Yüzüm karaydı, kaderim değil: Sa’d’ın bir düğünle başlayıp şehadetle biten hikâyesi
Medine geceleri sıcak olurdu; ama insanın içi üşüyünce, sıcak hava bile buz gibi keser.
O gece Sa’d’ın içi, yıllardır hiç olmadığı kadar üşüyordu. Dar sokakların arasından yürürken ayakları onu nereye götürdüğünü biliyor, kalbi ise hâlâ itiraz ediyordu. Şehrin duvarları bile sanki ona bakıp fısıldıyordu: “Yüzün kapkara… cennetin kapısı sana kapalı mı?”
Bunu ona Allah söylememişti. İnsanlar söylemişti.
Kapılarda yüzüne kapanan suskunluklar, arkasından atılan yarım gülüşler, “bize uygun değil” diye yapılan nazik reddedişler… Hepsi birikmişti. Fakirliği, teninin siyahlığı, yalnızlığı… Sanki hepsi aynı anda onun üzerine çökmüş, omuzlarına görünmez taşlar bağlamıştı.
O gece Sa’d, Rahmet Peygamberi’nin kapısına geldi.
İzin istedi. İçeri girmesine izin verildiğinde, içindeki fırtına bir an durdu. Odanın sessizliği, yargılayan bir sessizlik değildi; dinleyen bir sessizlikti. Sa’d başını eğdi. Gözleri doldu, ama ağlamaktan korktu. Çünkü o güne dek ağladığında bile insanlar ona “zayıf” demişti.
Peygamber’in yüzünde ince bir tebessüm vardı. Sa’d’ın yüreği bu tebessümde sanki bir sığınak buldu.
Dili dönmedi önce. Sonra dudakları titreyerek, yıllardır göğsünde büyüttüğü o karanlık cümleyi söyledi:
—Ya Resûlallah… yüzümün siyahlığı, çirkinliğim… cennete girmeme engel midir?
O soru, bir insanın kaderiyle boğuşmasının sesiydi. Ve o gece, Sa’d’ın hayatı sessizce değişmeye başladı.
Sa’d’ın hikâyesi, tek bir gecede başlamadı. O gece sadece, yıllardır açılan yaraların üstündeki bez sıyrıldı.
Sa’d bir kabileye ait olmanın güvenini hiç tam yaşamamıştı. İmanla şereflense de, insanların bakışı onu hâlâ “öteki” yapıyordu. Siyah ten, yoksulluk ve kimsesizlik… Üçü bir araya gelince, insanın adı bile ağırlaşıyor. Bazen birinin adını söyleyişindeki ton, bıçak gibi keser.
O gün Peygamber’in huzurunda, Sa’d konuşurken boynu hep eğikti. Bu bir saygıydı, evet; ama içinde başka bir şey daha vardı: utanma. İnsanların ona öğrettiği türden bir utanma. “Sen fazla isteme” utanması.
Peygamber ona, sesi yumuşak ama kesin bir çizgiyle cevap verdi. Sa’d’ın kalbine, yıllardır girmeyen bir cümle girdi o an: “İman edersen, bunlar engel değildir.”
Sa’d başını biraz kaldırdı. Gözleri nemliydi. O söz, bir merhamet değildi sadece; bir ölçüydü. İnsanların ölçüsünü kıran bir ölçü.
Ama Sa’d’ın içindeki acı tam bitmedi. Çünkü mesele sadece cennet değildi. Dünya da vardı. Dünya, kapılarıyla, yüzleriyle, evlilik diye kurulan hayatlarla…
Sa’d, o cümleleri yutkunarak sordu:
—O hâlde insanlar beni niçin hor görüyor? Tenim siyah diye mi… fakirim diye mi… kızlarını bana vermiyorlar?
Bu soru, sadece Sa’d’ın sorusu değildi. Bir ömür boyu itilen, ötelenen herkesin sorusuydu.
Peygamber onu dinledi. Sonra Sa’d’a bir isim söyledi: Amir bin Vehb.
Sa’d o ismi duymamıştı bile. “Git” dedi Peygamber, “selamımı götür, kızını sana vermesini emret.”
“Emret” kelimesi Sa’d’ı korkuttu. Çünkü insanlar onu hep emir alan biri olarak görmüştü. İlk kez onun için bir kapı, Peygamber’in sözüyle açılacaktı.
Sa’d dışarı çıktığında Medine aynı Medineydi ama gökyüzü biraz daha yüksek gibiydi. Kalbi heyecandan kuş gibi çarpıyordu. Yıllardır ilk kez, bir şeyin mümkün olabileceğine inanıyordu.
Ve insan, bir şeye inanmayı yeniden öğrenince, kader bile farklı bir yerden bakmaya başlar.
Sa’d, Amir bin Vehb’in kapısına vardığında, kapı onun yüzüne yabancı değildi. Sa’d daha önce de kapılara gitmişti. Her defasında aynı gölge düşmüştü üzerine: “Uygun değil.”
Bu kez elinde Peygamber’in selamı vardı. Selam, bir anahtar gibiydi. Sa’d konuştu; cümlelerini düzgün kurmaya çalıştı, sesinin titremesine engel olamadı.
—Beni Allah’ın Resûlü gönderdi. Selam söylüyor. Kızınızı bana nikâhlamanızı buyuruyor.
Amir’in yüzü gerildi. Gözleri Sa’d’ın yüzünde bir an durdu, sonra aşağı kaydı. O bakış… Sa’d o bakışı bilirdi. İnsan ten rengine bakarken, aslında kalbinin rengini unutuyordu.
Amir’in sesi sert çıktı:
—Ben kızımı sana verecek değilim.
Sonra, insanın onurunu en çok yaralayan şeyi yaptı: Sa’d’ın fakirliğini, siyahlığını yüzüne vurdu. Sanki bunlar Sa’d’ın suçuymuş gibi. Sanki Sa’d, Allah’ın takdirini kendi eliyle seçmiş gibi.
Sa’d’ın içindeki umut, bir taş gibi yere düştü. Ama o taşın sesi dışarıdan duyulmadı. Sa’d sadece başını eğdi.
—Siz bilirsiniz. Ben sadece Allah Resûlü’nün emrini ilettim.
Ve döndü.
Yürürken ayakları ağırlaştı. Bir insan, reddedilince sadece bir kapıdan dönmez. Kendi içindeki odalardan da döner. Sa’d’ın içindeki çocuk, içindeki genç, içindeki “belki” diyen taraf… hepsi bir anda sustu.
Peygamber’in yanına doğru giderken gözlerinden yaş aktı. Hıçkırarak ağladı. Bu seferki ağlayış, “kırıldım” ağlayışı değildi sadece; “yine aynı yere geldik” ağlayışıydı. İnsan bir yaraya ikinci kez basınca, canı ilkinden daha çok yanar. Çünkü acı, hatırasını da getirir.
Peygamber Sa’d’ı görünce duraksadı. Üzüldü.
O sırada, Amir’in evinden bir hareket oldu. Perdelerin arkasında duran kız, konuşmaları duymuştu. Sa’d’ın boynunu büküşünü, umutla gelip kırılışını, sessizce gidişini…
Kızın yüreğinde iman bir ateş gibi kabardı. Babasına döndü, sesi titriyordu ama kararlıydı:
—Babacığım… sen ne yaptın? Allah Resûlü’nün emrini reddetmek ne demek?
O cümle Amir’in yüzüne tokat gibi indi. Çünkü bazı sözler, insanın gücünü değil aczini ortaya çıkarır. Amir, ilk kez gerçekten korktu: Allah’ın gazabından korktu.
Ve o korku, onu pişmanlığa doğru koşmaya zorladı.
Amir, aceleyle Peygamber’in huzuruna geldiğinde nefesi kesilmişti. Gözleri telaşlıydı. Sa’d ise oradaydı; başı önünde, omuzları çökmüş… sanki kendi gölgesini bile taşımaktan yorulmuş.
Amir, yutkunarak konuştu:
—Ey Allah’ın Resûlü… günah işlediysem tövbe ediyorum. Bu gencin yalan söylediğini sandım. Affederseniz… tövbe etmek istiyorum. Kızımı kime vermemi isterseniz vermeye hazırım.
Peygamber’in yüzü ciddileşti. O ciddiyetin içinde adalet vardı. Amir’e dedi ki: hatasını fark edip tövbe etmeseydi, yüzüne bile bakmayacaktı.
Sonra Sa’d’a döndü:
—Ey Sa’d, evini hazırla.
İşte o an, Sa’d’ın içine bir sevinç girdi ama sevinçle birlikte utanç da girdi. Çünkü Sa’d’ın evi yoktu. Parası yoktu. Eşyası yoktu.
Sa’d gözyaşları içinde itiraf etti:
—Anam babam sana feda olsun ya Resûlallah… Benim ne evim var, ne mihir verecek param, ne de hazırlayacak eşyam. Ben garip, kimsesiz, yuvasız bir kuş gibiyim.
Bu söz, sahabelerin yüreğini yumuşattı. İnsan, birinin yoksulluğunu duyunca değil; birinin yoksulluğunu böyle çıplak bir dürüstlükle taşıdığını görünce ağlar.
Peygamber etrafına seslendi. Bazı sahabelerden Sa’d’a destek olmalarını istedi. Dirhemler toplandı. Paralar Sa’d’ın eline verildi.
Sa’d o parayı tutunca, sanki ilk kez bir şeyin ağırlığı ona “insan” gibi geldi. Çünkü yoksulluğun ağırlığı başka, umutla verilen paranın ağırlığı başkaydı.
Sa’d çarşıya çıktı. Evlilik hazırlığı yapacaktı. Belki bir yatak, belki bir kap kacak… belki bir örtü. Bu eşyalar küçük şeylerdi ama Sa’d için bir “ev” demekti. Bir “yuva” demekti.
Tam o sırada çarşıda bir nida yükseldi. Ses, kalabalığın içini yararak geldi:
—Düşman büyük bir kuvvetle Medine’ye geliyor! Ey Müslümanlar… cihada davet olunuyorsunuz!
Sa’d donup kaldı.
Elindeki para bir anda başka bir şeye dönüştü. O para artık sadece düğün parası değildi. Bir tercih parasıydı. Bir kaderin eşiğiydi.
Sa’d’ın içindeki iman, bir ateş gibi kıpırdadı. Hayatında ilk kez “kendisi için” bir şey alma ihtimali varken, “Allah için” bir şey vermeyi seçmek… bu, insanın içine ağır bir gölge düşürür. Çünkü fedakârlık, her zaman güzel görünmez. Bazen çok karanlıktır.
Sa’d paraya baktı.
Sonra gökyüzüne.
Ve içinden, geri dönüşü olmayan cümleyi söyledi:
“Düğün işi… ahirete kaldı.”
Sa’d parayı bıraktı. O parayla at, ok, kılıç alabileceğini düşündü. Bir yuvaya ilk kez yaklaşmışken, o yuvayı kendi eliyle geriye itti. Çünkü o an kalbinde başka bir kapı açıldı: cennet kapısı değil yalnız; sadakatin kapısı.
Kaskını taktı, kollarını sıvadı. Siyah kolları, gece gibi parlıyordu. Ama içindeki iman, gündüz kadar berraktı.
Orduya yetişti. Uzakta Peygamber onu görünce tanıdı; “Sa’d, sen misin?” dediğinde, Sa’d’ın göğsü kabardı. Hayatında ilk kez, birinin onu sadece yüzünden değil, niyetinden tanıdığını hissetti.
Ve savaş başladı.
Kılıç sesleri, bağırışlar, toz… Bu savaş sahnesi, dışarıdan bakınca bir gürültüydü. Ama Sa’d’ın içinde başka bir sessizlik vardı. Sanki yıllardır “sen eksiksin” diyen sesler, o kılıcın her kalkışında biraz daha sustu.
Savaş bittiğinde, Medine kurtulmuştu.
Peygamber savaş alanında dolaşırken, yaralıların arasından Sa’d’ı buldu. Sa’d şehit olmuştu. Son nefesini veriyordu.
Peygamber, onun başını kucağına aldı. Yüzündeki tozu eliyle sildi. Sa’d’ın kıvrım kıvrım saçlarını okşadı.
Bu dokunuş, Sa’d’ın ömrü boyunca aradığı şeydi: insan yerine konmak. Merhametin, en saf hâliyle bir insana değmesi.
Sa’d’ın dudakları son kez aralandı. Kelimelerin en güzeli döküldü: şehadet. Ve Sa’d, Peygamber’in kucağında ruhunu teslim etti.
O an, gökyüzü bile ağırlaştı sanki.
Peygamber ağladı. Sahabeler gördü: Fakir ve siyah diye hor görülen bir genç için, Peygamber’in gözlerinden yaş akıyordu. Bu, dünyanın ölçülerini ters yüz eden bir sahneydi.
Ama sonra Peygamber’in yüzünde bir tebessüm belirdi. Ardından bir an yüzünü çevirdi. Sahabeler şaşırdı. Bu değişim, insanın aklını karıştırırdı: Aynı anda hem ağlamak hem gülmek… ve sonra bakmamak.
Sorulduğunda Peygamber açıkladı.
Sa’d’a acıdığı için ağlamıştı. Çünkü Sa’d dünyada muradına eremeden gitmişti. Kimse ona kızını vermemişti. Tam evlenecekken cenge koşmuştu. O “yokluk” halini düşününce ağlamıştı.
Sonra gülmüştü. Çünkü Sa’d’ın şehadetle ulaştığı nimetleri görmüştü. Dünyada elde edemediğini, cennette elde etmişti.
Ve yüzünü çevirmişti; çünkü o nimetlerin büyüklüğü karşısında utanmıştı. “Dünyanın küçümsediği” bir kul, Allah katında bu kadar değer görüyorsa… insan kendi ölçüsünden utanır.
Sonra Peygamber, Sa’d’ın kılıcının, mızrağının, atının alınmasını; onu gönüllü olarak isteyen kıza verilmesini söyledi.
Ve Amir’e haber gönderilmesini…
O mesajın içinde, bir cümlenin karanlık tokadı vardı: Tereddüt ettiğin siyah yüzlü gence, Allah cennet nimetlerini layık gördü.
İhanet sadece “reddetmek” değildi. İhanet, Allah’ın sevdiği bir kulun değerini “ten rengi”yle ölçmekti.
Sa’d’ın ölümünde kazanan kimdi?
Dışarıdan bakan biri “kaybetti” derdi. Çünkü evlenemedi. Çünkü yuva kuramadı. Çünkü elini uzattığı mutluluk, parmaklarının arasından kaydı.
Ama Sa’d’ın hikâyesi bir “düğün hikâyesi” değildi zaten. Sa’d’ın hikâyesi, vazgeçişlerin hikâyesiydi. Ve vazgeçiş, insanın içindeki en ağır terazidir. Çünkü insan neyi bıraktıysa, onun karşılığında kendinden bir parça verir.
Sa’d, dünyada “görünmez” sayıldığı şeyleri taşıdı. Siyahlık… fakirlik… kimsesizlik… İnsanların gözünde eksilttiği her şey, Allah katında ona ağırlık oldu.
Amir, kızını vermemekle ne kazandı? Hiç.
O bir anlık kibriyle, kendi adını da kirletti. Pişman oldu, tövbe etti, ama o lekelenmiş anın izi kaldı. Çünkü bazı hatalar, tövbe ile silinse bile insanın içinden kolay çıkmaz. “Ben nasıl böyle ölçtüm?” sorusu, geceleri insanı boğar.
Kız ise bir bedel ödedi. İmanı onu doğruya çağırdı, ama kader Sa’d’ı hemen aldı. O kız, Sa’d’ın elini tutamadan, onun adını bir emanet gibi taşımak zorunda kaldı.
Bazen en büyük fedakârlık, “bırakmak” değil… “nasip olmadan da sevmeyi sürdürmek”tir.
Ve Peygamber… O da bir bedel ödedi. Merhametin peygamberi, merhamet ettiği kulunun dünyadaki yalnızlığını görüp ağladı. İnsan, birini değerli gördüğü hâlde dünyanın ona değer vermediğini gördüğünde, içine karanlık çöker.
Sa’d’ın hikâyesinde kim kaybetti?
Bence asıl kaybeden, insanlık ölçüsüyle hüküm veren herkesti.
Çünkü Sa’d gitti; ama bıraktığı utanç, yaşayanların yüzünde kaldı.
Savaş alanı toplandıktan sonra Medine’ye bir sessizlik çöktü. Zaferin sesi çabuk biter; geriye, toprağın içine karışmış bir nefes kalır.
Sa’d’ın adı söylendiğinde bazıları başını öne eğdi. Çünkü herkes, Sa’d yaşarken ona tam anlamıyla “yer” açıp açmadığını kendine sordu. İnsan bazen bir ölünün ardından, hayattayken yapmadığı iyiliği yapmaya çalışır. Ama iyilik, gecikince sadece vicdanı rahatlatır; kaderi değiştirmez.
Amir’in evinde de sessizlik vardı. Kız, eline bırakılan kılıca baktı. O kılıç, bir evlilik hediyesi değil; bir hikâyenin ağır hatırasıydı. Yüzünü çevirip ağladı belki. Sessizce. Çünkü bazı gözyaşları, evin içinde bile yüksek ses çıkarır.
Sa’d’ın ev kurma hayali, “dünyada” eksik kaldı.
Ama hikâye, bize başka bir şeyi bıraktı: İnsanların kurduğu terazilerin yanlışlığını.
Kimi insanlar “nasip” kelimesini kadercilik sanır. Oysa Sa’d’ın hayatı, nasibin tembelliğe değil gayrete yakıştığını gösterir. Sa’d yürüdü, kapı çaldı, konuştu, reddedildi, tekrar kalktı. Sonra parayı bıraktı ve koştu.
Geriye kalan sessizlik, bize şunu fısıldar: İnsan, vazgeçtiği şeylerin toplamıdır. Ve bazen insan, vazgeçtiği şeylerle yücelir.
Bazı insanlar hayata “siyah” doğar, ama asıl karanlık başkalarının bakışında büyür. Sa’d’ın yüzü değil, dünyanın terazisi çirkindi. Ve o terazi kırıldığında, geriye herkesin içine çöken bir utanç kaldı.
News
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
End of content
No more pages to load





