Bir yıl süren seferin hatırası: Kanuni’nin iki Irak yürüyüşü, sadakatin sınavı

Bağdat’ın üstüne kış çökmüştü.

Dicle kıyısında rüzgâr sert eser; insanın yüzüne değil, sanki içine vurur. Şehrin surlarında yeni çekilmiş sancakların rengi soğukta daha koyu görünür. Biz ise o gün, “fetih oldu” demekten çok “emanet ağırlaştı” der gibi susuyorduk.

Padişah Bağdat’taydı.

Kanuni Sultan Süleyman’ı ilk kez bu kadar yakından, bu kadar sessiz gördüğümü hatırlarım. Zaferin sevincini taşıyordu ama yüzünde şenlik değil, sorumluluk vardı. Çadırın önünden geçen bir fakire uzatılan bir kese, bir çocuk başını okşayan bir el… Bunlar ordunun gürültüsünden daha çok konuşurdu.

O gün padişahın ilk işi, Bağdat’ın büyük bir yarasını görüp üzerine eğilmek oldu: İmam-ı Âzam Ebu Hanife Hazretleri’nin kabri…

“Ziyaret edeceğim,” dediğinde çevremizdeki herkesin omzu biraz daha dikleşti. Çünkü bu söz, yalnız bir ziyaret değil; bir şehrin kalbini yeniden yerine koyma niyetiydi.

Ben o sırada sefer divanında yazı işlerinde bulunan sıradan bir kâtip idim. Adımı kimse bilmez. Zaten böyle zamanlarda isimler değil, tutulan kayıtların titremeyen çizgileri kalır.

Fakat şunu biliyorum: Bağdat’ın taşına, suyuna, sessizliğine karışan o an, bizi bir yıl geriye—İstanbul’dan çıkılan o uzun yola—geri çağırıyordu.

Çünkü bu fetih, bir günde doğmadı.

Bir yılın yorgunluğundan, iki cepheli bir devlet aklından ve içeriden kemiren bir kırgınlıktan doğdu.

Kanuni Sultan Süleyman’ın seferlerinden dönüşünden sonra, Macaristan’da hüküm ve nüfuz tam manasıyla tesis edilmiş değildi. Macar beylerinin ekserisi Ferdinand taraftarıydı. Hatta Zigetvar beyi isyan etmiş, diğer Macar beylerini de tahrik etmişti.

Bu karışıklıkla İstanbul’da müzakereler sürerken, Ferdinand boş durmadı.

1530’lar… İstanbul’a elçiler geldi. Ferdinand adına konuşanlar, “Macaristan’da haklıyız” der gibi, vergiyi de teklif ettiler: “Eğer Macaristan bize verilirse, her yıl Osmanlı hazinesine vergi verelim.”

Bu sözler Divan’da soğuk karşılanır.

Çünkü Kanuni’nin dünyasında Macaristan, iki kılıç darbesiyle değil; devlet iradesiyle, kime verilecekse padişahın tasarrufuyla şekillenmiş bir saha sayılırdı. Veziriazam İbrahim Paşa’nın elçilere söylediği sözler, hafızamda hâlâ sert bir çizgi gibi durur:

“Macaristan iki defa kılıç ile Zapolya lehine zapt olunmuştur. Orayı padişah kim isterse ona verir. Böyle giderse Türk orduları bir kez daha Alman hududuna kadar gelebilir.”

Bu, bir tehdidin soğuk dili değildi yalnız. Bu, “Osmanlı ciddiyetini” anlatan bir hatırlatmaydı.

Fakat Ferdinand, bir emrivaki yapmak ister gibiydi. Generallerinden birini gönderdi. Zapolya’nın tarafına baskıyı artırdı. O günlerde Semendire sancakbeyi yardım istediğinde, kalede çok az miktarda yeniçeri ve eyalet kuvveti vardı. Buna rağmen bazı birliklerin süratle kaleye girip işi tutması, düşmanın önüne geçmekten kurtardı.

Bir buçuk ay gibi bir süre… O zamanın ölçüsünde uzun, yürek için daha da uzun.

Bosna sancakbeyi Gazi Hüsrev Bey’in akıncıları ve diğer kuvvetler yaklaşınca düşman çekildi. Osmanlı akıncıları ve deli kıtaları, bu teşebbüsü cezasız bırakmak istemedi; sınır boylarında harekete geçildi, vuruldu, ganimet alındı.

İşte o esnada padişah Bursa’da avla meşguldü derler.

“Av” deyip geçmemek gerekir. Padişahın avı bile, bir bakıma devletin nefes aldığı vakitlerdir. Fakat İstanbul’a dönünce kış, hazırlıkla geçti.

Çünkü göz, batıya çevrilecekti.

25 Nisan 1532’de Kanuni Sultan Süleyman, yüz binden fazla bir kuvvetin başında İstanbul’dan hareket etti.

Bu yürüyüş, sadece bir sefer değildi.

Bu, bir “şartı” dünyaya hatırlatma yürüyüşüydü.

Ordu Macaristan’a girdi; fakat bu kez doğrudan oraya gitmek yerine kuzeybatıya döndü. Bu istikametteki kaleler çoğu yerde mukavemet etmeden teslim oldu. Çünkü padişah, Alman İmparatoru’nu haraç vermeye davet etmişti; seferin yönü, o tarafa çevrilmişti.

Akıncılar her tarafa dağılıyor, Almanya içlerine kadar gidiyor, fakat imparator meydanda görünmüyordu.

Bir mecliste—onların meclisi—“Türkler ikinci defa Viyana üzerine gelirlerse nasıl mukavemet edeceğiz?” diye konuşulduğu haberi geldi. Ne var ki, meydan muharebesine cesaret edemeyen bir imparatorluk hali vardı.

Bizim tarafta ise padişahın niyeti meydanda bir hesaplaşmaydı. Lakin meydan boş olunca, hesaplaşma da başka türlü yazıldı: kalelerle, yollarla, mesajlarla.

Osmanlı ordusu, Viyana yolunu açan Güns (Köszeg) kalesi civarında günlerce kaldı. Sonra oradan ayrıldı. İmparator meydanda olmadığı için nihayet dönüşe geçildi.

Dönüş yolunda Zagreb taraflarından bazı kalelerin anahtarlarının gönderildiği, itaatin bildirildiği anlatılır. Bazıları cizye ve haraca bağlandı; bazı kaleler alındı.

Sefer yedi ay sürdü.

Padişah 1532 Kasım’ının sonlarına doğru İstanbul’a geldi.

Ferdinand’ın “Macar kralı olma” için yaptığı teşebbüsler boşa gitmişti. Osmanlı hükümeti, Zapolya’yı tanıma çizgisinden dönmemişti.

Ve nihayet, Ferdinand—kardeşi V. Şarl’ın tavsiyesiyle de denir—Osmanlı ile anlaşmaya mecbur kaldı.

Bu müracaat Osmanlı’nın da işine geldi.

Çünkü Macaristan seferleri büyük masrafla yürüyordu. Üstelik devletin doğusunda, yeni bir hareketlilik belirmeye başlamıştı.

Şah İsmail’in vefatından sonra tahta geçen oğlu Şah Tahmasp, Doğu Anadolu’da faaliyete geçmişti. İki taraf arasında hadiseler olmuştu. Osmanlı hükümeti, aynı anda her cephede uzun süre oyalanmak istemezdi.

Böylece iki taraf, bir barışta buluştu: Mevcut hudutların sınır sayılması, Ferdinand’ın elinde tuttuğu yerler için her yıl Osmanlı hazinesine belirlenen bir verginin verilmesi… Bu anlaşma, kaynaklarda Osmanlı-Avusturya barışı olarak da anılır.

Avusturya ile anlaşma yapıldıktan sonra Kanuni’nin gözü doğuya çevrildi.

Ben o günlerde Divan kaleminde şunu hissederdim: Devlet, bir nefesini batıda alır; öteki nefesini doğuda verir. İki nefes birden kesilirse, yorgunluk değil, tehlike başlar.

Doğu sefer kararını doğuran hadiseler tek tek ortaya çıktı.

Birincisi: Bitlis’in Şerefhan sülalesinden Şeref Bey’in, Yavuz Sultan Selim zamanında tanıdığı Osmanlı hâkimiyetinden ayrılarak Şah’a iltica etmesi.

İkincisi: Azerbaycan’a hâkim olan Ulema Han’ın Şah Tahmasp’tan yüz çevirip Kanuni’ye iltica etmesi.

Üçüncüsü ve belki de en dikkat çekeni: Bağdat Valisi Zülfikar Han’ın şehrin anahtarlarını Kanuni’ye göndermesi.

Bağdat… İslâm memleketleri hükümdarları için büyük ehemmiyet taşıyan bir yerdi. Böyle bir harekete kayıtsız kalmak beklenemezdi.

Fakat Kanuni o sırada Alman seferindeydi.

Şah Tahmasp bu boşluktan faydalandı. Bağdat önlerine geldi, şehri kuşattı. İçerideki adamları vasıtasıyla Zülfikar Han’ın öldürüldüğü ve şehrin yeniden Safevî hâkimiyetine girdiği haberi yayıldı.

Bu haber, sefer defterlerine “hadise” diye geçer.

Ama ordunun içinde bu haber, bir “çağrı” gibi dolaşır.

Veziriazam İbrahim Paşa, serasker unvanıyla 1533 Eylül’ünde İstanbul’dan Bitlis’e doğru hareket etti.

Padişah, tecrübesinden istifade edilmek üzere Defterdar İskender Çelebi’yi de müşavir ve kethüda tayin etti.

İskender Çelebi güçlü bir adamdı. Defterhane çıraklığından yükselmiş, büyük zenginlik ve nüfuz sahibi olmuştu. Emrine binlerce kuvvet verildiği söylenir.

Başlangıçta İbrahim Paşa ile arasında yakın bir dostluk vardı.

Fakat sefer yolu, sadece dağları değil, insanların içindeki taşları da ortaya çıkarır.

Konya’ya gelindiğinde Şeref Han’ın öldürüldüğü haberi ulaştı. Bu haber, planları değiştirdi; kışlama düzeni kuruldu, kış zor geçti.

İbrahim Paşa, kış boyunca çeşitli kale beylerine haberler gönderip onları kendi tarafına çekmeye çalıştı. 1534 baharında ordu harekete geçtiğinde Adilcevaz, Erciş, Van ve Ahlat gibi yerlerin Osmanlı hâkimiyetine girdiği haberleri geldi.

Bu ilerleyiş, orduya moral verdi.

Fakat aynı zamanda, iki güçlü adamın arasındaki bağ gevşedi.

İbrahim Paşa ile İskender Çelebi’nin arası açıldı.

Ordu içinde dedikodular başladı. “Paşa şöyle dedi, Çelebi böyle yaptı…” gibi sözler, savaş meydanındaki ok kadar tehlikelidir; çünkü gönlü deler.

İbrahim Paşa’nın “padişah ordunun başında değil” diye askerin şikâyet ettiğini anladığı ve vaziyeti İstanbul’a bildirdiği anlatılır.

Nihayet Kanuni Sultan Süleyman, Haziran 1534’te İstanbul’dan hareket etti.

Devletin ağırlığı artık bizzat padişahın omzundaydı.

İbrahim Paşa, Kanuni yoldayken ilerledi. Büyük küçük bazı kaleler aman yoluyla teslim alındı. 13 Temmuz 1534’te Tebriz’e girildi.

Şah Tahmasp ortalıkta görünmüyordu.

Bu “görünmeyiş”, savaşın şeklini belirledi. Meydan muharebesi arayan Osmanlı aklı, meydanı bulamayınca düzen kurmaya yöneldi.

İbrahim Paşa, Azerbaycan eyaletini Ulema Han’a ve çevresini Akkoyunlu hanedanından Murat Bey’in idaresine verdi. Bazı yerel beyler itaat arz etti.

Kanuni Sultan Süleyman 27 Eylül’de Tebriz’e geldi. 29 Eylül’de Divan toplantısı yapıldı.

Başarılarından dolayı devlet büyüklerine ihsanlar verildi. Padişah, zengin yolu ile Sultaniye’ye hareket etti.

Bu sırada, padişahın otağını basacaklar yolunda bir haber alındığı için tedbirli hareket edildiği söylenir. Seferde “tedbir”, sadece düşmana karşı değil; belirsizliğe karşı da alınır.

Sultaniye’ye bağlı yerlerden bazı gelişmeler geldi; ilticalar oldu; haberler değişti.

Ve tam bu noktada, İbrahim Paşa’nın İskender Çelebi aleyhinde padişaha telkinlerde bulunduğu ve onu azlettirmeye muvaffak olduğu anlatılır.

Bu, benim için hikâyenin en ağır satırıdır.

Çünkü sefer, düşmanla olduğu kadar nefisle de yapılır.

Ve bazen en büyük yenilgi, içte başlar.

Osmanlı ordusu, Kasr-ı Şirin yoluyla Tebriz’den ayrılışının 27. gününde Bağdat önlerine geldi.

Bağdat muhafızı Tekeli Han, Osmanlı birlikleri gelmeden şehri terk etmişti.

Bu yüzden Bağdat Kalesi ciddi bir muharebe yaşanmadan teslim alındı.

Önce İbrahim Paşa şehre girdi.

1534 yılının Aralık ayında, kale bedenlerine Osmanlı sancakları çekildi.

Ben o gün, şehrin taşına sinmiş yorgunluğu hissettim. Bir şehir bazen savaşla değil, yılların sıkıntısıyla çöker. Fakat Osmanlı düzeni, şehri ayağa kaldırmayı da bilirdi.

Safevî hâkimiyeti sırasında, İmam-ı Âzam Ebu Hanife Hazretleri’nin türbesinin yerle bir edildiği, nişanlarının belirsiz kılındığı anlatılır.

Kanuni Sultan Süleyman, ilk olarak kabr-i şerifi ziyaret etmek üzere gitti. Türbenin yeniden ihyası ve yanına cami yapılması emrini verdi.

Fakirlere sadakalar dağıtıldı.

Bu davranış, Sünniler kadar Şiîleri de memnun bıraktı diye kaydedilir.

Ben o an şunu düşündüm: Bir padişahın büyüklüğü, sadece aldığı şehirle değil; gönlü nasıl tamir ettiğiyle ölçülür.

Kanuni, Bağdat’ta idari ve mali pek çok ıslahat yaptı. Askeri ve halkı incelemesi için tedbirler aldı. Bağdat beylerbeyliği teşkil edilip başına Ramazanoğlu Uzun Süleyman Paşa getirildi; muhafaza kuvveti bırakıldı.

Sefer, “almak” kadar “tutmak” işidir.

Ve padişah bunu bilirdi.

İskender Çelebi’nin hikâyesi, seferin en sarsıcı iç hadisesidir.

Kaynaklarda onun, belli bir çevreden yetiştiği, defterdar olarak güç topladığı, zamanla emrine binlerce kuvvet verildiği yazılır. İbrahim Paşa ile bir dönem yakınlığı vardı; fakat Irak seferi sırasında araları bozuldu.

Padişahın isteği üzerine azledildi.

Bağdat’ın alınmasından sonra İbrahim Paşa’nın “ileride tehlike arz etmemesi” düşüncesiyle, padişahtan onun cezalandırılmasını istediği ve İskender Çelebi’nin Bağdat’ta idam edildiği anlatılır.

Bu satırları yazarken elim yavaşlar.

Çünkü devlet nizamı, bazen sert kararlar ister.

Ve o sertlik, her zaman bir kalemin ucuna da düşer.

Bizler o günlerde şunu öğrenirdik: Bir insanın makamı yükseldikçe, gölgesi de büyür. Gölge büyüyünce, hata da daha görünür olur. Devlet, büyük hatayı büyükçe temizler.

Ben hüküm vermem.

Ben sadece hafızamda kalan ağırlığı taşırım.

Padişah Bağdat’tayken Şah Tahmasp’ın hareketleri devam etmiş, bazı yerlerde hadiseler yaşanmıştı. Kanuni, kışlık birliklere haber gönderdikten sonra 2 Nisan 1535’te ordu ile tekrar Tebriz’e doğru hareket etti.

Bu defa kuzeyden, Süleymaniye–Kerkük istikametinde arızasız bir yol seçildi.

Ulama Han’dan haberler geldi: Şah çekiliyordu. Şah’ın bir elçisi, padişahın huzuruna kabulü rica ettiyse de kabul edilmediği aktarılır.

15 Temmuz 1535’te Tebriz’e varıldı.

Şah Tahmasp bir kez daha savunmada aciz kalmıştı.

Tebriz üçüncü kez Osmanlılar tarafından ele geçirildi.

Şah’ın kardeşi olduğu belirtilen Herat Valisi Sami Mirza’nın padişaha iltica ettiği yazılır.

Padişah idareyi yerleştirdikten sonra İran içine doğru bir müddet ilerledi; Sultaniye yoluyla belirli bir noktaya kadar gidildi.

Şah meydanda yoktu.

Padişah 18 gün Şah’ı aradı.

Elçiler geldi; barış konuşuldu; Safevî birliklerinin karşıya çıkmaya cesaret edemeyeceği anlaşıldı.

20 Ağustos’ta tekrar Tebriz’e dönüldü.

Altı gün sonra hareket edildi; 2 Ekim’de Hoy’a gelindi.

Sonra yol, Anadolu’ya ve nihayet İstanbul’a döndü.

Kanuni Sultan Süleyman, 8 Ocak 1536’da “Bağdat Fatihi” sıfatıyla İstanbul’a döndü.

Bu sefer, Irak-ı Arab ve Irak-ı Acem fethedildiği için “İki Irak Seferi” manasında anılır.

Ve bu seferle birlikte Safevîler Arap âleminden tamamen çıkarılmış, Irak-ı Arab uzun yıllar Osmanlı sınırları içinde kalmıştır.

Kanuni henüz bu seferdeyken Fransız elçileri orduya gelmiş, bir muahede için görüşmeler başlamıştı.

İstanbul’a dönülünce görüşmeler hızlandı.

1536 Şubat’ında iki devlet arasında ilk ahitname imzalandı.

Denizlerde karşılıklı sefer serbestliği…

Hukuki işlerde Fransız konsolosların yetkileri…

Ticaret ve nakliyede serbestlik…

Bunlar o günün şartlarında devlet aklının bir parçasıydı. Osmanlı ülkesinde daha önce de çeşitli imtiyazlar verilmiş; zamanın ihtiyaçlarına göre düzenlenmişti.

Fakat bu ahitnamenin Veziriazam İbrahim Paşa zamanında yapıldığı, onun uzun süredir iktidarda bulunduğu ve padişahın kendisine gösterdiği itimadı kötüye kullanmaya başladığının görüldüğü yazılır.

İşte burada, hikâyenin son perdesi açılır.

Sarayda bir gece…

Padişahın emriyle…

İbrahim Paşa boğdurulmuştur.

Bu, devletin en yüksek katında bile “emanet” kavramının ne kadar ağır olduğunu gösteren bir hatıradır. Padişahın teveccühü, bir insanı yükseltir. Fakat o teveccüh, kötüye kullanılırsa devletin nizamı, en yakınına bile sert davranır.

Ben o geceyi görmedim.

Kimse de görmüş gibi anlatmaz.

Ama ertesi gün İstanbul’un havası değişmişti.

Sanki Boğaziçi’nin rüzgârı bile daha ağır esiyordu.

Seferler, fetihler, ahitnameler… Hepsi bir yana.

Devletin içindeki terbiye ve nizam, her şeyin üstünde duruyordu.

Aradan yıllar geçti.

Ben hâlâ Bağdat kışını hatırlarım. Çadırın içindeki kandili, padişahın yüzündeki ağır sükûtu, İmam-ı Âzam’ın kabrine doğru yürüyüşü…

Ve İstanbul’a dönüşte, halkın “Bağdat Fatihi geldi” diye sevinişini…

Fakat en çok şu gerçeği hatırlarım:

Kanuni’nin seferi, sadece düşmana karşı değildi.

Devletin kendi içinde de bir imtihanı vardı.

Batıda anlaşma yapılır, doğuya dönülür.

Şehir alınır, şehir ihya edilir.

Sadakat yükseltir, sadakatsizlik düşürür.

Ve bazen bir yılın sonunda geriye kalan şey, bir fetih kadar bir gece kadar da ağır olur.

Tarih, büyük isimleri yazar.

Kanuni Sultan Süleyman…

Pargalı İbrahim Paşa…

İskender Çelebi…

Şah Tahmasp…

Ferdinand…

Zapolya…

Ama ben küçük bir kâtip olarak, satır aralarında şunu gördüm:

Devlet, ancak tedbirle yürür.

Ve tedbirin en zor kısmı, insanın kendi nefsine karşı aldığı tedbirdir.

Bu hikâye, bir seferin hatırası gibi görünür.

Oysa aslında, bir devrin terbiyesidir.