam edildi.
Bu cümleyi yazarken bile kalem ağırlaşıyor. Osmanlı terbiyesi, büyük sözleri yutmayı öğretir. Biz “acımadı” demeyiz, “yakıştı” demeyiz. Sadece “oldu” deriz. Ama insanın içi, “oldu”ya kolay alışmaz.
Selim Han hız kesmeden yoluna devam etti.
Konya’ya doğru yürüdü.
Ordu hareket ettiğinde, toz kalkar. O tozun içinde herkes eşittir sanırsınız. Fakat aslında herkesin yükü farklıdır: Yeniçerinin yükü disiplin, sipahinin yükü at, katibin yükü sözdür. Benim yüküm, gördüklerimi unutamamaktı.
Konya yakınlarında Ahmet ile savaş…
Savaş dediğin şey, uzaktan bakınca bir uğultu; yakından bakınca insanın içindeki dua olur. Ben en önde değildim. Fakat ordugâhta o gün, herkesin dudakları daha az konuştu.
Savaş esnasında Ahmet yakalandı.
Bu haber geldiğinde, kimse “şükür” diye bağırmadı. Çünkü bir şehzadenin yakalanması, devlet için “düzen” demekti; ama kalpler için, yeni bir kırık demekti.
Ahmet, yeniçeriler tarafından yay kirişiyle idam edildi.
Bu usul, devletin sert ama “kan dökmeyen” yüzü diye anlatılırdı. Yine de ben, o gecenin sabahında, bazı ocaklıların gözlerini yere indirdiğini gördüm. İnsan, bir şeyin doğru olduğuna inanmak isteyebilir; ama inanmak, hissetmemeyi sağlamaz.
Böylece, tahta için başka bir varis kalmamış bulunuyordu.
Yeni Sultan, ülkede mutlak hâkimiyetini sağlamıştı.
O günlerde sarayda bir tür sessizlik dolaştı. Sanki herkes, “Artık iç iş bitti, dışa dönülecek” demek istiyor ama kelimeyi ağzına alamıyordu. Çünkü içeride olanın yankısı, dışarıda yapılacak her işin içine karışır.
Ve gerçekten de, vakit “ya şehit ya gazi” düsturuyla gaza etme vaktine döndü.
Selim Han’ın Trabzon valiliği sırasında Safevilerle küçük çaplı mücadeleler verdiği biliniyordu. Ben Trabzon’u görmedim. Ama Trabzon’u görmüş akıncıların anlattığı şey şuydu: “Orada sınır, bir çizgi değil; bir sinirdir.”
Şah İsmail’in bazı hareketleri, Anadolu köylerine uzanan kolları, yakılan ocakların, dağılan ailelerin hikâyeleri… Bunlar konuşulurken bile dikkatli olunurdu. Çünkü söz, bazen kılıçtan önce gelir.
Selim Han’ın öfkelendiği rivayet edilirdi. Ama bir yandan da babası gibi gördüğü İkinci Bayezıt’ın hatırını incitmek istemediği söylenirdi.
Şah İsmail’in İkinci Bayezıt’a karşı bir sevgi beslediği de anlatılırdı. Kaynağı bilinmez. Belki siyasetin dili, bazen kalbin diline benzer. Belki de oğullarının aksine Safevileri doğrudan bir tehlike olarak görmemesi, böyle bir yumuşaklığa yol açmıştı.
İkinci Bayezıt devrinde Anadolu’daki siyaset, daha çok “idare ederek uzatma” idi derlerdi.
Fakat kardeşlerin taht kavgası geçip düzen yeniden kurulduktan sonra, hedef bambaşka bir kelimeye dönüştü: itaat.
1512’de Şahkulu isyanıyla Anadolu’da asayiş bozulmuştu.
O isyanın izleri, hâlâ bazı köylerin yüzünde duruyordu. Yıkılan değirmenler, boş kalan tarlalar, bir daha dönmeyen gençler… Bunları yazmazsanız yok olmaz. Ben yazdım; ama yazdığım kâğıt bile buharlanmış gibi kayboldu zamanla.
Selim Han, tahta geçer geçmez, ilk olarak bu asayişi yeniden sağlamak için girişimlerde bulundu.
Bu maksatla, devrin ulemasına bir vazife verdi: halkın doğru itikatta sabit kalması için telkinde bulunmak; fetva ve risaleler kaleme almak.
O günlerde ben, mürekkep kokusunu daha yoğun duydum. Çünkü fetva ve risaleler çoğaldıkça, mesele büyüyor demekti. Mevlânâ Sarı Görez, Nureddin Hamza Efendi, Kemalpaşazâde… Bu isimler Divan’da saygıyla anılırdı.
Kemalpaşazâde’nin kaleme aldıkları, devletin fikrini ve devrin dilini yansıtan metinler diye konuşulurdu. Ben o metinlerden bazı parçaların temize çekilmiş nüshalarını gördüm. Kelimeler keskin ama ölçülüydü. Ama her ölçülü kelimenin ardında, ölçüsüz bir korku ihtimali saklıydı: Ordu gerisinde isyan çıkar mı? Bozgun olursa ne olur? Kervan yolları yanar mı?
Selim Han, Şah İsmail’e karşı harekete geçmeden evvel, babasının zamanından beri ortalığı karıştırdığı söylenen Orta ve Güney Anadolu’daki müfrit Kızılbaş unsurlara darbe indirmeye karar verdi.
Burada bir noktayı, bir katip titizliğiyle söylemek isterim: O günün insanı, kelimeleri bugünün kolaylığıyla seçmezdi. “Tehlike” dediği şey, bazen gerçek bir silahlı kalkışma; bazen de devleti içten çözer diye korkulan bir dağınıklıktı.
Bu karar üzerine Anadolu kadılarına hükümler gönderildi.
Olaylara karışmış, taşkınlık göstermiş kişilerin isimleri deftere kaydedilecek; tahkik ve tetkik yapılacak; sonra hüküm icra edilecekti.
Ben bu kısmı, “kâğıdın soğukluğu” ile hatırlıyorum. Çünkü her isim, bir haneye yazılırken, bir evin ışığı sönüyor gibi hissederdim. Fakat aynı anda şunu da bilirdim: Devlet, kendi düzeniyle yaşar. Düzen bozulursa, taş taş üstünde kalmaz diye öğretilirdi bize.
Yapılan tahkikler neticesinde bazıları ele geçirildi; kimisi cezalandırıldı, kimisi hapse ve sürgüne gönderildi.
Rakamlar konuşuldu.
Bazı kaynaklar “kırk bin” diye rivayet etti.
Bu sayı dillere düştü mü, her şey başka bir renge bürünür. Kırk bin… O devirde bir şehrin nüfusu bile sayılıyken, kırk bin demek, birçok yerin boşalması demekti.
Sonraki yıllarda bu rakamın abartılmış olabileceğini söyleyenler çıktı. Faruk Sümer’in değerlendirmelerini işittim: Osmanlı tarihçilerinin sözlerinde mübalağa olabilir, faal olanlar cezalandırılmış olabilir, tapu tahrir defterlerinde öyle bir nüfus azalması görünmüyor olabilir…
Bir katip olarak ben şunu söyleyebilirim: Biz, rakamı büyütmeyi severiz; çünkü rakam büyüdükçe kudret büyür sanırız. Ama defterler, yalanı sevmez. Defterlerin dili ağırdır; insanın dilinden ağır.
Ne olursa olsun, Selim Han’ın bu teşebbüse geçmeden önce kadılara hüküm gönderip sorumluları tespit ettirmesi, onun bu işte “usul” aradığının delili sayılırdı.
Asıl maksadın, devlet ve millet bütünlüğünü bozmamak olduğu anlatılırdı.
Asayiş bir ölçüde sağlandıktan sonra, Selim Han sefere çıkma kararını aldı.
Şah İsmail’e karşı bu sefer, küffara karşı yapılacak bir gaza olarak ilan edildi.
Şah İsmail’in Selim Han’a gönderdiği mektupta, Anadolu halkının çoğunluğunun kendisine bağlı müritleri olduğunu söylediği, Osmanlı hanedanının gaza ile şöhret kazandığını hatırlattığı, Timur hadisesini de işaret ettiği rivayet edilirdi.
Bu mektup Divan’da konuşulurken, yüzler gerilirdi. Çünkü mektup, sadece söz değil; meydan okumaydı.
Selim Han ise 28 Şubat 1514’te sefere çıkarken, şehirlerden ve ulema çevrelerinden, düşmanın “kâfir” sayıldığına dair fetvalar aldı; etrafa ilan ettirdi.
Ben o ilanları gördüm. Kâğıdın köşeleri rüzgârda kıvrılırdı. İnsanlar okur, susar, yürürdü. Herkesin kendi içinde bir hesap vardı: “Bu sefer uzar mı? Oğlum gider mi? Ekin ne olur? Yol kapanır mı?”
1514 yılının 13 Temmuz’unda hududa erişildi.
Doğu Anadolu’nun dağlık, sarp yerleri… Ordu, taşla konuşmaya başladı. Atların nal sesi bile değişti. Bu topraklar, yabancı bir dil gibiydi. Açık meydan istemeyen, insanı içine çeken bir coğrafya.
Şah İsmail’in planı, Osmanlı ordusunu içeri çekmek, yormak, sonra imha etmek diye anlatılırdı.
Bu seferi baştan beri istemeyen yeniçeriler, birkaç defa huzursuzluk gösterdi.
“Düşman yoktur, bu harap memlekette nice seyahat ederiz” dediler.
Yol uzadıkça, insanın sabrı kısalır. Ocağın sabrı bile.
Selim Han sert önlemlerle onları sindirdi.
Bu “sertlik” kelimesini herkes farklı taşır. Kimisi “adalet” diye taşır, kimisi “korku” diye. Ben o günlerde, sertliğin padişahın yüzüne nasıl oturduğunu gördüm: gözaltlarında mor bir gölge gibi.
Bir yandan da Şah’ı savaşa zorlamak amacıyla hakaret dolu mektuplar gönderdiği söylendi.
Mektupların dili, her zaman savaşın dili değildir; bazen sabrın bittiğinin ilanıdır.
Nihayet iki ordu Çaldıran’da karşı karşıya geldi.
24 Ağustos 1514 günü…
Ben o günün sabahını hiç unutamam. Çünkü gökyüzü, sanki çok yüksekten bakıyordu. İnsan kendini küçük hisseder, kaderi büyük.
Savaş oldu.
Detayını uzun uzun anlatmayacağım; çünkü ne ben o meydanın tam ortasındaydım, ne de böyle şeyler süslenerek anlatılmaya layıktır. Sadece şunu bilirim: Osmanlı ordusu kesin bir zafer kazandı.
Zaferden sonra, Selim Han Ehli sünnet şehirlerine zafer nağmeleri gönderdi.
Sonra büyük bir alayla Tebriz’e girdi.
Adına hutbe okutuldu.
Tebriz’in sokaklarında yürürken, insanın ayağı bile dikkatli basar. Çünkü zafer, her zaman güven değildir. Bazen zaferin içinde bile yalnızlık olur.
Şah’ın Horasan’dan zorla getirdiği tüccar ve sanat ehli kimselerin İstanbul’a gönderilmesi kararlaştırıldı.
Bu kararın içinde iki ses vardı: Biri “devletin ihtiyacı”, diğeri “şehirlerin kaderi”. Çünkü bir şehrin ustası alınırsa, şehir susar.
Selim Han, İsmail’i tamamıyla ortadan kaldıracak kadar savaşa devam etmek azminde olduğunu ilan etti; belki İran’ı fethetmeyi ve ülkesine katmayı düşünüyordu.
Fakat meşakkat ağırdı.
Ordu yorgundu.
Dönüşte binlerce asker ve hayvan telef oldu diye anlatılır. Bu, savaşın meydanda bitmediğini gösterir. Savaş, yolda da sürer. Açlıkla, soğukla, hastalıkla, umutsuzlukla.
Selim Han, bu meşakkati bir daha katlanmak istemedi.
Bu satırları yazarken bile, bir padişahın kararının aslında ne kadar “insan” bir sınırı olduğunu görüyorum: Devletin arzusu büyük, fakat bedenin gücü sınırlı.
Tebriz’de bir gün, padişahın bir sokakta Hasan Can ile tanıştığı rivayet edilir.
Ayaküstü saatlerce sohbet etmişler.
Sonra padişah, onu yanında payitahta götürmeye karar vermiş.
Ve nesillere örnek olacak bir dostluk böyle başlamış.
Ben Hasan Can’ı daha sonra gördüm. Yüzünde acele yoktu. Sanki savaşın bütün gürültüsünü bir yerde bırakıp gelmişti. Padişaha yakın durur, ama yakınlığını göstermezdi. Bu da Osmanlı terbiyesinin başka bir hâliydi: Yakınlık, edeple saklanır.
Çaldıran zaferi, Anadolu tarihinde bir dönüm noktası sayıldı.
Selim Han’ın ardından Doğu Anadolu tamamıyla Osmanlı ülkesine katılmaya başladı.
Diyarbakır ve diğer büyük şehirler, 1515 ile 1517 arasında fethedildi.
Türkmen ve Kürt aşiretleri, uygun şartlarda Osmanlı Devleti’ne bağlandı.
Ben bu “uygun şartlar” sözünü çok duydum. Bu söz, bazen merhameti, bazen siyaseti anlatır. Ama her hâlükârda, bağlanmanın bir yolu bulunmuştu: Kan dökmeden olmuyorsa, anlaşmayla; anlaşmayla olmuyorsa, sabırla.
1515 bağında, Selim Han bu kez Doğu’da Dulkadir Beyi Alaüddevle üzerine yürüdü.
Bu Türkmen beyi eskiden Osmanlı’ya bağlı sayılır, sonra Mısır sultanına tâbi olmuş denirdi. Selim’in Doğu seferinde düşmanca tavır almıştı.
Turnadağ Muharebesi’nden sonra ülkesi hızla istila edildi.
Bunlar konuşulurken, “hız” kelimesi öne çıkar. Çünkü Selim Han’ın yürüyüşü hızlıydı; kararları da hızlıydı. Fakat hız, insanın yüreğinde bazen yorgunluk bırakır. Ben o yorgunluğu, defterlerin kenarında gördüm: titreyen harflerde.
İran seferini sürdürmeyi bırakmak zorunda kalan Selim, süratle İstanbul’a döndü.
Kendi planına karşı koyanları ortaya çıkarıp şiddetle cezalandırdığı rivayet olunur.
Burada yine kelimeler ağırlaşır. “Cezalandırmak” dediğimiz şey, bazen bir görevden almak, bazen sürgün, bazen daha ağırıdır. Ben ayrıntı yazmayacağım. Çünkü bu bir hatıra; ibret, ayrıntıda değil, çizgide saklıdır: Devlet çizgiyi çeker; çizgiye yaklaşanın kaderi değişir.
Bitlis hâkimi Şeref Bey, İstanbul’a bizzat gelip padişahın elini öperek itaatini sundu.
Bu sahnenin anlatıldığı gün, Divan’da bir ferahlık hissettim. Çünkü itaat, bazen kanın yerini tutar. Bir el öpmek, bazen yüz canı kurtarır.
Doğu Anadolu’nun ilhakı, askerî bakımdan mühimdi.
Böylece doğudan gelebilecek istilalara karşı Anadolu güvence altına alındı.
Ekonomik bakımdan da önem büyüktü.
Osmanlılar, Halep ve Tebriz üzerinden Bursa İpek Yolu’nun kontrolünü daha güçlü şekilde ele geçiriyordu.
Bu yollar üzerindeki ticaret ve sanayi şehirleri, devletin gelir kaynağıydı.
Mezopotamya ile Anadolu’nun birleştiği büyük ticaret merkezi Diyarbakır’ın zaptı, Osmanlı azîmine iyi bir gelir kapısı oldu diye konuşulurdu.
Selim Han, Safevilerle mücadelede yeni çağa özgü bir ekonomik tedbire başvurdu.
Şah’a karşı sefere çıkarken İran ipek ticaretini yasak etti.
Bursa’da İran ipeği tüccarlarına karşı sert uygulamalar yapıldığı rivayet edildi.
Bu tedbirin maksadı, İran ekonomisinin can damarını kesmekti. Çünkü o zaman İran’ın Batı’ya ihraç ettiği en mühim ticaret malı ipekti; altın ve gümüş ihtiyacının ana kaynağı sayılırdı.
Ben Bursa pazarında o günlerin sessizliğini hatırlıyorum.
Tezgâhların üstünde duran ipekler, sanki daha soluk görünürdü. Tüccarların konuşması kısılırdı. Çünkü ticaret, savaşın sessiz kardeşidir: Kılıç bir yerde çekilir, para başka yerde donar.
Bütün bu olanların içinde, beni en çok etkileyen şey şuydu:
Selim Han, önce içeride tahtın düğümlerini çözdü—acıyla.
Sonra dışarıda sınırın düğümlerini çözdü—kararlılıkla.
Ve her adımda, Osmanlı’nın değerleri bir ip gibi gerildi: şeref, vazife, kader, sadakat, sabır, fedakârlık, vakar…
Fakat insanın içi de vardır.
Ben Selim Han’ı birkaç kez yakından gördüm. Tahtın üzerinde değil; yürürken. Harita başında değil; sessiz bir koridorda. Yüzünde hep aynı ifade: bir şeyin yükünü taşıyan adamın ifadesi.
O günlerde şunu anladım:
Bir padişahın kaderi, sadece fetih ve zafer değildir.
Bir padişahın kaderi, karar vermektir.
Karar vermek, bazen dua gibi yükselir. Bazen de insanın içinde bir taş gibi kalır.
Bursa’da başlayan o soğuk sabahı düşününce, Çaldıran’daki güneşi de düşünürüm. İkisinin de ortak yanı şudur: İnsan, devletin büyüklüğünü gördüğünde küçülür; ama vazifesini hatırladığında doğrulur.
Benim vazifem yazmaktı.
Yazdım.
Fakat bazı şeyler deftere sığmaz.
Bazı şeyler, sadece hatırada kalır.
Ve hatıra, bazen bir kapı aralığı gibidir: İçeri tamamen girmezsin, ama içerideki havayı bir ömür taşırsın.
Selim Han’ın devrinde ben bunu taşıdım.
Bugün bile Bursa’nın sabahını duyduğumda, sanki bir cerrahi sessizlik geri gelir.
Taht kilitlenir.
Devlet yürür.
Ve insan, kendi kalbinde sessizce şunu söyler:
“Düzen için ağır bedel ödeyenler vardı. Bedelin ağırlığı, bazen en çok susanların omzuna bindi.”
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





