Tozlu Bir Çadırda, Bir İmparator İmparatorluğu Seçti—Ve En Sevdiği Oğlunu Sonsuza Dek Kaybetti
Çadır keçe, ılık mum ve Anadolu’nun kuru nefesi gibi kokuyordu.
Dışarıda, yumuşamayı reddeden bir göğün altında binlerce adam bekliyordu. Ereğli civarındaki ordugâh—Aktepe derlerdi—kendine özgü bir sessizliğe sahipti: Zaten bildiği gerçeğe inanmak istemeyen bir ordunun sessizliği.
İçeride, iki dünya arasına çekilmiş ince bir sınır gibi bir perde asılıydı.
Perdenin ardında Sultan Süleyman duruyordu—gençliğinin parlak, durdurulamaz fatihi değil artık; saçları ağarmış, sırtında fazla zaferin yükünü taşıyan bir adam. Elinde, endişenin ucu bir bıçak gibi keskinleşmişti. Yakınlarda mektuplar duruyordu; mürekkepleri geceden daha koyu, mühürleri fazlasıyla ikna edici, manaları ise yutulamayacak kadar zehirli ve tükürülemeyecek kadar tehlikeliydi.
Perdenin önünde ayak sesleri yaklaştı.
Bir ses—bir babanın göğsünü ikiye bölecek kadar tanıdık—loşluğun içinde usulca seslendi:
“Babam… geldim.”
On iki yılın mesafesi o tek cümlede çöktü. Süleyman’ın zihni tahta ve sınırlara değil; küçük bir çocuğun parmaklarının kendi parmağına sarılışına, Manisa’daki gülüşlere, Topkapı’da divanlar bittikten sonra anlatılan masallara gitti—dünyanın bir anlığına yumuşak olabildiğine inanılan gecelere.
Sonra belleğinin içinden başka sesler yükseldi: Hürrem’in sabırlı fısıltıları, Rüstem’in sakin kesinliği, devlet selametinin soğuk mantığı. “İmparatorluk canlı bir varlıktır,” demişlerdi. “Tek bir kalbin şefkatine göre riske edilemez.”
Süleyman elini kaldırdı.
Selam için değil.
İşaret için.
Ve o nefeste—daha kavga başlamadan, daha bir çığlık kopmadan—trajedi çoktan başlamıştı. Çünkü ilk ölüm çadırın içinde olmadı.
İlk ölüm, babanın içinde oldu.
İstanbul’un mermer koridorları ona ihtiyatı öğretmeden önce, Mustafa’nın hayatı güneşle başladı.
Manisa, Kasım 1516: hava sonbahar yapraklarının altınını, taşra sarayının sakin ritmini taşıyordu. Süleyman henüz şehzadeydi; ne “Kanunî”ydi, ne de “Muhteşem.” Sadece, hayatı hâlâ insan ölçüsünde duran genç bir babaydı.
Yeni doğanın ağlayışı, yalnız bir doğum ilanı değildi. Bir geleceğin yerine çivilenişinin sesiydi.
Süleyman bebeği kucağına aldı ve zamanın bir an duraksadığını hissetti. Mustafa’nın elleri küçücük ve pembeydi; çok küçüklerin ciddiyetiyle yumruklarını sıkmıştı—sanki hayat, daha baştan bir yemin gibiydi. O minik parmaklar babasının işaret parmağına kapanınca, Süleyman sevincinin altına karışan tuhaf bir korku duydu: Kaderin uzanabileceği bir şeyi sevmenin korkusu.
Mahidevran Hatun izliyordu—yorgun, gururlu ve sessiz bir zaferle. Çerkes asıllıydı; Osmanlı geleneğinde bu çocuğun ne demek olduğunu biliyordu: Süleyman’ın ilk oğlu, ilk büyük umudu, kanın siyasete dönüştüğü bir dünyada en güçlü ilk hak.
Mustafa, hizmetkârları gülümseten, hocaları kendine çeken bir parlaklıkla büyüdü. Süleyman, oğlunun ilk adımlarında ona destek olmak için diz çöktü. Mustafa ilk kez “Babam” dediğinde Süleyman’ın gözleri doldu; sanki kelimenin kendisi kutsalmış gibi konuştu.
Üç yaşındayken bahçede düşüp dizini yaraladı. Ağlayarak Süleyman’a koştu. Süleyman—içinde çoktan bir imparatorluğun geleceği kabarmaya başlamışken bile—onu yumuşaklığı hâlâ bilen kollarıyla sardı. Yarayı kendi sardı, saçlarını öptü ve bir ders gibi duran ama aslında itiraf olan bir şey söyledi: Erkeklere ağlamamak öğretilir; ama oğulları acı çektiğinde babaların kırılmasına izin vardır.
Yedi yaşındayken Mustafa elinde tahta kılıçla onu kovalamaya başladı. Süleyman gülerek bilerek yenildi, ona “aslan oğlum” dedi; çocuğun içine en tatlı zehri akıttı: kader.
“Bir gün,” diye böbürlendi Mustafa, “senin gibi büyük bir padişah olacağım.”
Ve Süleyman—sevginin koruyabileceğine hâlâ inanan bir adam olarak—korkmadan cevap verdi:
“Sen daha da büyük olacaksın.”
Bu sözlerin, ikisini de takip edecek bir gölgeye dönüşeceğini bilmiyordu.
1520’de Yavuz Sultan Selim ansızın ölünce, dünya yerini değiştirdi.
Süleyman padişah oldu. Mustafa dört yaşındaydı—kucakta taşınacak kadar küçük, bir evin imparatorluğa dönüşürken havanın nasıl soğuduğunu hissedecek kadar büyük. Manisa’nın yumuşak avlularından Topkapı’nın kurallar, kapılar ve gözetlenen koridorlarla dolu labirentine taşındılar; burada sevgi bile merasim giymek zorundaydı.
Ama ilk zamanlar Süleyman yine de uğraştı.
Divanlar bittikten sonra Mustafa’nın odasına giderdi; lambanın ışığı daha yumuşaktı, duvarlar devlet işlerinin yankısını taşımazdı. Ona masallar anlatırdı—özellikle Fatih Sultan Mehmed’i ve İstanbul’un fethini—şehzadenin omurgasını içeriden inşa eden masallar.
“Bir gün,” derdi Süleyman, Mustafa’nın başına dokunarak, “büyük işler yapacaksın.”
Mustafa o sözleri ekmek gibi dinlerdi.
Fakat sarayın da mevsimleri vardı ve yeni bir rüzgâr geldi: cariye olarak getirilen Alexandra Lisovska—sonra Hürrem Sultan olacak. Sadece güzel değildi. İnsana kendini anlaşılmış hissettiren türden bir zekâya sahipti; güç de, yalnızlık da kendi dilini konuşanı bulur.
Süleyman, gitgide onun sesine yaslanmaya başladı.
Mustafa on yaşındayken değişimi ilk kez keskin biçimde hissetti—fermanlarla değil, zamanla. Akşamlar kısaldı. Masallar azaldı. Süleyman’ın bir zamanlar oğluna sakladığı gülümseme başka bir odada, başka bir yüzde belirmeye başladı.
Mahidevran’ın nüfuzu inceldi. Bir zamanlar görünen bir figürken, gölgeye dönüştü; gururu sessizliğe zorlandı.
Kayıp da erken geldi. 1521’de Mustafa’nın kardeşleri Mahmud ve Murad öldü; çocuk, hanedanların kendi şefkatini nasıl yediğini henüz anlayamayacak yaşta bir şaşkınlıkla yas tuttu. Bir süre yeniden yalnız kaldı—Süleyman’ın hayattaki tek oğlu—ve bu gerçeğin verdiği rahatlık ona suçluluk gibi çöktü; sanki sevgiyi çalmıştı.
Sonra 1523’te Hürrem’in ilk oğlu Mehmed doğdu. Mustafa kardeşliğin karmaşık çekimini hissetti—sevgiyle, “azalma” korkusunun birbirine karıştığı o duyguyu.
Bir gün Süleyman’a, sarayların çocuklara öğretmediği kadar doğrudan sordu:
“Beni artık daha az mı seviyorsun?”
Süleyman onu sıkıca sarıldı; bir babanın sevgisinin bölündükçe azalmayacağını, çoğalacağını söyledi. Mustafa’yı ilk gururu, en büyük onuru diye andı.
O zaman bunu gerçekten kastediyordu.
Bilemediği şey şuydu: İmparatorluğun içinde sevgi, özel bir vaat değildir.
Bir delildir.
Ve delil, tersine çevrilebilir.
Mustafa’nın çocukluğunun bir koruyucusu varsa, o Pargalı İbrahim Paşa’ydı.
Yunan asıllı, doğası gereği dâhi; Süleyman’ın çocukluk arkadaşı, sonra sadrazamı. Açık konuşacak kadar yakın, imparatorluğun günlük nefesini şekillendirecek kadar güçlüydü. Mustafa içinse bir devlet adamından fazlasıydı: bir hoca, neredeyse bir ağabey; tarih, strateji, idare öğreten, fazla sıcak gülümseyen insanlardan sağ çıkmanın ince sanatını fısıldayan biri.
İbrahim’in övgüsü Mustafa’yı güçlendirdi. Ona, babasının kuvvetiyle annesinin merhametini birlikte taşıdığını söyledi. Bu karışım—vicdanla yumuşatılmış kudret—Mustafa’yı yalnız sarayda değil, asker ve ulemanın hayalinde de sevdiriyordu.
Hürrem bu bağı, kuru bezin yanındaki alevi izler gibi izledi.
Onun korkusu şiirsel değildi; hesaplıydı. Osmanlı veraset düzeninde yeni padişah, çoğu kez rakip şehzadeleri ortadan kaldırarak saltanatı sağlamlaştırırdı. Mustafa tahta çıkarsa, Mehmed, Selim, Bayezid’e ne olacaktı? Bir anne böyle şeyleri titremeden hesaplayamaz; ama yine de hepsini hesaplar.
Saray tarihinin en eski silahını seçti: şüpheyi.
Gürültülü bir suçlama değil—daha yumuşak, tekrar eden, neredeyse şefkatli bir şey. Sanki Süleyman’ı acıdan koruyormuş gibi konuştu.
“İbrahim Paşa Mustafa’yla çok vakit geçiriyor,” derdi. “Elbette bu iyi…”
Sonra bir duraksama—şüphenin kendi ayaklarını bulmasına yetecek kadar.
“Bazen,” diye eklerdi dikkatle, “Mustafa’yı herkesten çok düşünüyor gibi geliyor.”
Süleyman önce reddederdi. İbrahim’i seviyordu. Mustafa’yı seviyordu. Ama tekrar edilen fısıltıların doğru olması gerekmez. Sadece tutarlı olmaları yeter.
Mart 1536’da imparatorluk, sert ve kesin bir gerçeğe uyandı: İbrahim Paşa, Süleyman’ın emriyle idam edildi; gece öldürüldü, yakınlığı suça çevrildi.
Mustafa yirmi yaşındaydı. Dünyası gürültüyle yıkılmadı; içeri doğru katlandı.
Babasıyla yüzleşti; gözyaşları içinde, kendisinin bile tanımadığı bir sesle:
“Onu neden öldürdün? Sana hiç ihanet etmedi.”
Süleyman, hükümdarların standart zırhıyla cevap verdi:
“Devlet işleri karmaşıktır. Sen hazır değilsin.”
Ama Mustafa bunun altında başka bir şey duydu: korku. Belki pişmanlık.
O gün, Mustafa’nın hatırasındaki sıcak baba uzaklaşmaya başladı. Şehzade, bir gecede yaşlanacak kadar net anladı: İbrahim—bu kadar sadık, bu kadar yakın—silinip gidebiliyorsa, Mustafa da silinebilirdi.
Dönüm noktası sadece bir ölüm değildi.
Veliahtın kalbine oyulmuş bir dersti:
Sarayda sevgi, güvenlik değildir.
Kırılganlıktır.
1538’de Mustafa Manisa’ya sancakbeyi oldu—veliaht için gelenekte ağır anlam taşıyan bir görev. Bir an umut, incecik bir kuş gibi geri döndü.
Yola çıkarken babasına sarıldı; titreyen bir söz verdi: layık olmak, gönüller kazanmak, adaletle hükmetmek. Süleyman’ın gözleri yumuşadı; ona adil olmasını, halkın babası olmasını söyledi.
Yine de o vedada ikisi de görünmez bir perdenin indiğini hissetti.
Manisa’da Mustafa, çocukluğun vaat ettiği şehzadeye dönüştü: ulaşılabilir, disiplinli, cömert. Cuma günleri camiye gider, şikâyet dinler, ihtilaf çözerdi. Venedikli gözlemciler dâhil yabancı elçiler onun halk nezdindeki sevgisini ve şehzadeye yakışır duruşunu raporladı. Övgüler İstanbul’a yağmur gibi aktı.
Ve sarayda yağmur, daima bir şeyin büyüdüğü anlamına gelir.
Hürrem’in korkusu keskinleşti. Mustafa’ya yönelen övgüler, onun kulaklarında kendi oğulları için okunmuş bir cenaze ilahisi gibi çınladı. Stratejik bir hamle istedi: Mustafa Manisa’dan alınmalı, başkentten uzaklaştırılmalı, doğu sınırına doğru gönderilmeliydi.
Mayıs 1541’de ferman geldi: Amasya.
Mustafa kararı sürgün gibi okudu. Süleyman’a yazdığı mektup, yirmi beş yaşındaki bir adamın gururundan çok, hâlâ babasının sıcaklığını arayan bir çocuğun yalvarışı gibiydi. Hatta gerekirse canını bile feda edeceğini söyledi.
Süleyman okurken acı duydu—gerçek acı. Ama Mustafa’nın İstanbul’a gelme talebini reddetti. Bu reddediş sessiz bir zulümdü: bir kılıç değil, kilitli bir kapı.
Amasya Mustafa’yı sertleştirdi. Sınır hattı tetikte yaşamayı ister. Baskınlar ve tehditler, bir şehzadenin yalnızlığıyla pazarlık yapmaz. Yardım taleplerine gecikmeli ya da cılız cevaplar geldi ve Mustafa bunun ardındaki eli göremedi: Hürrem’in damadı Sadrazam Rüstem Paşa, Mustafa’nın başarıyla güçlenmesini istemiyordu.
Söylentiler de kurt gibi Mustafa’nın etrafında dolaşmaya başladı: geleneğe göre fazla uzun sakal, tahta benzer bir otağ, Şah Tahmasp’la gizli yazışma. Bunların bir kısmı yanlış anlamaydı, bir kısmı çarpıtma; bir kısmıysa—en tehlikelisi—“işaret”e çevrildi.
Mahidevran oğlunun değişimini gördü. Geceleri rüyasında sayıklardı; uzaktaki babaya yalvarır gibi. Gündüzleri yumruklarını sıkar, haritalara bakardı; sanki sınırlar, kanın cevaplayamadığı soruları yanıtlayabilirmiş gibi.
“Babam artık beni oğlu gibi görmüyor,” dedi Mustafa ona. “Beni tehdit gibi görüyor.”
Ve İstanbul’dan kaderin çarkı dönmeyi sürdürdü.
Rüstem, Mustafa’nın adına sahte mektuplar hazırladı—ince ince taklit edilen yazı, kopyalanan mühür—İran’la ittifak ve hatta evlilik niyeti ima eden mektuplar. Tuzak sadece giden mektup değildi; gelen cevaptı da. Yalanı, karşılıklı bir konuşma gibi gösterecek kadar ustaca…
Bu “deliller” Süleyman’ın önüne geldiğinde, Sultan’ın dünyası tek bir dayanılmaz seçeneğe daraldı:
İmparatorluğu oğul için riske etmek—
Ya da oğulu imparatorluk için feda etmek.
1553’te Süleyman elli dokuz yaşındaydı; bedeni yavaşlamış, ruhu yorgundu. Ordu içinde “Padişah yaşlandı, Mustafa geçmeli” dedikoduları dolaşıyordu. Bu fısıltıları susturmak ve artık kaçamadığı fırtınayla yüzleşmek için İran seferine çıktı.
5 Ekim’de, Ereğli yakınlarında Mustafa kalabalık bir maiyetle geldi. Süleyman, oğlunun saygıyla atından inişini izledi; orada isyan değil, evlatça itaat vardı. Bir an Sultan’ın göğsüne çok basit bir düşünce saplandı:
Bu adam gerçekten bana ihanet edebilir mi?
Ama ordugâhın tepkisi—özellikle yeniçerilerin coşkusu—korkuyu besledi. Güç, korkuyu büyütmeyi sever.
Mustafa’nın çadırına bir uyarı oku geldi: Babasının çadırına gitmemesini, bunun bir tuzak olduğunu söylüyordu. Adamları kaçmasını yalvardı. Mustafa reddetti. Kaçmak, adını şüpheyle lekeleyecekti; babasının çağrısına uymaksa, ona göre kalan son saflıktı.
6 Ekim öğle sıcağında Mustafa, silahlarını teslim etti—alışılmadık bir talepti, itiraz etmeden kabul etti—ve Sultan’ın çadırına girdi. Süleyman bir perdenin arkasında kaldı. Bir işaret verildi. Dilsiz cellatlar çıktı. Mustafa çıplak elleriyle boğuştu, babasına hiç ihanet etmediğini haykırdı. Sonra Zal Mahmut Ağa kemendi getirdi. O anda sadakat bile gözyaşı taşıyordu.
Mustafa çadırda öldü.
Ordugâh matem ve öfkeyle ayağa kalktı. Yeniçeriler Rüstem’i suçladı; huzursuzluk büyüdü. Süleyman yıkıldı; Rüstem’i sadrazamlıktan azletti, yerine başkasını getirdi. Bu, dışarıdaki fırtınayı biraz dindirdi—ama kendi içindeki fırtınayı değil.
Altı ay sonra, yeni iddialardan korkarak Süleyman, Mustafa’nın küçük oğlu Şehzade Mehmed’in de Bursa’da öldürülmesini emretti.
İkinci ölümle trajedi tamamlandı: sadece bir oğul değil, bir torun da—masumiyet, gelecekteki kargaşayı önlemek için feda edildi.
Güç kendini korumuştu.
Ama bunu yaparken, babanın içini boşaltmıştı.
Tarih, Süleyman’ı taşta ve kanunda hatırlar.
Belgrad’ı ve Rodos’u, Mohaç’ı ve seferleri, divanları ve mimariyi; imparatorluğun zirvedeki uzun gölgesini hatırlar. Ona “Kanunî” der ve isim oturur—çünkü olağanüstü bir kuvvetle nizam kurmuştur.
Ama tarih, o nizamın insan kalbine neye mal olduğunu daha sessiz anlatır.
1553’ten sonra Sultan’ın zaferleri kül tadı verdi. Oğlunun sesini gecelerde duydu: “Babam…” Suçlama gibi değil, cevapsız kalan bir soru gibi. Saray yaşamaya devam etti; saraylar hep eder. Hürrem, çocuklarının hayatta kalması için gerekli olduğuna inandığı şeyi elde etti; ama kocasının kırılışını izlemekten kaçamadı. Geriye kalan şehzadeler arasındaki rekabet derinleşti; Hürrem 1558’de ölünce Selim’le Bayezid arasındaki mücadele şiddetlendi ve Bayezid’in düşüşü ile ölümü, Süleyman’ın son yıllarına yeni bir acı daha ekledi.
Rüstem sonradan yeniden yüksek makama döndü—devletin, işe yararlılığı kalplerin ihaneti affetmesinden daha hızlı bağışladığının kanıtı.
Şairler Mustafa’ya mersiyeler yazdı; bu ağıtlar resmî açıklamalardan daha uzağa gitti. Halk onu adil, cömert, sevilen bir şehzade olarak andı—belki farklı hükmedebilecek, belki kaderin elini yumuşatabilecek biri olarak.
Ama imparatorluk geriye dönmedi.
Asla dönmez.
Ve gücün son acımasızlığı da budur: İçindekiler artık “tam” değilken bile, yürümeye devam eder.
Bir baba elini kaldırdı ve imparatorluk ayakta kaldı.
Ama Ereğli’nin kuru tozunda, bir zamanlar ebedî sanılan bir sevgi sustu.
Bazı kayıplar saltanatı bitirmez—yalnızca içindeki adamı bitirir.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





